Şubat, 2009

TV NET

Şubat 3 2009Yorum Yok Kategori: Haberler

Veyis Ateş programı “Bakış Açısı” Adil Gür ve Nevval Sevindi ile birlikteydi

A&G araştırmanın bulgularını değerlendirdik 2.Şubat.09 gecesi. İstanbul’da yoksullar ve eğitim seviyesi düşük olanlar AKP’ye, üst gelir grubu ve yüksek eğitimliler CHP’ye veriyor dedi Gür…… Kadınlar artık oylarına sahip çıkyor,koca ve erkek baskısına aldırmadan oyunu kendi iradesiyle kullanmak istiyor dedi Sevindi…

Birsen Ayvaz yazdı

Şubat 2 2009Yorum Yok Kategori: Kadın

OKUL YAPALIM AMA NASIL? MEM Çorum merkez ilçe ve ilçeleri de kapsayacak şekliyle 3 yılda 26 milyonluk okul yapacakmış.

Açılan her yeni okul beraberinde yeni ihtiyaçlarla geliyor. Devlet okullarında ilk göze çarpan eksiklik okul binalarının malzeme ve işçilik kalitesindeki düşüklük oluyor. Bu mesele daha eğitim ve öğretime başlanılan ilk yılda kendini gösteriyor. Okul binalarının dış cephe ve iç cephe sıvaları dökülüyor. Yarıklar, çatlaklar, bina zeminindeki çökme ve yatmalar daha ilk yıllarda başlayan sorunlardan olabiliyor. Binaların zemin etütleri yapılıyor mu? Binaların depreme karşı dayanıklılığı ne kadardır insan merak ediyor. Kapanmayan sınıf kapıları, dışarının sıcak, soğuk ve rüzgârını olduğu gibi dersliklere taşıyan yalıtımı olmayan duvar ve pencerelerle karşı karşıya kalınıyor. Üstelik bina yeni olduğu için yeterli bakım, onarım ve tadilat ödeneği de alınamıyor, okullar kendi sorunlarıyla baş başa kalıyorlar. Özellikle kış geldiğinde bu tip binalarda ısınma ve yalıtımsızlık büyük sıkıntı oluşturuyor. Sınıflarda öğretmenler ve öğrenciler soğuk ortamlarda ders yapıyorlar, çocuklar ve öğretmenler hastalanıyorlar, eğitim öğretim aksıyor, sağlık giderleri artıyor, ülke ekonomisi zarar görüyor. Okullarımızın temizliği ayrı sorun, ısıtılması ayrı bir sorun. Ödeneksizlik yüzünden okullar yeterli eleman çalıştıramıyor, yüzlerce öğrencisi olan okullarda bir elemanla okulun tüm temizlik ve hizmet ihtiyaçları giderilmeye çalışılıyor. Veli toplantılarında idareciler velilere tuvaletlerin temizliğinde yaşadıkları sıkıntıları anlatıyorlar, temizlik maddesi alamadıklarından yakınıyorlar. Fotokopi makinelerinin öğrencinin kullanımına ücretsiz açılması, kullanılacak kâğıt ve mürekkep, bu makinelerin, okul bilgisayarlarının tamirat giderlerinin karşılanamayışı sorun olarak konuşulanlar arasında. İş para meselesine gelince veliler “burası devlet okulu değil mi, bunları da o karşılamalı diye yakınıyorlar!” İdareciyi dinliyorsun o haklı, veliyi dinliyorsun o da haklı. Ortada sorunlar var. “Sen ağa ben ağa bu ineği kim sağa” pozisyonunda eğitimden başarı bekleniyor. Çorum ülke genelindeki başarı ortalamasında yine aşağılarda kalıyor. Açılan her okulun kadrolu öğretmen ihtiyacı giderilmiş değil. Öğretmen ihtiyacı il içersindeki başka okullardan temin edilerek karşılanıyor. Kadrosu başka okulda olan öğretmen öğrenciyi, veliyi ve okulu yeterince tanıyıp benimseyemiyor. Dışardan öğretmen temini üniversitelerde dahi sorun oluştururken, karşılıklı güven ve tanımanın ön planda olduğu lise ve ilköğretimlerde bu durum eğitim ve öğretim kalitesini daha da aşağılara çekiyor. Merkez ilçede ve ilçelerde özellikle sınavla öğrenci almış tüm okulların kendi pansiyonlarının olmayışları başka bir husus. Henüz çocukluktan çıkmamış bir yaşta ailesinden uzaklaşarak gelen gençlerin barınma ihtiyaçlarını okul dışında gidermeleri ekonomik, sosyal ve kültürel sorunları da beraberinde getiriyor. Okul idaresi ve öğretmenlerin ve okul aile birliklerinin bu çocuklara anında yardımları, sorunlara anında müdahaleleri mümkün olamıyor. Sorunlarıyla baş başa kalan gençler sosyal ve psikolojik uyum bozuklukları yaşıyorlar. Sınavla öğrenci alan bu okullara çevre illerden, ilçelerden, köy ve beldelerden çok sayıda öğrenci geliyor. Bu okullar açılırken yanına mutlaka yurtları da yapılmalıdır. Yurt binası olmayan ve yatılı öğrencisi olan okullar ödenek ve öncelik bakımından ön sıraya alınmalıdır. Bu ödenek sıralaması ve ön sıraya almak falanca vekilin Ankara’daki bağlantılarının iyi olmasına bağlı olmaktan çıkartılmalıdır. Öncelik daima merkez ilçede ve halen eğitim-öğretime açık olan okullarda olmalı, yeni okullar açmazdan evvel bu okulların eksikleri, ihtiyaçları giderilmelidir. ‘Kervan yolda düzülür’ mantığıyla, yeterli donanım ve alt yapısı hazırlanmadan ‘al sana okul ve öğrenci’ mantığıyla hedeflenen eğitim ve öğretim kalitesi yakalanamaz. Okula kayıt yaptırmakla sorunlar çözülmüyor bilakis beraberinde pek çok yeni sorunu da getiriyor. Çorum ilinin merkez ve ilçeleriyle toplamda yüksek öğrenim kurumları sınavlarındaki ve lise giriş sınavlarındaki başarı oranları masaya yatırılıp seviyenin neden düşük olduğu sorgulanırken, henüz ilköğretim sıralarında olup da çeşitli yüz kızartıcı olaylarla, soyo- psikolojik sorunlarla karşımıza çıkan öğrenci haberleri ulusal basında ilimizi temsil ederken yukarda anlatılanlar dikkate alınmalıdır. Yok, amaç; “ey ahali size yol- su- elektrik-okul getirdik” diyebilmekse veliler soruyorlar; “ eee getirdin de ne oldu, hani bizim bebek elinde diploma bekliyor, kazık kadar oldu hala bir baltaya sap olamadı, vara bir ustanın yanına çırak vereydik, hiç değilse elinde bi zanaatı olurdu.” Nüfusumuz hızla artıyor, elbette ki okul sayımız da artmalı. Bu artış kâğıt üzerinde dayanıksız, sağlıksız, çürük binalarla, yetersiz öğretmen, sınıf, laboratuar, salon, malzeme ve ödenekle olursa ne kadar anlamlı oluyor ya da bir anlamı var mıdır takdirlerinize sunuyoruz. Hürriyet’te yayınlanan okullarda şiddet araştırması: Okulda şiddetin ilacı şefkatli öğretmen 20 Ocak 2008 Nuran ÇAKMAKÇI İstanbul’da yapılan bir araştırma, okuldaki şiddetle öğretmenin tutumu arasında çok yakın ilişki bulunduğunu gösterdi. İstanbul Valiliği Araştırma Geliştirme Koordinatörü Münevver Mertoğlu ve Koç Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Zeynep Cemalcılar tarafından yapılan araştırmanın sonuçlarına göre olumsuz öğretmenlerin görev aldığı okulda, öğrencilerin şiddet algısı artıyor. Okul yöneticisinin davranışı, okulun imkanları, öğrencinin okula aidiyet duygusu, şiddeti etkileyen diğer faktörler. Ama araştırmanın sonuçlarına göre en önemlisi öğretmenin tavrı. “Okulun fiziki şartları, araç gereçleri, müfredat programı ne kadar iyi olursa olsun, eğer öğretmen yeteri kadar donanımlı değilse, iletişim becerileri bulunmuyorsa, sınıf yönetimini bilmiyorsa, çocuğu tanımıyorsa şiddet önlenemiyor.” ARAŞTIRMANIN ÇARPICI SONUÇLARI En fazla şiddet algısı, ilköğretim 7. sınıfta. Bu, 13 yaşında, ergenlik dönemine giren çocukların sınıfı. Öğretmen bu değişimle baş edemiyor. Bir sonraki yıl (8. sınıf) dikkat liseye yöneldiğinden şiddet algısında bir gerileme oluyor. Sabırlı, şefkatli ve destekleyici öğretmenlerin bulunduğu okulda şiddet algısı azalıyor. Ama öğretmen destekleyici olsa bile öğrenci tarafından olumsuz algılanıyorsa şiddet yükseliyor. Okul yöneticilerinin tutumu da önemli bir faktör. Ama müdür ve yardımcıları olumlu tavır gösterse de, öğretmen öyle yapmazsa, şiddet algısı yine yükseliyor. Yönetici olumlu olmasa bile, öğretmen şefkatliyse şiddet düşük oluyor. Şiddetle bağlantılı üçüncü faktör, okul ortamı. Aktiviteleri çok, sınıf mevcudu az, geniş bahçeli okulda şiddet daha az var. Öğrencilerin okula duyduğu aidiyet hissi dördüncü faktör. Müfredat programı beşinci sırada. Kurum kültürü oluşmuş, akademik başarısı yüksek okullarda şiddet az görülüyor. Sosyoekonomik düzeyi yüksek okullarda şiddet algısının düşük oluşu, ailelerin duyarlılığıyla ilgili. Bu okullarda yönetici ve öğretmenin olumsuz davranışını veli affetmiyor. Öğretmen de daha dikkatli davranmak zorunda kalıyor. ÖĞRETMENLER ÖĞRENCİLERE NASIL ŞİDDET UYGULUYOR? (1997-2005 arasında Münevver Mertoğlu tarafından İstanbul’da yapılan araştırmaya göre) En fazla sözel şiddet (yok sayma, ilgi göstermeme, alay etme) uyguluyor. Fiziki şiddette en çok uygulanan yöntem, cetvelle dövme. Ardından hakaret, darp, baskı, tehdit, taciz geliyor. En fazla 45-49 yaş arasındaki öğretmenler şiddet uyguluyor. En az 35 yaş altındaki öğretmenler şiddete başvuruyor. En çok 6-7-8′nci sınıflardaki erkek öğrencilere şiddet uygulanıyor. ARKADAŞIMIZI DÖVELİM ÖĞRETMENİM! Münevver Mertoğlu şu uyarıda bulunuyor: “Bu araştırma şiddetin sadece okula bağlı nedenleriyle sınırlı. Biz eğitimciler ailevi ya da genetik problemleri çözmekte, sosyoekonomik şartları kontrol altına almakta zorlanabiliriz. Şiddetle ilgili okul dışı başka sorunlar da var. Örneğin öğretmen, problem çıkaran öğrenciye ne ceza verileceğini sınıfta sorduğunda “arkadaşımızı dövelim” cevabını alıyor. Hatta ‘Çubuğu ben getireyim’ diye atılan çocuklar var. Bu, ailede şiddet görerek büyüyen çocuk için dövmenin garip karşılanmadığını gösteriyor.” HEM ABD’DE HEM İSTANBUL’DA YAPILDI İstanbul Valiliği, Milli Eğitim Bakanlığı, İstanbul Çocukları Vakfı ve Aydın Doğan Vakfı tarafından desteklenen “Okula Aidiyet, Okuldan Memnuniyet ve Şiddet Algısında Okula Bağlı Nedenler ve Alınabilecek Önlemler” başlıklı araştırma önceki yıl İstanbul’da, 13 okuldan 799 öğrenciyle yapıldı. Araştırmanın bir ayağı da geçen yıl ABD’nin Ohio eyaletinde 11 okuldan 884 öğrenciyle yüz yüze yapıldı. Çalışmaya emniyet görevlisi Cemil Doğutaş da katkıda bulundu. Öğrenciler, ilköğretim 7. ve ortaöğretim 11. sınıflardan seçildi. Araştırmanın analizinde Koç Üniversitesi’nden Nazlı Baydar da çalıştı. ABD-TÜRKİYE KARŞILAŞTIRMASI İstanbul’daki öğretmenler Ohio’dakilere göre daha şefkatli, ama destekleyici yöneticiler Ohio’da daha fazla. Akademik programdan memnuniyet İstanbul’da daha fazla, ama Ohio’daki okulların kaynakları daha iyi. İstanbul’da ekonomik düzeyi düşük bir semtte olanaklar artırılır ve öğretmen şefkatli davranırsa şiddet önleniyor. Ancak Ohio’da ekonomik düzeyi düşük bir okula ne şekilde destek verilirse verilsin şiddet önlenemiyor. Araştırmaya göre Ohio’da okullardaki şiddet olaylarının sayısı İstanbul’dakilerin 16 katı. İstanbul’daki öğrenciler her durumda Ohio’dakilere göre kendilerini okula daha ait hissediyor. Öğrencilere göre olumsuz öğretmen kim? Bize karşı sabırsız Sınıfta herkese eşit davranmıyor Bizimle sık sık alay ediyor Sınıfta sebepsiz yere azarlıyor Öğrencilere göre olumlu öğretmen kim? Okulla ilgili sorunum olduğunda danışabiliyorum Anlayamadığım konuyu çekinmeden sorabiliyorum Okul dışı sorunum olduğunda danışabiliyorum Başarmam için beni cesaretlendiriyor Fikirlerimize saygı duyuyor Derste beni seviyor Öğrencilere göre olumlu okul müdürü kim? Bizimle yeterince ilgileniyor İhtiyaçlarımızı dikkate alıyor Müdür yardımcılarımız da bizimle ilgileniyor Öğrencilere göre iyi bir okul nasıl bir yer? Teknolojiden (bilgisayar, DVD gibi) yeterince faydalanıyoruz Yeterince sosyal aktivite (spor, tiyatro) düzenleniyor Fen laboratuvarımız yeterli Teneffüslerde vakit geçirebileceğimiz yerler var Öğrenciler okuldaki şiddeti nasıl tanımlıyor? Öğrenciler okul kurallarına uymuyor Eşyaya zarar veren öğrenciler var Öğrenciler birbiriyle kavga ediyor Çetelere katılan öğrenciler var Bu okulda kendimi güvende hissetmiyorum

Davos ‘da öfke

Şubat 1 2009Yorum Yok Kategori: Güncel

Davos’a damgasını vuran Başbakan Tayyip Erdoğan oldu. Ülke içinde ve Arap ülkelerinde büyük bir coşkuyla karşılanan “çakarım” tepkisi çok yoruma neden olmakta.

Batı ülkelerinde agresif tavırlar devlet adamları katında, çok yadırganır. Diplomatik sahada akla bile getirilmez. En ağır sözler diplomatik zarafet ve zekayla belirtilir. Başbakan’ı “Osmanlı”ya benzeten Batılı yorumlara pek katılmıyorum doğrusu. Osmanlı imajını Batı biçerken:” despot, işgalci, fethederek kılıçla toprakları alan barbar Müslümanlar” anlamını kast ediyor. Oysa Osmanlı bir milyondan fazla kilometre karede yaşaması “gönül fethi”ne dayanır. Osmanlının, “Türk-Müslüman” kültürünün adaleti ve hoşgörüsü benimsendi yerel kültürlerde. Sultan Abdülazi,z ilk Paris ve Avrupa gezisine çıkan padişahtır. Bir halife olarak “gavur topraklarına basması” kabul edilemez ulema için! Osmanlıların egemen olduğu topraklar ‘Dar-ül İslâm’, davet sahibi Avrupalıların yani Hıristiyanların toprakları ise ‘Dar-ül Harp’ olarak telakki edilmektedir. Dolayısıyla padişah, kendi toprakları dışında Avrupa’ya ayak bastığında savaşmaya mecburdur. Çözüm, Padişahın ayakkabılarına özel bir bölüm yapılıp içine toprak yerleştirilir ki, gittiği her yerde düşman toprağına değil İslâm toprağına ayak basmış olsun… Yani Osmanlı padişahı bile celallenmeden sorun çözerek Avrupa’yı dolaşıyor. Batı’ya düşman duyguları olmadığı için bu bile aşılıyor. Bugün sorun, Türkiye’de Batı düşmanlığı ve Hamas’la bütünlemiş görüntünün dış politikada bize ne getirip , ne götüreceğidir. Bence devlet adamlığı ve diplomatik tavır, o paneli Peres’in terk etmesine neden olacak incelikte yapılacak bir konuşmaydı. Burada insanın canını sıkan moderatörün elle dokunmasıdır. Zamanı kısıtlamasıdır. Buna verilen tepki o an adına mı yoksa içeride biriktirilen yılların öfkesi mi? Militan duygusallık mı? .”Light İslam “ diyenler “hard İslam”la ne yapacaklarını şaşıracak! Yalnız Filistin davasında hiç gıkı çıkmayan Araplar yerine Türkiye Başbakan’ı meseleyi bunca sahiplenmesi geleceğimizi nasıl etkileyecek hep birlikte bunu düşünelim. Şia İran’ın desteklediği Hamas ‘ı savunan Sünni Türkiye oldu ya, Ortadoğu’da İran liderliğinden artık söz edilmez herhalde! Türkiye’nin vizyoner bir dış politikaya ihtiyacı var. SEMİH İDİZ YAZDI/MİLLİYET 2 Şubat Pazartesi 2009 Erdoğan’ın Davos çıkışı, popülizm düzeyinde kendisine büyük getiri sağladı. Bunun meyvelerini de yerel seçimlerde toplayacaktır. Ancak 9. Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel bile endişesini dile getirmeden edemedi. “Umalım ki, böyle bir hadise Türkiye’nin zararına olmasın” diyen Demirel’e göre, “Uluslararası meselelerde birtakım faturalar çıkar. Bu faturaların nerede, ne zaman, nasıl çıktığının çok farkına varamazsınız.” Bu sözler, ateş çemberinden geçmiş kurt bir siyasetçiye ait. Bunu da Erdoğan’ın “Ben diplomasiden değil, siyasetten anlarım” yaklaşımına binaen söylüyoruz. Özetle, bu konuda kaygılı olanlar sadece “monşerler” değil. Bu açıdan bakıldığında, ABD Başkanı Obama’nın yeni Ortadoğu temsilcisi George Mitchell’ın Türkiye’ye gelmekten vazgeçmesinin, Amerikan tarafının ısrarla belirttiği gibi, “teknik nedenler”den olduğuna inanmak zor. Türkiye gerçekten bölgenin kilit ülkelerinden biri olmaya başladıysa, Mitchell’ın mutlaka gelip buradaki görüşleri de alması gerekirdi. Oysa bu gezisinde iki ülkeyi es geçti. İlki Suriye, diğeri de Türkiye. Kimse bunun anlamlı olmadığını söyleyemez. Hamas’ın zaferi Bu aşamada Erdoğan’ın Hamas avukatlığının Türkiye’yi nereye oturttuğuna bakmakta yarar var. Cuma ve cumartesi günü Türk Atlantik Konseyi’nin Uluslararası Güvenlik ve İşbirliği Konferansı için Antalya’daydık. Bizim de bir sunumda bulunduğumuz konferansın katılımcıları arasında, başta yeni ABD Büyükelçisi James Jeffrey’s olmak üzere, çok sayıda kıdemli diplomat vardı. Aramızdaki konuşmalardan da gördüğümüz kadarıyla, kendilerini rahatsız eden konuların başında, terör listelerinde bulunan Hamas’ın Türkiye gibi bir ülkeyi arkasına almış olmasıdır. İkinci konu ise Erdoğan’ın, Hamas’ı kastederek, ABD Başkanı Obama’dan “terörün yeniden tanımlanmasını istediğine” dair haberlerdi. Yabancı bir “monşer”in bu çerçevede “Erdoğan, Türkiye adına ne denli riskli bir alana girdiğinin farkında mı?” şeklindeki sözleri dikkat çekiciydi. Özetle, Erdoğan bu krizde aslında fena hırpalanan Hamas’a “Zafer kazandık” deme şansını sağladı. Çünkü Türkiye’nin desteği, İran ve Suriye’nin desteğinin çok ötesinde bir şeydir. NATO üyesi bir ülkeyi yanına çekmesi Hamas açısından çok büyük bir “stratejik zaferdir.” Türkiye de kaybeder Ancak bu durum Erdoğan ile “özel dış politika ekibine” büyük sorumluluk yüklüyor. Çünkü bu işten mutlak şekilde başarılı çıkmak zorundalar. Yoksa sadece kendileri değil, Türkiye de kaybetmiş olacak. Her şeyden önce, Hamas’ı terörizmden vazgeçirmek durumundalar. Bunun yanı sıra, bu örgüte İsrail’i tanıdığını söyletmek zorundalar. Dahası, Hamas’a, Filistin lideri Abbas’ın dünya nezdindeki otoritesini kabul ettirmek zorundalar. Uluslararası camianın Hamas’a uyguladığı tecrit politikası ancak böyle kalkacaktır. Öte yandan, Erdoğan ve ekibinin bu koşulları reddeden bir Hamas’ın tek taraflı şartlarını dünyaya kabul ettirme şansı sıfırdır. Başka bir ifadeyle, bu koşulları kabul etmeyen ve Erdoğan ile destekçilerinin gözünde olmasa bile, Türkiye’nin müttefikleri ve bölgedeki kilit ülkelerin gözünde “terörist” kimliğini sürdüren bir Hamas, Türkiye için büyük bir diplomatik baş ağrısı olacaktır. Hamas’tan şimdi yükselen bazı sesler, örgüt içinde, yukarıda sözünü ettiğimiz yönde gidilmesini isteyenlerin olduğunu gösteriyor. Ankara’nın bu kesimi teşvik etmesi şart. Aksi takdirde, Türkiye’nin de, bu gidişle, bazılarının “terörizmi destekleyen ülkeler” listesine girmesi dahi mümkün. Aydın Ayaydın Yazara ulaşmak için : aayaydin@gazetevatan.com Erdoğan’ın Davos’u terk etmemesi hata olurdu Başbakan Erdoğan’ın Davos’ta Şimon Peres ile birlikte katıldığı paneli şaşkınlıkla izledim. Peres’in Türkiye’yi aşağılayan ve küçümseyen bir tavırla Başbakan Erdoğan’a baş parmağını sallayıp, yüksek sesle konuşmasından büyük rahatsızlık duydum. Barışa sağladığı katkı nedeniyle Nobel ödülü almış bir devlet adamının barış ve insanlık adına bir özeleştiri yapmasını beklerken küstah bir tavırla Türkiye’yi aşağılaması karşısında Başbakan Erdoğan’ın sessiz kalması beklenemezdi. Başbakan Erdoğan, ister sevelim ister sevmeyelim, dobra dobra konuşan biri. Kafasından geçirdiği sözü esirgemeden söylüyor. Bu özelliğinden dolayı çoğu kez başı belaya da girmiştir. Buna rağmen bu konuda en ufak bir rahatsızlık duymamıştır. Bence düşündüğünü açık açık söyleyenden korkmamalı. Asıl, karşısındakinin yüzüne gülüp, sırtını sıvazlayandan korkmak gerekir. Başbakan Erdoğan’ın birçok uygulamasını eleştirmişimdir, ancak bu özelliğini de takdir ediyorum. Erdoğan’ı çileden çıkartan sadece Şimon Peres’in tahriki değildi. Moderatör David Ignatius da paneli iyi yönetemedi ve konuşmacılar arasında Peres lehine süre açısından ayrımcılık yaptı. Uluslararası bir panelde konuşma yapan bir Başbakan’ın elini ve omzunu tutup fiziki eylemde bulunarak diplomasi kurallarını ayaklar altına aldı. *** Başbakan Erdoğan’ın gerek Şimon Peres ve gerekse moderatör David Ignatius’un fiziki hareketleri karşısında paneli terk etmesi bence isabetli bir davranıştır. Ancak Erdoğan’ın bu haklı eylemi, kullandığı üslup nedeniyle eleştiri konusu oldu. Erdoğan bu üslubu değil, diplomatik bir üslup tercih etmiş olsaydı dünya kamuoyunda çok daha haklı konuma gelebilirdi. Ancak Başbakan Erdoğan’ın bu üslubuna bizler gibi dünya kamuoyu da alışacaktır sanırım. Başbakan Erdoğan’ı bugün eleştirenler, eğer panelde yapılanlara sessiz kalmış olsaydı korkarım daha çok eleştirirlerdi. Nitekim dönemin RefahYol Hükümeti’nin Başbakanı Necmettin Erbakan’ın, bedevi çadırındaki görüşmelerinde Libya Lideri Kaddafi’nin Atatürk’e karşı kullandığı hakaret dolu sözlere sessiz kalması Türk halkı tarafından çok eleştirilmişti. Dönemin Başbakanı Erbakan o gün Kaddafi’ye Erdoğan gibi tepkisini göstermiş olsaydı, o da bugün Erdoğan’ın alkışlandığı gibi alkışlanırdı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, dün Sakarya’da gazetecilere verdiği demeçte Başbakan Erdoğan’ın Davos’ta Şimon Peres tarafından kendisine ve Türkiye’ye yapılan saygısızlığa karşı gösterdiği tavrı olumlu karşıladığını söyledi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ajanslara geçen bu haberi okuyunca Kaddafi’nin bedevi çadırı aklıma geldi. Dönemin Başbakanı Erbakan ile Kaddafi’nın çadırında Atatürk’e sarfedilen hakaretler karşısında sessiz kalan Başbakan Erbakan’ın yanında dönemin Devlet Bakanı olarak Abdullah Gül’ün de bulunduğunu unutmamak gerekir. *** Başbakan Erdoğan yapılması gerekeni yaptı ve toplumdan iyi puan da aldı. Ancak bunun uluslararası ilişkilerimize daha fazla zarar vermemesi, İsrail ile ilişkilerimizin bozulmaması için İsrail birlikte karşılıklı olumlu adımlar atılmalı. Arap ülkeleri bizi alkışlayacak diye havaya girip İsrail ile ilişkilerimizi askıya alırsak, bizi ilk harcayacakların da Arap ülkeleri olacağını unutmamak lazım. Başbakan Erdoğan Filistin halkı için Davos’taki toplantıyı terk ederken aynı panelde konuşmacı olan Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa’nın aynı panelde oturmaya devam ettiğini unutmamak gerekir. Komşu Arap ülkelerinin yanında, birçok alanda işbirliği yaptığımız ve 3.3 milyar dolara ulaşan dış ticaret hacmimiz olan İsrail ile ilişkilerimizin bozulmamasına da özen göstermeliyiz. KADRİ GÜRSEL MİLLİYETTE YAZDI Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Başdanışmanı Doç. Dr. Yalçın Akdoğan, Yeni Şafak gazetesinde “Yasin Doğan” müstear ismiyle yazıyor… Geçen perşembe ve cuma, Davos sonrası Türkiye-ABD ve Türkiye-İsrail ilişkileri konusunda çok ilginç bulduğum iki makalesi yayımlandı. İki makalenin de Washington ve Kudüs’e Başbakan’ın mesajını iletmek amacıyla kaleme alındıkları kanaatindeyim. Aksini düşünmek saflıktır. “Türkiye-ABD ilişkilerinin önemi” başlıklı perşembe günkü yazısında Akdoğan (ya da Yasin Doğan), “Başkan Obama, Türkiye’nin önemini iyi analiz etmek, politikalarına bunu yansıtmak durumundadır” dedikten sonra, “Obama Türkiye’ye gelse çantasında kaç tane dosya, kaç tane gündem başlığı yer alır?” diye soruyor… Ve bunların uzun bir listesini veriyor Akdoğan… Irak’la ilgili konulardan “enerji arz güvenliği”ne, “Ermenistan’la ilişkiler”den “ABD’li şirketlerin yatırımları”na uzanan 28 gündem başlığı… Akdoğan, “…ABD bir şekilde Türkiye’nin katkısını, desteğini yanında görmek isteyecektir” diye yazarak, bir hatırlatmada bulunmuş. “…Bu ilişkiyi bir çırpıda kenara koymak mümkün değildir” ifadesiyle de, yazısının girişinde “ABD’ye posta koyma eğiliminde olanlar” (Bunlardan AKP’nin içinde bol miktarda var) diye tanımladığı çevrelere ayar veriyor. ABD’ye ince uyarı Devamındaki, “Türkiye’nin olumsuz etkilenebileceği konu ne kadar çoksa, olumlu etkileyebileceği konu da o kadar çoktur” cümlesinde, ABD’ye gizli bir uyarı var. Virgülden sonra tersten okuyun; “Olumsuz etkileyebileceğimiz konu da o kadar çoktur” anlamı çıkıyor. Neticede, her kelimesi dikkatle seçilmiş, diplomatik üsluplu bir yazı… ABD Başkanı Obama’nın Ortadoğu Özel Temsilcisi George Mitchell’ın bölge turunda Türkiye’yi dışarıda bırakmasının AKP mahfillerinde bir tedirginliğe yol açtığı muhakkak. Buna Davos’taki skandalın mutasavver Ermeni soykırımı tasarısının geçmesini kolaylaştıracağı yolundaki öngörüyü, veya yine skandalın beslediği, “Ya Obama soykırım derse” endişesini ekleyin… Ve ardından Türkiye’nin bunlara göstereceği kaçınılmaz tepkiyi düşünün. Nihayet, Türk-Amerikan ilişkilerindeki depremin yaratacağı zincirleme reaksiyonu kafanızda canlandırın… Ve sonra tekrar olayların başladığı noktaya dönün… Başdanışmanın çabası Başdanışman Akdoğan’a bu yazıyı kaleme aldırtan dürtü, Hamasperverlik dengesizliğiyle malul AKP diplomasisi ile Başbakan’ın Davos’taki kontrolsüz öfkesinin Türkiye’ye verdiği zararın büyümesini önleme çabasıdır. Gelelim cuma günkü, “Erdoğan’ın çıkışı ve İsrail’in tutumu” başlıklı ikinci Akdoğan makalesine… Hani, “Davos”un Ortadoğu sokaklarında yarattığı Türkiye sempatisi, “Türkiye’nin Ortadoğu’da ahlaki liderliği ele geçirmesi” diye tercüme ediliyor ya bazı “spin doktorları” tarafından… İşte o “ahlaki liderliğin” nasıl da İsrail’le pazarlık masasına sürüldüğünü göstermesi bakımından ilginç bir makale bu… Tonu da öncekinin aksine sert ve tehditkâr… Okuyalım: “İsrail’in gerilimi tırmandırması halinde, Türkiye’nin bu söylemi (Erdoğan’ın Davos’taki çıkışı) devam ettirmesi, birçok bölge ülkesini yeni bir konum geliştirmeye, halkın sesine kulak vermeye zorlayacaktır. Bu durum, ne bu rejimlere yarar, ne de İsrail’e… Türkiye İsrail’e yönelik organize bir kampanya başlatırsa, bunun karşısında hiçbir bölge ülkesi veya yönetimi duramaz. (…) Lobiler ve medya gruplarıyla Türkiye’yi baskı altına alma girişimi, yine İsrail’in kaybedeceği sonuçlara zemin hazırlar.” Akdoğan’ın İsrail’e verdiği mesaj açık: “Siz gerilimi tırmandırmayın, biz de Davos’taki söylemi devam ettirmeyelim; aksi takdirde İsrail ve diğer bazı Arap rejimlerinin istikrarını tehlikeye sokarız.” AKP’nin gerçekçi yaklaşımı Başdanışman “ahlaki liderlik” konusuna doğrudan gönderme yapmıyor. Yapsa, makalenin ruhuna aykırı olurdu zaten. Ama ifadelerinden, AKP diplomasisinin, bazıları tarafından kendisine atfedilen “ahlaki liderlik” konumundan anında feragat etmeye, gerilimin yatıştırılması karşılığında hazır olduğunu anlıyorum. Bu, gerçekçi bir yaklaşımdır. Çünkü sokakların sempatisini sürekli ve canlı kılmak için Türkiye’nin elinde gerekli olan araçlar zaten olmadığı gibi, ne Türkiye’ye bu tutumun bir faydası vardır, ne de ülke bunun maliyetine tahammül edebilir. AKP diplomasisinin İsrail’den karşılık olarak beklediği, Yahudi lobisinin Ermeni tasarısından yana olmaması ve ABD basınındaki AKP eleştirilerinin arkasında bir Yahudi desteği varsa, bunun geri çekilmesidir. Haklı bir taleptir bu. AKP diplomasisinin gerilimi düşürmek istemesi gayet olumludur. Nitekim, Filistin Yönetimi lideri Mahmud Abbas’ın Ankara’da ağırlanması, Hamasçılıkla denge oluşturma çabasıdır; bir heyetin Hamas’ın elindeki İsrail askeri Gilad Şalit’in serbest bırakılmasını sağlamak için görüşmelerde bulunmak üzere Şam’a gitmesi de yitirilen arabuluculuk pozisyonunu yeniden kazanmaya dönük bir girişimdir. SEMİH İDİZ YAZDI/MİLLİYET Ortadoğu konusunun iç siyaset yüzünden bir süre gündemimizde arka plana düşeceği görülüyor. Aslında iyi de olur, zira bölgede şekillenen yeni oyun planında Ankara’ya merkezi bir rol çıkmayacağı anlaşılıyor. Türkiye daha çok, “kendisine ihtiyaç duyulan anı bekleyen ülke” konumundadır. Ana oyuncular, konjonktüre göre sağlayabileceği yararı bildikleri için, Ankara’nın bu potansiyel rolünü göz ardı etmiyorlar. Ankara’da temaslarda bulunan Filistin lideri Mahmud Abbas da, Türkiye’nin girişimlerine her zaman ihtiyaç duyulacağını belirtirken bizce bunu kastediyordu. Şu anda şekillenen oyun planının odağında, başta Mısır olmak üzere, Batı ile işbirliği yapan ve -doğru veya yanlış- “ılımlı” diye bilinen rejimler var. Erdoğan-Abbas görüşmesinden sonra Başbakanlık kaynaklarının, Türkiye’nin, Mısır’ın yürütmekte olduğu müzakerelere olumlu katkıda bulunması konusunda mutabık kalındığını açıklamaları da bu açıdan dikkat çekicidir. Suudi Arabistan’ın da dahil olduğu bu “ılımlılar” grubuna mensup ülkelerin hiçbirinin tercihi Hamas değil. Hepsi Hamas’ın reddettiği Mahmud Abbas’ın otoritesini tanıyor. Hamas’ın da aynısını yapmasını istiyor. Hamisi görüntüsü ve ikna görevi Hamas’ın ayrıca terörden vazgeçmesini ve İsrail’in varlığını kabul etmesini de talep ediyorlar. Ortadoğu sorununa öngörülen çözümün temelini, ABD Başkan Yardımcısı Biden, Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşmayla zaten ortaya koydu. Bu da, “yan yana iki bağımsız devlet” formülüdür. Buna göre, İsrail ve Filistin birbirlerinin güvenlikli sınırları içinde yaşama hakkını tanıyacaklar. Bu koşulları kabul eden Hamas’ın oyun planına dahil edilmesi düşüncesi ise giderek güçleniyor. Ana masada olmasa da, Türkiye’ye bu açıdan şimdiden bir sorumluluk düştüğü açık. Başbakan Erdoğan sayesinde kazandığı “Hamas’ın hamisi” görüntüsü, Ankara’ya “Hamas’ı ikna etme” görevini yüklemiş bulunuyor. Nitekim Mahmud Abbas da, Cumhurbaşkanı Gül ile yaptığı ortak basın toplantısında, Hamas’ın kendi otoritesini tanımak zorunda olduğunu vurgularken dolaylı olarak Türkiye’ye bu mesajı vermiş oldu. Bazıları aksini iddia etse de, Türkiye, Başbakan Erdoğan sayesinde, şu anda yine doğru veya yanlış – Suriye ve İran’ın başını çektiği “radikal grubun” mensubu olarak algılanıyor. Bu da Gazze krizi ve Davos kavgasından çıkan en önemli derse getiriyor bizi. Başbakan Erdoğan’ın Hamas’a verdiği güçlü destek, Ortadoğu’da kurulan ana masada yer almamızı sağlayamadı, hatta belki de önledi ve Türkiye’yi arzulanmayan bir eksene itti. Diplomasimiz şimdi bu algıyı bozmak için çabalıyor. İlişkiler Erdoğan’ı aşıyor Öte yandan, Erdoğan’ın başta, “Davos’ta tepkim moderatöreydi” sözleriyle İsrail konusunda geri adım atmaya başlaması da, Türkiye ile İsrail arasında, güçlü bağların olduğunu kanıtladı. Özetle, bu ilişkilerin Erdoğan’ı bile aştığı anlaşıldı. Erdoğan’ın sevmediği “monşerler”in şu anda bozulan bu ilişkileri düzeltmeye çalışıyor olmaları da zaten bunun gösteriyor. Böylece, “Öfkeyle kalkan zararla oturur” sözünün özellikle diplomasi açısından ne denli doğru olduğu görülmüş oldu. * * * “Erdoğan’ın Darfur çelişkisi” başlıklı yazımıza dikkatli okurlarımızdan düzeltme geldi. Darfur’da ölenlerin, yazdığımız gibi, “Hıristiyanlar ve yerel dinlere mensup insanlar” değil, Müslüman Afrikalılar olduğunu belirten bu okurlarımız, ayrı bir trajediye konu olan sözünü ettiğimiz grupların ise Sudan’ın Güneyinde yaşadıklarını belirttiler. Bu durumun, “soykırım” yapmakla suçlanan Sudan rejimine destek veren AKP hükümetinin Darfur’da olanlara duyarsız kalmasını daha da vahim kıldığını vurguladılar. BAŞBAKAN TARİFİ BEYAZ TÜRKLERİN SONU MU? Metin Münir yazdı/milliyet Batılılar bayılmıştı Erdoğan’a genel seçimleri ilk kazandığında. Gönüllerine göre birini bulmuşlardı. İşte dinci partiler de seçimlerle iktidara geliyor ve demokratik kurallara saygı duyarak hükümet ediyorlardı. Demek ki İslam ile demokrasi bağdaşıyordu. Erdoğan hem içten bir Müslümandı hem de özgürlükçüydü. Ilımlıydı. Avrupa Birliği’ni hedefine almıştı, Irak’ta Amerika Birleşik Devletleri’ni destekliyor, hatta Türkiye’nin harekâta ta başından katılmadığına hayıflanıyordu. Hamas’la yakın temas içinde idi ama Türkiye’nin İsrail’le geleneksel, ABD destekli, dostluğunu ve silah alışverişini devam ettiriyordu. Herkesi kucaklıyordu. Bundan daha iyi Müslüman mı olurdu? Batı’nın Erdoğan aşkı, Türkiye Brüksel’den Avrupa Birliği’ne girmek için müzakerelere başlama oluru aldığında, tepeye çıktı. Bu lobinin bir de yerel aşk locası vardı. Hem Batı’daki aşkı besleyen hem de ondan beslenen bu locada geleneksel olarak Erdoğan’ın temsil ettiği akımın can düşmanları olanlar oturuyordu. Bin bir değişik saikle bunlar da Erdoğan’a hiç beklemediği bir yönden destek verdiler. Leoparın benekleri kaybolmaz Erdoğan olmadığı gibi görünmeye özen göstererek beklemediği yerlerden gelen bu desteği cebe attı. Ne oldu? “Leoparın benekleri kaybolmaz.” Erdoğan aslına rücu etti. Benekleri hiç silinmemişti, aslında. Ama insan görmek istediğini görür. Onu demokrat olarak görmek isteyenler, bunun tersini gösteren emareleri görmezden gele gele Erdoğan’a sahip olmadığı özelliklere sahipmiş muamelesi yapmaya devam ettiler. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden ve onu izleyen genel seçimlerden sonra resim değişmeye başladı. Yavaş yavaş devletin (hemen hemen) bütün organlarını eline geçiren ve sandıktaki başarısını büyüten Erdoğan’ın kendine güveni arttı. Korkacak şeyi kalmamıştı. Gül’ü Çankaya’ya yollayıp Arınç’ı yedikten sonra partisinin mutlak hâkimi haline geldi. Yargının bazı bölümleri hariç, Cumhurbaşkanlığı’ndan MİT’e devletin bütün organlarına taraftarlarını yerleştirdi. Ordu, havuç ve sopa politikasıyla yola getirildi. Batılıların da Beyaz Türklerin de Erdoğan aşkı soğudu ama kimin umurunda? Onlara kimin ihtiyacı var artık? Aslında sorulması gereken soru “ne oldu” değil “ne olacak”tır? Ahmedinecad, Putin, Chavez karışımı… Erdoğan (AKP demeye gerek yok çünkü AKP Erdoğan’dır) gelecek ayın sonunda yapılacak olan belediye seçimlerinden ezici bir galibiyetle çıkacak. Oyların muhtemelen yüzde 50’sini alacak, kendine has bir başbakan olma yönündeki evrimini tamamlayacak. Ortaya Ahmedinecad, Putin, Chavez karışımı bir lider çıkacak. Öngörülemeyen yönlere sapan, ne zaman ne diyeceği belli olmayan, öfke krizleri geçiren, kinci, kalıpları kıran, karşıtlarına insafı olmayan, sui generis bir tip. Bir beyaz Türkün deyimiyle, “daha kibirli, daha kendine güvenen, daha çekilmez” bir Erdoğan. Beyaz Türklerin sonu mu? Kurtarıcıları Baykal ve çevresindeki rüzgâr torbaları olduğuna göre, evet, sonu. Sadece beyaz Türklerin değil Beyaz Türkiye’nin de. Erdoğan için ne isterseniz söyleyebilirsiniz ama ne istediğini bilmediğini ve çalışkan olmadığını söyleyemezsiniz. Cumhuriyet tarihinin en popüler politikacısı olmadığını da. Öfkesinin yerinde bilgi, sofuluğunun yerinde bilgelik olsaydı çağ değiştiren bir lider olabilirdi. Ne yazık ki değil ve, galiba, olmayacak. Macera yeni başlıyor.

Sayfa 2 / 2«12