Yeni lider, yeni ruh!
BİZE YENİ BİR LİDER YENİ BİR RUH LAZIM Vatanda bir ruh vardır ve o ruh birlikte yaşanmış mazidir. Bugün geçmiş kadar geleceğe ihtiyacımız var. TÜRKİYE, büyük bir arayış içinde. Yollara düşmüş bir Mecnun gibi arıyor. Neyi mi? Kendini elbette. Dışarıdan kamplaşma sonucu bölünmüş bir görünümü var. Bu ne kadar ciddi,ne kadar yapay bir görüntü acaba?
Kutuplaşma önyargılarla beslenen ve takıntı haline dönüşen zihinsel yapılanmanın sonucu bence. Yeni bir yüzyıla ya da bilgi çağına takvimle saatle girilmiyor elbette. Spielberg’in filmi “Geleceğe Dönüş” hayal edilen zamana gitmek isteyen kahramanların makinenin bozulması sonucu olmadık zamanlara düşmelerini öyküler. Bizde de, bazıları 1923’e gitmek istiyor, bazıları 1917 devrimine ışınlanmış duruyor, bazıları İslam’ın “altın çağ”larına gitme derdinde, CHP’ye bağlı bazı partililer 1930 saadet dönemini geri getirme hayalleri kuruyor. Ancak ikide bir önümüze, “bugün”le yüzleşmek gereği geliyor! Bu acıya katlanmak istemeyenler zaman makinesiyle geçmişe dönüp ulusal sınırların dikenli tellerle çevrili olduğu, Berlin duvarının yükseldiği, duvarlar ardında keyfi kararların alındığı ve uygulandığı “altın çağı” istiyorlar ve makinenin bozulduğunu kavramıyorlar. Şeyh Galip ne demiş:” yaşadığın çağdan başka altın çağ yoktur .” Sen yaşadığın çağı, altın çağ yapabiliyorsan yapacaksın! Türkiye güven duygusunu yitirdi. Değerlerini kaybettiğini düşünerek acı çekiyor. Politika, çıkar sağlama algısını yıkamıyor. Tam tersine büyük iddialarla,dini duygulara yaslanarak iktidara gelen iktidar bile deniz feneriyle aydınlandı! Türkiye’nin geleneksel partileri ve liderleri ülkeye miras bırakmadılar. Partilerin kurumsal kimliği devredilemedi ve lider yetiştirmediler. Kurumsal kimliğini devredemeyen partilerin aşınması sonucu AKP’ye şans doğdu. AKP, Milli Görüş’ün partisi RP içinden yeniyi çıkararak parti kurdu. Milli Görüş’ün pragmatistleri ayrıldı ve AKP’yi meydana çıkardı. Dini arka planı aynen tutarken AKP, “gibi” davranarak puan topladı. AB’ci gibi, mağdur gibi, özgürlükçü gibi, tabu yıkıcı gibi,yenilikçi gibi davrandı. Boş merkez sağ arsaya kuruldu. Milli gömleği çıkarttık iddiasını bu nedenle millet ciddiye aldı. Tepki oyları AKP’ye aktı. Diğerlerine duyulan kızgınlık AKP’yi yükseltti. “Bunlar değiştiler,İslam’la siyaseti karıştırmayacaklar” algısı yanıltıcı bir kaset koydu milletin önüne. AKP, son yolsuzluk olaylarının ortaya çıkışıyla, marjinal taleplerindeki ısrarıyla “değişmez” gömleğini yıkamadığını ilan etti. 21.yüzyıla tek partinin temsil ettiği bir siyasi yapıyla girmemiz kabul edilemez bir durum. Bugün yeni bir gün. Bugün yeni bir çağ. Önümüzdeki politik tabloya bakınca ne görüyoruz? CHP: Ülkenin ilk kurulan partisi kendini yenilenmeye kapatmış. Halktan kopuk kadroları var.Tarihi arka planında; Kanuni Esasi taraftarlarınca halk “cühhal” yani cahiller güruhu, 2.Abdülhamit döneminde Jön Türklerin gözündeyse halk cahil, ittihatçıların sevdiği tabirle “sebükmagzan” akılsızlardan öteye taşınamadı. Son dönem Osmanlı aydınlarıyla halk arasındaki ilişki aydınlatan/aydınlanan bazında oldu. Siyasal katılım çağdaş yönetimin ihmal edilen bir ayrıntısı olarak kaldı. Esas sinirlenilen nokta ise; bu akılsızlar ve cahiller onları aydınlatmaya çalışanlara her fırsatta nankörlük etmiştir! Ne kadar tanıdık bir zihinsel yapı değil mi? CHP politikayı halka kapatan bir parti. Üstelik Genel Başkan antipatisi var kurumun. Kemal Kılıçdaroğlu gibi isimler son belge savaşında prim yapsa da bu kurum adına toplamda etkili değil. MHP: Yenilenmeye kapalı ve milliyetçiliği bir rozet gibi yakasında taşıyan, bilimsellikten çok uzak programıyla fikri olmayan partiler kervanında. AKP’ye payanda olması nedeniyle, son kamuoyu yoklamalarında puan kaybeden bir parti. AKP: Siyaset deneyimi olan bir çekirdek yapısına rağmen beş yıllık ilk iktidar döneminde yeni politikalar oluşturamadı. Ele geçirdiği iktidar noktalarını yandaşlarına rant sağlama, cemaatlere rant aktararak güçlendirme politikası izledi. Sayın Başbakan’ın dilinden de anlaşılacağı gibi toplumu , “biz ve onlar “ diye böldü. Bizden olanlar ve olmayanlar diye ayrılan toplumda menfaat,rant,kayırmacılık, nepotizm ve kadrolaşma aldı başını gitti. Deniz Feneri ve Şaban Dişli gibi vakalarla rüşvet ve rant belgelendi. Dini söylemin paraya transfer edilişi kamuoyunun gözleri önünde bir halı gibi açılıverdi boylu boyunca. Bu olaylar zincirinin halkalarının dönüp dolaşıp Başbakan’ın en yakın akrabası Zekeriya Karaman’a ulaştı. Avrupa’da gazeteler “yeteri kadar AK değil mi?” diye başlık attılar bunun üzerine. Allah ve insaniyet namına toplanan paralar buhar olmuş ya da farklı alanlarda harcanmıştı. Bu yetmezmiş gibi;Kanal7 sermayesini alelacele 14 milyon YTL düşürüverdi! Yine de politika ve taktik üreterek sahada var olan tek parti olduğu gerçeğini kabul etmeli. Diğer partiler ve liderler politika üretemediğinden gücü yüksek. DP: 1946’da geniş halk kitlelerine,köylülere ve yoksullara siyaset kapılarını ardına kadar açan DP demokrasinin açılımını yapan partidir. DP bir kurum kültürü oluşturmuş, babadan oğla gelenek aktarımıyla Avrupa merkez sağ parti kültürünün ülkede tek temsilcisi olmuştur. Başka hiçbir parti politik geleneği aileden aktarmaz. Ancak bu kurumsal tavır ve hürriyet mücadelesi Sayın Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı olunca durmuştur. Parti içinden ve Türkiye politik yaşamından gelmeyen Sayın Tansu Çiller’in getirilmesi kurumsal çatlama doğurdu. Sonrası kurumsal yapının yok edilmesi sürecidir. Geleneksel liderlerin yeni liderler yetiştirmemesi en eski iki partiden biri olan DP’yi yıktı. Türkiye’nin liberal muhafazakar ilk parti geleneği ve kültürü küçüldü. Gelenekselle yeniyi birleştirecek farklı bir zihinsel tasarımı olan lidere ihtiyaç olduğunu gördüm ve siyasete girdim. Benim hayallerim var. Baştan sona yenilenmiş bir parti hayal ediyorum. Eski kafalarla, eski bakış açılarıyla işim yok. Ayak oyunlarıyla yürüyen sistemi değiştirmek istiyorum. Kasaba politikalarını geride bırakmamız gerek. 22 Temmuz .2007 yenilgisinden sonraki umutsuz ortamda tek başıma genel başkan adayı olarak çıktım. Partiye ve tabana umut,fikir ve heyecan aşılamaya çalıştım. 3-4 ay tek başıma çalıştım. “Yenilikçiler” adıyla başladığım küçük kadrom çok fedakardı. Partiyi bir klübe çeviren anlayışı aştık. Ancak, bugün deniz yeniden bitti. Kurumsal bir kimlik, yeni bir yol arayışı devam ediyor. Liderlik hedef koyma ve yol gösterme sanatıdır. Demokrasi daha fazla özgürlük ve daha iyi bir hayat için her zaman mücadele edebilme gücüdür. Bunlar iyidir, çünkü bir ulusun geçirdiği aşamaları temsil eder. Politik sıkıntılar, soygunlar, bunalımlar, duvarlar karşısında aklına yıkımdan başka bir şey gelmeyen halk tarihinden habersiz demektir. Türkiye tarihine yabancılaşmış ve hiç bir bilgisi yok. Tarihi bilgimiz olmadan bugünü değerlendirmemiz hep eksik ve yanlış. Bu ayarı bozuk bir camdan dünyaya bakmak gibi tepetaklak bir duygu. İçinde bulunduğumuz karmaşadan çıkmak ancak kendi gücümüzle mümkün. Bu karmaşadan daha iyi günlere zaferle çıkacağımıza inanmalıyız ki güçlü bir Türkiye’yi yaratalım. Her istediğimizi anında elde edemiyor olabiliriz ama cesaret ve mertlikle bizim ummadığımız başarıları yakalayabiliriz. Her gittiğim yerde bana bu tablodan ne çıkabilir ki, ne değişiklik olabilir sorusu geliyor, ya da peki bu karmaşadan , pislikten nasıl çıkabiliriz umut var mı diye soruyorlar. Evet bu karmaşadan ancak kendi gücünüzle çıkabilirsiniz siz olmadan gelecek olamaz . Önce Cumhuriyet’e inandık. Halk bireylerden oluşan bir topluluk , kuru kalabalık değil. Demos da halk demek. Sonra demokrasiye inandık. Şimdi fikirlerin özgürlüğüne ve milli gücümüze inanmalıyız. Mustafa Kemal yoksul bir ülkede bugünün Türkiye’sinin temellerini attı. Bu ülküsü bizim için bu gün de geçerli. O ülküsünü şöyle belirler:”Türk ulusunu, uygar dünyada kendisine yaraşan yere yükseltmek ve Türkiye Cumhuriyetini sarsılmaz temelleri üstünde, her gün daha çok güçlendirmek.” Ülkelerin tarihinde öyle anlar olur ki, tepeden tırnağa değişim gerekir. Çünkü bütün kurumlar ve dayanakları çökmüştür. Her şeyi yepyeni değerlerle yeniden inşa etmek gerekir. Cumhuriyet bu nedenle değişim heyecanının bayramı idi. Yerleşik değerlere, kokuşmuşluğa, çürümüşlüğe, tozlu ve küflü fikirlere, kurumlara isyanın ve başkaldırının adıydı 1923’de. Bu idealist coşkudan daha sağlam bir taş bulamayacağını bilir büyük önder. Ulusuna duyduğu güven onu büyük bir önder yapar. Bugün de bu coşkuya ve güvene ihtiyacımız var. Umutsuzluk atalet doğurmakta. Birey ve vatandaş olma yerine, elindekini koruma içgüdüsü var olmakta. Türkiye yeni bir yüzyılda ekonomiden siyasete tepeden tırnağa reform, değişim ihtiyacıyla karşı karşıya. Eskiyen kurumları yenileyerek muasır medeniyetler seviyesine yükselmek zorundayız. Bu sadece Mustafa Kemal’in değil, onunla yola çıkanların isteği olarak bize sıcak ellerini uzatıyor. Türkiye kadını, erkeğiyle çoluk çocuk güçlü bir ülke istiyor. Türkiye bunun için tüm yoksulluklara , yolsuzluklara rağmen yoluna devam ediyor. Türk ulusu önde olmaktan yorulmuyor, yeter ki ona ayak bağı olunmasın. Türk ulusu genç ve asi başını dimdik tutuyor. Rüzgarlara açık bağrında binlerce yılı beslerken bir Anadolu tanrıçası gibi bereket vaat ediyor. Demokrasi, değişim ve yenilenme isteyen genç seslerin, yüreklerin ve kadınların talebi. Bugün bize gerekli olan rahatlık değil , cesarettir. MODERNLEŞME PROJESİNDE NEREYE GELDİK? Modernleşme, Türklerin kültürel özelliklerinden geliyor.Yani biz hayatımızda ilk defa modernleşmedik.Türkler her zaman çevresindeki kültürlerle alış veriş içinde olmuştur. Çin kültürü, Bizans ve Fars kültürüne dair izler taşımamız Türklerin daha önce modernleştiğini gösterir. Hep daha iyi yaşamak, daha iyi olmak için özendiler. O günün modernliği içerisinde, o dönemin modern sayılan şeyini yapmaya özen gösterdiler. Ahi Evren bundan 700 yıl önce boşuna ‘İnsanoğlu asri tabiatlıdır’ diye kitap yazmamış Anadolu topraklarında. Daha o çağda modern üretime, modern tüketime övgü düzen, yücelten bir akımdır Ahilik. Böyle bir merakları var, o yüzden dünyada hiç kimsenin yapmadığı bir tek Türklerin yapabildiği bir modernleşme projesi halk tarafından sindirilmiştir. Modernleşmeyi Batı kavramı olarak tarif etmek zorunda değilim. Kendi kavramlarımızı üretmeden yeni zihinsel kalıplar edinemeyiz. Teorik bir alt yapı kuramayız. Bu gün kavga, modernleşme projesi üzerine değildir ,bence kavga tümüyle bir ideolojik çeteleşme ve iktidar üzerinden yürütülmektedir.Yoksa ben Anadolu’nun her yerinde her yıl altı ay köy köy dolaşıyorum, Anadolu’nun hiç bir yerinde kimsenin modern olmakla ilgili bir sorunu yok. Türk-Kürt meselesinin bir ucunun da modernleşmeye bağlandığını söyleyebiliriz. Bölge halkı da, modern ve rahat bir hayat istiyor. Terörü durduracak olan tutum ve davranış, bölgeyi bütün Ortadoğu için bir cazibe merkezi haline getirmektir. Alış veriş,eğlence,eğitim, turizm merkezi. Hizmet sektörünün artacağı bir yatırım planı. 10 yıllık GAP deneyimini çöpe atan AKP hükümeti bölgeyi sadece iane yapılacak varoş konumuna düşürmüştür. Bildiği tek yöntemi bölgede uygulamıştır. Kadın odaklı kalkınma projelerinin ilk etaplarında benim de sosyal bilimci olarak çalıştığım projelerin devamı yerine kadınlara çocuk parası vererek oy toplamıştır. Çocuk parası yardımını sadece kadınlara vermiş,onların eline doğrudan para geçmesini ve resmi kurumlarda adam yerine konmasını sağlama algısı yaratması kadınları AKP’ye yöneltmiştir. Ancak bu bir kalkınma projesi değildir. Yine para dağıtma operasyonudur. Oysa tek parti hükümeti döneminde politikasızlıktan bitirilemeyen terör modernizm talebiyle yakından ilgilidir. Askerler haklı olarak siyasi irade yoksunluğundan söz ederken,bunu işaret etmekteler. Ne yapmalıyız? 1.İnsan kaynaklarını geliştirme 2.Kalkınmada eşitlik-hakkaniyet ilkelerini hayata geçirmeliyiz. İnsan kaynaklarını geliştirme ilkesi, insan kapasitesini arttırma ve yaşam kalitesini yükseltme amacına yönelik. Eşitlik ve adillik ilkesi ise, yoksul toplum kesimlerinin yoksulluğunu sona erdirme ve toplumsal cinsiyet dengeli bir kalkınmanın sağlanmasıdır. Bu çerçevede, bölge içindeki eşitsizliklerin giderilmesi, sosyal ve ekonomik alanda dezavantajlı toplumsal grupların (kadınlar, topraksız köylüler, küçük toprak sahipleri, kuru alanlarda tarımla uğraşanlar, kent yoksulları v.b.) kalkınma sürecine entegre edilmelerini hedeflemelidir. DP bölgede güçlü köklere sahip. Sayın Kamuran İnan gibi, Ensarioğulları, Bucaklar gibi bir çok saygın Kürt vatandaşımız politik hayatını DP’de yaşadı. Türk-Kürt ortak iradeyi DP’de yarattık. Bu ortak iradeye bugün de ihtiyacımız var. Terörü bu ortak politik irade yenecektir. Terörün K.Irak’la olan bağlantısı da göz ardı edilmemelidir. Terörün yuvalandığı yer Kuzey Irak’tır. Bu bölgede gerçek askeri kontrol ABD’dedir. Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Barzani ve Irak Cumhurbaşkanı sıfatını taşıyan Talabani, Kuzey Irak’ta PKK terörüne açıkça yataklık eden konumdadırlar. Kuzey Irak Kürt yönetimi, Bağdat yönetimi ve ABD yönetimi Türkiye’ye yönelik terör saldırılarının ortak sorumlularıdır. Ayrıca ülkede Türk- Kürt çatışmasını körükleyen çevreler, adları açıkça ortaya konarak teşhir edilmelidir. ESKİYİ YENİ İLE BİRLİKTE KUCAKLAMAYI ÖĞRENMELİYİZ . Entelektüel değer yaratmayı ve katma değeri yüksek ürünler yapmayı ve tüketmeyi öğrenmeliyiz. Yarın ne tür bir dünya inşa edileceğine kafa yoranlar, ne tür bireylerin başarılı olacağı konusunda vizyon geliştirmek bir hükümetin en değerli işi olmalı.Bunun için vizyon geliştirmek, böylesi bir değişime ivme kazandırmak ve katalizör olmak ve içinde insanların hayatın tadına varacakları bir standardın yasal çerçevesini oluşturmak politikacıların ana görevi olmalıdır. Yoksa yeni kurulan dünyayı anlamadan dışında kalacağız. Kendimizi eski dünyanın kötü mirasından kurtarmalıyız. Yeni dünyamızı kurmalı ve yaşamaya hazırlanmalıyız. Bu Türk Rönesans’ını hazırlamaktır. Yapabiliriz. Yeter ki, milletimize güvenelim. Söyleyecek yeni “politikalarımız” olsun. Fikirsiz siyaset olmaz. Türkiye kendi özgün kültürel sentezini yapmak için zihinsel çaba harcamalı. Zihnini muazzam tozlu bir depo halinde kullanmak yerine çağrışımlara açık kılmalı.Geçmişteki her şeyi anlamadan ileten değil, kendi değişimini sağlayacak bilgiyi üreten olmalı. A.Hamdi Tanpınar der ki: “Kim olduğunuzu bilmezseniz geriye din gider taassup kalır,ahlak gider riya kalır,neşe gider hüzün kalır.” Karamsar bir milletle veya politik anlayışla gelecek inşa edilemez. Llyod George;”Yorgun bir ulus tutucu bir ulus olur” der. Bizi bölen sorunlara bakmak yerine bizi birleştiren unsurlara bakarak yaşama sevincimizi enerjiye çevirelim. Türkiye, geleceğin kanatları altında uyuklamak yerine kendi kanatlarını kullanmayı öğrenmeli ki, şafak vaadkar olsun bize. Kendi özgün sosyal,kültürel ve ekonomik modellerimizi üretme zamanı. Özellikle de,bugün global bir kriz çıktığı dönemde. Çünkü ekonomi sadece finansla ilgili bir alan değildir,psikoloji ve kültürle de ilgilidir. Hayat tarzlarının değişimi gündemdedir bugün. Yeni hayat tarzları, manevi doygunluk ve sevgi temelli yaşam anlayışı neden Türk kültürünün anlatımı olmasın? Dünya sahnesinde neden biz bunu anlatmayalım? Bugün dünden daha fazla Türkiye kültürel kimliğiyle,özgün dünyasının değişimle harmanlanmış senteziyle rol model olmaya adaydır.yeter ki, kavga etmek yerine kendi sentezini gerçekleştirsin,partizanlıktan kurtulsun. Nevval Sevindi Günaydin Parti Genel Merkezi ANKARA da yanlis Türkiye nin kalbi ülkenin gündemini her zaman ISTANBUL belirler ben Parti kursam Genel merkezim ISTANBUL-KADIKÖY olurdu. Siz DP genel merkezinde bulundunuz Ankara yazili ve görsel basina çok uzak bunu benden daha çok siz yasadiniz. Sevgi ve Saygilarimla Levent Semboller (Sağ, sol) Kainatta her kavramın bir sembolü var. Veya olmalı… Neden mi? Başka türlü anlaşılamaz. Zihnin kavramı anlaması için sembole ihtiyaç vardır. Manalar çıplaktır, zihinden çıkarken sembollere bürünür, giyinir. İnsanların hayalindeki gardıropta ne varsa onları giyer. Onlara bürünür. Yani “korku” kavramı bir insanda “köpek” sembolüyle resmedilirken, bir başkasında “yılan” olabilir. Bazısında da küçüklüğünde dayak yediği birisi olabilir. Adem’e secde olayı da bir kavramı secde ile anlatmaktır. Adem’in diğer mahlukata karşı önemi ona meleklerin secde etmesi ile insanların anlayacağı şekilde anlatılıyor. Şeytanın ise secde etmemesi, insana düşman olan unsurlara işarettir. O da o hakikatin kavranmasını sağlayan semboldür. Demek ki kainatta her unsur insana itaat etmiyor. Bu “secde” sembolüyle kavranılır hale geliyor. Şimdi konumuz olan “sağ”, “sol” kavramını anlamaya çalışalım. “Sağ” doğru yolun, doğruluğun, hakikatin sembolü değil mi. Matematikte sağlama (doğrulama)yaparız. “Sol” ise yanlışın, eğri yolun, sembolü. Solak deriz. Yani sıra dışı. Doğal karşılanmayan. Bu durumda “sağ” kavramını günlük yaşamda doğrular için kullanmak akıllıca olmakta, çünkü daha işin başında sembol doğru seçilmiştir. “Sol” yanlışın sembolü olduğundan “sol” kavramının çağrıştırdığı da olumsuz olmakta. Bu nedenle daha başta kavram olarak olumsuzluk algısı kaçınılmaz. Oysa ki hayatın gerçekleri çıplaktır. Kavramlara giydirilen sembollerin seçimi önemli. Mesela zulüm, başına adalet külahı giymiş olabilir. Bu durumda ince bir hile vardır. Zulüm kendini “adalet külahı” sembolünü kullanarak kamufle etmektedir. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Sağcılar (gerçekten doğru değillerse), “sağ” sembolü (doğruluğu ifade eder) kullanarak gerçekte doğru olabilir mi. Solcular (gerçekte hak ve adalet üzere ise) “sol” sembolü (olumsuzu ifade eder) kullanmakla gerçekten kötü sayılabilir mi? O halde öze bakmalı. Sembolleri insanlar kullanırken, çok hatalar yapabilir. Bazı şeyleri de gizlemek maksadını güdüyor olabilirler. Dikkatli bakmalı hadiselere. Öze, hakikate bakmasını bilenler sembollerde takılıp kalmaz. Çoğunluğu ise sembollerle aldatmak mümkün olabilir. “Sağcıyım” diyen zıvanadan çıkınca , karşısında olanın “solcuyum” diyerek çıkması “sol” sembolünü kullanması kendiliğinden oluyor.Sağcılık doğruluğu ifade ediyordu ; bozulunca karşıtı doğru olmalı gibi bir sonuç çıkıyor. Semboller yeni oluşan ihtiyaçtan dolayı yerinde değil mecazi olarak kullanılmış oluyor. Sonuçta solcu bozulmuş “sağ” sembolü yerine bozulmuş sağa karşı olduğu için “sol” sembolü kullanmış oluyor. Aslında sembolleri yerinde kullanmalı, çünkü yerlerinin değişimi kafa karıştırıyor, sonuçta doğruyu görmek isteyen sembolde takılıp kalmamalı; aklını kullananlar pek ala doğruyu görebilir. Saygılar . Ahmet Bektaş. Sizler siyasi kadroları yakından görmüş biri olarak çarkın nasıl döndüğünü de iyi biliyorsunuz. Malesef siyaset kelimesi,Türkiye’de politika kelimesiyle özdeşleştirilmiş ve öylecede kalmış.Siyaset denildiğinde bireylerin zihninde kavramlaşmış bir sistem var.Burada belli bir maddi gücü elde etmiş yalnız zihniyeti rant elde etmek olan,çıkarlarını haksızda olsa savunan,kavganın ve küfrün bolca olduğu,hizmete geldimi herkesin kıyı kıyı kaçtığı devasa bir kadro var.Dokunulmazlıkta işin içine girince,sessiz halkın canını yakan kocaman bir cehennem kazanı var malesef.Bu ülkenin asıl hizmetkarları,sizin gibi dürüst siyaseti yaymaya çalışan biri olunca malesef üç beş kişiyle ilerleme de kaydedemiyor bu ülke.Tv’de siz siyasetten uzaklaştığınızı söylediniz ya ne diyeceğimi bilemiyorum çok üzüldüm maddi ve manevi kayıplarınızda cabası.Siyasi anlamda ziyan edilmiş insan yaptıkları için sizi inşallah hiç bir zaman onmazlar bu vahşiler.Ama sosyal faaaliyetlerinizle,kadınların ve gençlerin size daha çok ihtiyacı var.Ben inanıyorum ki birgün layığını bulucağınız insan kitleleri sizi biryerlere taşıyacaklar. Sağlığınızın,mutluluğunuzun ve enerjinizin her daim kalması ümidiyle… Sevgilerimle Burak Mavili.