Şubat 24, 2009

Türkler eğitimden pay alamıyor!

Şubat 24 2009Yorum Yok Kategori: Güncel

The Guardian Gazetesi, Konda Tarafından Gerçekleştirilen Araştırmanın, Türkleri, “Yabancı Düşmanı, Ender Kitap Okuyan, Kadınları İkinci Sınıf Olarak Gören İnsanlar” Olarak Gösterdiğini Yazdı.Esas konu bu mu acaba?Araştırmada eğitim ve gelirin düşüklüğü utanç kaynağı olmalı.Kime mi?Hükümetlere.

Türklerin çeşitli konulara ilişkin tavırlarını ortaya koyan, Konda’nın araştırmasının sonuçları, yurt dışında da ilgi çekti. The Guardian gazetesi, araştırmanın Türkleri, “yabancı düşmanı, ender kitap okuyan, kadınları ikinci sınıf olarak gören ve demokrasi konusunda zıt duyguları olan sosyal muhafazakar insanlar” olarak gösterdiğini yazdı. İngiliz The Guardian gazetesi, “tartışmalı” olarak nitelendirdiği anketin sonuçlarını değerlendirdiği, Türkiye muhabiri Robert Tait imzalı “Türkler, ankette yabancı düşmanı, muhafazakar tavırlarını ortaya koydu” başlıklı haberinde, “Tartışmalı yeni bir araştırma, Türkleri, ‘Yabancı düşmanı, ender kitap okuyan, kadınları ikinci sınıf olarak gören ve demokrasi konusunda zıt duyguları olan sosyal muhafazakar insanlar’ olarak” yansıttığını yazdı. “Kötüleyici tablonun Türkiye’nin en saygı değer kamuoyu araştırma kuruluşlarından Konda tarafında yürütülen bir çalışmadan çıktığı”nı belirten gazete, araştırma sırasında 6 bin 482 kişi ile konuşulduğunu kaydetti. Haberde araştırmanın en çarpıcı bulgularını aktaran gazete bu çerçevede Türklerin yüzde 73′ünün yabancıların mülk almasına karşı çıktığına, yüzde 70′e yakın bir bölümünün hiçbir zaman kitap okumadığına, yüzde 72′sinin hiçbir zaman ya da çok ender yeni teknoloji ürünü aldığına dikkat çekti. Gazete şunları yazdı: “Yüzde 70′ine yakın bir bölümü, evli kadınlarının çalışmak için eşlerinden izin alması gerektiğini söylerken yüzde 57′si, kadınların kolsuz bir üst parça giysi ile evden çıkmaması gerektiğine inanıyor. Yarısından fazlası da -yüzde 53′ü- Türkiye’nin laik anayasasının yasakladığı, kadın yargıçlar, savcılar, öğretmenler ve diğer kamu görevlilerinin görevde İslami başörtüsünü kullanmasına izin verilmesinden yana.” The Guardian, Türklerin yüzde 88′inin ülkenin demokratik sistemle yönetilmesi konusunda mutabık olmasına karşın yüzde 48 gibi önemli bir bölümü, ordunun “lazım olduğunda” müdahale etmesi gerektiğini de söylediğine dikkat çekti. Bu arada, İngiliz gazetesi, Konda yöneticisi Tarhan Erdem’in görüşlerine de yer verdi. Erdem, araştırmanın ülkede halen devam eden sosyal değişimi anlamayı ve Türkiye’nin, insanlarının çoğunun sandığı ülke olmayı sürdürüp sürdürmediğini görmeyi amaçladığını belirtti. Tarhan Erdem, ordu müdahalesine verilen yüksek desteğin Türklerin demokrasiye ilişkin çekincelerini, kadınlara yönelik tavırların ise cinsel eşitliğin eksikliğini ortaya koyduğunu ifade ederken de “Veriler, kadınların özel yaşamlarında özgür olmadığını gösteriyor” dedi.(ANKA) (CN/BÜN) (Ankara Haber Ajansı) 23.02.2009 10:37 [1610387] KONDA ARAŞTIRMAYA BİR DE BÖYLE BAKALIM Araştırmanın en acı verisi eğitim. En geniş kitleyi ilkokul mezunları,diplomasız ve okur yazar olmayanlar oluşturuyor. İlkokul(41.0), diplomasız okur(3.6), okur yazar değil(6.1) gelir grubuna bakınca kendilerini geliştirme şansı da olmadığı anlaşılıyor zaten en büyük dilimin geliri aylık 701-1000 arası (25.9)ikinci iri dilim 300-500 aralığı(16.6) ,501-700YTL ise 15.1 toplanınca bu genellikle karın doyurma ötesine geçmenin imkansız olduğu bir tablo sunuyor toplumsal olarak.Genç nüfus diye övünüyoruz ancak gençleri mobilize edemiyoruz,iş ve eğitim hakkından yararlandıramıyoruz.Bundan tüm siyasiler ve hükümet utanmalı. Siyasette dinin kullanılması, ideolojik İslam propagandasının yaygınlaştırılması sonucu ilk okulda bile kızlar başlarını örtebilir diyenlerin oranı yüzde30lara geliyor yaklaşık. Bu 1000 yıllık Türk kültüründe olmayan bir inanç.Din ve devlet işlerini ayırmalı diyen toplum hukuk sistemi dini kurallara göre belirlenmeli diyen yüzde20 civarı çıkıyorsa yorumum toplumun kafasının çok karışık olduğudur.Yoksa hem din dersi ayrım yapmaksızın mecburi olsun deyip hem de devlet Alevi,Hıristiyan yurttaşların dini inançlarını istediği gibi yaşaması için destek vermeli demesi zor olurdu!Bir yandan mecburi,diğer yandan farklı din yaşama rahatlığı! Zaten toplumsal dokuda farklı renkler kalmamış denecek kadar azalmış, yüzde86.1Türk, yüzde91.0 Sünni. Diğer bölümü zayıf bir dilim. Araştırmada çıkan diğer bir önemli bulgu;Türk toplumu karamsar ,hiç umudu kalmamış. Türkiye’de genel hayat şartları 5 yıl sonra daha iyi olacak sadece yüzde 18.8 20yi bulmuyor! Türkiye bölünme ve şeriat gelecek korkusuyla ekonomik sefalet arasına sıkışmış kalmış. Gazete “Türkler muhafazakarlığını ortaya koydu” demiş oysa muhafazakar olan geleneklerden kopma korkusu yaşamaz zaten güçlü bağlar vardır. Oysa kafası karışık toplumda gelenekten kopuş yaşanıyor varolan muhafazakarlık değil, ideolojik kayma. Kürt sorunu ayrı devlet kurmalarından kaynaklanıyor diyen denekler, etnik grupların kendi kültürlerini koruması için devlet desteğine büyük destek veriyor. Yabancı devletlerin kşkırtıcı ve hakkaniyet taşımayan siyasetinin de farkında! Toplum çok demokrat bir şekilde gazetelerin siyasi iktidarın yanlışlarını yazması ve bilgilendirmesi gerektiğini,bunun demokrasinin gereği olduğunu düşünüyor yüzde 54.7 doğru diyene kesin doğru diyen yüzde 24.7 destek veriyor. Bu olgunluk gözden kaçmamalı. Kızım,kardeşim aile büyükleri beğenmese bile evleneceği erkeği kendi seçebilir sorusuna yüzde 48.9 doğru, 17.2 kesin doğru demiş. Evlenme ve eş seçme özgürlüğü kabul edilmiş toplumda.Kürtaj bile yüksek bir onay almış. Kadınlar erkelerin elini sıkabilir gibi bir soru 1960’da,70’de Anadolu ‘da sorsaydınız size deli misin diye sorarlardı. İran ve Humeyni etkisi bir yüzde oluşturdu.Bu da Humeyni sever Milli Görüş ideolojisinin fraksiyonlarını doğurdu. Kesinlikle sıkamaz diyen yüzde5.5,sıkamaz diyen 11.0 bu yüzde 15 zaten tüm çabalarına rağmen toplumu el sıkamaz duruma getiremedi. Buradaki kafa karışıklığı dini ve resmi nikahta görünüyor ;ikisi de şarttır çıkıyor!Pratikte ikisi birden uygulanıyor. Toplum aile değerlerine bağlı,yenilikçi tarafta duruyor, ekonominin dışa açılmasına itirazı yok.Bu mu muhafazakarlık?Almanlar bizden yüz defa fazla muhafazakar çıkar incelesek. Ülke demokrasiyle yönetilmelidir diyen Türk toplumuna önyargılı başlıkla bir haber sunmak aynaya hiç bakmamaktır.İngiliz önyargılı olmadan bir şey yazsa şaşardım. Maalesef Avrupa’da bir çok ülkede yaygın önyargı ve nefret var. O topraklardan yazdığım bir çok makale okunursa gayet net görünecektir. Toplum 90lı yıllardan beri değişim beklentisinde.Bu beklentiye cevap veren iktidarlar gelmedi ,buna en yakın sanılan AKP bile değişimden bugün çok uzak. Baştan ayağa yenilenmek isteyen Türk halkı mı muhafazakar, değişimin önünü tıkayan siyasiler, bürokratlar ve kurumlar mı? Ben muhafazakar yaşam/modern yaşam tarzı kavramlarının da sağlıklı olmadığını düşünüyorum.Türban takan muhafazakar mı oluyor yaşamında?bu otomatik mi? acaba? NEVVAL SEVİNDİ Bu konuyu Hürriyette Cüneyt Ülsever de yazmış: Biz kimiz? TARHAN Erdem ve arkadaşları, Hürriyet Gazetesi adına bugüne dek Türkiye’de yapılan en büyük saha araştırmasını yapmışlar. 7000 denek ile 12 bölgede (takriben 44 şehir) bizzat evde yüz yüze görüşülerek yapılan bu araştırma, hakkında çok konuştuğumuz ama hakkında çok fazla bir şey bilmediğimiz bir konuyu araştırıyor: The Guardian gazetesi Anadolu’dan yazan Birsen Ayvaz’ı okusa ne derdi acaba? TEMEL İÇGÜDÜ Erkek egemen zihniyet kendisini kadın üzerinden tanımlama ihtiyacı duyuyor. Kadının kılık kıyafetinden oturup kalkmasına, neye, ne şekilde, ne kadar inanması gerektiğine, nasıl yaşayacağına dahası yaşamı nasıl algılayacağı noktasına kadar müdahaleyi kendisine doğuştan verilmiş bir hak olarak görüyor. Bu erki fırsat bulduğu ilk anda kullanmaktan hiç geri kalmıyor. Dini temayülleri baskın erkekler birtakım uydurma ya da gerçek referanslar ileri sürerek bu hakkı kendi dini inanışlarından aldıklarını söyleyebilirler. Peki, hiçbir dine inanmadığını söyleyen ya da dindar olmadığını vurgulayan erkeklerin yaklaşımları nasıl yorumlanmalıdır? Zıtlıklarla var olma hali Nasıl ki aydınlık karanlıkla birlikte anlam kazanıyorsa, erkek de kadınla birlikte anlam kazanıyor. Dahası kadının olmadığı yerde erkeklikten söz edilemiyor. Kadın yoksa erkek de kendiliğinden sıfırlanmış oluyor. Erkek egemen zihniyet de erkekliğini (!) tehlikede gördüğü ilk durakta kadını kalıplara sokma, tanımlama çabasına giriveriyor. Zira erkeklik diğerlerine üstünlük kurma, güç, hâkimiyet, ‘benim dediğim gibi olma’ olarak yorumlanıyor. Egemen zihniyetten nemalanan, güce ortak olan kadınlar da bu durumun destekleyicisi oluyorlar. Anadan oğula, nesilden nesile aktarılmasını sağlıyorlar. Ve zincir zayıf ve hastalıklı yapısına rağmen sürekliliğini koruyor. Bireysel gelişimin tamamlanamamasının yansıması Kadın’ın olmadığı yerde erkeksi argümanlar da kendiliğinden değerini yitiriyor. Erk sahibi erkek ilk açmaza girdiği noktada ya da üstünlüğünü, gücünü hissetmek ve hissettirmek istediği her durumda ilk olarak kadının varlığına ihtiyaç duyuyor. Dolayısıyla da ilk olarak kadının hayatını düzenlemeyle işe başlıyor. Bir noktada kadını kontrol altında tutarak kendini emniyete alıyor, gücünü hissediyor, hissettiriyor. Bu durum kendini “eksik, yetersiz ve güçsüz görme” güdüsünün dışa yansımasıdır. Bireysel gelişimini tamamlayamamış insanların toplumsal tekâmüle katkısının olamayışı halidir. Tam ve gelişmiş demokrasi Gelir düzeyi yüksek ve demokrasinin tam olarak işlediği ülkelerde üniversitelerde kadınların ya da erkeklerin kendi seçtikleri kılık kıyafetlerle okuyabilmelerini bir de bu yönünden ele almak gerekiyor. Bireysel gelişimlerini tamamlamış, kadınların da mal ve fikir ürettiği toplumlarda kimse kendisini diğeri üzerinden tanımlama gereği duymuyor, herkes kendi işine bakıyor. Fransa’da Adalet Bakanı olan bir hanım genç yaşında bu görevi üslenebiliyor, üstelik kocasız çocuk doğurabiliyor. Topuklu ayakkabıları ve feminen duruşuyla politik arenada kabul görebiliyor. Bizdeki gibi hem genç, hem de kadın olmak olumsuz bir argüman olarak karşısına çıkmıyor. Bu tip ülkelerde kadınlar mal üretimindeler, fikir üretimindeler, kadınlar her yerdeler. Ve kadınlar bu şekilde kendi seçimleriyle yaşama hakkına sahip oluyorlar. İsteyen başını kapatıyor, isteyen kapatmıyor, isteyen babasız çocuk doğurabiliyor, hem de adalet bakanlığı yapabiliyor. Kendi seçimleriyle toplumla barışık yaşayabiliyor. Oysa Türkiye’de kadınlar bu şekilde sosyal hayatın içinde var olamıyorlar. Durumlarından memnun değiller. Kadınlar kendi yaşamlarıyla ilgili kararlar üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar. Kendi iradeleriyle seçtikleri yaşamı yaşayamadıklarından şikâyetçiler. Genç kızlar ülke içersinde güçler dengesinin her değişmesinde oradan oraya savrulmalarını içlerine sindiremiyorlar. Kimisi başını açamadığından yakınıyor, kimisi başörtüsüyle okuyamadığından. Parayı veren düdüğü çalar Peki, fillerin tepiştiği yerde ot misali çiğnenmekten kadınlar nasıl kurtulabilecekler? Karl Marx ve Friederich Engels’ın 1845’ lerde beraber yazdıkları “The German Ideology” adlı kitaplarında egemen sınıf kültürünü açıklarken “ bir toplumda mal üretim araçlarına sahip olan sınıf aynı zamanda zihinsel üretim araçlarına da sahip olan sınıftır. Dolayısıyla dominant kültür beslenmiş ve var olan eşitsizlik pekiştirilmiştir ” demektedirler. Erkek egemen hastalıklı yapının beslenme kaynağı da budur aslında. Her dönemde mal üretim araçlarına sahip olan sınıf erkek ağırlıklı olduğuna göre kadını tanımlama yetkisi de erkeklerde olmaktadır. Bir nevi “parayı veren düğdü çalar” hali. ** Erk sahibi erkekler kadının içindeki insanı görmekten kaçındıkları ve kadınlarımız kendilerine güven duymadıkları sürece… Çarpık zihniyetler kadını tanımlamakla kendilerini daha erkek hissettikçe… Kadınlar mal üretimi ve zihinsel üretim içinde yer alamadıkça… Daima birilerinin dediği gibi olmaya zorlanacaklar, kendi seçimlerini yaşayamayacaklardır. Çorum hakimiyet gazetesi 25/02/2009 EĞİTİM RAPORU DA BENİM YORUMUMU DESTEKLİYOR. Eğitim Reformu Girişimi’nin raporu Türkiye’de eğitim adaletsizliği ortaya koydu: En zengin kesim en yoksul kesimin 21 katı eğitim harcaması yapıyor. En yoksul kesimin sadece binde 4’ü yüksek öğretime erişebiliyor UMAY AKTAŞ SALMAN İSTANBUL – Türkiye’de kırsal kesimde yayaşan, üç kardeşi olan, anne babası ilkokul mezunu bir kızın liseye gitme olaslığılı yüzde 1-2, en zengin kesim en yoksul kesimin 21 katı eğitim harcaması yapıyor. Bu rakam Eğitim Reformu Girişimi’nin (ERG) hazırladığı ‘Eğitimde Eşitlik: Politika Analizi ve Öneriler’ raporundan. Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi koordinatörlüğünde yürütülen Eğitim Reformu Girişimi’nce (ERG) hazırlanan rapor dün açıklandı. Açık Toplum Vakfı’nın desteğiyle sürdürülen araştırma kapsamında Galatasaray ve Bahçeşehir Üniversitesi’nden araştırmacılar eğitime erişimde ve başarıda eşitsizliklerin belirleyicilerini araştırdı. TÜİK’in Hane Halkı Bütçe Anketi ve Uluslararası Öğrenci Başarılarını Değerlendirme (PISA) verileri kullanılarak hazırlanan rapor, eğitimin toplumsal eşitsizlikleri azaltabilme imkânından çok uzak olduğunu gösteriyor. Raporun çarpıcı sonuçlarından bazıları şöyle: Matematik ‘sıfır’ * 15 yaşındaki gençlerin yüzde 32’si okuduğunu anlamamakta , yüzde 52’si basit matematiksel problemleri çözememekte. * Kırsal kesimde yaşayan, ailesinin geliri sınırlı, üç kardeşi olan, annesi ve babası ilkokul mezunu bir kız çocuğun liseye gitme olasılığı yüzde 1-2 arasında. Oysa kentsel alanda yaşayan, annesi ve babası üniversite mezunu bir erkek çocuğun liseye gitme olasılığı yüzde 68-70. * En düşük sosyoekonomik düzeydeki öğrencilerin yüzde 51’i meslek liseleri ve çok programlı liselere devam ederken yüzde 5’i Anadolu lisesine gidebiliyor. * En yüksek sosyoekonomik düzeydeki öğrencilerin sadece yüzde 3’ü meslek liseleri ve çok programlı liselere giderken, yüzde 49’u Anadolu liselerinde eğitim görüyor. * Babasının ya da annesinin eğitim düzeyi bir yıl daha fazla olan kız çocuklarının eğitime katılım olasılığı oranı yüzde 3 daha yüksek. * Annenin tek ebeveyn olduğu hanelerde kız çocuklarının ilköğretime katılım olasılığı oranı yüzde 38, ortaöğretime katılım oranı yüzde 69 daha düşük. * Babası bir yıl daha fazla eğitimli erkek çocuklarının ortaöğretimde eğitime katılım olasılık oranı yüzde 15, kızlarınki yüzde 10 daha yüksek. * Gelirinin yarısından fazlası tarımdan gelen hanelerde kızların eğitime katılım olasılığı yüzde 19 daha düşük. * Zorunlu ilköğretimde yüzde 100 okullaşma hâlâ sağlanabilmiş değil. Bölgeler arası farklar artıyor. Güneydoğu Anadolu’nun kırsal kesiminde yaşayan bir kız çocuğunun ilköğretime erişim olasılığı yüzde 48-52’dir. Diplomasız kızlar * 15-19 yaşındaki gençlerin yüzde 15’i ilköğretim diplomasına sahip değil. İlköğretim diploması sahibi olmayan her 10 gençten yedisi kız. * Güneydoğudaki kızların eğitime katılım olasılığı oranı İstanbul’da yaşayan kızlara göre yüzde 50 daha düşük. * En zengin kesim en yoksul kesimin 21 katı eğitim harcaması yapıyor. En zengin kesimdeki 7-23 yaş nüfusun yüzde 28’i yükseköğretime erişebilirken, en yoksul kesimdeki aynı yaş grubunun yüzde 0.4’ü yükseköğretime erişebiliyor. Ve öneriler Raporun sonuç bölümünde “Eğitimde eşitliğin sağlanması hedefi, ulusal planlama belgelerinde daha çok yer almalıdır. Ortaöğretime ve yüksek öğretime erişim ile ilgili açık hedefler konmalı, bu hedefler sürekli izlenmeli ve geliştirilmelidir. Eğitime ayrılan kamu kaynakları artırılmalı ve dezavantajlı bölgeler önceliklendirilmeli. Okul öncesi eğitimin iller temelinde değil, dezavantajlı çocuklar hedef alınarak ve önceliklendirilerek yaygınlaştırılmalı. Genel liseler ve meslek liseleri birbirinden bu kadar keskin biçimde ayrılmamalı, okullar arası kalite farklılıkları giderilmelidir…” denildi. Türkiye kategorisindeki tüm haberler » Okur Yorumları (1 Yorum) AKP nin siyasetin eşitlik nerde? – 25/2/20098:29 Eşitlik ismini kesinlikle telafuz etmezler. Önce inançlarında kız(kemdilerinki hariç) okumaz. bakın 13-14 yaşında kızlar evelbnedirilmektedir. ikincisi,bakmayın eğitimdi falan konuştuklarına kimsenin okumasını istemezler. Anketlere bakın bunlara oy verenlerin eğitim durumu nedir? Bunların eğitimlileri türbanlı rloex saalı jiplerde garibanlar otobüs duraklarında gezerler. Hangi eşitlikten bahsediyorsunuz? Parti propogandasını devlet törenleri ile gizlemek becersinemi eşitlik diyorsunuz? DEMOKRASNİN OLMADIĞI YERDE EĞİTİMDEN VEYA ADALETTEN EŞİT PAY ALMA ŞANSI YOKTUR 27 Şubat Cuma 2009 Yukos, Doğan ve dehşet Erdoğan’ın başbakanlığının dönüm noktaları var. Merkez Bankası Başkanı’nın değiştirilmesi, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesi birer milattır. Bunlar Erdoğan’ın devletin önemli mevkilerine taraftarlarını ve yoldaşlarını yerleştirmek için her türlü çatışmayı ve krizi göze alacağını gösterdiler. Doğan Grubu’na neredeyse bir milyar liralık vergi cezası kesilmesi de bir milattır. Erdoğan’ın ona karşı çıkanlara karşı devlet otoritesini yanlı, gayri adil ve acımasız bir şekilde kullanmaktan çekinmeyeceğini gösteriyor. Bu, aklı başında herkesin yüreğine dehşet salması gereken bir gelişmedir. Çünkü Rusya’daki Yukos olayını ve Putin’in büyük işadamlarını sindirmek için kullandığı yöntemleri hatırlatıyor. Yukos, Rusya’nın en büyük petrol şirketlerinden biri, sahibi Mihail Kordovski oligarkların en zenginiydi. O zaman Cumhurbaşkanı olan (şimdi Başbakan’dır) Putin’e karşı çıkınca Yukos’a 7 milyar dolarlık vergi cezası geldi. Uzlaşma çabaları fayda vermedi. Kordovski 2003’te Moskova Havaalanı’nda gözaltına alındı ve 8 yıl hapis cezasına mahkûm oldu. Rus petrolünün yüzde 20’sini çıkaran Yukos iflas etti, petrol sahalarına devlet el koydu. Birçoklarına göre Kordovski’ye kesilen cezaların siyasi telakki edilmesini Putin umursamadı. O, bilahare, bu ve buna benzer otokratik yöntemlerle oligark diye bilinen özelleştirme zengini Rus işadamlarının hepsini dize getirdi. Dize gelmek istemeyenler Rusya’dan kaçmak zorunda kaldılar. Devletin gücü adil ve yansız olmaktan çıkıp iktidarın silahı haline gelirse hepimiz korumasız ve biçare kalırız. Bu memlekette eğer içeride değil dışarıdaysanız, masum olduğunuzdan değil, sizi içeri tıkmak istemediklerindendir. İsteseler, sizi kimse kurtaramaz. Yargı her zaman çare değildir Türkiye’de her şeye ve herkese bir kulp uydurmak mümkündür. Çünkü yasalar müphem, çelişkili ve yoruma açıktır. İdare yanlı davranabilir. Siyasi patronlarının yasal olmayan emirlerine bile karşı çıkamaz. Yargı her zaman çare değildir. Çünkü Türkiye’deki bütün kurumlar gibi mükemmel değildir. Yavaş işler. Gerçeğin hiçbir zaman ortaya çıkarılamama riski de az değildir. Yargılama süreci sanık sandalyesinde oturan için, gözaltında olsa da olmasa da, ağır bir cezadır. Gözaltına alınmak veya size sıkı bir para cezası ödemeye mahkûm olmak, bilahare suçsuzluğunuz ortaya çıksa bile, insanı bitirebilir. Erdoğan geçen gün Yozgat’ta “Maliye Bakanlığı’nın size yönelik olarak yaptığı rutin bir incelemeden, eğer sizin her şeyiniz sağlamsa niçin rahatsız oluyorsunuz?” diye sordu. Aslında cevabı çok iyi biliyor: Bu “rutin” incelemenin medyada bir tek Doğan’da yapılmakta olduğu için. Neredeyse bir yıldır Milliyet dahil Doğan Grubu’nun ondan fazla şirketinde maliye denetimi var. Doğan’a kesilen vergi cezası şirketin değerinden fazladır. Zamanında ödenmediği iddia edilen vergiye konu olan hisse satışının nerdeyse üç mislidir. Türkiye’nin en büyük medya grubuna ağır, altından kalkılması zor bir darbe vuracak şekilde yapılandırıldı. Amaç, aynen Yukos olayında olduğu gibi, cezalandırmak değil intikam almak, öldürücü bir darbe vurmak veya vurmaya çalışmaktır. Çünkü bu ceza birçok başka cezanın ilki olabilir. Çünkü şirketlerdeki “rutin” inceleme sürüyor. Et de bıçak da Erdoğan’ın elindendir ve bu tür “rutin” incelemeler ona karşı olan herkese ve her şirkete yöneltilebilir. Ve bundan dolayıdır ki Doğan’a verilen cezanın açıklanmasından sonra iş âleminin beti benzi attı. Ve bundan dolayıdır ki bu bir milattır. Metin Münir yazdı/milliyet

Sayfa 1 / 11