Şubat, 2009

Bayhan elbette kötü rol model!

Şubat 27 2009Yorum Yok Kategori: Güncel

Bayhan’da sıra!Bayhan intikam alıyor! diye başlık atan sorumsuzluk örneği medya çalışanlarını protesto ediyorum.Bu ne rezalettir ki, mahalle kadınları arasında olabilecek dedikodu çerçevesini “haber” diye kaşıyarak sayfaları kirletiyorlar. Bir yanlış diğer yanlışı silmez. O yarışmada Deniz Seki doğru söylemiş, doğru davranmıştır. Adam öldürürken, kanunlara karşı gelirken mazlum değil ama hapisten çıkınca mazlum!!Bu duygu sömürücülüğüdür.Asalaklıktır. Kötü rol model yaratma yarışıdır.Buna karşı çıkın.

Deniz Seki yıllar önce onun için ağır konuşmuştu. Şimdi roller değişti. Bayhan’ın da diyecekleri var… Bundan 6 yıl önce Bayhan’a suç işlediği için ‘popstar olamaz’ diyen Seki’nin hapse düşmesi herkesi düşündürdü. Yıllar önce cinayet suçundan cezasını çeken Bayhan, “Deniz Seki’yi o dönemde Allah’a havale etmiştim.” diyor. Bayhan Gürhan, 2003 yılındaki Popstar Yarışması’nda ünlenmişti. Farklı ses tonu ve tarzıyla izleyicileri etkilemişti. Ancak yarışmanın sonlarına doğru Bayhan’ın yıllar önce bir cinayetten hapis yattığı ortaya çıkmıştı. SEKİ, BAYHAN’I PROTESTO İÇİN JÜRİ ÜYELİĞİNDEN ÇEKİLMİŞTİ Ve iyi yapmıştı. Suçlu insanlar övülemez,onları işe alınması için yasa var da işe almıyorlar, neden birileri reyting yapsın ve cep doldursun diye toplumu zehirleyelim.Ona izin verelim? Ben vermiyorum. Bugün Deniz Seki de kötü örnek olmuştur.Oradan çıkar ve yaptığının kötülüklerini anlatan bir eğitim,bilgilendirme “rol modeli” olursa yine kazançtır.Ama ayni yola devam derse, fiili överse onun da gençleri zehirlemeye hakkı yok. Hey!Medya ve çalışanları kendinize gelin.

Türkler eğitimden pay alamıyor!

Şubat 24 2009Yorum Yok Kategori: Güncel

The Guardian Gazetesi, Konda Tarafından Gerçekleştirilen Araştırmanın, Türkleri, “Yabancı Düşmanı, Ender Kitap Okuyan, Kadınları İkinci Sınıf Olarak Gören İnsanlar” Olarak Gösterdiğini Yazdı.Esas konu bu mu acaba?Araştırmada eğitim ve gelirin düşüklüğü utanç kaynağı olmalı.Kime mi?Hükümetlere.

Türklerin çeşitli konulara ilişkin tavırlarını ortaya koyan, Konda’nın araştırmasının sonuçları, yurt dışında da ilgi çekti. The Guardian gazetesi, araştırmanın Türkleri, “yabancı düşmanı, ender kitap okuyan, kadınları ikinci sınıf olarak gören ve demokrasi konusunda zıt duyguları olan sosyal muhafazakar insanlar” olarak gösterdiğini yazdı. İngiliz The Guardian gazetesi, “tartışmalı” olarak nitelendirdiği anketin sonuçlarını değerlendirdiği, Türkiye muhabiri Robert Tait imzalı “Türkler, ankette yabancı düşmanı, muhafazakar tavırlarını ortaya koydu” başlıklı haberinde, “Tartışmalı yeni bir araştırma, Türkleri, ‘Yabancı düşmanı, ender kitap okuyan, kadınları ikinci sınıf olarak gören ve demokrasi konusunda zıt duyguları olan sosyal muhafazakar insanlar’ olarak” yansıttığını yazdı. “Kötüleyici tablonun Türkiye’nin en saygı değer kamuoyu araştırma kuruluşlarından Konda tarafında yürütülen bir çalışmadan çıktığı”nı belirten gazete, araştırma sırasında 6 bin 482 kişi ile konuşulduğunu kaydetti. Haberde araştırmanın en çarpıcı bulgularını aktaran gazete bu çerçevede Türklerin yüzde 73′ünün yabancıların mülk almasına karşı çıktığına, yüzde 70′e yakın bir bölümünün hiçbir zaman kitap okumadığına, yüzde 72’sinin hiçbir zaman ya da çok ender yeni teknoloji ürünü aldığına dikkat çekti. Gazete şunları yazdı: “Yüzde 70′ine yakın bir bölümü, evli kadınlarının çalışmak için eşlerinden izin alması gerektiğini söylerken yüzde 57’si, kadınların kolsuz bir üst parça giysi ile evden çıkmaması gerektiğine inanıyor. Yarısından fazlası da -yüzde 53′ü- Türkiye’nin laik anayasasının yasakladığı, kadın yargıçlar, savcılar, öğretmenler ve diğer kamu görevlilerinin görevde İslami başörtüsünü kullanmasına izin verilmesinden yana.” The Guardian, Türklerin yüzde 88′inin ülkenin demokratik sistemle yönetilmesi konusunda mutabık olmasına karşın yüzde 48 gibi önemli bir bölümü, ordunun “lazım olduğunda” müdahale etmesi gerektiğini de söylediğine dikkat çekti. Bu arada, İngiliz gazetesi, Konda yöneticisi Tarhan Erdem’in görüşlerine de yer verdi. Erdem, araştırmanın ülkede halen devam eden sosyal değişimi anlamayı ve Türkiye’nin, insanlarının çoğunun sandığı ülke olmayı sürdürüp sürdürmediğini görmeyi amaçladığını belirtti. Tarhan Erdem, ordu müdahalesine verilen yüksek desteğin Türklerin demokrasiye ilişkin çekincelerini, kadınlara yönelik tavırların ise cinsel eşitliğin eksikliğini ortaya koyduğunu ifade ederken de “Veriler, kadınların özel yaşamlarında özgür olmadığını gösteriyor” dedi.(ANKA) (CN/BÜN) (Ankara Haber Ajansı) 23.02.2009 10:37 [1610387] KONDA ARAŞTIRMAYA BİR DE BÖYLE BAKALIM Araştırmanın en acı verisi eğitim. En geniş kitleyi ilkokul mezunları,diplomasız ve okur yazar olmayanlar oluşturuyor. İlkokul(41.0), diplomasız okur(3.6), okur yazar değil(6.1) gelir grubuna bakınca kendilerini geliştirme şansı da olmadığı anlaşılıyor zaten en büyük dilimin geliri aylık 701-1000 arası (25.9)ikinci iri dilim 300-500 aralığı(16.6) ,501-700YTL ise 15.1 toplanınca bu genellikle karın doyurma ötesine geçmenin imkansız olduğu bir tablo sunuyor toplumsal olarak.Genç nüfus diye övünüyoruz ancak gençleri mobilize edemiyoruz,iş ve eğitim hakkından yararlandıramıyoruz.Bundan tüm siyasiler ve hükümet utanmalı. Siyasette dinin kullanılması, ideolojik İslam propagandasının yaygınlaştırılması sonucu ilk okulda bile kızlar başlarını örtebilir diyenlerin oranı yüzde30lara geliyor yaklaşık. Bu 1000 yıllık Türk kültüründe olmayan bir inanç.Din ve devlet işlerini ayırmalı diyen toplum hukuk sistemi dini kurallara göre belirlenmeli diyen yüzde20 civarı çıkıyorsa yorumum toplumun kafasının çok karışık olduğudur.Yoksa hem din dersi ayrım yapmaksızın mecburi olsun deyip hem de devlet Alevi,Hıristiyan yurttaşların dini inançlarını istediği gibi yaşaması için destek vermeli demesi zor olurdu!Bir yandan mecburi,diğer yandan farklı din yaşama rahatlığı! Zaten toplumsal dokuda farklı renkler kalmamış denecek kadar azalmış, yüzde86.1Türk, yüzde91.0 Sünni. Diğer bölümü zayıf bir dilim. Araştırmada çıkan diğer bir önemli bulgu;Türk toplumu karamsar ,hiç umudu kalmamış. Türkiye’de genel hayat şartları 5 yıl sonra daha iyi olacak sadece yüzde 18.8 20yi bulmuyor! Türkiye bölünme ve şeriat gelecek korkusuyla ekonomik sefalet arasına sıkışmış kalmış. Gazete “Türkler muhafazakarlığını ortaya koydu” demiş oysa muhafazakar olan geleneklerden kopma korkusu yaşamaz zaten güçlü bağlar vardır. Oysa kafası karışık toplumda gelenekten kopuş yaşanıyor varolan muhafazakarlık değil, ideolojik kayma. Kürt sorunu ayrı devlet kurmalarından kaynaklanıyor diyen denekler, etnik grupların kendi kültürlerini koruması için devlet desteğine büyük destek veriyor. Yabancı devletlerin kşkırtıcı ve hakkaniyet taşımayan siyasetinin de farkında! Toplum çok demokrat bir şekilde gazetelerin siyasi iktidarın yanlışlarını yazması ve bilgilendirmesi gerektiğini,bunun demokrasinin gereği olduğunu düşünüyor yüzde 54.7 doğru diyene kesin doğru diyen yüzde 24.7 destek veriyor. Bu olgunluk gözden kaçmamalı. Kızım,kardeşim aile büyükleri beğenmese bile evleneceği erkeği kendi seçebilir sorusuna yüzde 48.9 doğru, 17.2 kesin doğru demiş. Evlenme ve eş seçme özgürlüğü kabul edilmiş toplumda.Kürtaj bile yüksek bir onay almış. Kadınlar erkelerin elini sıkabilir gibi bir soru 1960’da,70’de Anadolu ‘da sorsaydınız size deli misin diye sorarlardı. İran ve Humeyni etkisi bir yüzde oluşturdu.Bu da Humeyni sever Milli Görüş ideolojisinin fraksiyonlarını doğurdu. Kesinlikle sıkamaz diyen yüzde5.5,sıkamaz diyen 11.0 bu yüzde 15 zaten tüm çabalarına rağmen toplumu el sıkamaz duruma getiremedi. Buradaki kafa karışıklığı dini ve resmi nikahta görünüyor ;ikisi de şarttır çıkıyor!Pratikte ikisi birden uygulanıyor. Toplum aile değerlerine bağlı,yenilikçi tarafta duruyor, ekonominin dışa açılmasına itirazı yok.Bu mu muhafazakarlık?Almanlar bizden yüz defa fazla muhafazakar çıkar incelesek. Ülke demokrasiyle yönetilmelidir diyen Türk toplumuna önyargılı başlıkla bir haber sunmak aynaya hiç bakmamaktır.İngiliz önyargılı olmadan bir şey yazsa şaşardım. Maalesef Avrupa’da bir çok ülkede yaygın önyargı ve nefret var. O topraklardan yazdığım bir çok makale okunursa gayet net görünecektir. Toplum 90lı yıllardan beri değişim beklentisinde.Bu beklentiye cevap veren iktidarlar gelmedi ,buna en yakın sanılan AKP bile değişimden bugün çok uzak. Baştan ayağa yenilenmek isteyen Türk halkı mı muhafazakar, değişimin önünü tıkayan siyasiler, bürokratlar ve kurumlar mı? Ben muhafazakar yaşam/modern yaşam tarzı kavramlarının da sağlıklı olmadığını düşünüyorum.Türban takan muhafazakar mı oluyor yaşamında?bu otomatik mi? acaba? NEVVAL SEVİNDİ Bu konuyu Hürriyette Cüneyt Ülsever de yazmış: Biz kimiz? TARHAN Erdem ve arkadaşları, Hürriyet Gazetesi adına bugüne dek Türkiye’de yapılan en büyük saha araştırmasını yapmışlar. 7000 denek ile 12 bölgede (takriben 44 şehir) bizzat evde yüz yüze görüşülerek yapılan bu araştırma, hakkında çok konuştuğumuz ama hakkında çok fazla bir şey bilmediğimiz bir konuyu araştırıyor: The Guardian gazetesi Anadolu’dan yazan Birsen Ayvaz’ı okusa ne derdi acaba? TEMEL İÇGÜDÜ Erkek egemen zihniyet kendisini kadın üzerinden tanımlama ihtiyacı duyuyor. Kadının kılık kıyafetinden oturup kalkmasına, neye, ne şekilde, ne kadar inanması gerektiğine, nasıl yaşayacağına dahası yaşamı nasıl algılayacağı noktasına kadar müdahaleyi kendisine doğuştan verilmiş bir hak olarak görüyor. Bu erki fırsat bulduğu ilk anda kullanmaktan hiç geri kalmıyor. Dini temayülleri baskın erkekler birtakım uydurma ya da gerçek referanslar ileri sürerek bu hakkı kendi dini inanışlarından aldıklarını söyleyebilirler. Peki, hiçbir dine inanmadığını söyleyen ya da dindar olmadığını vurgulayan erkeklerin yaklaşımları nasıl yorumlanmalıdır? Zıtlıklarla var olma hali Nasıl ki aydınlık karanlıkla birlikte anlam kazanıyorsa, erkek de kadınla birlikte anlam kazanıyor. Dahası kadının olmadığı yerde erkeklikten söz edilemiyor. Kadın yoksa erkek de kendiliğinden sıfırlanmış oluyor. Erkek egemen zihniyet de erkekliğini (!) tehlikede gördüğü ilk durakta kadını kalıplara sokma, tanımlama çabasına giriveriyor. Zira erkeklik diğerlerine üstünlük kurma, güç, hâkimiyet, ‘benim dediğim gibi olma’ olarak yorumlanıyor. Egemen zihniyetten nemalanan, güce ortak olan kadınlar da bu durumun destekleyicisi oluyorlar. Anadan oğula, nesilden nesile aktarılmasını sağlıyorlar. Ve zincir zayıf ve hastalıklı yapısına rağmen sürekliliğini koruyor. Bireysel gelişimin tamamlanamamasının yansıması Kadın’ın olmadığı yerde erkeksi argümanlar da kendiliğinden değerini yitiriyor. Erk sahibi erkek ilk açmaza girdiği noktada ya da üstünlüğünü, gücünü hissetmek ve hissettirmek istediği her durumda ilk olarak kadının varlığına ihtiyaç duyuyor. Dolayısıyla da ilk olarak kadının hayatını düzenlemeyle işe başlıyor. Bir noktada kadını kontrol altında tutarak kendini emniyete alıyor, gücünü hissediyor, hissettiriyor. Bu durum kendini “eksik, yetersiz ve güçsüz görme” güdüsünün dışa yansımasıdır. Bireysel gelişimini tamamlayamamış insanların toplumsal tekâmüle katkısının olamayışı halidir. Tam ve gelişmiş demokrasi Gelir düzeyi yüksek ve demokrasinin tam olarak işlediği ülkelerde üniversitelerde kadınların ya da erkeklerin kendi seçtikleri kılık kıyafetlerle okuyabilmelerini bir de bu yönünden ele almak gerekiyor. Bireysel gelişimlerini tamamlamış, kadınların da mal ve fikir ürettiği toplumlarda kimse kendisini diğeri üzerinden tanımlama gereği duymuyor, herkes kendi işine bakıyor. Fransa’da Adalet Bakanı olan bir hanım genç yaşında bu görevi üslenebiliyor, üstelik kocasız çocuk doğurabiliyor. Topuklu ayakkabıları ve feminen duruşuyla politik arenada kabul görebiliyor. Bizdeki gibi hem genç, hem de kadın olmak olumsuz bir argüman olarak karşısına çıkmıyor. Bu tip ülkelerde kadınlar mal üretimindeler, fikir üretimindeler, kadınlar her yerdeler. Ve kadınlar bu şekilde kendi seçimleriyle yaşama hakkına sahip oluyorlar. İsteyen başını kapatıyor, isteyen kapatmıyor, isteyen babasız çocuk doğurabiliyor, hem de adalet bakanlığı yapabiliyor. Kendi seçimleriyle toplumla barışık yaşayabiliyor. Oysa Türkiye’de kadınlar bu şekilde sosyal hayatın içinde var olamıyorlar. Durumlarından memnun değiller. Kadınlar kendi yaşamlarıyla ilgili kararlar üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar. Kendi iradeleriyle seçtikleri yaşamı yaşayamadıklarından şikâyetçiler. Genç kızlar ülke içersinde güçler dengesinin her değişmesinde oradan oraya savrulmalarını içlerine sindiremiyorlar. Kimisi başını açamadığından yakınıyor, kimisi başörtüsüyle okuyamadığından. Parayı veren düdüğü çalar Peki, fillerin tepiştiği yerde ot misali çiğnenmekten kadınlar nasıl kurtulabilecekler? Karl Marx ve Friederich Engels’ın 1845’ lerde beraber yazdıkları “The German Ideology” adlı kitaplarında egemen sınıf kültürünü açıklarken “ bir toplumda mal üretim araçlarına sahip olan sınıf aynı zamanda zihinsel üretim araçlarına da sahip olan sınıftır. Dolayısıyla dominant kültür beslenmiş ve var olan eşitsizlik pekiştirilmiştir ” demektedirler. Erkek egemen hastalıklı yapının beslenme kaynağı da budur aslında. Her dönemde mal üretim araçlarına sahip olan sınıf erkek ağırlıklı olduğuna göre kadını tanımlama yetkisi de erkeklerde olmaktadır. Bir nevi “parayı veren düğdü çalar” hali. ** Erk sahibi erkekler kadının içindeki insanı görmekten kaçındıkları ve kadınlarımız kendilerine güven duymadıkları sürece… Çarpık zihniyetler kadını tanımlamakla kendilerini daha erkek hissettikçe… Kadınlar mal üretimi ve zihinsel üretim içinde yer alamadıkça… Daima birilerinin dediği gibi olmaya zorlanacaklar, kendi seçimlerini yaşayamayacaklardır. Çorum hakimiyet gazetesi 25/02/2009 EĞİTİM RAPORU DA BENİM YORUMUMU DESTEKLİYOR. Eğitim Reformu Girişimi’nin raporu Türkiye’de eğitim adaletsizliği ortaya koydu: En zengin kesim en yoksul kesimin 21 katı eğitim harcaması yapıyor. En yoksul kesimin sadece binde 4’ü yüksek öğretime erişebiliyor UMAY AKTAŞ SALMAN İSTANBUL – Türkiye’de kırsal kesimde yayaşan, üç kardeşi olan, anne babası ilkokul mezunu bir kızın liseye gitme olaslığılı yüzde 1-2, en zengin kesim en yoksul kesimin 21 katı eğitim harcaması yapıyor. Bu rakam Eğitim Reformu Girişimi’nin (ERG) hazırladığı ‘Eğitimde Eşitlik: Politika Analizi ve Öneriler’ raporundan. Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi koordinatörlüğünde yürütülen Eğitim Reformu Girişimi’nce (ERG) hazırlanan rapor dün açıklandı. Açık Toplum Vakfı’nın desteğiyle sürdürülen araştırma kapsamında Galatasaray ve Bahçeşehir Üniversitesi’nden araştırmacılar eğitime erişimde ve başarıda eşitsizliklerin belirleyicilerini araştırdı. TÜİK’in Hane Halkı Bütçe Anketi ve Uluslararası Öğrenci Başarılarını Değerlendirme (PISA) verileri kullanılarak hazırlanan rapor, eğitimin toplumsal eşitsizlikleri azaltabilme imkânından çok uzak olduğunu gösteriyor. Raporun çarpıcı sonuçlarından bazıları şöyle: Matematik ‘sıfır’ * 15 yaşındaki gençlerin yüzde 32’si okuduğunu anlamamakta , yüzde 52’si basit matematiksel problemleri çözememekte. * Kırsal kesimde yaşayan, ailesinin geliri sınırlı, üç kardeşi olan, annesi ve babası ilkokul mezunu bir kız çocuğun liseye gitme olasılığı yüzde 1-2 arasında. Oysa kentsel alanda yaşayan, annesi ve babası üniversite mezunu bir erkek çocuğun liseye gitme olasılığı yüzde 68-70. * En düşük sosyoekonomik düzeydeki öğrencilerin yüzde 51’i meslek liseleri ve çok programlı liselere devam ederken yüzde 5’i Anadolu lisesine gidebiliyor. * En yüksek sosyoekonomik düzeydeki öğrencilerin sadece yüzde 3’ü meslek liseleri ve çok programlı liselere giderken, yüzde 49’u Anadolu liselerinde eğitim görüyor. * Babasının ya da annesinin eğitim düzeyi bir yıl daha fazla olan kız çocuklarının eğitime katılım olasılığı oranı yüzde 3 daha yüksek. * Annenin tek ebeveyn olduğu hanelerde kız çocuklarının ilköğretime katılım olasılığı oranı yüzde 38, ortaöğretime katılım oranı yüzde 69 daha düşük. * Babası bir yıl daha fazla eğitimli erkek çocuklarının ortaöğretimde eğitime katılım olasılık oranı yüzde 15, kızlarınki yüzde 10 daha yüksek. * Gelirinin yarısından fazlası tarımdan gelen hanelerde kızların eğitime katılım olasılığı yüzde 19 daha düşük. * Zorunlu ilköğretimde yüzde 100 okullaşma hâlâ sağlanabilmiş değil. Bölgeler arası farklar artıyor. Güneydoğu Anadolu’nun kırsal kesiminde yaşayan bir kız çocuğunun ilköğretime erişim olasılığı yüzde 48-52’dir. Diplomasız kızlar * 15-19 yaşındaki gençlerin yüzde 15’i ilköğretim diplomasına sahip değil. İlköğretim diploması sahibi olmayan her 10 gençten yedisi kız. * Güneydoğudaki kızların eğitime katılım olasılığı oranı İstanbul’da yaşayan kızlara göre yüzde 50 daha düşük. * En zengin kesim en yoksul kesimin 21 katı eğitim harcaması yapıyor. En zengin kesimdeki 7-23 yaş nüfusun yüzde 28’i yükseköğretime erişebilirken, en yoksul kesimdeki aynı yaş grubunun yüzde 0.4’ü yükseköğretime erişebiliyor. Ve öneriler Raporun sonuç bölümünde “Eğitimde eşitliğin sağlanması hedefi, ulusal planlama belgelerinde daha çok yer almalıdır. Ortaöğretime ve yüksek öğretime erişim ile ilgili açık hedefler konmalı, bu hedefler sürekli izlenmeli ve geliştirilmelidir. Eğitime ayrılan kamu kaynakları artırılmalı ve dezavantajlı bölgeler önceliklendirilmeli. Okul öncesi eğitimin iller temelinde değil, dezavantajlı çocuklar hedef alınarak ve önceliklendirilerek yaygınlaştırılmalı. Genel liseler ve meslek liseleri birbirinden bu kadar keskin biçimde ayrılmamalı, okullar arası kalite farklılıkları giderilmelidir…” denildi. Türkiye kategorisindeki tüm haberler » Okur Yorumları (1 Yorum) AKP nin siyasetin eşitlik nerde? – 25/2/20098:29 Eşitlik ismini kesinlikle telafuz etmezler. Önce inançlarında kız(kemdilerinki hariç) okumaz. bakın 13-14 yaşında kızlar evelbnedirilmektedir. ikincisi,bakmayın eğitimdi falan konuştuklarına kimsenin okumasını istemezler. Anketlere bakın bunlara oy verenlerin eğitim durumu nedir? Bunların eğitimlileri türbanlı rloex saalı jiplerde garibanlar otobüs duraklarında gezerler. Hangi eşitlikten bahsediyorsunuz? Parti propogandasını devlet törenleri ile gizlemek becersinemi eşitlik diyorsunuz? DEMOKRASNİN OLMADIĞI YERDE EĞİTİMDEN VEYA ADALETTEN EŞİT PAY ALMA ŞANSI YOKTUR 27 Şubat Cuma 2009 Yukos, Doğan ve dehşet Erdoğan’ın başbakanlığının dönüm noktaları var. Merkez Bankası Başkanı’nın değiştirilmesi, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesi birer milattır. Bunlar Erdoğan’ın devletin önemli mevkilerine taraftarlarını ve yoldaşlarını yerleştirmek için her türlü çatışmayı ve krizi göze alacağını gösterdiler. Doğan Grubu’na neredeyse bir milyar liralık vergi cezası kesilmesi de bir milattır. Erdoğan’ın ona karşı çıkanlara karşı devlet otoritesini yanlı, gayri adil ve acımasız bir şekilde kullanmaktan çekinmeyeceğini gösteriyor. Bu, aklı başında herkesin yüreğine dehşet salması gereken bir gelişmedir. Çünkü Rusya’daki Yukos olayını ve Putin’in büyük işadamlarını sindirmek için kullandığı yöntemleri hatırlatıyor. Yukos, Rusya’nın en büyük petrol şirketlerinden biri, sahibi Mihail Kordovski oligarkların en zenginiydi. O zaman Cumhurbaşkanı olan (şimdi Başbakan’dır) Putin’e karşı çıkınca Yukos’a 7 milyar dolarlık vergi cezası geldi. Uzlaşma çabaları fayda vermedi. Kordovski 2003’te Moskova Havaalanı’nda gözaltına alındı ve 8 yıl hapis cezasına mahkûm oldu. Rus petrolünün yüzde 20’sini çıkaran Yukos iflas etti, petrol sahalarına devlet el koydu. Birçoklarına göre Kordovski’ye kesilen cezaların siyasi telakki edilmesini Putin umursamadı. O, bilahare, bu ve buna benzer otokratik yöntemlerle oligark diye bilinen özelleştirme zengini Rus işadamlarının hepsini dize getirdi. Dize gelmek istemeyenler Rusya’dan kaçmak zorunda kaldılar. Devletin gücü adil ve yansız olmaktan çıkıp iktidarın silahı haline gelirse hepimiz korumasız ve biçare kalırız. Bu memlekette eğer içeride değil dışarıdaysanız, masum olduğunuzdan değil, sizi içeri tıkmak istemediklerindendir. İsteseler, sizi kimse kurtaramaz. Yargı her zaman çare değildir Türkiye’de her şeye ve herkese bir kulp uydurmak mümkündür. Çünkü yasalar müphem, çelişkili ve yoruma açıktır. İdare yanlı davranabilir. Siyasi patronlarının yasal olmayan emirlerine bile karşı çıkamaz. Yargı her zaman çare değildir. Çünkü Türkiye’deki bütün kurumlar gibi mükemmel değildir. Yavaş işler. Gerçeğin hiçbir zaman ortaya çıkarılamama riski de az değildir. Yargılama süreci sanık sandalyesinde oturan için, gözaltında olsa da olmasa da, ağır bir cezadır. Gözaltına alınmak veya size sıkı bir para cezası ödemeye mahkûm olmak, bilahare suçsuzluğunuz ortaya çıksa bile, insanı bitirebilir. Erdoğan geçen gün Yozgat’ta “Maliye Bakanlığı’nın size yönelik olarak yaptığı rutin bir incelemeden, eğer sizin her şeyiniz sağlamsa niçin rahatsız oluyorsunuz?” diye sordu. Aslında cevabı çok iyi biliyor: Bu “rutin” incelemenin medyada bir tek Doğan’da yapılmakta olduğu için. Neredeyse bir yıldır Milliyet dahil Doğan Grubu’nun ondan fazla şirketinde maliye denetimi var. Doğan’a kesilen vergi cezası şirketin değerinden fazladır. Zamanında ödenmediği iddia edilen vergiye konu olan hisse satışının nerdeyse üç mislidir. Türkiye’nin en büyük medya grubuna ağır, altından kalkılması zor bir darbe vuracak şekilde yapılandırıldı. Amaç, aynen Yukos olayında olduğu gibi, cezalandırmak değil intikam almak, öldürücü bir darbe vurmak veya vurmaya çalışmaktır. Çünkü bu ceza birçok başka cezanın ilki olabilir. Çünkü şirketlerdeki “rutin” inceleme sürüyor. Et de bıçak da Erdoğan’ın elindendir ve bu tür “rutin” incelemeler ona karşı olan herkese ve her şirkete yöneltilebilir. Ve bundan dolayıdır ki Doğan’a verilen cezanın açıklanmasından sonra iş âleminin beti benzi attı. Ve bundan dolayıdır ki bu bir milattır. Metin Münir yazdı/milliyet

Kimlikli bir aydın:Turgut Cansever

Şubat 23 2009Yorum Yok Kategori: Güncel

Turgut Cansever’le birlikte çok sohbet etmiş olmanın, kurduğum kültür merkezinde bir çok etkinlik yapmış olmanın hazzı ve hüznü birlikte geliyor ruhumun sokaklarına.Gerçek bir aydın, gerçek bir mimar ve gerçek bir İstanbul beyefendisi tanımanın rüzgarı dolaşıyor zihnimde. Gerçekleştirdiğimiz panellerden birinin kısa özetini anısına sunarken Allah’tan rahmet diliyorum gani gani.

Korhan Gümüş: Konu sorumuz genel olarak insan yerleşmeleri.Konut sorunu konusunda hepimiz çeşitli görüşlere sahibiz. Epey zamandır konutla ilgili, Türkiye’nin konut sorununa genel yaklaşımlar konusunda farklı dsüşünce çerçeveleri ortaya çıktı bildiğiniz gibi. Konut sorunu 1970’lerde genelde bir konut açığı sorunu olarak anlaşılıyordu. 1980’lerden sonra konut sorunu çok anlamlı bir çerçevede çok geniş bir çerçevede tartışılmaya başladı Türkiye’deki çeşitli meslek çevreleri, sivil toplum kuruluşları ve siyasetçiler. Ben şimdi konut sorunuyla ilgili olarak Türkiye’nin konut sorununa yeni yaklaşımlar geliştirmek amacıyla Türkiye’de özellikle mimarlık çevresindeki tartışmalardan başlayarak genelde siyasi düzeydeki tartışmalara uzanan, süresi çok kısa bir takım saptamalar yapmak istiyorum: 1970’lerden önce Türkiye’de kente göç olayları başladıktan sonra konut sorunu genellikle biraz ekonomist bir yaklaşımla kentlerdeki konut açığı olarak anlaşılmıştı ve konut sorunu denilince genellikle ilk akla gelen şu kadar barınak ihtiyacı var şu kadar konut yapılması gerekiyor gibi şeyler. Daha sonra kentlerde gecekondu olayı, kaçak yapılaşma olayı bir taraftan başını alıp giderken bir taraftan da toplu konut uygulamalarında da bazı sorunlar olduğu tartışılmaya başlandı. O zaman iki kesim farklı tezlerle ortaya çıktı bir kesim; tamamen kaçak yapılaşmayı ve gecekonduyu konut sorunun merkezine yerleştirirken, diğer taraftan yasal sahada resmi sahada gerçekleşen konut üretimine yeterli bulmazken, bir başka taraftan da bazı yaklaşımlar gecekondu, kaçak yapılaşma ve resmi sahadaki konut üretimini bir bütünlüklü yapı içinde, karşılıklı ilişkiler içinde değerlendirme gereğini duydular ve akademik planda daha bütüncül bir tartışma çerçevesine doğruda kimi uzanımlar kimi yaklaşımlar oldu.Son olarak Türkiye’deki tartışmalarda resmi sahalarda bir takım imar normlarına göre gerçekleşen konut faaliyetleri var, Diğer taraftan da büyük kentlerde göçün etkisiyle, iktisadi değişimlerin etkisiyle yasadışı yapılaşma olgusu yaşanıyor. Hatta bugün İstanbul’da bu yasadışı yapılaşma oranını %60’ları geçtiği iddia ediliyor.Bu gerçekten çok ilginç bir durum ve böyle bir durumda resmi saha içinde tanımlamaya çalışanlar bugün bir temsil krizi olduğunu fark etmeye başladılar. Bir planlama aletinin de kentlerin çok küçük bir bölümünü denetleyebildiğini diğer taraftan da gerçekleşen toplu konut uygulamalarında yaşama çevresi niteliği açısından çok ciddi sorunlar olduğunu fark etmeye başladılar diğer taraftan konutların bir değer transferi aracı haline gelmesi nerdeyse ihtiyaç için değil mekandan edinilen değerin başka sahalara yatırılmak üzere bir tür transfer aracına dönüşmesi gibi bir olgu yaşandığını söylediler. Fakat kuramsal bazı boşluklar olduğu yeni gündeme geliyor. Çünkü yaşama çevresindeki nitelik kaybını genellikle mesleki çevreler nüfus artışına, teknoloji gelişimine bağlıyorlar, betonlaşma falan diye ifade ediliyor, betonarme karkas tekniğinin konut yapımını ucuzlaştırması gibi şeylerden söz ediliyor. Böyle dışsal bir takım parametrelere bağlayarak konut sorunun kendisi hakkında açıklamalar getiriliyor. Turgut Cansever: Korhan bey çok güzel özetledi ben biraz daha açıklığa kavuşturmak istiyorum. Bir dizi kültür politikasıyla ilgili kavaramlar bizi geldiğimiz noktaya getirmiş bulunuyor. Mesela sanatın seyir sanatına dönüştürülmesi meselesi, sanatın seyir sanatından öncelikli bir yere sahip olduğu kanaatinden hareket edildi. Tanzimat’tan sonra başladı bu tavır, bu gelişme Cumhuriyet’te güçlendi. Tiyatrocular, oyuncular toplumun en önemli insanları, tabii ayak topu oyuncuları onlarla seyredilenler onlardan daha da önemli. Bunlar karşısında insan dışardan seyirci. Zaman zaman gazetelerde tiyatro tenkitleri yazılıyor, resim tenkitleri daha çok yazılıyor, tabii topa şöyle veya böyle vurulduğunun tenkitleri bütün halkımızın esas meselesi.yani topa iyi vurulduysa sanki bütün dünyanın meseleleri çözülecekmiş gibi bir hava toplumda geliştirilmiş bulunuyor. Ama bu ülkede Korhan beyi söylediği gibi şehirlerde yaşayan nüfusun yarıdan fazlası en hafif depremlerde çökebilecek binalarda yaşıyorlar bunun hiç önemi yok. Yahut köylerimiz 150 senedir hiçbir bakım veya hiçbir teknik katkı görmemiş evlerden teşekkül ediliyor bununda hiçbir önemi yok.Doğrusu toplum çok vahim bir şekilde yanlış kültürel yönelişler itilmiş bulunuyor. Yani 55 milyon insana önümüzdeki otuz senede eğer sayın Vehbi Koç’un önerdiği nüfus kontrol halinde olursa şehirlerimizde ev inşa etmek mecburiyetinde kalacağız. Köylerdeki evlerin yarısı boşalsa nüfusun 15 milyonu şehirlere göç ederse şehirlerde de 15 milyon için yeniden ev inşa etmek zorunda kalacağız. Bu toplumun 70 milyon insana ev üretmek demek. Rakam hiç abartılı değil. Takriben 13-14 milyon insan bugün gecekondularda yaşıyor, onların 10 milyonunun evlerinin yenilenmesi, depreme dayanıklı hale getirilmesi veya sağlıklaştırılması söz konusu olsa bu 10 milyon kişiye ev inşa etmek demektir. Ülke nüfusu 90 milyon kişiye ulaşacak ,bugün 60 milyon, 30 milyon kişiye yine şehirlerde ev inşa etmek gerekecek buda 40 milyon kişi demek. 90 milyonluk nüfusu tarımın besleyebilmesi için tarım alanlarından 15 milyon kişiyi şehirlere aktarmak zorundayız ki tarım tekniklerini modernleştirebilelim, makineyi tarım alanlarında kullanmak imkanı doğsun.Bu nüfus hareketinden dolayı da 15 ev düşerse bunun toplamı 55 milyon kişi yapar. Tabii insanların teneffüs edecek havası olmayan yapı gruplarının içerisinde yaşamaya mahkum olduklarını Nişantaşı’nda 1974 yılı Temmuz ayında Hollanda’dan getirilen yeni hava kirliliği ölçme makinelerinin bozulmasıyla ifade ediliyor.Makineler bozuldular, bloke oldular ve çalışmadılar, makinelerin ölçme sınırları tamamen gitmişti Temmuz ayı, Nişantaşı’nın boş olduğu bir mevsim, toplumun en zengin kesiminin çocuklarını yerden 80cm yüksekte pusetlerde yürüttüğü yerde makineler kirliliği ölçemiyordu. Sonra o makineler Ankara’da kullanıldılar ve orada kirliliği ölçtüler. Böyle bir ortamda bunların ıslahı bir kenara Türkiye 55 milyon kişiye ev inşa edecek ve bunun önemi yok. Bu arada Habitat 2 Dünyada yapılacak en büyük teknik meseleler toplantısı, toplantının konusu mesken, çevre. Habitat 2 hazırlayıcıları Birleşmiş Milletlerin yöneticileri üç temel ilkeden hareket ediyorlar.Birisi katılım, insanın çevresinin oluşumuna katılımının şart olduğunu ortaya koyuyorlar. Bu iki açıdan şart çünkü mikro kozmosluğun bir unsuru olarak kendi yaşadığı yakın çevrenin meselelerini yukardan karar verenlere göre daha iyi biliyor, bu yanılgıları önlemek için, yani toplu konut inşa edip de içerisine gelin oturun siz bunun içinde oturmaya mecbursunuz dediğiniz zaman bu insanların bu haklarını hiç dikkate almıyorsunuz. Asli bir yanlış. İkinci olarak insanlar eğer çevrelerinin oluşumlarına katılırlarsa bu defa bu ülkenin tarihi kültüründen naklederek bir şey söylemek istiyorum; insan kendisini dünyayı hüsnü muhafaza etmek, güzel muhafaza etmek ve güzelleştirmekle ……….yüklendiği zaman bu memleketin on asırlık dininin, inancı şu ki; o zaman insan biçimindeki fizyolojik varlık olmaktan çıkıp yüce varlık haline geliyor. Şöyle ki Allah’ın yarattığı dünyanın muhafazasıyla sorumlu hissediyor kendisini. Ve onu daha da güzelleştirmekle yükümlü sayıyor.Bu şartları yerine getirdiği zamanda asıl başına büyük filozofu Marks Helen’in söylediği gibi; Allah’ın dünyada halifesi yaradılışın en yücesi oluyor. Çünkü her insanın bu yüce güce erişme hakkı varken bu hakkı elinden aldığımız insanlara karşı en ciddi suçu işlemiş oluyoruz. Birinci ilke bu, ikinci ilke ise çevrenin ve oluşumun korunması ve devam edebilir olması.Bu noktada da Birleşmiş Milletler bir meselenin üzerinde yeteri kadar durmuyor ama işaretletiyorlar.Yani buna işaret var. Çevrenin korunması demek yeşillerin ve çevre aşıklarının dile getirdikleri gibi münhasır tabiatın mutlak şekilde korunması değildir. İnsanın dünyada yaptığı ve tabiatı en fazla değiştiren ürünü yapılardır.Tabiat üzerine yerin kabuğu diyenler yere biçim veriyorlar ve hayatın oluşumunu düzenliyorlar. Var olan tabiatla insanın yaptığı arasındaki münasebeti belirliyorlar, insanın tabiatla münasebetini belirliyorlar. Burada bu düzenleme nasıl olmalı ki sürdürülebilir olsun? Bu soruda gündemde. Buna verilebilecek birkaç yanıt var. Hayata saygı duyarak olmalı, bu tabii evrensel tercih, buna benzer birkaç evrensel bu sürdürülebilir olmanın temelinde yatıyor. Bunların bir kısmi üsluba, kültüre ait alanlar ve bu alanlarda gerçek bir evrensel bilgi temeli olmadan yapılacak girişimler başarısız oluyorlar. Mesela o başarısızlığın nedenlerinden birini söyleyeyim; bütüncül bir görüş olmadığı için Türkiye’de ormancılar ,üzerinde hiç ağaç da olamayan yerleri orman alanı işaretlemiş olarak bu orman alanlarıyla ilgili son derece fanatik olarak bu orman alanlarıyla ilgili hiçbir şey yapılamaz diyorlar……… da aynı şeyi söylüyorlar, sahilleri, nehir kenarlarını koruyanlar da aynı şeyleri söylüyorlar.Dünyada şehirleri yoğunlaştırmaktan başka çare kalmıyor, hiç yer kalmıyor. Tek başına yaklaştığı an bu fanatik yaklaşımlar bütüncül bir yerleşme felsefesinin eksikliği son derece büyük tıkanmaların sebepleri oluyor. Ayrıca bu bütüncül yaklaşımların eksikliği şöyle; bir bölgede filan yere falan yere gitmek ihtiyacının tahminlerine göre yol yapılıyor yada bilmem şu gerekiyor diye liman yapılıyor.Ama o bölgede olan olayların bütünlüğünü, münasebetini düzenleyecek bir fikri asır başından beri, Alman coğrafyacılarının meselenin bütünlüğünü ortaya koymasından beri , Pensilvanya Üniversitesi’nin mekan ekonomisinin düşüklüğünü gündeme getirmesinden beri biliniyor. 1950’lerden beri ikinci Dünya harbinden sonra …….sonrada biliniyor. Türkiye’ de bölge planlamayı kurduk, çalıştırdık ancak bölge planlamayı anlatan arkadaşımız bir maliyeci devlet planlama müsteşarına heyecanla anlattığı için maliyeci devlet planlama müsteşarı; bölge planlama bölgeciliktir, bölgecilik de bilmem neciliktir onun için buna son verilmelidir dedi ve bütün bütünlük kurma faaliyetlerimiz yok edildi. Bir limanla ulaşım sisteminin bağlarını ancak insanların iyi niyetleri, iyi niyetli çabaları bin bir engeli aşarak kurabiliyor. Korhan beyin söylediği gibi bu bir ekonomik mesele haline getirildi, para verilirse konut meselesi halledilir. İkinci olarak şehirlerde ki konut meselesine baktığınızda başka meseleyle birlikte, hava kirliliği, trafik sıkışıklığı berberinde geldi. Korunacak bir dünyada, güzellikleri korunacak, güzelleştirilebilecek bir ortamda bu sorumluluğun yükümlüleri isek nasıl hareket etmemiz gerekir? Bunun cevabını araştırmamız gerekiyor. Bir takım insanların tabiatı korumaya önem veriyor fakat bunu geliştirecek temel disiplinin, temel felsefi görüşün üzerinde durmuyor.Ama Türkiye’de yalnız ormanların, yeşilliğin korunması, şehirlerde park alanlarının büyütülmesi diye tarif ediliyor. Tabii tarihe bir parça daha dikkatli baksak eski Anadolu şehirlerinde 100m2’lik bir arsa üzerinde 100m2’lik bir ev inşa edildiğinde o evin zemin katta işgal ettiği yer 45m2 oluyor, üst katta cumbalarıyla 55m2 oluyor ve bu evde üç yatak odası altı kişilik bir aile olursa 55m2’lik bahçe katında kişi başına 8m2 bahçe düşüyor. O evde ev kadını çocuğunu daha ilk günden bahçeye çıkartabiliyor, evin yaşlısı varsa oda sürekli bahçede yaşama imkanına sahip olmuş oluyor. Bugün bunu yok ederek İstanbul’da kişi başına 2,5m2 belki daha da az, otomobili olanlar için 30km’lik yol kat ettikten sonra erişebilecekleri yeşillikler hesaba katılarak var olanlar. Son derece ilerlemiş bir planlama politikası ve planlama yaklaşımı 1960’ta benim yazdığım gibi, o tarihte yazdığım yazıda Türkiye planlamasını yöneten beş kişiyi bir araya koysanız bir haftada bir şey yapamazlar. Onlara teslim edildiği için Türkiye’nin yönetimi, Türkiye bu hale geldi. Onlara niçin teslim edildi? Çünkü onlar toprak spekülasyona hakim olan sınıftalar, politikacılar. Herhangi bir bütünleyici plan söz konusu değil. Burada plan yapmakla, iyi ve kötü plan yapmak arasındaki farka dikkat çekmek isterim.Türkiye’de dünyanın en kötü planlaması bir asırdır bulunuyor. 1943 yılında ilk şehircilik dersine Güzel Sanatlar Akademisinin Mimarlık bölümünde girdiğimizde ……… sınıfa sordu; söyleyin bana Türk Milletini ne aldı. Herkes bir on beş dakika söylenmeye başladı daha sonra gülüşmeler oldu . Anladım bilemeyeceksiniz dedi. Ben söyleyeyim dedi;………….. herkes gülmeye başladı. O da; gülmeyin çok ciddi söylüyorum dedi. Eğer belediyelerin kasalarındaki imar planları tatbik edecek yöneticiler çıkarsa bu memleket birkaç asır belini doğrultamayacaktır dedi. Yapılan planlar yapılan amaçların tam tersine temayülleri toplum içerisinde geliştiriyorlar. Kullandığımız aletlerin doğrudan etkileriyle doğaya etkilerinin ne olacağını hesap etmeyen, imar yönetmeliği var bu yönetmelik maddesi 25 senedir Türkiye’de 1950’den sonra kullanıldı. İyi plan yapacakları toplumun olması gerekiyor. Şimdi bu şehirleşmenin bu spekülatif, ahlak açısından sorun getiren yapısı içerisinde hangi mimar bu işleyişe yardım ediyorsa onun piyasada işi yoktur.Bu spekülatif işleyişin dışında kalmak isteyenler ülkeyi bırakıp gittiler veya ülkede işsiz kaldılar. Türkiye’de böyle olunca, tabii Allah rahmet eylesin Selahattin’in ızdırapla bana söylediği bir cümle var, Turgut bey bütün ömrümde bana şöyle 30-40 tane yan yana ev sipariş etsinler de onun projesini yapayım ben. Ama bütün Türkiye’de gördüğümüz Türkiye’nin en kötü binaları yapıldı. O kötü binalara fazla kat koyanlar müşterilerin seçkin insanlarıydı. Yani iyi mimari yapmanın hiçbir şeyi olmadığı gibi mimarinin tartışması da gündemde yoktu. Çünkü sanat, tiyatro, sinema …… Tabii burada bunların medya tarafından nasıl istismar edildiği de mühim bir şey. Mecmuaların neler yazdıklarını, topluma neler sunduklarını da biliyoruz. Peki Birleşmiş Milletlerin üçüncü ilkesi neydi? Birleşmiş Milletlerin üçüncü ilkesi de şu; adaletli olmak, ahlaki tavır içerisinde olmak. Bu ahlaki tavır şehirlere yerleşen, bugün şehirlerin nüfusunun yarısını teşkil eden ,gelecekte de belki yarısından çok fazlasını teşkil edecek, eğer bugüne kadar devam deden resmi yapı üretimi aynı oranlarda sürerse 30 sene sonra şehir nüfusu 75 milyona eriştiğinde bu nüfusun takriben 40 milyonu gayri meşru şekilde gasp edilmiş yerlerde, toprak üzerinde tamamen bilgisizce, her türlü teknik katkıdan yoksun olarak inşa edilmiş evlerde yaşayacak insanlar olacak.Böyle bir troplumun kazancı ne seviyede olursa olsun, ekonomik geliri ne olursa olsun bu toplumun devam etme şansı olamaz. Eğer kamu konutlarına ait meseleleri düzenlemezsek aynı sorunlar orada da olacak. Bu güne kadar bu insanların konut meselesine eğilip çözüm getirmemiş bir toplumun ahlaki bir tavır içinde olması da mümkün değil. BU konuyu gündeme getirdiğimizde Birleşmiş Milletlerin kongrede tartışacağı meseleler karşısında biz açık sözlü olarak Birleşmiş Milletlerin getirdiği ilkelerin doğruluğunu savunup ülkemizde ki yanlışı düzeltmek mecburiyetindeyiz.bu h em dünyaya karşı ahlaki bir vazifemiz hem de topluma karlı ahlaki bir vazifemizdir. Bu üç temel ilkeden başka Birleşmiş Milletlerin getirdiği iki strateji var. Bu iki strateji bir yerde birleşiyorlar. O strateji şu; Bu kongreye yapılacak hazırlık hükümet organlarının hazırlığı olmamalı, toplumun belirli bir kesiminin de hazırlığı olmamalıdır. Bu meseleler topumun bütün kesimlerine sunulmalı, toplum bu meseleleri düşünmeye sevk edilmeli ve toplumda meydana gelecek düşünce odakları etrafında oluşabilecek konsörsunların düşünceleri temyiz edilerek ülke raporu hazırlanabilir.Tabii ülke raporuyla beraber ülkenin önümüzdeki beş yıllık süre için eylem planları yapılmalı. Bu şekilde hazırlanması gerekiyordu. Maalesef onu da ifade edeyim ki yapılmadı. Tamamen teknokrat yapıyla bu yolda kapalı kaldı. Aynı katılımla ilgili olarak Birleşmiş Milletlerin getirdiği bir diğer ilke de şu; Ülkeler bu alandaki meseleleri çözebilmek için insanların ve halkın elindeki yapma güçlerinin önündeki engelleri kaldırmalıdırlar. Yani insanların ve halkın yapıcı gücünü harekete geçirmelidirler.Bir tarihçe getiriliyor o raporun ön hazırlık metinlerinde. Evvela tek tek evler yapılıyordu, Türkiye’nin ihtiyacının tek tek evlerle karşılanması mümkün mü? Bu büyük bir soru, ne kadar doğru? Onun için yapsak müessesesi değişti, orada da ahlaki bozulmalar oldu, bu aşmak için kooperatifçilik gündeme geldi. Fakat daha sonra kooperatifçilik de ahlaki bozulmalara maruz kaldı. Bu gün toplu konut var.Yani toplu konut idaresinin inşa ettiği apartman blokları, yani Stalin dönemi konut programları. Böyle bir şeyin Türkiye’yi temsil etmesine müsaade edilemez. Buna karşı mutlaka halkımızın, bütün düşünenlerin, bütün politikacıların hep beraber olması lazım. Ben inşa ettiğim katılımlı, gelişime açık, tabiatı koruyan bir projem dolayısıyla uluslar arası bir ödüle sahip olmama rağmen böyle bir ödülde dünyada ve Türkiye’de kimseye verilmemiş olmasına rağmen ben aldım.Bunun ilan edilmesi mümkün, ben şahsım için değil fakat bugün mutlaka tüm ilgililerin onay vermesi lazım. Nasıl olurda İmar İskan Bakanlığını, Çevre bakanlığını yürütmüş bir insan böyle bir olaydan haberdar edilmez. Olacak şey değil hakikaten buna isyan etmek hakkımızdır ve bu yanlışı yaparak Türk milletini, Türk toplumunu dünya üzerinde küçük düşürmeye de kimsenin hakkı yoktur.Şimdi teker teker ev inşa edilerek konut meselesi halledilemezmiş. Japonya’da inşa edilen konutların hepsinin %96’sı teker teker inşa edilmiştir. Bunları Japon kalfalar inşa ediyorlar bunların hepsi birer şaheser. Amerika’da inşa edilen evlerin %95’i bir-iki katlı evler, ve bunu da küçük üreticiler üretiyor. Senede 50 kadar ev üretiyor üreticiler. O senede 50 kadar ev üreten insanlar evin sahibi olacak kişiyle karşı karşıya geliyorlar ve taleplerine göre evi yerleştiriyorlar, planlıyorlar ve üretiyorlar. Tabii 3000-5000 üyesi ola bir kooperatifte bireylerin yanına yaklaşmak ve onların katılımını talep etmek, onlardan yaralanmanın olmayacağı aşikar. Fransa’nın yaptığı gibi senede 20 bin konut inşa eden dev inşaat şirketlerinin de bu sonucu sağlaması imkansız. Hele Türkiye maalesef Fransa’nın peşinden gitmesi sonucunda bu zorluklarla karşı karşıya geldi. Almanya’da da evlerin %84’ü bir-iki katlı evler ve küçük üreticiler tarafından yapılıyor. Nasıl olurda en ufak insana, en fakir kişiye en varlıklı insanın evi düzeninde, kültür kalitesine sahip evi ulaştırabiliriz, bu soruyu cevaplandırmamız gerekli. Bu sorunun cevabı; bir kere bugünkü şehirlerimizi büyütmek ve yoğunlaştırmak yoluyla şehirleşmemizi devam ettirme stratejimizi , politikalarımızı terk etmektir. Birincisi budur. Çünkü orada birisine iki kat, onun yanındakine dört kat, onun yanındakine on dört kat müsaade ettiğiniz zaman on dört kat müsaade ettiğinizin topraktan sağladığı kazancı diğer insanlar da sizden talep ediyorlar. Vermezseniz ölümle tehdit ediyorlar, eğer kabul ederseniz o karı sizinle paylaşmayı öneriyorlar. Bu bütün Türk toplumunun ahlaki çöküntüsünün temelidir. Ticaret alanında meydana gelebilecek gayri ahlaki durum 2 milyon tüccarın 10 milyon aileyi kapsarken bu alanda meydana gelen gayri ahlaki durum toplumun bütün ailelerini etkisi altına aldı. Bugün kendisine ev yaptırmak isteyip de arsasından hareket edip köşe dönmeyi düşünmeyen insanın var olabileceğini, yani kendisine ait kat kaloriferli , duvarları…. Yapılmış müteahhit kârı dahil maliyeti 8700 lira iken o tarihte 12 katlı bir apartmanda 1m2 bir yapının maliyeti 22 bin- 25 bin liraydı. Bu paranın 9 bin lirası iki sene sürecek 12 katlı yapını finansman masrafıydı. Dolayısıyla yapının gerçek maliyeti 13 milyon liraydı. Sermayesi kıt bir ülkede yapı inşa süresini arttırmanın nasıl maliyetler getirdiğini,bu işin idari eylemlerini hesaba katmadılarsa, bu işin idari eylem hakları yok demektir. Geriye kalan 8700-9000 lirayla öteki arasındaki 4000 lira maliyet farkı da 12 katlı binanın depreme dayanabilmesi için çok daha yüksek alt temellere, çok daha pahalı inşaat sistemine, taşıyıcı sisteme sahip olması zaruretinden asansör maliyetinden, yangın merdiveni maliyetinden iki katlı bir evde üst katla alt kat arasında gereken ses, su izolasyonların çok daha ucuz olmasına rağmen, birbirinden ayrı, üst üste yaşayan iki dairenin arasındaki katın çok dahi ciddi izolasyon masrafları gerektirmesinden kaynaklanıyor. Gelişmiş ülkelere benzemek amacıyla gökdelen yapıyoruz. Türkiye bu evleri bir-iki katlı yaptığı zaman ekonomik ….icaplarını yapmak zorunda. İstanbul’da bugün kişi başına kaybedilen zaman 2.5 saat. Bir insanın bir saatinin yalnız 50 bin lira değerli olduğunu düşünürseniz, kişi başına günde kaybedilen değer 100 bin lira, günde on milyon insanın kaybettiği değer 1 trilyon lira, 300 günde kaybedilen üretim potansiyelinin karşılığı 300 trilyon lira olur. İstanbul’da bugün insanların cebinden trafik için çıkan para 280 trilyon lira iken 20 milyonluk fark metropolünde yalnız 68 trilyon var. Çünkü 20 milyonluk fark metropolünde nüfusun 12 milyon kişisi evlerinden işlerine yürüyerek yada bisikletle gidiyor. Çünkü Frankfurt metropolü İstanbul gibi değil, bir tane 1 milyonluk şehir, altı tane 500-600 bin kişilik şehir, on iki tane 300 bin kişilik şehir geriside 150 binden küçük şehirlerden oluşmakta. Türkiye’de bu şehirlerin büyümesine son vermek lazım. Bu Büyükşehirlerin çevrelerindeki kıymetli tarım topraklarının yok edilmemesi için bu mecburidir. Bu şehirlerin yüksek harcamalarının sona erdirilmesi için bu gereklidir. Dolayısıyla Türkiye yeni şehirler politikaları uygulamalıdır ve insanları popülasyona sevk etmeyecek bir-iki katı evlerden oluşan mahallelerin bütünleşmesi sağlanmalı. Şehir merkezinde meydana gelebilecek spekülasyon ise şehrin bütününden doğan …. Varlığının ele geçirilmesi çabası olduğuna göre şehrin merkez tesisleri, çarşısı, pazarı da kamuya aittir. Yada oralarda meydana gelen alışverişin üzerinden Amerikan belediyelerinin aldığı gibi %8-9 desteklerinde vergiler aldığınız takdirde o vergiler imkanları kamuya aktarma imkanı sağlayacak bu da şehirlerimizin alt yapı hizmetlerini, kültür hizmetlerini artıracak. Tabii bu noktada çok önemli bir şey var. …. Dizaynı evimizin tasarımından kat kat kalitelidir. Fakat sözüne ettiğim şekilde bir-iki katlı evler söz konusu olduğunda Osmanlı döneminde, Amerika’da veya Japonya’da olduğu gibi bu evlerin gerek taşıyıcı sistemi ve asli yapısı, gerek ince yapısı sanayici tarafından önceden üretilmiş fakat seçkin bir mimar kadrosu tarafından bölgelere göre geliştirilmiş standartlara göre sanayiciler tarafından üretildiği takdirde tamamen endüstrileşmiş ve tamamen kalitesi teminat altında unsurlardan evler meydana getirilmiş. Bu konuda Uzak Doğu ve Osmanlı dönemi standartlaşmanın ……….sını önleyecek bilgilere sahiptir.Standartlaşma ile ……. laşma oluşmamaktadır.Şehirleşmenin yapısında merkezi iradenin çizdiği katı değişmez çizgilerle şehrin bir süreç olduğunu göz önüne alarak bir başka mikro kozmos realitesi topoğrafyanın varlığı dikkate alınarak meydana getirilecek tehlikeleri, sağlayacağı ….. çok büyük ölçüde evinin yerini, komşu münasebetini düzenlerken, evinin programını hazırlarken ev sahibi olacak insanların küçük üreticilere bunları inşa ettirdikleri takdirde sanayi ürünü olan elemanların bir araya getirilmesi yolunda Türkiye 30 sene içerisinde tekrar bir cennet inşa edebilecektir yada cehennem de inşa edebilir. Böyle bir modeli tartışmamız icap ediyor. Ekonomik, sosyal, kültürel açıdan sağlayacağı faydalarla böyle bir modelin doğrusu Stalin programından farklı yapısı olacağı kanaatindeyim. Bunu savunuyorum. mektup: Sevgili Nevval Hanım; Turgut canseverle ilgili panel konuşmalarını yayınladığınız yazı var ya onu okudum. İlkinde bişi anlamadım. İKincisinde inanılmaz dedim. Ve üçüncüsünde altını çize çize satır satır okudum. Teşekkür ederim. iyii ki paylaşıyorsunuz. Siz sağlıklı ve mutlu olun ve aydınlatmaya, paylaşmaya devam edin. Sanırım sizi diğerlerinden ayıran şey, farklı kılan şey bu; Paylaşabilmeniz. Heyecanım taze iken hemen hislerimi söylemek istedim. Birde hep aklımdan geçen bişi daha vardı. Bu kez onu da paylaşacağım. Zamanda yazarak beni pek çok konuda etkilediniz, düşünce dünyama çok değerli katkılarda bulundunuz. Ben bir yana bu yazıları okuyan başka insanları düşünürdüm hep. Bunları okuyan onbinlerde, yüzbinlerde var diye düşünüp seviniyordum zira başka bir yerde okusalar o yazdıklarınızın tesirli olmayacağı insanlar tanıdım ve başka hiç bir şey okumayan. Zamanda yazarak o insanlara farklı bakış acıları, farklı pencerelerden bakma şansı veriyordunuz. Hem siz hem de sizin yazmanızı sağlayanlar. Tekrar yazmanızı çok isterdim bu sebeple. Aynı şeyleri başka yerlerde söyleseniz tesiri olmayacak insanları etkiliyordunuz kuşkusuz. Bu çok önemli, sanırım beni anlıyorsunuzdur. Aynı çatı altında olabilmenizin yolu varsa bunu değerlendirmenizi bu sebeple çok istiyorum. Dosdoğru yürümek çok zor da kim demiş ki güzellikler ucuz diye. Yazdıklarınızı, söylediklerinizi ve düşüncelerinizi gerçekten sevdim. Umarım bir gün gerçekten sadece sevginin olduğu bir dünyada buluşabiliriz. Sevgiyle, bilgiyle ve sağlıkla kalmaya devam edelim hep birlikte. Sevgi ve dua ile Kriz yüzünden işten çıkarılan bir akademisyen ile bir gazeteci yurt dışına çıkmışlar. Bir süre yiyip-içip eğlenmişler. Doğal olarak paraları çabucak tükenmiş. İş aramışlar ve bir çitlikte hayvan pisliklerini ahırdan kürekle kazıyıp çöp römorkuna atma işi bulmuşlar. Bir süre çalışmışlar, başarılı olmuşlar, çiftlik kahyası da onları sevmiş ve hallerine acıyarak “Size daha kolay bir iş vereceğim” diyerek onları yumurta paketleme işinde görevlendirmiş . “Bunların irilerini ve iyilerini bu taraftaki kutulara, küçük ve kötülerini bu taraftaki kutuya koyacaksınız” demiş. Fakat bizimkiler çok yavaş çıkmışlar, “Bu iyidir, değildir, küçüktür, büyüktür” tartışmaları ile işleri aksatmışlar. Onları gözleyen kahya yanlarına gelmiş, “Siz Türkiye’de ne iş yapıyordunuz? ” diye sormuş. Bizimkiler “Gazeteci” ve “Akademisyen” diye cevaplamışlar. Kahya, “Belli belli, sizin Türk aydını olduğunuz belli” demiş. “Çok iyi bok atıyorsunuz ama iyi ve kötüyü ayırt etmeyi bir türlü beceremiyorsunuz! ..”

Ayhan Aydan

Şubat 21 2009Yorum Yok Kategori: Güncel

Sadece sevdim’ dedi 17 Eylül, Menderes’in asıldığı tarih. Kırılan insanları düşündüm. Herkes Yassıada olaylarında sanık durumdaki Adnan Menderes’i aşağılarken sadece bir kadın karşı çıktı ve onurlu bir duruşla “ben onu sevdim” dedi. İzmirli bu cesur kadın Çeşme’nin sert rüzgarını seven, bugün 80 yaşını geçmiş Ayhan Aydan. Ilıca’daki denize yakın çok sevdiği evinde, sesi şiir gibi, insanın içine işleyen, yumuşak, duygulu, operada sesin rengi dedikleri bir ayrıcalığı olan sopranoydu Aydan Ayhan.

Alınganlık diye bir kurum vardır ülkemizde. Hırsız muhasebeci rolü, sahtekâr kapıcı filmi yapamazsınız. Hepsi ayaklanır. Meslek erbabının tamamı “harika” insanlardır! Bu, doktor, diş hekimi ya da başka meslekler için de geçerli. Bu nedenle iyi ile kötü devamlı aynı sepette olduğundan topluma iyi örnekleri sunamazsınız. Kötü rol modeller aradan sırıtır durur. Alınganlık sadece ahmaklık değil, aynı zamanda dinimizce yasaklanmış en büyük günahlardan. Müslümanlığı cuma namazı ve Ramazan orucuna indirgeyen şekilcilik yüzünden bu bilgilere sahip olmayanların alınganlığı daha korkunç. Cahilin küstahlığı elbette acımasız. “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” diye boşuna buyurmamışlar. Alınganlık “ben ne kadar büyük nefse sahibim, kim nefsime laf edebilir” demektir. Neyle övünüyorsun? “Üç günden fazla dargın duran mümin değildir.” der Peygamberimiz. En büyük günah yalanla birlikte gönül kırmaktır. Sizinle yüz yüze konuşma cesareti olamayan bakarsınız patronunuza anlatmış derdini. Tek taraflı dinlemek ne demek? Diğer tarafı kırmak ve gerçeği gizlemek demektir. 17 Eylül, Menderes’in asıldığı tarih. Kırılan insanları düşündüm. Herkes Yassıada olaylarında sanık durumdaki Adnan Menderes’i aşağılarken sadece bir kadın karşı çıktı ve onurlu bir duruşla “ben onu sevdim” dedi. İzmirli bu cesur kadın Çeşme’nin sert rüzgarını seven, bugün 80 yaşını geçmiş Ayhan Aydan. Ilıca’daki denize yakın çok sevdiği evinde, sesi şiir gibi, insanın içine işleyen, yumuşak, duygulu, operada sesin rengi dedikleri bir ayrıcalığı olan sopranoydu Aydan Ayhan. Hapishane yılları sonrası astım krizleri yakasını bırakmayan Aydan teyze zarif ve çok zeki şimdi de. Av. Talat Asal bir kitap yazmış, Tunç Başaran filmi çekecekmiş; filmin adı Başvekil olacakmış. Ayhan Aydan’ı Hülya Avşar oynayacakmış diyorlar. Adnan Menderes’in hayatı bu. Peki, hani Ayhan Aydan’ın hayatı? Biri de “o”nu yazmalı. Adnan Menderes aşkı yüzünden hayatı mahvolan Ayhan Aydan. Hapis, baskı, işkence, astım krizleri, biricik oğlunun çektikleri, ölümü, mesleğini yapamayışı, inzivaya çekilişi… Berin Menderes bir Evliyazadedir, İzmirlidir. Asil bir kadındır, asla Ayhan Aydan için tek bir kötü söz etmemiştir! Çünkü onu bir metres, figüran olarak hiç görmemiştir. Yassıada’daki savunması onu tarihe yürekli bir kadın diye yazdı. Demokrasi tarihine, magazin yerine tarihe! İşte Türk demokrasi tarihini incelerken unutmamamız ve unutturmamamız gereken bir isim daha var! O bir kadın! 1960 ihtilalinin o bulanık, sisli puslu, korkunç günlerinde, kimsenin ileriyi göremediği, DP’lileri tanımamaya çalıştığı, yollarını değiştirdiği, üç maymunu oynadığı, hele Adnan Menderes’ten vebalı gibi kaçtığı günlerde.. Yassıada’da, bu güzel kadına, fiziksel, psikolojik çeşitli baskılar uygulanmış, A. Menderes ‘aleyhine ifade’ vermesi istenmiştir. İşte onu tarihe geçiren direnmesi ve şu ifadesidir: – Hayır! – İstediğim dışında bir şey olmadı, baskı değil, nüfuz.. değil ‘sadece aşk’ vardı. Evet, sevdim… demiştir Ayhan Aydan. Adı gibi erkek kadın çıkmıştır ve söylenenlerden hiç alınmamıştır. Çünkü ne yaptığını bilen bir insandır. Dava tutanaklarından tam olarak ifadesi görülebilir. Aleyhine tek bir kelime, ifade vermemiştir! İleriki yıllarını Çeşme, Alaçatı ve Ilıca’da inziva hayatına çekilerek geçirmiştir. Büyük paralar ve tekliflere rağmen, tıpkı Latife Hanım gibi hiçbir zaman konuşmamış, röportaj vermemiş, popülizmden kaçmış, anılarını ve acılarını salt dostlarıyla paylaşmıştır. Ömrü boyunca para, çıkar, rütbe peşinden koşmayacak kadar güzel bir insandır, kadındır. Boşandıktan sonraki büyük aşkı Adnan Menderes ‘idam’ edilmiştir, kendi yargılanmıştır. Biricik oğlu Aydan Alnar’ı, Ankara Fen Lisesi mezunu, akıllı, dünya güzeli çocuğunu elim bir kazada Londra’da kaybetmiştir. İntiharı denemiştir. Başaramamıştır. Direnmiştir… Bu kadar üzüntüye rağmen, ağır astım hastasıdır, hâlâ ayaktadır, halen Çeşme’de yaşamaktadır. Onu yaşarken hatırlayalım… Alınganlık göstermeden. 02.10.2005 Bu yazımı AYhan Aydan rahmet dileyerek tekrar yayınlıyorum. İkiyüzlü olmayan sevdalara……

Şifa Hastanesi

Şubat 20 2009Yorum Yok Kategori: Güncel

Annemin ağır hastalığına,ağrılarına çare bulan,her türlü sorunumuzu çözümleyen İzmir Bornova Şifa Hastanesine,dostum ve çok iyi bir onkolog olan prof. Salahattin Sanal beyefendiye,hastane mesul müdürü Dr. Nazım İntepe’nin titizliğine, tüm görevli personelin sıcaklığına içtenlikle teşekkür ederim.

Kadınsız siyaset olmaz

Şubat 14 2009Yorum Yok Kategori: Güncel

TBMM’de Kadın Erkek Eşitliği için Bir Adım İleri, İki Adım Geri… Türkiye’de kadınlar; TBMM’den ekonomik, siyasal ve toplumsal yaşamın her alanına aktif ve eşit bireyler olarak katılmalarını destekleyecek kesin ve somut adımlar bekliyor.

Geçtiğimiz ay Anayasa Komisyonu’nda kabul edilen Kadın Erkek Eşitliği Komisyonu yasası; kadın-erkek eşitliğinin sağlanması, ülkemizin demokratikleşme ve toplumsal kalkınma sürecinin hızlandırılması ve Avrupa Birliği’ne giriş sürecinde son derece önemli bir adımdır. Ancak bu komisyonun, “Kadın Erkek Fırsat Eşitliği” adıyla kurulması, gerçek eşitlik yolunda geri atılan bir adımdır. Zira fırsat eşitliği; kadın erkek arasında var olan mevcut eşitsizlikleri gidermeyi değil, sadece taraflara “eşit muamele” edilmesini öngören bir politikadır, mevcut eşitsizliği korur. Bu nedenle birçok Avrupa ülkesi ve gelişmiş ülkeler “fırsat eşitliği” kavramını artık kullanmamaktadır. Biz kadınlar, 1998 yılından bu yana TBMM çatısı altında daimi bir Kadın Erkek Eşitliği Komisyonu’nun kurulmasını talep ediyoruz. Bu talebimiz, sonunda 29 Ocak 2009 tarihinde tüm partilerin ittifakı ile Anayasa Komisyonu’nda kabul edildi. 10 Şubat’ta yapılan TBMM görüşmelerinde ise birkaç milletvekili tarafından sunulan tek bir önerge ile 11 yıldır verdiğimiz emek çöpe atıldı. Komisyonun adı Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu olarak değiştirildi, amaç ve işlevleri daraltıldı. Bizleri doğrudan ilgilendiren ve yıllardır emek verdiğimiz bir çalışmanın bu şekilde önünün kesilmesi üzerine Türkiye’nin dört bir yanında onlarca kadın örgütü iki gündür Meclisi faks yağmuruna tutuyor. Ama kadınların sesi, %90’ını erkeklerin oluşturduğu TBMM’de hala duyulmuyor. Biz kadınlar fırsat değil gerçek eşitlik talep ediyoruz. Eğer bu komisyonun amacı gerçekten eksiksiz ve fiili kadın erkek eşitliğini sağlamak ise adının konmasını istiyoruz: Kadın Erkek Eşitliği Komisyonu. Bütün Milletvekillerimizi, Anayasa Komisyonu’nda sergilenen partiler üstü ittifaka sahip çıkmaya ve fiili ve eksiksiz kadın – erkek eşitliğinin sağlanması için Kadın Erkek Eşitliği Komisyonu’nun oybirliği ile kabul edilmesine çağırıyoruz. ANAYASA KADIN PLATFORMU AVRUPA KADIN LOBİSİ – TÜRKİYE KOORDİNASYONU CEDAW SİVİL TOPLUM YÜRÜTME KURULU TCK KADIN PLATFORMU Adana Kent Konseyi Kadın Meclisi Amargi Kadın Dayanışma Kooperatifi Ankara Kadın Dayanışma Vakfı Ayvalık Bağımsız Kadın İnsiyatifi Başkent Kadın Platformu Bitlis Güldünya Kadın Derneği Bursa Büyükşehir Belediyesi Yerel Gündem 21 Kadın Meclisi Cumhuriyet Kadınları Derneği Çanakkale Kadının El Emeği Değerlendirme Derneği – Kadın Danışma Merkezi Çanakkale Morabbin Ev Kadınlarını Destekleme Komisyonu Çekev- Çiğli Evka 2 Kadın Kültür Evi Diyarbakır Barosu Kadın Hakları Uygulama Merkezi Edirne Kadının İnsan Hakları ve El Ürünleri Girişimi Erciş Kadınları Koruma Ve Dayanışma Derneği Filmmor Kadın Kooperatifi IRIS Esitlik Gözlem Grubu İzmir Kadın Dayanışma Derneği İzmir Konak Belediyesi Kent Konseyi Kadın Meclisi Kadın Adayları Destekeleme ve Eğitme Derneği (KA-DER) Kadın Girişimciler Derneği – KAGİDER Kadının İnsan Hakları – Yeni Çözümler Derneği Kadınlara Hukuki Destek Merkezi Derneği – KAHDEM Kadınlarla Dayanışma Vakfı Kadınların Medya İzleme Grubu – MEDİZ Karadeniz Kadın Dayanışma Derneği Kaya Derneği KAZETE Kırk Örük Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Kooperatifi KAOS GL Derneği Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı Okmeydanı Morkağıt Kadın Atölyesi Pembe Hayat LGBTT Derneği Sosyal Kalkınma Ve Cinsiyet Eşitliği Politikaları Merkezi- SOGEP Türk Kadınlar Birliği Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Umut Işığı Kadın Kooperatifi Van Kadın Dernegi- VAKAD Van – Saray Kadın Derneği YAKA-KOOP, Yaşam Kadın Kooperatifi Gönderen: Azime Canpolat
E-Posta: canpolatali06@hotmail.com
Konu: Destek
Mesaj: Nevval hanım ben Ankaranın Akyurt ilçesinde yaşayan Lise mezunu emekli bir arkadaşınızım.Burda belediye encümen adayı oldum.Kırsalda Kadınların sorunlarını çok iyi bir arkadaşımız olarak sizlerden destek beklemekteyim.Burda kadınlara karşı sorumlulugumum büyüklününü biliyorum.Sizden talebim sorunlara ne tür bir yaklaşım izleyebilirim problemleri nasıl daha iyi anlata bilirim konularında bana yardımcı olmanız. teşekkürler
Gönderim Zamany: 20-02-2009 20:12:53

12.Şubat. 1979

Şubat 12 2009Yorum Yok Kategori: Güncel

Bugün İran İslam Devriminin iktidara gelişinin 30.yılı. Yayınladıkları bildiri yayılmacı Humeyni devriminin amaçlarına nasıl vardıklarını anlattıkları bir risale halinde.1990′lı yıllarda yazdığım “İki Ülke İki Devrim”Türkiye-İran kitabımda siyasi öngörülerde bulunmuştum. Bu konuda ben de 30 yıldır yazıyorum.

İran rejim medyasına (*) göre İslam Devriminin en büyük kazanımı, “hakim güçlerin bütün planlarına rağmen” ayakta kalmış olması. “Ekonomik kuşatmalara ve askeri tehditlere başarıyla karşı koyan İran İslam Devleti, bu direnişiyle yakın bölgedeki ve daha uzaklardaki halk kitlelerine, baskı ve sömürüye, işgal ve gasp tehditlerine karşı dayanmada bir örnek oluşturuyor.” İran rejiminin aynada kendisini nasıl gördüğünü veya görmek istediğini yansıtan, 30. Yıl kutlama bildirisini, retorik kısmını okuyucunun ayıklamasına bırakarak, özetle vermeye devam edelm: “ABD’nin İran’ı yıkmak amacıyla Saddam vasıtasıyla yürüttüğü 8 yıllık savaş boyunca Müslüman savaşçıların gösterdiği destansı kahramanlıklar pek çok direnişe, örneğin, gaspçı İsrail devletinin yenilmezlik efsanesini yıkan Hıızbullah’a ilham kaynağı olmuştur.” “Filistin’de kök salan Hamas, İslami Cihat gibi halkçı İslami örgütler, 22 gün boyunca Gazze’deki cehennemi saldırıya karşı koyarak Batı’nın sahte demokrasi ve insan hakları maskeleri düşürmüşler ve onun ikiyüzlülüğünü ortaya çıkarmışlardır.” “İslam Devrimi’nin 30 yıl önce İngiliz kurgulu, ABD destekli Şah rejimini ve yabancı boyunduruğu kırıp atarak gerilettiği sömürgeci güçler, şimdi Irak’ta da gerilemekte ve çeyrek yüzyıllık bir gecikmeyle de olsa, halkın İslami yönetime kavuşmasının önündeki engel kalkmaktadır.” “Türkiye’de de, diğer başka olumlu gelişmelerin yanısıra, kadınlar örtünme haklarını geri kazandılar, halk ve hükümet olarak, Siyonist devletin insanlığa karşı işlediği suçlara karşı çıkma cesaretini göstererek Batı’yı dehşete düşürdüler.” “ABD beğensin, beğenmesin, Mısır, Ürdün ve diğer gerici Arap devletlerinde İslami güçlerin kendi ülkelerinin yönetimine geçmeleri yakındır.” “Orta Asya’da, Afrika’da, Güney ve Güney Doğu Asya’da ve Güney Doğu Avrupa’da halklar ABD’nin ve Batı’nın çürümüş değerlerinden uzaklaşarak İslama yönelmekteler.” “Dünyanın öbür ucunda, Latin Amerika’da bile İran halkının yarattığı devrim dalgasının etkileri hissedilmektedir.” “Ne bölgede Müslüman ümmetini bölmek amacıyla sömürgeciler tarafından çizilmiş hayali siyasi sınırlar, ne de aşılmaz görünen dağlar, çöller ve denizler, devrimin aydınlık mesajını durduramaz.” “İmam Humeyni boşuna demedi. ‘Bizim devrimimiz nurun (aydınlığın) patlamasıdır.’” Alıntı:Cahit Düzel /Gazeteport Bu konuda Antropoloji/kültür bölümünü sitemde tıklayın ve İran dizisini okuyun çok ufuk açıcı olacaktır.Kısa bir bölüm: KUTU 1—————————– Şeriat Polisi Mefasil-i içtemai güvenlik güçleri arasında bulunan bir örgütlenme olmakla birlikte karakolları ve mahkemeleri ayrı.Polisle aynı giysileri giyen bu güçler özel araçlarıyla her an sokakta görülebilir.Ya kendileri denetimdedir ya da ihbar değerlendirirler.Şah döneminden beri ihbar mekanizması sağlam işler İran’da.Komşularına güvenen, akrabalarına güvenen ancak yasaklanmış işleri yapabilir.Korku egemendir insanlara. Genellikle yoksul gençlerin girdiği bu örgüt İslami yaşama uygun yaşayıp yaşamadığınızı kontrol eder.Motorsikletli gençlerin de bulunduğu ekipler birden yolunuzu kesip neden saçlarınızın göründüğünün hesabını sorabilir,alıp karakola götürebilir.Üniversiteye kontenjandan girme gibi büyük bir rüşvet karşılığı liseli gençlerle beslenen şeriat polisi özel yaşamın her an kontrol altında tutulmasına yaramaktadır.Mefaset denen ekip ise fesat yapanları yani özel yaşamında İslami kurallara uymayanları tutuklamakla görevli. Fesat yada devrim sonrası deyimiyle “takuti”lik Şah zamanı olan haram yaşamı simgelemekte.Modernizmi isteyen herkes Batı’yı dolayısıyla Şah’ı istemiş olur bu zihniyete göre.Saf İslam kurallarına göre yaşanması, anayasada varolan şeriat hükümlerine uyulması daha da kötüsü yasada olmayan keyfi kararlarla kontrol edilen özel yaşam sürekli bireyi tehdit altında tutmakta.Özel yaşamı nedeniyle insanlar tehşir edilmekte, ceza görmekte ya da engellenmekte. Özel yaşamınız yoktur bu devletin ve güvenlik güçlerinin büyük gözaltındadır. Ama bu örgütlenmelerde büyük rüşvetler dönmekte.Bir kısmı bu güçlerin kontrol dışına çıkmış durumda ve istedikleri evlerden, zenginlerden haraç kesmekteler.İşsiz bir çok gencin katıldığı “Sepah” örgütünde de liseyi bitirmiş genç Sepah’a katılarak eline devletin verdiği bir özel kart geçiriyor. ceplerine de bir silah konuyor ve gençler bu güçten çok mutlu oluyor.Bunu kullanarak sıradan insanların yapamadığı şeyleri yapıyor ve rüşvet alıyor.Örneğin fotoğraf çekemezsiniz ama ona dolar karşılığı çektirirsiniz. Bu nedenle evlerini satanlar var.Şah döneminin zenginlerinden biri villasını satıp apartmana taşınmıştı.Evi yeni alan ise sürekli gelip kendisini güvenlik güçlerinin rahatsız etmesinden şikayetçiydi.Korkudan rüşvet veren aile zorbalardan bıkmıştı. Mafia usülü bir çetecilik İran’da bu güçler aracılığıyla yaygınlaşmış bulunmakta. KUTU2———————————– Evdeki Şeriat Yasakları Neler Evinizde İslami kurallara aykırı olarak kadın erkek birarada eğlenemezsiniz.Birinci dereceden akrabalar haricinde herkes bu kapsama girer.Yasak olan pop Batı müziği,pop İran müziği ,heavy rock, acid, rock gibi müzikleri dinleyemezsiniz ve dans edemezsiniz. İçki içemezsiniz ve dağıtamazsınız.Evde bile olsa aşırı dekolte ve makyajlı olamazsınız. Uyuşturucu kullanamazsınız.tirek çekemezsiniz. Gürültü yaparak eğlenemezsiniz.Havuzunuza mayo ya da bikini ile giremezsiniz. Evinizde uydu yayınla yabancı televizyon istasyonlarını izleyemezsiniz, yabancı radyo dinleyemezsiniz. Evinizde porno yayın ya da video kaset bulunduramazsınız.Yasak video filmleri seyredemezsiniz. Evinizde açık saçık kadın resmi bulunduramaz ya da duvara asamazsınız.Çıplak erkek fotoğrafı da kadın gibi yasak olanlar arasında.Yasak kitapları bulunduramazsınız, yabancı yasak kitapları yada yabancı dergileri, yabancı İran aleyhinde yayın yapmış yayınları bulunduramazsınız.Evinizde silah bulunduramazsınız. Evinizde kadın erkek karışık düğün yapamazsınız, eğlenemezsiniz. >>Kadın erkek karışık herhangi bir parti yada yaşgünü kutlaması yapamazsınız. Yabancı bir genç kız ve erkek zina harici bile gayri İslami konumda evde oturamaz.Evde evli olmayan çiftler sevişemez. İrannet denen izinli network dışında network sistemine giremezsiniz. Bu kadar ev içi yasağa karşın ev temizliğine gelenler hep erkek! KUTU3————————– Sokaktaki Yasaklar İslami hicaba uygun örtünmeden sokağa bir kadın çıkamaz. Kısa kollu gömlek ya da şortla bir erkek gezemez.Üstünde amerikan bayrağı amblemi ya da amerikayla ilgili bir motif olan gömleği giyemez.Erkekler kravat takamaz ama buna çok fazla son yıllarda itiraz etmiyorlar.Aşırı ve göze batıcı makyaj yapamazsınız.Tırnaklarınızı uzatamazsınız ve boyayamazsınız. Kutsal Muharrem aylarında siyah haricinde renk giyemezsiniz. Fakat Tahran’ın kuzeyinde kadınlar daha az erkekler daha çok olmak üzere bu yasağı deliyorlar. Oysa yasada uzun cetveller halinde nelerin giyilip nelerin giyilemeyeceği belirtilmiş. Kadın erkek gayri İslami pozda yürüyemezsiniz. İçki içemezsiniz. Üç yıldır devlet artık giyim modellerine karışmıyor ve vitrinlerde her model elbise var. Sokakta bir tek fotoğraf çekene raslamadım. Video ve fotograf çekimi yasak.Sadece düğünlerde videoya sokakta izin var. Gösteri yapmak,duvarlara bir şey yazmak ya da yapıştırmak, İslam ve İran aleyhinde konuşmak yasak. Kadınlar ve erkekler ayrı spor merkezlerinde spor yapabilir ya da bisiklete binebilirler.Birlikte denize girmek dahil her şey yasak. Sadece birlikte yemek yiyebilir, cafelerde oturabilirsiniz. KUTU4——————————– İçki Evde yada dışarıda içki kesinlikle yasaklanmasına karşın içkiyi her yerde bulabilirsiniz.Özellikle Ermenilerin yaptığı vodka su gibi satılıyor.Arak içen İranlılar vodkadan sonra en çok viski seviyorlar. Birayı evlerinde yapanlar var.Genelde insanlar içki yapımı konusunda belli uzmanlıklar edinmişler.Likör türü kolay içkileri yapıyorlar. Tüm partilerde içik bol.Sokağa çıkınca da Cola’nın içine dökerek ortalık yerde yine içki içilmiş oluyor.İranlılar içkiye ve yemeğe düşkündür. Bunun yasaklanması Amerika’daki içki yasağına dönmüş büyük bir yeraltı sektörü doğurmuş durumda. Türkiye’de içki yasağı koymaya meraklı belediyelere insan ruhsal durumu ve demokrasinin yararları konusunda bir eğitim olabilir İran deneyimi. KUTU5————————– Eğlence İran’da en büyük sorun eğlenmek. Eğlenmek yasak neredeyse.Bir ortaçağ Hıristiyan geleneği olan eğlence ve gülme düşmanlığı mollar tarafından en çok uygulanmak istenen şeydi.Ama insani olmayan bu yasak her tarafından delik deşik.İnsanlar ne yapıp edip bir formul buluyorlar bunun için.Daha çok eza ve ağlama kültürü içeren Şia geleneği hep matemdedir.Oniki imamın ölüm günlerinin taziyeleri, matemleri ,muharrem ayı matemleri bitmez bir eziyet ve matem halidir. Aşure Tasua’da ise bu en yüksek noktasına çıkar.Gerçi yabancılara ayıp oluyor diye mollalar sırt kanatmayı, bıçakla göğüs yaralamayı ve kafaya vurmayı yasaklamışlar.Artık ortada kan yok . şia kültürü Hıristiyanlıkta olduğu gibi geçmişi canlandırma kültürü taşır.Kerbela olaylarını birebir canlandırır kostümlü olarak, ölümleri canlandırır. Katolik din kültüründe olan bu gelenek aynen Şialıkta da geçerli. O nedenle Şialık bir nevi Katolik yaşama bakış denilebilir.Öyle bağnaz ki yaşamdan kopartılmaya çalışan insanı din sınıfı aracılığıyla sürekli eziyette tutmak başlıca amacıdır. Nevval Sevindi/YeniYüzyıl

Nereye gidiyoruz?

Şubat 9 2009Yorum Yok Kategori: Güncel

“Gençlikte maziye, geleneklerimize ve şimdiye kadar mukaddes bildiğimiz şeylere karşı sayı ve sevgi kalmamıştır. Çünkü,onda bir inceleme ve araştırma hassası doğmuştur.Bu hassa ki, aslında bizdeki fikri ve manevi huzuru, fikri ve manevi düzeni bozan bir unsurdur.

Bu unsur Garp anlayışı ve Avrupalı kafası dediğimiz yaratıcı ruhun mayasını terkip ediyor. Bu mayaya sahip olmak için bizim de bununla aşılanmamız gerekir. “Cihangirane” bir siyaseti temsil eden eski siyasi varlığımız bu gün bir küçük hükümetin daracık sınırlarına sıkışıp kalmıştır.İşte, bütün bunlar, göz önüne alınınca itiraf etmek gerekir ki, kendimizde gerileme, soysuzlaşma, çökme ve dağılma belirtileri şeklinde gördüğümüz şeylerin çoğuna bu bakımdan değişme, genişleme ve bir halden başka hale geçme adını verebiliriz. Çağdaş medeniyete doğru yol alırken istikamette kolaylıkla yürüyebilmek için bizi maziye bağlayan bazı bağlardan çözülmemiz zaruridir.Dün bugün ve yarının zıttıdır.Biz hem asrileşmek(modernleşmek)hem eski kurumlarımızı muhafaza etmemizi söyleyenler acınacak bir tezat içindedirler.Bunlar bir taraftan Avrupalılaşalım, Avrupalılar gibi yaşayalım, onlar gibi giyinelim,onlar gibi yiyip içelim; memleketimizi onların hendesesine(geometri) , zevkine,fennine göre kuralım, fakat siyasi ve edebi kurumlarımız da milli geleneklerimizi devam ettirelim istiyorlar. Kendilerini dünün “cihangirane” saltanatı içinde hissetmeyince “eyvah bittik!”diye bağırıyorlar ve kültürde kendimize,aslımıza doğru yaptığımız hareketleri görür görmez “ne gerileme!” diye ağlamaya başlıyorlar.Bu gibi kimseler yeni hayatın ve çağdaş medeniyetin dayandığı iki büyük prensipten, demokrasi ve milliyet prensiplerinden hala habersizdirler. 18 Şubat 1921 NEREYE GİDİYORUZ?makalesi yazarı:Yakup Kadri Karaosmanoğlu Bugünün siyasi ve entelektüel dünyasında bu paragraf bile çok anlamlı değil mi? Henüz demokrasi ve milliyet prensiplerinden habersiz kimler var sizce? Hemen ardından şunu okuyalım: Mehmet Y.Yılmaz yazdı/Hürriyet İNGİLİZ Leeds Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Dr. Yaman Akdeniz, Birleşik Krallık ve Türkiye’deki “Bilgi Edinme Hakkı Yasası”nı test eden bir araştırma yapmış. İNGİLİZ Leeds Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Dr. Yaman Akdeniz, Birleşik Krallık ve Türkiye’deki “Bilgi Edinme Hakkı Yasası”nı test eden bir araştırma yapmış. Sonuç:Türkiye şeffaf ve demokratik bir devlet değildir.nokta. Bunu bir çok vatandaş da yaptı hiç bir devlet kurumu ve ytekili “bilgi edinme yasası”ndan haberi varmış gibi davranmadı!!! Bunu biz araştırmadan önce biliyorduk ama dağıtılan çamaşır makinalarında yıkadık meseleyi, buzdolabında dondurduk…. Çaresizlik içinde…..Neden? Çünkü “ne ararsan kendi içinde ara” diyen Mevlana’yı okumadık. Başkaları gelsin diye bekliyoruz. İNGİLİZ Leeds Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Dr. Yaman Akdeniz, Birleşik Krallık ve Türkiye’deki “Bilgi Edinme Hakkı Yasası”nı test eden bir araştırma yapmış. Geçelim hukuka: Ergenekon suçlamasıyla yaşadıklarını anlatan Vedat beye bakalım: Ahmet HAkan yazdı/Hürriyet 10.Şubat Vedat’a Merhamet başlıklı yazıyı okumalısınız

CNN’de

Şubat 6 2009Yorum Yok Kategori: Haberler

Farkındayım programında 4 Şubatta konuştum

kanser ve Obezite ilişkisi üzerine sohbet Kanser sigara ve obezite ile doğrudan bağlantılı olup beslenme ile ilişkili

Yeni lider, yeni ruh!

Şubat 6 2009Yorum Yok Kategori: Politika

BİZE YENİ BİR LİDER YENİ BİR RUH LAZIM Vatanda bir ruh vardır ve o ruh birlikte yaşanmış mazidir. Bugün geçmiş kadar geleceğe ihtiyacımız var. TÜRKİYE, büyük bir arayış içinde. Yollara düşmüş bir Mecnun gibi arıyor. Neyi mi? Kendini elbette. Dışarıdan kamplaşma sonucu bölünmüş bir görünümü var. Bu ne kadar ciddi,ne kadar yapay bir görüntü acaba?

Kutuplaşma önyargılarla beslenen ve takıntı haline dönüşen zihinsel yapılanmanın sonucu bence. Yeni bir yüzyıla ya da bilgi çağına takvimle saatle girilmiyor elbette. Spielberg’in filmi “Geleceğe Dönüş” hayal edilen zamana gitmek isteyen kahramanların makinenin bozulması sonucu olmadık zamanlara düşmelerini öyküler. Bizde de, bazıları 1923’e gitmek istiyor, bazıları 1917 devrimine ışınlanmış duruyor, bazıları İslam’ın “altın çağ”larına gitme derdinde, CHP’ye bağlı bazı partililer 1930 saadet dönemini geri getirme hayalleri kuruyor. Ancak ikide bir önümüze, “bugün”le yüzleşmek gereği geliyor! Bu acıya katlanmak istemeyenler zaman makinesiyle geçmişe dönüp ulusal sınırların dikenli tellerle çevrili olduğu, Berlin duvarının yükseldiği, duvarlar ardında keyfi kararların alındığı ve uygulandığı “altın çağı” istiyorlar ve makinenin bozulduğunu kavramıyorlar. Şeyh Galip ne demiş:” yaşadığın çağdan başka altın çağ yoktur .” Sen yaşadığın çağı, altın çağ yapabiliyorsan yapacaksın! Türkiye güven duygusunu yitirdi. Değerlerini kaybettiğini düşünerek acı çekiyor. Politika, çıkar sağlama algısını yıkamıyor. Tam tersine büyük iddialarla,dini duygulara yaslanarak iktidara gelen iktidar bile deniz feneriyle aydınlandı! Türkiye’nin geleneksel partileri ve liderleri ülkeye miras bırakmadılar. Partilerin kurumsal kimliği devredilemedi ve lider yetiştirmediler. Kurumsal kimliğini devredemeyen partilerin aşınması sonucu AKP’ye şans doğdu. AKP, Milli Görüş’ün partisi RP içinden yeniyi çıkararak parti kurdu. Milli Görüş’ün pragmatistleri ayrıldı ve AKP’yi meydana çıkardı. Dini arka planı aynen tutarken AKP, “gibi” davranarak puan topladı. AB’ci gibi, mağdur gibi, özgürlükçü gibi, tabu yıkıcı gibi,yenilikçi gibi davrandı. Boş merkez sağ arsaya kuruldu. Milli gömleği çıkarttık iddiasını bu nedenle millet ciddiye aldı. Tepki oyları AKP’ye aktı. Diğerlerine duyulan kızgınlık AKP’yi yükseltti. “Bunlar değiştiler,İslam’la siyaseti karıştırmayacaklar” algısı yanıltıcı bir kaset koydu milletin önüne. AKP, son yolsuzluk olaylarının ortaya çıkışıyla, marjinal taleplerindeki ısrarıyla “değişmez” gömleğini yıkamadığını ilan etti. 21.yüzyıla tek partinin temsil ettiği bir siyasi yapıyla girmemiz kabul edilemez bir durum. Bugün yeni bir gün. Bugün yeni bir çağ. Önümüzdeki politik tabloya bakınca ne görüyoruz? CHP: Ülkenin ilk kurulan partisi kendini yenilenmeye kapatmış. Halktan kopuk kadroları var.Tarihi arka planında; Kanuni Esasi taraftarlarınca halk “cühhal” yani cahiller güruhu, 2.Abdülhamit döneminde Jön Türklerin gözündeyse halk cahil, ittihatçıların sevdiği tabirle “sebükmagzan” akılsızlardan öteye taşınamadı. Son dönem Osmanlı aydınlarıyla halk arasındaki ilişki aydınlatan/aydınlanan bazında oldu. Siyasal katılım çağdaş yönetimin ihmal edilen bir ayrıntısı olarak kaldı. Esas sinirlenilen nokta ise; bu akılsızlar ve cahiller onları aydınlatmaya çalışanlara her fırsatta nankörlük etmiştir! Ne kadar tanıdık bir zihinsel yapı değil mi? CHP politikayı halka kapatan bir parti. Üstelik Genel Başkan antipatisi var kurumun. Kemal Kılıçdaroğlu gibi isimler son belge savaşında prim yapsa da bu kurum adına toplamda etkili değil. MHP: Yenilenmeye kapalı ve milliyetçiliği bir rozet gibi yakasında taşıyan, bilimsellikten çok uzak programıyla fikri olmayan partiler kervanında. AKP’ye payanda olması nedeniyle, son kamuoyu yoklamalarında puan kaybeden bir parti. AKP: Siyaset deneyimi olan bir çekirdek yapısına rağmen beş yıllık ilk iktidar döneminde yeni politikalar oluşturamadı. Ele geçirdiği iktidar noktalarını yandaşlarına rant sağlama, cemaatlere rant aktararak güçlendirme politikası izledi. Sayın Başbakan’ın dilinden de anlaşılacağı gibi toplumu , “biz ve onlar “ diye böldü. Bizden olanlar ve olmayanlar diye ayrılan toplumda menfaat,rant,kayırmacılık, nepotizm ve kadrolaşma aldı başını gitti. Deniz Feneri ve Şaban Dişli gibi vakalarla rüşvet ve rant belgelendi. Dini söylemin paraya transfer edilişi kamuoyunun gözleri önünde bir halı gibi açılıverdi boylu boyunca. Bu olaylar zincirinin halkalarının dönüp dolaşıp Başbakan’ın en yakın akrabası Zekeriya Karaman’a ulaştı. Avrupa’da gazeteler “yeteri kadar AK değil mi?” diye başlık attılar bunun üzerine. Allah ve insaniyet namına toplanan paralar buhar olmuş ya da farklı alanlarda harcanmıştı. Bu yetmezmiş gibi;Kanal7 sermayesini alelacele 14 milyon YTL düşürüverdi! Yine de politika ve taktik üreterek sahada var olan tek parti olduğu gerçeğini kabul etmeli. Diğer partiler ve liderler politika üretemediğinden gücü yüksek. DP: 1946’da geniş halk kitlelerine,köylülere ve yoksullara siyaset kapılarını ardına kadar açan DP demokrasinin açılımını yapan partidir. DP bir kurum kültürü oluşturmuş, babadan oğla gelenek aktarımıyla Avrupa merkez sağ parti kültürünün ülkede tek temsilcisi olmuştur. Başka hiçbir parti politik geleneği aileden aktarmaz. Ancak bu kurumsal tavır ve hürriyet mücadelesi Sayın Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı olunca durmuştur. Parti içinden ve Türkiye politik yaşamından gelmeyen Sayın Tansu Çiller’in getirilmesi kurumsal çatlama doğurdu. Sonrası kurumsal yapının yok edilmesi sürecidir. Geleneksel liderlerin yeni liderler yetiştirmemesi en eski iki partiden biri olan DP’yi yıktı. Türkiye’nin liberal muhafazakar ilk parti geleneği ve kültürü küçüldü. Gelenekselle yeniyi birleştirecek farklı bir zihinsel tasarımı olan lidere ihtiyaç olduğunu gördüm ve siyasete girdim. Benim hayallerim var. Baştan sona yenilenmiş bir parti hayal ediyorum. Eski kafalarla, eski bakış açılarıyla işim yok. Ayak oyunlarıyla yürüyen sistemi değiştirmek istiyorum. Kasaba politikalarını geride bırakmamız gerek. 22 Temmuz .2007 yenilgisinden sonraki umutsuz ortamda tek başıma genel başkan adayı olarak çıktım. Partiye ve tabana umut,fikir ve heyecan aşılamaya çalıştım. 3-4 ay tek başıma çalıştım. “Yenilikçiler” adıyla başladığım küçük kadrom çok fedakardı. Partiyi bir klübe çeviren anlayışı aştık. Ancak, bugün deniz yeniden bitti. Kurumsal bir kimlik, yeni bir yol arayışı devam ediyor. Liderlik hedef koyma ve yol gösterme sanatıdır. Demokrasi daha fazla özgürlük ve daha iyi bir hayat için her zaman mücadele edebilme gücüdür. Bunlar iyidir, çünkü bir ulusun geçirdiği aşamaları temsil eder. Politik sıkıntılar, soygunlar, bunalımlar, duvarlar karşısında aklına yıkımdan başka bir şey gelmeyen halk tarihinden habersiz demektir. Türkiye tarihine yabancılaşmış ve hiç bir bilgisi yok. Tarihi bilgimiz olmadan bugünü değerlendirmemiz hep eksik ve yanlış. Bu ayarı bozuk bir camdan dünyaya bakmak gibi tepetaklak bir duygu. İçinde bulunduğumuz karmaşadan çıkmak ancak kendi gücümüzle mümkün. Bu karmaşadan daha iyi günlere zaferle çıkacağımıza inanmalıyız ki güçlü bir Türkiye’yi yaratalım. Her istediğimizi anında elde edemiyor olabiliriz ama cesaret ve mertlikle bizim ummadığımız başarıları yakalayabiliriz. Her gittiğim yerde bana bu tablodan ne çıkabilir ki, ne değişiklik olabilir sorusu geliyor, ya da peki bu karmaşadan , pislikten nasıl çıkabiliriz umut var mı diye soruyorlar. Evet bu karmaşadan ancak kendi gücünüzle çıkabilirsiniz siz olmadan gelecek olamaz . Önce Cumhuriyet’e inandık. Halk bireylerden oluşan bir topluluk , kuru kalabalık değil. Demos da halk demek. Sonra demokrasiye inandık. Şimdi fikirlerin özgürlüğüne ve milli gücümüze inanmalıyız. Mustafa Kemal yoksul bir ülkede bugünün Türkiye’sinin temellerini attı. Bu ülküsü bizim için bu gün de geçerli. O ülküsünü şöyle belirler:”Türk ulusunu, uygar dünyada kendisine yaraşan yere yükseltmek ve Türkiye Cumhuriyetini sarsılmaz temelleri üstünde, her gün daha çok güçlendirmek.” Ülkelerin tarihinde öyle anlar olur ki, tepeden tırnağa değişim gerekir. Çünkü bütün kurumlar ve dayanakları çökmüştür. Her şeyi yepyeni değerlerle yeniden inşa etmek gerekir. Cumhuriyet bu nedenle değişim heyecanının bayramı idi. Yerleşik değerlere, kokuşmuşluğa, çürümüşlüğe, tozlu ve küflü fikirlere, kurumlara isyanın ve başkaldırının adıydı 1923’de. Bu idealist coşkudan daha sağlam bir taş bulamayacağını bilir büyük önder. Ulusuna duyduğu güven onu büyük bir önder yapar. Bugün de bu coşkuya ve güvene ihtiyacımız var. Umutsuzluk atalet doğurmakta. Birey ve vatandaş olma yerine, elindekini koruma içgüdüsü var olmakta. Türkiye yeni bir yüzyılda ekonomiden siyasete tepeden tırnağa reform, değişim ihtiyacıyla karşı karşıya. Eskiyen kurumları yenileyerek muasır medeniyetler seviyesine yükselmek zorundayız. Bu sadece Mustafa Kemal’in değil, onunla yola çıkanların isteği olarak bize sıcak ellerini uzatıyor. Türkiye kadını, erkeğiyle çoluk çocuk güçlü bir ülke istiyor. Türkiye bunun için tüm yoksulluklara , yolsuzluklara rağmen yoluna devam ediyor. Türk ulusu önde olmaktan yorulmuyor, yeter ki ona ayak bağı olunmasın. Türk ulusu genç ve asi başını dimdik tutuyor. Rüzgarlara açık bağrında binlerce yılı beslerken bir Anadolu tanrıçası gibi bereket vaat ediyor. Demokrasi, değişim ve yenilenme isteyen genç seslerin, yüreklerin ve kadınların talebi. Bugün bize gerekli olan rahatlık değil , cesarettir. MODERNLEŞME PROJESİNDE NEREYE GELDİK? Modernleşme, Türklerin kültürel özelliklerinden geliyor.Yani biz hayatımızda ilk defa modernleşmedik.Türkler her zaman çevresindeki kültürlerle alış veriş içinde olmuştur. Çin kültürü, Bizans ve Fars kültürüne dair izler taşımamız Türklerin daha önce modernleştiğini gösterir. Hep daha iyi yaşamak, daha iyi olmak için özendiler. O günün modernliği içerisinde, o dönemin modern sayılan şeyini yapmaya özen gösterdiler. Ahi Evren bundan 700 yıl önce boşuna ‘İnsanoğlu asri tabiatlıdır’ diye kitap yazmamış Anadolu topraklarında. Daha o çağda modern üretime, modern tüketime övgü düzen, yücelten bir akımdır Ahilik. Böyle bir merakları var, o yüzden dünyada hiç kimsenin yapmadığı bir tek Türklerin yapabildiği bir modernleşme projesi halk tarafından sindirilmiştir. Modernleşmeyi Batı kavramı olarak tarif etmek zorunda değilim. Kendi kavramlarımızı üretmeden yeni zihinsel kalıplar edinemeyiz. Teorik bir alt yapı kuramayız. Bu gün kavga, modernleşme projesi üzerine değildir ,bence kavga tümüyle bir ideolojik çeteleşme ve iktidar üzerinden yürütülmektedir.Yoksa ben Anadolu’nun her yerinde her yıl altı ay köy köy dolaşıyorum, Anadolu’nun hiç bir yerinde kimsenin modern olmakla ilgili bir sorunu yok. Türk-Kürt meselesinin bir ucunun da modernleşmeye bağlandığını söyleyebiliriz. Bölge halkı da, modern ve rahat bir hayat istiyor. Terörü durduracak olan tutum ve davranış, bölgeyi bütün Ortadoğu için bir cazibe merkezi haline getirmektir. Alış veriş,eğlence,eğitim, turizm merkezi. Hizmet sektörünün artacağı bir yatırım planı. 10 yıllık GAP deneyimini çöpe atan AKP hükümeti bölgeyi sadece iane yapılacak varoş konumuna düşürmüştür. Bildiği tek yöntemi bölgede uygulamıştır. Kadın odaklı kalkınma projelerinin ilk etaplarında benim de sosyal bilimci olarak çalıştığım projelerin devamı yerine kadınlara çocuk parası vererek oy toplamıştır. Çocuk parası yardımını sadece kadınlara vermiş,onların eline doğrudan para geçmesini ve resmi kurumlarda adam yerine konmasını sağlama algısı yaratması kadınları AKP’ye yöneltmiştir. Ancak bu bir kalkınma projesi değildir. Yine para dağıtma operasyonudur. Oysa tek parti hükümeti döneminde politikasızlıktan bitirilemeyen terör modernizm talebiyle yakından ilgilidir. Askerler haklı olarak siyasi irade yoksunluğundan söz ederken,bunu işaret etmekteler. Ne yapmalıyız? 1.İnsan kaynaklarını geliştirme 2.Kalkınmada eşitlik-hakkaniyet ilkelerini hayata geçirmeliyiz. İnsan kaynaklarını geliştirme ilkesi, insan kapasitesini arttırma ve yaşam kalitesini yükseltme amacına yönelik. Eşitlik ve adillik ilkesi ise, yoksul toplum kesimlerinin yoksulluğunu sona erdirme ve toplumsal cinsiyet dengeli bir kalkınmanın sağlanmasıdır. Bu çerçevede, bölge içindeki eşitsizliklerin giderilmesi, sosyal ve ekonomik alanda dezavantajlı toplumsal grupların (kadınlar, topraksız köylüler, küçük toprak sahipleri, kuru alanlarda tarımla uğraşanlar, kent yoksulları v.b.) kalkınma sürecine entegre edilmelerini hedeflemelidir. DP bölgede güçlü köklere sahip. Sayın Kamuran İnan gibi, Ensarioğulları, Bucaklar gibi bir çok saygın Kürt vatandaşımız politik hayatını DP’de yaşadı. Türk-Kürt ortak iradeyi DP’de yarattık. Bu ortak iradeye bugün de ihtiyacımız var. Terörü bu ortak politik irade yenecektir. Terörün K.Irak’la olan bağlantısı da göz ardı edilmemelidir. Terörün yuvalandığı yer Kuzey Irak’tır. Bu bölgede gerçek askeri kontrol ABD’dedir. Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Barzani ve Irak Cumhurbaşkanı sıfatını taşıyan Talabani, Kuzey Irak’ta PKK terörüne açıkça yataklık eden konumdadırlar. Kuzey Irak Kürt yönetimi, Bağdat yönetimi ve ABD yönetimi Türkiye’ye yönelik terör saldırılarının ortak sorumlularıdır. Ayrıca ülkede Türk- Kürt çatışmasını körükleyen çevreler, adları açıkça ortaya konarak teşhir edilmelidir. ESKİYİ YENİ İLE BİRLİKTE KUCAKLAMAYI ÖĞRENMELİYİZ . Entelektüel değer yaratmayı ve katma değeri yüksek ürünler yapmayı ve tüketmeyi öğrenmeliyiz. Yarın ne tür bir dünya inşa edileceğine kafa yoranlar, ne tür bireylerin başarılı olacağı konusunda vizyon geliştirmek bir hükümetin en değerli işi olmalı.Bunun için vizyon geliştirmek, böylesi bir değişime ivme kazandırmak ve katalizör olmak ve içinde insanların hayatın tadına varacakları bir standardın yasal çerçevesini oluşturmak politikacıların ana görevi olmalıdır. Yoksa yeni kurulan dünyayı anlamadan dışında kalacağız. Kendimizi eski dünyanın kötü mirasından kurtarmalıyız. Yeni dünyamızı kurmalı ve yaşamaya hazırlanmalıyız. Bu Türk Rönesans’ını hazırlamaktır. Yapabiliriz. Yeter ki, milletimize güvenelim. Söyleyecek yeni “politikalarımız” olsun. Fikirsiz siyaset olmaz. Türkiye kendi özgün kültürel sentezini yapmak için zihinsel çaba harcamalı. Zihnini muazzam tozlu bir depo halinde kullanmak yerine çağrışımlara açık kılmalı.Geçmişteki her şeyi anlamadan ileten değil, kendi değişimini sağlayacak bilgiyi üreten olmalı. A.Hamdi Tanpınar der ki: “Kim olduğunuzu bilmezseniz geriye din gider taassup kalır,ahlak gider riya kalır,neşe gider hüzün kalır.” Karamsar bir milletle veya politik anlayışla gelecek inşa edilemez. Llyod George;”Yorgun bir ulus tutucu bir ulus olur” der. Bizi bölen sorunlara bakmak yerine bizi birleştiren unsurlara bakarak yaşama sevincimizi enerjiye çevirelim. Türkiye, geleceğin kanatları altında uyuklamak yerine kendi kanatlarını kullanmayı öğrenmeli ki, şafak vaadkar olsun bize. Kendi özgün sosyal,kültürel ve ekonomik modellerimizi üretme zamanı. Özellikle de,bugün global bir kriz çıktığı dönemde. Çünkü ekonomi sadece finansla ilgili bir alan değildir,psikoloji ve kültürle de ilgilidir. Hayat tarzlarının değişimi gündemdedir bugün. Yeni hayat tarzları, manevi doygunluk ve sevgi temelli yaşam anlayışı neden Türk kültürünün anlatımı olmasın? Dünya sahnesinde neden biz bunu anlatmayalım? Bugün dünden daha fazla Türkiye kültürel kimliğiyle,özgün dünyasının değişimle harmanlanmış senteziyle rol model olmaya adaydır.yeter ki, kavga etmek yerine kendi sentezini gerçekleştirsin,partizanlıktan kurtulsun. Nevval Sevindi Günaydin Parti Genel Merkezi ANKARA da yanlis Türkiye nin kalbi ülkenin gündemini her zaman ISTANBUL belirler ben Parti kursam Genel merkezim ISTANBUL-KADIKÖY olurdu. Siz DP genel merkezinde bulundunuz Ankara yazili ve görsel basina çok uzak bunu benden daha çok siz yasadiniz. Sevgi ve Saygilarimla Levent Semboller (Sağ, sol) Kainatta her kavramın bir sembolü var. Veya olmalı… Neden mi? Başka türlü anlaşılamaz. Zihnin kavramı anlaması için sembole ihtiyaç vardır. Manalar çıplaktır, zihinden çıkarken sembollere bürünür, giyinir. İnsanların hayalindeki gardıropta ne varsa onları giyer. Onlara bürünür. Yani “korku” kavramı bir insanda “köpek” sembolüyle resmedilirken, bir başkasında “yılan” olabilir. Bazısında da küçüklüğünde dayak yediği birisi olabilir. Adem’e secde olayı da bir kavramı secde ile anlatmaktır. Adem’in diğer mahlukata karşı önemi ona meleklerin secde etmesi ile insanların anlayacağı şekilde anlatılıyor. Şeytanın ise secde etmemesi, insana düşman olan unsurlara işarettir. O da o hakikatin kavranmasını sağlayan semboldür. Demek ki kainatta her unsur insana itaat etmiyor. Bu “secde” sembolüyle kavranılır hale geliyor. Şimdi konumuz olan “sağ”, “sol” kavramını anlamaya çalışalım. “Sağ” doğru yolun, doğruluğun, hakikatin sembolü değil mi. Matematikte sağlama (doğrulama)yaparız. “Sol” ise yanlışın, eğri yolun, sembolü. Solak deriz. Yani sıra dışı. Doğal karşılanmayan. Bu durumda “sağ” kavramını günlük yaşamda doğrular için kullanmak akıllıca olmakta, çünkü daha işin başında sembol doğru seçilmiştir. “Sol” yanlışın sembolü olduğundan “sol” kavramının çağrıştırdığı da olumsuz olmakta. Bu nedenle daha başta kavram olarak olumsuzluk algısı kaçınılmaz. Oysa ki hayatın gerçekleri çıplaktır. Kavramlara giydirilen sembollerin seçimi önemli. Mesela zulüm, başına adalet külahı giymiş olabilir. Bu durumda ince bir hile vardır. Zulüm kendini “adalet külahı” sembolünü kullanarak kamufle etmektedir. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Sağcılar (gerçekten doğru değillerse), “sağ” sembolü (doğruluğu ifade eder) kullanarak gerçekte doğru olabilir mi. Solcular (gerçekte hak ve adalet üzere ise) “sol” sembolü (olumsuzu ifade eder) kullanmakla gerçekten kötü sayılabilir mi? O halde öze bakmalı. Sembolleri insanlar kullanırken, çok hatalar yapabilir. Bazı şeyleri de gizlemek maksadını güdüyor olabilirler. Dikkatli bakmalı hadiselere. Öze, hakikate bakmasını bilenler sembollerde takılıp kalmaz. Çoğunluğu ise sembollerle aldatmak mümkün olabilir. “Sağcıyım” diyen zıvanadan çıkınca , karşısında olanın “solcuyum” diyerek çıkması “sol” sembolünü kullanması kendiliğinden oluyor.Sağcılık doğruluğu ifade ediyordu ; bozulunca karşıtı doğru olmalı gibi bir sonuç çıkıyor. Semboller yeni oluşan ihtiyaçtan dolayı yerinde değil mecazi olarak kullanılmış oluyor. Sonuçta solcu bozulmuş “sağ” sembolü yerine bozulmuş sağa karşı olduğu için “sol” sembolü kullanmış oluyor. Aslında sembolleri yerinde kullanmalı, çünkü yerlerinin değişimi kafa karıştırıyor, sonuçta doğruyu görmek isteyen sembolde takılıp kalmamalı; aklını kullananlar pek ala doğruyu görebilir. Saygılar . Ahmet Bektaş. Sizler siyasi kadroları yakından görmüş biri olarak çarkın nasıl döndüğünü de iyi biliyorsunuz. Malesef siyaset kelimesi,Türkiye’de politika kelimesiyle özdeşleştirilmiş ve öylecede kalmış.Siyaset denildiğinde bireylerin zihninde kavramlaşmış bir sistem var.Burada belli bir maddi gücü elde etmiş yalnız zihniyeti rant elde etmek olan,çıkarlarını haksızda olsa savunan,kavganın ve küfrün bolca olduğu,hizmete geldimi herkesin kıyı kıyı kaçtığı devasa bir kadro var.Dokunulmazlıkta işin içine girince,sessiz halkın canını yakan kocaman bir cehennem kazanı var malesef.Bu ülkenin asıl hizmetkarları,sizin gibi dürüst siyaseti yaymaya çalışan biri olunca malesef üç beş kişiyle ilerleme de kaydedemiyor bu ülke.Tv’de siz siyasetten uzaklaştığınızı söylediniz ya ne diyeceğimi bilemiyorum çok üzüldüm maddi ve manevi kayıplarınızda cabası.Siyasi anlamda ziyan edilmiş insan yaptıkları için sizi inşallah hiç bir zaman onmazlar bu vahşiler.Ama sosyal faaaliyetlerinizle,kadınların ve gençlerin size daha çok ihtiyacı var.Ben inanıyorum ki birgün layığını bulucağınız insan kitleleri sizi biryerlere taşıyacaklar. Sağlığınızın,mutluluğunuzun ve enerjinizin her daim kalması ümidiyle… Sevgilerimle Burak Mavili.

Sayfa 1 / 212»