NTV’de NEDEN programı
Can Dündar yönetiyor, Merdan Yanardağ, Ömer Laçiner ve Önder Aysan ve Nevval Sevindi
tekrarı bu gece 24.00 de ve Ctesi günü öğlen 12.00′de izleyiniz. Fethullah Gülen paranoyası yerine bilgiye,sosyal bilime inanmanız dileğiyle….
Can Dündar yönetiyor, Merdan Yanardağ, Ömer Laçiner ve Önder Aysan ve Nevval Sevindi
tekrarı bu gece 24.00 de ve Ctesi günü öğlen 12.00′de izleyiniz. Fethullah Gülen paranoyası yerine bilgiye,sosyal bilime inanmanız dileğiyle….
Bu denli güzel ve kimliği sağlam bir kenti nasıl kimliksizleştirebilirim diye düşünseniz ancak bu kadar soldurursunuz. istanbul’un sokak satıcıları, sokak yemekleri ve dokusu çok değerlidir. 2004′de Anıtlar Yüksek Kurulu Boğaz’daki balık satan teknelere bile takmıştı. Bir ara en eski Türk “fast-food” ürünü balık ekmek satılamaz olmuştu. Oysa Sarıyer’de bitmekte olan dev bir cami var.Deniz manzaralı ve dev bir çirkinlik. Mimar Sinan’ın İstanbul’unda cami çirkinlik yarışması yapılsa birinci kolay bulunamaz! Anıtlar Yüksek Kurulu tatilde mi acaba?
Sarıyer balıkçıları Osmnalı döneminden beri varolan bir dokuydu. Orayı da kaldırmışlar.Yerli esnafı tarumar etmişler. geleneksel bir yer daha tahrip edildi.Tıpkı Beyoğlu gibi ruhsuz taşlar,beton ve parke yığını bir kimliksizlik abidesi olmuş. Buradaki gelenek de böylece tırpanlanmış. Osmanlı’dan beri aileler buraya tatil günleir gelir, balığını yer,balık alır ve muhallebisini yer eğlenirlerdi. sarıyer’e gitmek diye bir hedef vardı. Bu çirkinleştirilen İstanbul kimliksiz ve kişiliksiz yöneticilerin zevksiz yeleştirmeleri. Batılı kültürde uzmanlar, bölgede yaşayanlar, sanatçılar,antropologlar,sosyologlar hep birlikte çalışır ve kentteki anılaır korur. nerede sizin anılarınız? Anılarınızın olduğu mekanlar?Ne doğduğum İzmir’de var, ne İstanbul’da? Anılarımızı gömen zihniyet ve politik anlayış tek tip insandan hoşlanan hoşgörüsüzlüğün adı. ne yazık! Bu güzel İstanbul’u zevksizlik curcunasına dönüştürdüler. Laflar iri iri ama söyleyenlerin boğazına takılmıyor. Allah bizi kurtarsın vesselam…. NOT:AKP böyle kaybetti Sarıyer’i.Şimdi canımız ne isterse yaparız politikasının sonuçlarını düşünürler umarım. 2004′deki yazım: İnatlaşma seven yöneticilerimiz balık ekmek teknelerini ve Yeniköy’deki teknelei kaldırdılar. ne güzel,Türkiye’nin bütün sorunlarını çözdük diye o gece rahat uyumuşlardır!! Dünyaca ünlü gurmeler bir iki yıl önce İstanbul’a geldiler. Eminönü’nde satılan “balık ekmek” en beğendikleri yiyecek olarak gazetelere konu oldu. 1800′lü yıllardan beri Türk “fast-food”u balık-ekmek Galata Köprüsü’nün simgesidir. Şimdi bunu küçümseyen zihniyet yasaklama kararı çıkardı. Sağlık koşullarını denetlemek yerine yasaklama kolaycılığından kurtulamıyoruz bir türlü. Yasakla, kurtul! Yani kültürünü kaybet, kurtul! Çünkü Amerikan fast-food restoranları alkışlarla açılırken Türk mutfağının en eski hazır yiyecekleri çöpe atılıyor. Bu yetmiyor bir de Anıtlar Yüksek Kurulu Yeniköy’de bağlı teknelere takıyor. Görüntü kirliliği yaptığını keşfeden Anıtlar Kurulu’nun İstanbul’una bakıyorsunuz görüntü kirliliğinden Süleymaniye’yi görmek mümkün değil. Olduğunuz yerde durun ve çevrenize bakın, görüntü kirliliğini saymaya elinizin parmakları yetmez. Ayrıca o kadar görüntü ve kural düşkünü bir ülkeysek hiçbir zaman saatinde gelmeyen, kuralları ihlal eden ve adam ezen halk otobüslerini kaldıralım. Olmaz mı? Trivana eski İstanbul’dan güzel bir anı gibi duran Yeniköy’deki teknelerden biri. 50 kişilik iki ailenin beslendiği bu teknede en nadide lezzetleri bulabilirsiniz. Tekne tam bir KOBİ yani aile işletmesi. Gelinler, oğullar ve yeğenler kadar Rizeli büyükanne de çalışır. Rizeli büyükanne kendi kültürünü ve lezzetini pişirip dağıtır halka. Hamsi koli, hamsi dolması, kara lahana, mıhlama ve mısır ekmeği onun kültürel zenginliği. Ayrıca hamsili ekmek, üzüm zamanı papaçure bulursunuz. Rizeli Cemal’le Erdekli Vedat balıkçılar Girit ve ada kültürüyle Laz ortaklığı yapmışlar. Şaşal şişesiyle kefal tutup kefal buğulama yapan Cemal’le uskumru çirozu yapan Vedat usta, eski Yeniköy çirozluk geleneğini sürdürüyorlar. Onlar gerçek balıkçılar. Gerçek esnaflar. “Müşterimi seviyorum. Ona en az paraya en kaliteli yemeği nasıl yediririm diye düşünüyorum. Üç gün sonra yine canı çekince gelmeli.” diyen Vedat usta ahilik geleneğinin değerlerini söylüyor. Masadaki zeytinyağını bile Erdek’ten bahçesinden sızma getirecek kadar lezzete düşkün bu iki aile, İstanbullu ailelere yemek keyfini yaşatıyor. Boğaz’ın en güzel balıklarını içkisiz, rahat bir ortamda ucuza yiyorsunuz. Balığı gözünden tanıyan bu insanlar binlerce insana hizmet sunuyor. Çevreyi temizliyor. Yüzer lokanta diye bir mevzuat zaten yok. Vali Erol Çakır zamanında yayınlanan bir genelgeye göre telsizi, tankı her şeyi tamam tekne sayısı az zaten. Bunu kontrol etmek yerine yasaklamak ne kadar akılcı? Her ay ilçe sağlık müdürlüğünün teftiş ettiği tekneler kadar keşke devlet gıda kontrolünü yapabilse yurt çapında. Türkiye gıdadan kanser vakaları artan bir ülke. Ziraatta kullanılan kontrolsüz gübrelemenin, hormonun ise haddi hesabı yok. Bandırma’da etrafa yıllardır zehirli sülfürik asit saçan Bağfaş yerine halkın sevdiği teknelerle uğraşan zihniyete karşı durmak gerekir. Halkın sevdiği her şeyi elinden almak bir gelenek oldu. Kültür böyle öldürülüyor. Tek tipleştiriliyor. Türk mutfağında füzyon iddiası taşıyanlar, bilmeden füzyon geyiği yapanlara da halkın en güzel cevabını Trivana’da bulabilirsiniz: Yoğurtlu balık mantısı. Fener balığıyla yapılan mantı harika bir lezzet. Balıkçı kültüründen gelen iki insanın yarattığı füzyon mutfağı, ada kültürüyle Karadeniz’i birleştirerek yeni bir buluşma sağlıyor. İşi bilen, namuslu insanlar para kazanınca güçlü ama işi bilmeyenler mevzuat hazretlerine yüz sürerek gölge etmeyi seviyor bu ülkede. Görüntü kirliliği her alanda yoğun bir şekilde yaşanıyor galiba. Neyse… Siz her şeyi boşverin ve hemen gidip bir torik yiyin çirozun yanında ve İstanbul’da yaşadığınızı anlayın. Ahmet Örs deyazdı “sokak yemeklerimizi tek tek kaybediyoruz.Çok yazık.Bunlar kültürel değrlerimizdir.diye.Anlayan var mı? Yıllardır yazılarınızı okurum, gercegi ama sadece gercegı yazdıgınızı gordum. Insanların hayatta sizden cok istifade ettigine inanıyorum. Sahsen ben ettim Allah icin buna sahidim, topyekun insanların hali hazırdaki mutsuzlukları beni uzuyor, oratalıktaki kargasa bunu gosteriyor. Yasayan herkesin bu muzdarip haline yegare carenin ne oldugu belli. Istedimki yanlis mecralarda omurler tukenmesin, sizin gibi hayatı bir oyun olmaktan cok ote bir anlamda anlayabilmis birisi cok sey anlatabilir ogretebilir diye dusundugum icin yazdim. Insallah yanlis anlasılmadım. Insanlıgın muzdarip kalbine gercek saadete giden yolları gostermek bilenlerin isi. Iyi pazarlar dilerim Gurel 60 yıldır Emek Cafeyi işleten Osman amcanın efendiliğindn nasibini almamış komşuları orayı kapatmaya uğraşıyor.Seyirci kalan herkes yuh olsun!İyilik yap kötülük kazansın…. Mustafa/Yeniköy
“We Are One” diyen Amerikalı sanatçılar, aydınlar, siyasetçiler ve millet, bizim bölünmüşlüğümüzü gözümüze sokmak için yapılmış bir gösterinin parçası gibiydi.
İlk siyah Amerikan Başkanı Obama’nın töreninde kurucu Abraham Lincoln’a övgüden başlayarak siyasi tarihlerinde önemli her an’ı, dönemi ve başkanı gocunmadan anabilen bir millet Amerikalılar. Birbirlerini eleştiren ama çamur atmayı en milli olan anda bile yapmaya cesaret edenleri de dışlayan aydınlarıyla özgüveni sağlam bir Amerika. “Kurucu Lincoln’u sevmiyorum “ demeyi bırakın, bunu aklına bile getirmeyen Amerika. “Biz Biriz” demenin millet olmanın,ortak tarihi yapanların kaderine sahip çıkmanın bir anlamı vardır diyen Amerika. Politizasyonla kirlenmekle(kirletmekle) siyaseti birbirinden ayırmanın devlet adamlığı olduğuna örnek bir devir töreni. 1950’de, 70’de,90’da yapılanlara kan davası güden eleştirileri aydın makalesi diye yutturamama mekanı Amerika. Kıyasıya eleştirilere açık, ama hakaretlere kapalı basın yayın sorumluluğu Amerika. Bilimsel çalışma ile yalakalığı kesin çizgilerle ayıran Amerika. Aydın ve akademik sorumluluğu taşıyan insanların “bir”liğe katkısını hissederek göz yaşlarınıza hakim olamadığınız yer Amerika. Nefreti körükleyerek siyaset yapmanın anlamsızlığını bir siyah Amerikalıyı Başkan seçerek anlatan Amerika. Her şeyi birbirine karıştıran Türkiye, Amerikan/Yahudi düşmanlığını körükleyen hükümet politikasıyla Batı’dan kopmakta. İsrail politikasını eleştirmekle Yahudilerden nefret etmenin hiç ilgisi olmadığını anlatmayanların yeri olan ülkeme yazık. Bin yıllık Türk kültürünün sosyal genlerini deforme eden siyasiler,aydınlar ve akademik dünyada politizasyona teslim olanlar gözümün önünden gelip geçiyor sırayla. 1922’de yazıyor Yakup Kadri: “Bu günkü Türk gençliğinin kalbine milliyet hissini bir çeşit atalar özlentisi şeklinde sokmak isteyenler milliyet hissiyle emperyalizm fikrini birbirine karıştırıyorlar ve gözlerimizle gördüğümüz,kulaklarımızla işittiğimiz,hatta içinde yaşadığımız,hatta belki kendi arzularımız arasında bulduğumuz canlı destanın değer ve önemini küçültüyorlar. Yeni nesil bilmelidir ki, Türk tarihinin en şanlı sayfalarını bu günkü fevkalade vakalar teşkil etmektedir. Fakat yazık ki, bu günün büyüklüğü, yüksek dağların yüceliği gibi ancak uzak bir mesafeden görülebilir. Bu bakımdan, bize öyle geliyor ki, bugün oynadığımız rolün heybetini de bütün değer ve ehemmiyetiyle ancak yarın ki nesil görecektir. Lakin,o nesil için, dilerim ki, bu devrin hatırası bir geçmişe hasret haline girmesin.Çünkü biz bu hastalığın ne demek olduğunu biliyoruz. Doğduğumuz günden beri onun acılarıyla kıvranmakta,onun hummalarıyla yanıp kavrulmaktayız. Biz, iki de bir arkamıza dönüp bakmaya o kadar alıştık ki, önümüzü görmeye vakit bulamadık ve belki onun içindir öne doğru attığımız her adımda ya bir batağa saplanmak,ya bir uçuruma yuvarlanmak tehlikesiyle karşılaştık.” 28 Nisan 1922 Önüne bakmak için neyi bekliyor Türkler dersiniz? NEVVAL SEVİNDİ Bilgi ve bilinç Sık tekrar ettiğim şu güzel söz çok manidar. “İlim bir noktadır, cahiller onu çoğaltmıştır.” Hz.Ali “Big bang” bilirsiniz bir noktadan açılıyor, genişliyor… Çiçek gibi, ağaç gibi bir nokta, çekirdekten açılıyor. Kainat bilgi,ilim üzerine kurulmuş. Sonsuz kudret ve ilim sahibi kim ise kainatın sahibi ve idarecisi de O’ dur Günümüzde bilgiye ulaşmak o kadar zor değil.Bilgi çağındayız, kitapçılarda sayısız bilimsel, kültürel eser mevcut. Bilgisayarın olağanüstü kolaylıkları, internet bağlantısı ile muazzam bir bilgi, dataya ulaşmak mümkün… Bilgi tek başına yeterli mi? Burada bilinç devreye giriyor, bilginin bilinçli kullanımı ile şuurlu fikirler ortaya çıkar. Bilinçsiz, şuursuzca kullanılan bilgi, Dünya’yı içinden çıkılamaz bir hale soktu! Bilgi savaş, katliam, soy kavgaları için kullanıldı.Bütün insanlığa yetecek kaynaklar bilgiyi tekelinde tutan şuursuz kişilerce bilinçsizce kullanıldı. İnsanlar bilgiyi tekelinde tutanların zulmü altında çaresizlik içinde duygusallaştı… Çözüm üretmekten aciz olduğu için yakınıyorlar… İlim denince din geliyor akla. Neden insanlar dini ilimlerle ideal konuma gelemedi? insanların çabalarıyla ulaştığı ilimi vahiy yoluyla gelen ilimden ayrı düşünebilir miyiz? Çok dikkatli incelenirse aynı noktaya çıktıkları görülür. “Aklın yolu birdir.” Zahirde çelişki varsa ya insan o noktaya gelmemiştir yada anlayamama, yanlış anlama vardır.Tahrif edilen kutsal kitapları göz ardı edemeyiz. Son tahlilde ister dini, ister insan kaynaklı ilim ; bilinçli, şuurlu olarak insanların mutlu ve huzurlu yaşaması için kullanılabilir. İnsanlar, kendi aralarındaki (sinsice yaptıkları) ırk, din, menfaat kavgalarını en aza indirdiklerinde ilim insanlığın saadetine sevk edilmiş olacaktır. Saygılar. Ahmet Bektaş
Her yere politika bulaştırıldı. Politizasyon bir nem bulutu gibi herşeyi sardı, kemirdi ve içini boşalttı.”Bizden yana olanlar ve olmayanlar” klişesi ülkenin geleceğini elinden almıştır. Yaratıcı bireyleri, vatandaşlarını yok etmektedir. Geri dönülemez bir şekilde tarımda ,sanayide ,sanatta bir çok alanda “üretici” kültürü kaybetmekteyiz.Üreticiyi pişman eden sistem çok pişman olacak bir gün.Bu, bugünün iktidarının sorunu değil sadece, bu iktidara yolu açanların da düşünmesi gereken bir durum.
Haberlerde başlarında yeşil bantlarıyla,oyuncak tüfekleriyle babalarının teşvik ettiği çocukları gördükçe yüreğimi nasırlı eller sıkıyor. Hoyratlık rüzgarı esiyor her yandan. İyi niyetli bir şey için (miş gibi) kullanılan çocuklar kız erkek bağırıyor haykırıyor.
Onu kullananlar öz anne babaları mı gerçekten? Okullarda şehitlerimiz için bile saygı duruşu yapmayan Milli(!)Eğitim Bakanlığı da mı çocuklarımızın ruhunu mandalla iplere serip kurutmaya, katılaştırmaya çalışıyor? Kaya gibi sert kafalardan , taş kalplerden çıkan cin fikirler ateş,yumruk ve küfre mi davetiye çıkarıyor çocuklarla? Pikniğe gider gibi çocukları yakılan kuklaların,şiddetin göbeğine mi sürüyor? Yunan ordusu her türlü alçaklığı yaptıktan sonra yenilen Venizelos’un ayakları altına serilen Yunan bayrağını kaldırtan liderimiz ne lidermiş gerçekten… Düşmanlığın hasını görse de, Türk kültürü gereği düşmana nefretle değil saygıyla cevap veren Mustafa Kemal neden bunu yapmıştı?Çünkü bir milletin tamamı düşman ilan edilemez. İnsanlık ailesinin bir parçası olan kültür ve milletlerin top yekün “düşman” ilan edilmesi Batı kültürünün nişanesidir. Emperyalizm ayaklar altına alır tüm değerleri,bunu tarih okuyan bilir. Dedesini ninesini dinlemiş olan da bilir. Çocuklar avazı çıktığı kadar bağırıyor renkli camda. Çocuklar akşam ne rüyalar görecekler acaba? Çocuklar annesini döven babasının neden başkalarına kızdığını anlayacak mı acaba? Şiddet bizim kültürümüzün, dinimizin dışındadır. Zorbalık yoktur. Her türlüsüne de karşıdır. Biraz ninesini dedesini dinlemiş olan bilir. Türk masalları dinlemiyor artık çocuklar. Siyasi haberlerin tutkunu çocuklar…. Çocukluklarına izin verilmeyen çocuklar…. Gelecek kuşaklar, politikanın çamurunda tedavi edilecekse umudumuzu ertelemek gerekecek yeniden. “Bu çamur çok sıcak yakıyor” diyemiyorsa çocuk sınırları bilmediğinden. Korkusundan. Belki de “babam beni sevsin” diyedir. Büyüklerin dediğini yapan çocuklar onların sevdiğini sanır kendilerini. Sevgiye muhtaç saçları, gözleri, yürekleri onaylanır her “aferin” de. Bir tarafı kollarken, sinsice diğer tarafı terk ediyorsan eğer sevgisizliğe düşüncesizliğindendir. Yoksa ellerini toprağa gömmen gerekir günahların affedilsin diye. İranlı şair Furuğ Ferruhzat Der ki: “ellerimi bahçeye dikiyorum/ yeşereceğim, biliyorum,biliyorum,biliyorum/ ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın çukurunda / yumurtlayacaklardır. “ Çocuklara dokunmayın ki, onların ellerinde sevgi yeşersin, kahır ve nefret değil. NEVVAL SEVİNDİ
1990’lı yıllarda “21.yüzyıl” ve “3.binyıl” söylemleri her konunun başlığıydı. Türkiye ‘de ise siyasi istikrarsızlık….
Bir gece “kamyon”a çarpan Susurluk vakası Türk milletinin sivil hareketliliğine sebep oldu. Sivil inisiyatifler siyaset şeffaflaşsın diye bayrak açtılar. Demokrasinin önündeki engeller cesur savcı ve hakimlerce kaldırılsın talebi yükseldi. Ama o zamanın iktidarı DYP ile paylaşan RP kulaklarını tıkadılar buna. O günün RP’lileri bugün iktidarın sahibi. O gün engelledikleri her şeyi bu gün önümüze “sepet sepet bomba” diye koyuyorlar. Ergenekon 28 Şubat hesaplaşması diye başlayıp yolu Susurluk’a çıkan bir yol haritası oldu. Bütün ülkelerdeki “gladio” ortaya çıktığı halde Türkiye’nin sessiz siyaset,devlet ve hukuk katmanlarına gömüldüğünü biliyoruz. Türkiye sürekli birilerinin birilerinden rövanş aldığı “nefret” tohumları ve tepkisel politikalarla tıkanan bir ülke. Bu günde siyaset tıkanmıştır. Hukuk tıkanmıştır. Biz 21.yüzyıla giremedik. Temizliğimizi yapamadık. Demokratik hayatımızı “bireysel hak ve özgürlükleri genişletme” üzerine kuramadık. “Benden olan iyidir” önyargısı ve tutumu nedeniyle çetelerle savaşılamadı. Her yer çetelere teslim oldu. Sadece “gladio” dendi ama adi suçlu çeteler korundu. Yolsuzluklar çetelerle tavan yaptı. Dün yakalanan Akfırat Belediye Başkanı operasyonunda çok sayıda silah bulundu.Silah deposu durumunda olan evler,insanlar ve yerler gazete haberlerinin vazgeçilmezi durumunda.Suç örgütleri almış başını gitmiş durumda. Hukuk işlemiyor ve daha vahimi millet “hukuka gidersem kazanamam” diyerek hukuktan,adaletten vazgeçmiş durumda. Böyle mi demokratikleşeceğiz? Böyle mi gladio ortaya çıkacak? Böyle mi darbe paranoyasından kurtulacağız? Düşünce özgürlüğünü yasalarda sonuna kadar serbest bırakacağız demeyen iktidar mı demokrasi için çalışıyor? Partiler ve seçim yasalarını görmezden gelen iktidar mı demokrasinin yolunu açacak? “Ergenekon savcısıyım” diyen bir Başbakan mı demokrasi ve hukukun üstünlük ilkesini koruyacak? Dış İşleri bakanı’nın ortada olmadığı bir ülkede her işe Başbakan bakıyorsa buna ne isim verilir acaba? Saygı ve sevgiyi devamlı kendi için bekleyen başka iç kimseye,gruba,sınıfa, bireye vermeye niyetli olmayan Başbakan bizi 21.yüzyıla taşır mı acaba? Ergenekon; iddianamesi belli olmayan, soruşturma süreci kameralar önünde gelişen ve hükümetin taraf olarak devamlı fikir beyan ettiği bir yapılanma geçekleşti. Bulunan silahlar,cephaneler içinde aydınlatma fişeği/bombası var bol miktarda. Silahların nerede olduğunu bildirmek için konmamışsa bu fişekleri atın havaya ve bunlar kimin/kime ait bizi aydınlatsın lütfen. Yoksa karmaşaya boğulmuş milletin kafasında aydınlatma fişeği hiç çakmasın mı isteniyor? 28 Şubatta “tık” çıkarmayanlar bugün Mc Cathy yazıyor!Ben dün yazdım, bugün de yazıyorum.Her dem demokrata hasret olduğumu da haykırıyorum. NEVVAL SEVİNDİ “Doğrusu izlemiyordum ama bir arkadaşım arayıp söyledi. Ben de izlemeye başladım. Adamı dinleyince ilk intibaım, tımarhaneden bir meczup konuşuyor, şeklinde oldu. Tam bir kepazelikti.”eski Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın sözleri haksız mı? Devlet klinik vakaların oyuncağı durumuna düştü. Hukuk tamamen ayaklar altına alınmış durumda. Demokrasi hukuk olmadan nereye kadar? Bu konuda Metin Münir’in yazısı zihin açıcı olabilir. “hepsi talan,gerisi yalan” durumu…. 16 Ocak Cuma 2009/Milliyet Türkiye’de siyaset hortumlamayı gizlemek için çıkarılan bir gürültüden başka bir şey değildir. Bu gürültü bazen askeri bando, bazen aranjmandır, bazen fasıl gibidir. Bazen de Ergenekon gibi her telden. Bilgiyle saptırmanın, iyi ile kötü niyetin, doğru ile yanlışın, yargıyla siyasetin sarmaş dolaş olduğu, nereden çıktığı, ne kadar süreceği olmayan alaturka bir gürültüdür Ergenekon. Boşuna anlamaya çalışmayın. Ergenekon’la ilgili her şey doğrudur. Ergenekon’la ilgili her şey yalandır. Ergenekon “Yorgan gitti, kavga bitti”nin kavga kısmıdır. Yorgana ne oldu peki? Yorganı kim götürdü, kimin yatağını ısıtıyor? Buldozerler televizyon kameralarının önünde gömülmüş silah ararken, odalarda, gözlerden uzak, milyarlarca dolarlık ihaleler, satın almalar yapılır. Paralar yanlış yerlere yatırılır. Har vurulup harman savrulur. Haksız servetler edinilir. Türkiye azgelişmiş, çok böbürlenen bir üçüncü dünya ülkesi olmaya devam eder. AKP’nin AB?hevesi bir hile! Akaretler’de, Etiler’de, Maslak’ta falan kendinizi Paris veya Londra’da sanabilirsiniz. Osmanlı döneminde de Pera’da kendinizi Viyana’da sanabilirdiniz. Ama İstanbul ne o zaman Viyana idi ne de şimdi Paris veya Londra. Köprüyü geçip Polonezköy’ü aştınız mı, Doğu Anadolu’dasınız. Serpiştirilmiş kısıtlı refah bölgeleri dışında Türkiye’nin tamamı Doğu Anadolu’dur. Türkiye gerçek bir hukuk devleti olmadıkça ne bu Ergenekon’u halledebilir ne de başka Ergenekon’ları önleyebilir. Ama kamu kaynaklarından bu boyutta çalınan bir ülkede “hukuk devleti” falan olamaz. Hukuk devleti şeffaflıktır, yöneticilerden hesap sorulabilen bir rejimdir. Hırsızlar ise karanlık sever ve işledikleri suçun cezasını çekmekten hoşlanmazlar. Hukuk devleti onlara göre değildir. AKP’nin Avrupa Birliği hevesi bir hile, bir seçim yatırımıdır. Yeni başmüzakereci seçilmesi görüşmelere hız katmak için değil mahalli seçimler öncesi liberalleri kandırmaya ivme vermek içindir. Esas iş Hazine’den hortumlamak Erdoğan Türkiye’yi gerçek bir demokrasi yapmak istiyorsa buna kendi iradesi ve siyasal gücü yeter. Brüksel’in reçetesine veya omuz sıvazlamasına ihtiyacı yoktur. Atatürk cumhuriyeti kurup, çağ değiştiren reformlarını yaparken Avrupa’dan reçete istememişti. Demokrasinin formülü neredeyse ekmek yapmanın formülü kadar eskidir ve herkesin malumudur. Politikacıların da malumudur. Ama Türkiye’yi demokrasi yapmak yönetici kadronun işine gelmiyor. Çünkü esas iş demokrasi değil Hazine’den hortumlamaktır. Bu da ekmek yapmanın formülü kadar eski bir iştir. Bütün bunları Türkiye’de yaşayan insanların çoğu doğmadan keşfeden ve bu yüzden hayatının büyük bir bölümü mahkemelerde ve cezaevinde geçiren Çetin Altan ustamız geçenlerde durumu çok güzel özetledi: Demagogluğun formülü, gizlemektir avantayı, artırıp şamatayı… Sizin gibi 10 gazeteci olsaydı Türkiye değişik bir yer olurdu, büyük usta!
Türkolojinin yıldız bilim insanı dünyadan göçtü. O bilim adına gençlere “rol model”dir. Onu okutarak,tanıtarak çok şey kazanırız. Ülkesini seven gerçek aydın yetiştirmek için önümüze ışık saçan bir mum olur bize. Aydın;zerafet,cesaret ve bilgi demektir.
İLBER ORTAYLI vefat İrene Melikoff Türkoloji İrene Melikoff, Fransız akademi dünyasının zirvesine çıkarken üç de aydın çocuk yetiştirdi. Üstelik her zümrenin sevgisini kazanmıştı Fransız medyasında çıkan haberler dört haftaya yakın bir süredir komada olan ünlü bir bilginimizin, Prof. Irene Melikoff’un iyileşme imkanının kalmadığını yazıyordu. Bu haber hekimlerin raporuna dayanıyordu. Nitekim perşembe gecesi ebedi aleme geçti. Hiç şüphesiz Türkoloji dünyası yaslı günler yaşıyor. 1917 Ekim’inde Petrograd’da doğdu. St. Petersburg’un savaş başında değiştirilmiş adıydı. İhtilal günleriydi, sokaklar kaynıyordu. Ana tarafından Rusya’nın soylu bir ailesinden, baba tarafından Azerbaycan’ın petrol burjuvazisine mensup Aleksandr Melikoff’un kızıydı. Küçük İrene’e sorsalar Rusya’yı bırakabilir miydi bilinmez ama aile bir yıl içinde Rusya’yı terk edip Fransa’ya geçti. Ruslar bazı muhacir milletlere benzemez; okumuş üst sınıf aileler ulusal kültürel kimliklerini hassasiyetle muhafaza eder. Kusursuz Shakespeare okuyacak kadar düzgün İngilizce ve bulunduğu ülkenin Fransızcasını en haddeden geçmiş tarzıyla kullanan Melikoff; hiç şüphesiz ki Rusçayı da en zarif telaffuz ve zengin lügat ile öğrendi. Üç dili de sadece kulaktan değil, kitaplardan zenginleştirmişti. Sonra bunlara İtalyanca katıldı. Döneminin bütün Fransız aydınları gibi liseyi bitirdiğinde Yunanca, Latince klasiklerle yeterince tanışmıştı. Melikoff Kafkasların kültürünü her zaman büyük hayranlık ve saygıyla izlediğinden, Doğu dilleri okuluna gitti. Burada Türkiyat şubesini seçmişti. Bölümün hocası Jean Deny idi. Prof. Deny Polonya asıllıdır. Güçlü bir linguist yani dilbilimcisiydi. Türk dilinin gramerini halen aşılmaz biçimde derleyen odur. Öğrenciler Deny’yi sıkıcı buluyorlardı. Sıkıcı bulmadıkları, ömür boyu hayranlıkla andıkları hocaları ise Paris’te sürgününü yaşayan, milli mücadele döneminin sağlık bakanı Dr. Adnan Adıvar’dı. “Adıvar size ne öğretiyorduk ki?” diye sorduğum zaman Bernard Lewis “Her şeyi, hatta Goethe’nin ‘Faust’unu bile. O iki dünyanın da kültürüne sahip, ikisinin de üstadıydı” dediydi. Türkler onu hep el üstünde tuttu İrene Melikoff ünlü matematikçimiz Salih Zeki Bey’in oğlu Faruk Sayar ile evlendi. Bu evlilikten Belkıs Sonya, Ladin ve Şirin Laura adlı üç kızları oldu. Kültürel kimliği kuvvetli bütün Rus aydınları gibi yad ellerde üç kızına da Rusça öğretti ve çok sevdiği kızlarının babalarının dili olan Türkçeyi de birlikte aşıladı. Şirin Laura bugün saygı duyulan bir Türkologdur, bilhassa Azerbaycan mıntıkasının edebiyatını çok iyi tanır. İrene Melikoff hoca Türkiye’nin her şeyiyle ilgilendi. “Danişmendname” üzerine kaleme aldığı ünlü doktorasından sonra Alevi tetkikleriyle uğraştı. “Uyur İdik Uyardılar” onun bu konuda geniş halk kitlelerine yönelik bir kitabıdır. Türkiye’nin solcularını da sağcılarını da tanıdı. Kırıcı olmadı ve batılı meslektaşlarında pek bulunmayan tevazuu ile her zümrenin muhabbetini kazandı. Strasbourg’da yardım etmediği Türk yok gibiydi; işçiler, gurbetçiler, talebeler… İnsanımız kendisini kollayanı unutmaz; Melikoff da Türklerin bulunduğu yerlerde el üstünde tutuluyordu. En tatsız zamanlarda bile Türkiye’den uzak kalmadı Birçok Türkologun Türkçe konuşmayı öğrenmediği, kendisine tarihçi diyenlerin Türk edebiyatı ile ilgilenmediği, hatta lüzumlu bir faaliyet olan gazete okumaktan bile kaçındığı bir dönemdeyiz. İrene Melikoff Türkolojinin altın devrine mensuptur ama zor hayatının içinde üç aydın çocuk yetiştirip Fransız akademi dünyasının zirvesine kadar yükseldi. Yaşadığı hayatın emektar ruhlu insanlara örnek olmasını dileriz. Birtakım münasebetsizlerin aksine, tatsız zamanlarda dahi Türkiye’den uzak kalmadı. Bu halkı ve ülkeyi sevdi. Onun şahsında sıcak bir dost tanıdık. 30 yıla yakın tanıdığım, samimiyetle görüştüğüm bir aziz meslektaşı unutmak mümkün değil. Her zümreden Türkün tanıdığı kimseydi. Bilim dünyamızdan bir yıldız daha kaydı. Üzüntülü günler ama hayat bu.
NEVVAL SEVİNDİ İLE KİTAPLARI EKSENİNDE BİR SÖYLEŞİ Birsen AYVAZ
SORU 1 : Nevval Sevindi bir öykü ya da roman yazarı değil; şair hiç değil. Ancak dili ustaca kullanımı öylesine belirgin ki ele aldığı sosyolojik tabanlı en ağır konuyu en anlaşılır, en sıcak, sevimli ve yüreğe dokunan tarzda işliyor ve metni şiirsel öğelerle ya da hoş anekdotlarla çok sağlam bir zemine oturtuyor. Onun metinlerinde bir “ üst dil “ karmaşası yok. Yani metinle okur arasında gerek duyulabilecek tek iletişim olgusu, okurun yaşadığı hayatı gözlemleme ve yorumlayabilme becerisi. Bunun dışında çok sofistike, ansiklopedik ya da akademik bilgiler okur olmak için koşul değil. Bu boyutuyla da Nevval Sevindi’ nin kitapları “ bir solukta okunan “ ama “döne döne tekrar okunan “, okurken arada duraklayıp kendi hayatını gözden geçirme gereği hissettiren ve sıkça “ bu beni anlatıyor “ dedirten kitaplar. Bu açımlamanın ardından yanıtını merak ettiğim sorumu yöneltmek istiyorum, metnin okunabilirliği, estetizmi, bilgi tabanı, topyekûn sunumu bazında edebi birikimin gerekliliği ne kadardır? Bunu yazarın penceresinden bakışla soruyorum tabi ki CEVAP:Bu önemli analiz içeren sorunuz için teşekkür ederim. Bu dil için çok ciddi bir edebiyat tabanı gerekiyor. 6 yaşımda okumaya başladığım andan beri düzenli bir edebiyat eğitimi de aldım. Türk ve dünya çocuk edebiyatı, Türk klasikleri, dünya masalları ve yerel masallar, dünya klasikleri, Türk ve dünya güncel edebiyatı, Nobel ödüllü yazarların takibi, Türk şiir klasikleri, dünya şairleri, felsefe, sosyal bilimler (antropoloji,sosyoloji temel ilkeleriyle başlayan) siyaset bilimi klasikleri okudum.özel din eğitimi aldım. Dünya dinlerinin hepsini lise bitmeden derinlemesine okudum ve sorguladım. Bugün de kütüphanemin yanı sıra şiir kütüphanem ayrıdır.Şiir hayatın özüdür. Hem güncel edebiyat okurum,hem ilgilendiğim alanla ilgili seçerek okumalar yaparım.her gün mutlaka okurum. Bu yoğun okuma arka planı, bana çok iyi bir dil, estetik yapılanma ve net bir görüş açısı sağladı. Bugün;” ben artık 30 yaşındayım,falan statüdeyim roman okumam zaten” gibi inciler dökenlere hayıflanarak bakıyorum. Dil ve hayal gücü zenginliği, edebi okumayla kaimdir. SORU 2 : Nevval Sevindi okuruyla sohbet edercesine tezli kitaplar yazan, okurunu eğiten, uyandıran, heyecanlandıran, şaşırtan bir yazar. Yüzeysel feminist yaklaşımların ötesinde, bireyselden evrensele uzanan bir süreçte kadın kimliğini sorgulayan ama biricik meselesi Türk kadınının kendilik sorunu ekseninde gelişen yazılardan oluşuyor. Türk kadını bugün için sorunlarının ne kadarını halledebildi. Ya da soruyu yanlış mı sordum, “ halledebildik “ mi demeliydim? CEVAP:Birey olmadan evrenseli yakalamanın imkansızlığına inanıyorum. Hz.Mevlana ya da Yunus Emre elbette öncelikle özgün birer bireydi. Biricik olmayı başarmışlardı. Bu onları 800 yıldır evrensel yapmıştır. Herkes paylaşamıyor,her yerde mezarı var. Afganistan’da Belhi diyorlar Mevlana Cellaleddin’e, İran’da İranlı ve bizde Rumi. Bireysel yüzleşmemiz ve iç yolculuğumuz çok önemli bir aşamadır. Bundan sonra kadın kimliğimin sorgulaması başlar. Bir kız çocuğu olduğum andan itibaren uğradığım/gördüğüm haksızlıklar bana farklı bir kimliğin farkındalığını sağladı. Bunun alt zemininde de adalet duygum yatıyor. Kul hakkı felsefesi yatıyor. Ol nedenle ben kadına karşı erkeği yok edilecek bir varlık diye görmedim. Ya da alternatif olamayacağını anlatmaya çalıştım. Kadın figürünün de toplumsal ve sosyal dayatmalarla ikiyüzlü davrandığını yazdım. “Aşkın Ölümcül Etkileri” ilk kitabım ve çok ses getiren bir eser oldu. Kadına ve erkeğe eşit mesafede duruşum,o dönemdeki erkek düşmanı feminist söyleme karşı bir duruş halinde algılandı. Daha sonra ayni konuyu “Kırık Kalpli Kadınlar Ülkesi”nde genişleterek yazdım. Türk kadını ne Doğusundaki toplumlar kadar çok eziliyor,ne de Batı toplumlarındaki kadar kimlik sorunu yaşıyor. Türk kültüründe kadının yerinin bilinmediğini anladığımdan beri onu araştırıyorum. 1000 yıllık kültür tarihimizden nasıl koparıldığımızı buldum. Batı hayranlığı erkek kimliğine özentiyi de getirmiş. 1950’lerden sonra eğitimde okuma kitaplarından başlayarak kız çocuğu ve kadın rolü eve hapsedilmeye çalışılmış. Ben toplumda ikinci sınıf bir kadın statüsüne karşıyım. Türk kadını bununla mücadele etmiştir, edecektir. Sorunlarımızı henüz çözemedik. Çünkü erkekler sorunlarını çözemedi. Erkek bu kadar ruhsal zafiyet içindeyken kadının güçlü bir toplumsal statü kazanması zordur. Eğitimli veya eğitimsiz erkek farkının kadına bakış açısında sıfırlanması ana sorunumuzdur. Erkekler eğitilmedikçe ve kadına bakışı değiştirilmedikçe sorunlarımızı çözmek zor olacaktır. Aslında hep tezli kitaplar yazmama, zayıf tarafı savunan kişiliğime rağmen isteğim edebiyattır. Onu yapmanın vakti zamanı geldi diye düşünüyorum doğrusu. Edebiyat, gerçek hayatın ve insanların iç dünyasını irdeleyerek büyük bir hizmet vermektedir. Üstelik,bunu hizmet için yapmamaktadır. Sadece gördüğünü,hissettiğini ev hayal ettiğini satırlara dökerek yeni dünyalar kurmaktadır. Kadın ve erkeğin yeni dünyalara ihtiyacı var. SORU 3 : Nevval Sevindi’ nin kitaplarına dikkatli bir okur gözüyle odaklandığımızda, tümleşik bir entelektüel doygunlukla karşı karşıya kalıyoruz. Hani nerdeyse anlamın olduğu, iletişimin ya da iletişimsizliğin olduğu her süreç sanki onun inceleme alanı içinde. Kırsaldan kentsele, yerelden evrensele uzanan süreçte her açmaz ya da sorun teşkil eden konu insana ilişkin yanıyla Nevval Sevindi’ nin kalemine takılıyor. Bu boyutuyla Nevval Sevindi bir entelektüel. Düşünen, eleştiren üreten boyutuyla Nevval Sevindi için entelektüel insan profili nedir, özellikle doğu-batı kıskacı arasında kimlik sorunu var mı aydınımızın? CEVAP: Evet. Entelektüelimizin ciddi bir kimlik sorunu var. Bu siyasete ve toplumsal her alana uzanan ağaç kökleri gibi, her yeri kırıp dökerek fışkırıyor aniden. Türkçe’de aydın ve münevver karşılığı kullanılan “entelektüel” 1980 sonrası dalga geçilen bir kavramdır.Üstelik bu dalga geçmede Türkiye yalnız değildir.Yirminci yüzyılın ortalarına kadar entelektüel, entelektüalizm ve entelijansiya gibi sözcükler İngiltere’de olumsuz tınılar içermekte . Raymond Williams bu olumsuz tutumun hala sürdüğünü net söyler. “İnsan,olacaksa,kendisi için,kendisine rağmen,kendisine karşın aydın olur, kaçınılmaz biçimde,” diyen Ortega için,”Gerçek aydının özgül etkinliği gerçeği zahmetle araştırmak,bulur bulmaz da,ne pahasına olursa olsun,kendisini bin parça edeceklerini bilse, açıklamaktır;aslında “çölde feryat eden” biridir o,çünkü gerçek ancak yalnızlıkta bulunur.Aydın,halka karşı,kamuoyuna karşı,yerleşik sanılara karşı fikir yürütür.Bu nedenle yazgısı anlayışsızlıkla karşılanmak ve halk tarafından sevilmemektir.Misyonu karşı çıkmak ve kandırmaktır.” Edward Said ise şunları diyor:Hepimiz bir toplumda yaşıyoruz;kendi dili,geleneği ve tarihi olan bir milliyetin mensuplarıyız.Entelektüeller bu fiili durumların ne ölçüde kölesi,ne ölçüde düşmanıdırlar?Aynı şey entelektüellerin kurumlarla (akademi,kilise,mesleki örgüt)ve zamanımızda entelijansiyayı olağanüstü ölçüde kendi saflarına katan dünyevi iktidarlarla olan ilişkisi için de geçerlidir.Wilfred Owen’ın belirttiği gibi “mürekkep yalamışların tüm halkı bir kenara itip/devlete bağlılıklarını ilan etmeleri” sonuçta gerçekleşmiştir. Diğer uçta Benda’nın,entelektüelleri , insanlığın vicdanı olan süper yetenekli,ahlaki donanımları gelişkin filozof krallardan oluşan bir avuç insan olarak gösteren ünlü tanımı vardır.Benda’ya göre bugünkü entelektüellerin sorunu , sahip oldukları ahlaki otoriteyi sekterlik, kitle dalkavukluğu,milliyetçi çığırtkanlık,sınıf çıkarları gibi “kolektif duyguların” örgütlenmesi adını verdiği şeye devretmiş olmalarıdır.Bunları 1927’de yazıyordu. Edward Said;”entelektüelin toplumda,sadece kimliksiz bir profesyonel,salt kendi işine bakan bir sınıfın yetenekli bir üyesi olmaya indirgenemeyecek özgül bir kamusal role sahip bir birey olduğu” konusunda ısrarcıdır. Buna karşın salt kamusal alana ait,sadece bir hareket,dava ya da konumun sözcüsü veya simgesi olan bir entelektüel de olamaz der. Ayrıca burada toplumun karanlık zamanlarda entelektüelden yaşadıkları acılara tanıklık beklediğini ,onun adına konuşup onu temsil etmesini istediklerini bilir.Oscar Wilde’ın kendisi için kullandığı tanımı ödünç alırsak der,entelektüeller yaşadıkları dönemle simgesel bir ilişki içindedirler her zaman:halkın kafasında sürmekte olan bir mücadele ya da savaşmakta olan topluluk yararına seferber edilebilecek bir başarıyı,ünü ve şöhreti temsil ederler.Elbette,entelektüellerin kendi etnik ya da ulusal toplulukları adına yapılan kötülüklere kör kalmalarına yol açan kendini üstün görme ve haklı çıkarma tarzı tuzaklara düşüp daha fazla popüler olmaları da kolaydır. Bu Batı da çok yapılmıştır ve sömürgecilik hep haklı çıkmıştır. Toplumla entelektüel arasında olan bu ilişkinin durduğu ayaklar; dil, kültür ve özerkliktir. Bu tanımla yeniden aydın denilenleri düşünmek lazım,ne dersiniz? SORU 4 : “ Ne kadar sevgi o kadar çözüm. “, “ Ne kadar ilgi o kadar sevgi. “ gibi birbirini tamamlayan kitaplarınızın ivedi toplumsal sorunlara odaklanması noktasında, önemle üzerinde durulması gereken yapıtlar. Özellikle erozyona uğrayan aile ilişkilerini, eşlerin kendilerince hasıraltı etmeye çalıştıkları iletişim sorunlarını ayrıntılı olarak ele alan, adeta okuyucuya tebessümle “ sen bunlardan hangisisin? “ diyen, onların kendilerini ve kendilerine itiraf edemedikleri sorunları cesurca söyleyebilen çalışmalar. Şunu düşünüyorum, Bu kitapların sanki psikolojik bir iyileştirme işlevi var gibi. Yani kitapla okurun buluşması adeta psikiyatrist ile hastanın buluşması gibi geliyor bana. Farklı bölümlerin zamana yayılmış terapi seansları olduğunu düşünüyorum. Ne dersiniz bu konuda? CEVAP: Ben antropolojiyi “insanla ilgili her şey” anlamında kavradım ve onun için seçtim. Seçtiğim dönemde kimse bunun anlamını bilmiyordu. Ben “insan” ı merak eden biriyim. İnsan “büyük evrendir”, insan “eşref-i mahlukat”tır, insan, Allah’ın nefesinden büyük bir ailedir. Ben insanın iç dünyasını,karanlık yüzünü,gerçekleri, farklılıklarını ve değerlerini merak ediyorum. Bu toplumla ilişkimi de sağlıyor,toplumsal fayda demek insana hizmet demek. Tezli kitaplar yazmam, sivil toplum çalışmaları yapmam ve benzeri her etkinlik bu amaca dönüktür. Sadece okuyan olmadım,merakımın peşinden gittim.Bütün kapıları çaldım ve aradım.hep cesur oldum. En büyük cesaretim; kendimle yüzleşme konusundaki olağanüstü çabalarım. Acılara aldırmadan aramaya devam etmek. Ben sadece masa başında yazan değil, yaşayan oldum. Hem okudum hem yazdım ve hem yaşadım. Bu deneyimleri okulda almak imkansız. Bir psikologdan daha derin bilgiye ulaşmam ,insanın kültürel boyutuyla ilgili geniş çalışma alanım. Terapi seansı duygusu verdiğini söyleyen çok okurum var.Ayrıca çok insan benden sorunları için çözüm önerileri ister.herkese bir cevap veririm. Bugüne kadar “işe yaramadı ki” diye olmadı. Ben bugünün kavramıyla “koçluk” yapıyorum. Yaşam koçluğu ABD’deki yaygın adıyla. Türkiye’de de çok yayıldı.Ama çelişik olan şu; ABD’de eğitim aldım diye övünüp gelip koçluk yapıyorlar. Amerikan kültürüne ve Amerikalı psikolojisine göre çözümler ürettiğini söylemek ne kadar “koç”luk acaba?Bu imkansız. Maalesef, kurumlar bile bunu anlamıyor. Batı’dan gelen psikoloji testleri çalışanlara tercüme edilerek uygulanıyor ve sonuç aldık diye seviniyorlar. Bunlar Türkiye’ de kendine yabancılaşmanın en yaygın örnekleri. İslam ile ilgili hiçbir bilgiye sahip olmayan sosyal bilimciler,psikologlar çalışıyorum iddiasında. Bu imkansız! Kültürü bilmeyen o kültüre ait bir insanın iç dünyasını,sembolleri ve simgeleri anlayamaz. Elbette, dünya insanlık aleminin ortak noktaları, duyguları da var. Onlarla da konuştuğumda etki yarattığıma göre insan olma bazında sentezimi yapabilmişim diye huzur duyuyorum. Hz.Mevlana’yı anlattığım bakış açısı tüm insanlığa kültürümüzden ortak yaşama dair bir mesaj içeriyor. Bu nedenle Mevlana ABD’de beş milyon satıyor yılda. Biz yabancılaşmanın içinde debelendiğimizden bu sayıya ulaşamıyoruz. Ancak son 10-15 yılda daha yerel bilim adamlarına sahip olduğumuz gerçeği de sevindirici. Bunların sayısının çok artması temennim. Ülkemizde ruh sağlığı bozuk insan sayısı yüksek. Bu biyolojik hastalıkların da zemini (psiko-somatik) ve kadınlarda daha yaygın olduğu biliniyor. Kendi olamayan insan hastadır. Kendi olması engellenen birey hasta adayıdır. Çok yüzlü insan olmaz,çok yüzlü gerçek olabilir ancak. Yabancılaşma hem toplumsal,hem bireysel sorunumuzdur. Bu güzel sorular için teşekkür ediyorum.
Batı dünyası Honduras’ta,Sierra Leone’de, Eritre’de,Kamboçya’da, Çeçenistan’da ve Bosna’da sesini çıkardı mı? İnsan Hakları konusunda devamlı bizi topa tutanlar neredeler? GAzze’de de yoklar! Hiç şaşırmadım. Onlar sadece kendi çıkarlarıyla barışıklar. Bu İnsan olma onuruyla,ahlakıyla ilgili bir mesele. İnsanlık masumiyet,hak ve adaletten yana olmalıdır. Adaletin olmadığı yerde, çocuk ve kadınların öldürüldüğü yerde barış olmaz! Sırplar da barış yapmadı,soykırım sonrası durduruldu. Türklere “soykırm” dayatması yapanlar bunlar olurken neredeydiler?Nerede?
Mevlana’nın dediği gibi ;dil ku?dil ku?(kalp nerede ?kalp nerede?) nevval sevindi Suçluyorum! ABD Kongresine Açık Mektup Sarah Shields http://www.juancole.com/2009/01/shields-i-accuse-open-letter-to.html Amerikan Kongresi: 34 numaralı kararı kabul eden “390 kabul, 5 red” sonucuyla ortaya çıkan oylamanız sebebiyle sizi suçluyorum. İsrail’in güvenliğini temin için alındığı iddia edilen bu karar; aslında bir kaç şiddet olayından bütün bir halkı sorumlu tutmak “hakkını” İsrail’e vermektedir. 34 numaralı kararınız, geçtiğimiz iki hafta içindeki İsrail’in yaptıklarına nefs-i müdafaadır, diyerek göz yumup, bir buçuk milyon Gazze’liyi işlemedikleri suçlardan yargılamaya dahi tabi tutmadan idama mahkum etmektir. İsrail’in yaptıklarını açıkça onaylayarak ve kabul ederek şimdi ortaya çıkan sonuçların sorumluluğunu kabul etmiş oluyorsunuz. Yüzlerce masum çocuğun kanına ellerinizi bulamakla sizi suçluyorum. Sizi Gazze’de cesedi bir enkazda feci halde yanmış olarak bulunan 18 aylık bebek Şehid Ebu Halime’nin ölümünden sorumlu tutuyor ve suçluyorum. Sizi Selhe ailesinin dört çocuğunun ölümlerinden sorumlu tutuyorum, Rola (1), Baha (4), Rana (12) ve Dyia (14), İsrail’in evlerinin üzerine attığı roketle öldüler. İsrail’in aralıksız yağan bombardımanından korunmak için barınak arayan insanların sığındıkları Birleşmiş Milletlerin okulunda öldürdüklerinin ölümlerinden sizi sorumlu tutuyor ve suçluyorum. Birleşmiş Milletlerin çok açıkça belli olan işaret ve flamalarına rağmen, İsrail bu sığınağa saldırdı, 30 kişi öldü ve 50 kişi yaralandı. Sizi Gazze’deki İsrail saldırısının ilk on altı gününde ölen diğer 252 çocuğun ölümlerinden ve sizin teşvikleriniz sayesinde hayatlarını kaybedenlerin ölümlerinden sorumlu tutuyorum, suçluyorum. Sizi Birleşik Amerika Devletleri Kongresinin yaptığı, Amerikan yapımı silahların sivil nüfusa karşı kullanılamayacağında ısrar eden 1976’daki Silahların Dışa Satımının Kontrolü yasası gibi kanunları ihlal ile suçluyorum. Sizi insan haklarına alçakça tecavüzü desteklemekle suçluyorum. Oylarınızla desteklediğiniz savaşçıların, uluslararası hukuka göre savaşın sivil kurbanlarına itina etmeleri gereklidir. Ancak, İsrail hükûmeti dört gün boyunca bombaladıkları yerlere Uluslararası Kızıl Haç Örgütünün erişimini reddetmiştir. Ortaya çıkan kâbuslar tasavvur edilemeyecek kadar dehşettir. Sonunda, nihayet İsrail bombalamalarının kurbanlarına yardım götürmelerine izin verilen Uluslararası Kızıl Haç Örgütünün ne bulduğuna dair belki siz bir tahmin yapabilirsiniz: açlıktan ayağa kalkmaya dahi takati kalmamış dört çocuk annelerinin ölü bedenine sokulmuş, birbirlerine sarılmış halde bulundular. Gazze’ye çok, daha çok roket atıldıkça yiyecek ve su kıtlaşmakta, tıbbî yardıma ihtiyaç arttıkça ilaç bulmak güçleşmektedir. İsrail sadece bir Birleşmiş Milletler okulunu değil aynı zamanda çaresizce beklenen, çok muhtaç olunan malzemeyi getiren bir Birleşmiş Milletler konvoyunu da hedef seçmiştir. Uluslararası Kızıl Haç örgütünün çalışmalarının yöneticisine göre sonuç felâkettir: “Artık hiç şüphem yok; biz insanî terimlerle tam anlamıyla çok büyük bir krizle karşı karşıyayız. Gazze’lilerin durumu on gündür ara vermeyen yaylım ateşinin olağanüstü ve travmatik bir sonucudur. Bu anlamda artık kesinlikle dayanılmaz bir haldedirler.” demiştir. Sizi uluslararası hukuku çiğnemekle suçluyorum. Birleşik Amerika; Dördüncü Cenevre Sözleşmesini imzalayan taraflardan birisi olduğu için, savaşta sivilleri korumak ve onları hedef alan herkese hesap sormakla mükelleftir. Sizi, müttefikimiz İsrail’i bugünün yetimleri gelecekte intikam peşinde olacakları için her zamankinden daha emniyetsiz bir hale getirmekten sorumlu tutuyor ve suçluyorum. Karşılıklı emniyet ve refahı temin eden gerçek bir barış için uğraşmak yerine, siz bu mücadelede sadece bir tarafı desteklemeyi tercih edip diğerini korkunç bir ızdıraba mahkûm ettiniz. Sizleri politikayı insaniyetin önüne geçirmekle, masumların toplu kıyımına göz yummakla, en temel insan hakkı olan ani ölümün dehşetli korkusundan uzak yaşamak hakkı için ayağa kalkmak yerine savaş suçlarını desteklemekle itham ederek suçluyorum. Amerika’nın 111. Kongre’sinin 390 üyesinin her birini sorumlu biliyorum, tutuyorum. İnsanların yapabileceği en ciddi ihlallerde sizi suç ortaklığı yapmakla itham ediyorum. Doç. Dr. Sarah Shields Kuzey Karolayna Üniversitesi Tarih Bölümü Amerikan Kongresinden çıkan 34 numaralı karara şu aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz: http://thomas.loc.gov/cgi-bin/bdquery/z?d111:HE00034:@@@P http://clerk.house.gov/evs/2009/roll010.xml İsrail’den Davutoğlu’na ret” Gazze nedeniyle Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerde patlak veren “kriz”in giderek kötüleştiği, İsrail Savunma Bakanlığı Siyasi Güvenlik Bürosu Başkanı Amos Gilad’ın, kendisine Hamas’ın bir mesajını iletmek isteyen Başbakan Erdoğan’ın dış politika Başdanışmanı Ahmet Davutoğlu ile görüşmeyi reddettiği öne sürüldü. Haaretz gazetesi, İsrail’in Davutoğlu ile görüşmeyi kabul etmemesinde Başbakan Recep Tayyip Eredoğan’ın “ağır eleştirileri”nin etkili olduğunu savunduğu haberinde ayrıca Mısır’ın da, “Türkiye’nin ateşkes görüşmelerine katılmasına ilişkin çekincelerini dile getirdiğini, Kahire’de üst düzey Hamas yetkilileriyle görüşmelere Davutoğlu’nun da katılmasına izin vermeyi reddettiği” iddiasında da bulundu. İsrail’in önde gelen gazetelerinden Haaretz, “Gazze çatışmalarının bitmesine karşın, İsrail ile Türkiye arasındaki diplomatik atışma kötüleşiyor” başlıklı haberinde “Gazze operasyonu üç hafta önce başladığında İsrail ile Türkiye arasındaki ilişkilerde ortaya çıkan kriz giderek kötüleşiyor” diye yazdı. Gazete şöyle devam etti: “Kudüs’teki bir siyasi kaynak, Savunma Bakanlığı Siyasi Güvenlik Bürosu Başkanı Amos Gilad’ın, geçen hafta ikisi Kahire’de iken Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın üst düzeydeki dış politika danışmanı Davutoğlu ile görüşmeyi reddettiğini söyledi.“ ERDOĞAN’IN DAVUTOĞLU’NA “TALİMATLARI” Gilad’ın geçen Perşembe günü bir ateşkes anlaşmasını görüşmek üzere Kaire’yi ziyaret ettiğini anımsatan gazete, “O tarihte, İstanbul’da İsrail’in Suriye ile görüşmelerinde arabulucu olarak görev yapan Davutoğlu, Şam’da faaliyet gösteren Hamas Politburo Şefi Halit Meşal ile temas içerisinde idi” diye yazdı. İsrailli gazete, Gazze operasyonunun başında Erdoğan’ın Davutoğlu’na “Hamas ile Batı arasında bir kanal olarak görev yapması ve Türkiye’yi ateşkes görüşmelerine dahil etmeye çalışması için talimat verdiğiöni savunduğu haberinde “Mısır, Türkiye’nin dahil olmasına çekincelerini dile getirdi ve Davutoğlu’nun Kaire’deki üst düzey Hamas yetkilileriyle görüşmelere oturmasını bile reddettiö iddiasında bulundu. KAHİRE’DEKİ TÜRK BÜYÜKELÇİSİ’NİN “GİRİŞİMLERİ” Ancak Davutoğlu ile görüş alışverişinde bulunmayı reddedenin sadece Mısır olmadığının ortaya çıktığını kaydeden gazete, “Gilad Kaire’de iken Mısır nezdindeki Türk Büyükelçisi, İsrail’in mevkidaşını Şalom Cohen’i aradı. Türk Büyükelçisi, Hamas’ın bir mesajını iletmek üzere Gilad ile Davutoğlu arasında bir görüşme talep etti. Siyasi kaynak, Türkler, ‘beş dakikalık olsa da bir görüşme”yi istediğini, büyükelçinin birkaç defa aradığını söyledi” diye yazdı. Gazete şöyle devam etti: “REDDİN NEDENİ ERDOĞAN’IN AĞIR ELEŞTİRİLERİ” “Türk talebi, İsrail Büyükelçisi tarafından Gilad’a iletildi; ancak Gilad, Davutoğlu ile görüşmeyi reddetti. İsrailli siyasi kaynak da, reddin nedeninin, Erdoğan’ın İsrail’e yönelik görülmemiş sözlü saldırılarından kaynaklanan, Kudüs-Ankara ilişkilerindeki bozulma olduğunu söyledi.“ Haaretz’e göre, söz konusu kaynak, Davutoğlu’nun talebinin reddedilmesinde ayrıca, Türklerin ateşkes görüşmelerine katılmasının istenmemesi ve bu konuda sadece Mısır kanalına dayanma arzusunun da etkili olduğunu ifade etti. Başbakan Erdoğan’ın son haftalarda İsrail’e yönelik “saldırıların bilhassa sert olduğu”nu öne süren gazete, Erdoğan’ın özellikle İsrail Başbakanı Ehud Olmert’i hedef aldığını yazdı. Haaretz, “Türkiye’deki iktidardaki İslamcı parti AKP lideri’nin sözleri, çatlağın, İsrail ile stratejik bağlara zarar vermesi kaygılarının olduğu Türk ordusunda öfke kaynağı oldu” iddiasında bulundu. HABER MİLLİYET
Bizi kimler yönetiyor? Türkiye kanunsuzların,fanatiklerin ülkesi haline geldi. Gençlerimizi, kadınlarımızı,çocuklarımızı,bilim adamlarımızı kaybediyoruz ve kimse bunlar için sokağa dökülmüyor. Ülke geleceğini kaybediyor. ne entelektüel sermaye, ne insan kaynakları kullanımı konumuz.Tek konu çete arkadaşlığı, partizanlık ve makam mevkide zenginleşme…Hoşgeldin 2009!
TARİHTE VEYSEL KARANİ KİMDİR? Veysel Karâni Hazretleri Karen’de parlayan pırlanta …. Efendimiz’in (Sallallahü aleyhi ve sellem) bilinen iki hırkası vardır. Bunlardan biri Kaside-i Bürde’nin yazarı büyük şair Kaab bin Züheyr’e verilir ki, Topkapı Sarayı’nı ziynetlendirir. Diğeri de Kareli Üveys’e gönderilir. Hasılı bu iki kutlu miras da İstanbulumuz’a nasip olur.Karen, Yemen taraflarında adı bilinmedik bir beldedir. Etrafı kum dağları ile çevrilidir, kuraktır, çoraktır. Ortalıkta birkaç kuyu vardır, üç beş ağaç. Sonra hepsi birbirine benzeyen toprak damlı evler… Sadece develerin ve bedevilerin yaşayabildiği bu kavurucu coğrafyanın sakinleri kervan ağırlamakla geçinirler. Bir şey ekip biçmezler, hayvanlarını ise Üveys isimli bir çobana emanet ederler. Üveys garip biridir. Dünyadadır, ama ne dünyalığı vardır, ne de dünyalık gibi bir kaygısı. Güttüğü develer için ücret istemez. Verenden alır, vermeyene sormaz bile. Adı üzerine çobandır işte, fakirdir. Ama iş cömertliğe geldi mi onunla yarışmak kimsenin harcı değildir. Paylaşacak çok şeyi yoktur, ama hayırda daima başı çeker. Üveys, bizim bildiğimiz ismi ile Veysel Karani Hazretleri mütevazı yaşar. Ama halinden memnundur. Sessiz, dostları arasında yalansız, dolansız bir hayat sürer. Issız vadilerde, kaya kovuklarında ibadet eder. İnsanlar ona hep divane gözüyle bakarlar, ama aldıran kim? ANASININ KÖLESİ Mübareğin çok yaşlı bir annesi vardır. Hem kör, hem de kötürümdür. Veysel Karani onun eli ayağı, gözü kulağıdır. Yedirir, içirir, yıkar, paklar. Kadıncağıza bebek gibi bakar. Ne derse, ama ne derse yapar. En olmayacak arzularını bile ikiletmez. Bir yüz ifadesinden bin mânâ çıkarır ve hepsini de getirir yerine. Tabiri caizse, anasına kölelik eder. Veysel Karani Hazretleri haram bilmez, yalan söylemez. Hoş, sahrada bir başına dolanan böylesi bir insanın günaha girme şansı da azdır ya. O, gün boyu zikreder, af diler. Ümmet-i Muhammede dua eder. Ama en bilinen özelliği Allah ve Resulüne duyduğu tarifsiz aşktır. Veysel Karani’nin tek arzusu vardır. Yüzü suyu hürmetine kainatın yaratıldığı Server’i görebilmek. Efendimizi düşündükçe burnunun direği sızlar, yüreği bir hoş olur. Yumruk iriliğinde bir şeyler gelir, oturur boğazına. Hani o, anlaşılamayan ve anlatılamayan şeyler. Ve gün gelir muhabbet ve Muhammed kelimeleri yüreğinde buluşur, dışarı taşar. Efendimizin hasreti kor olur, ciğerini yakar. Onu bir kez, ama bir kez görebilse, bir solukluk olsun sohbetinde bulunabilse ve adına sahabe denilen kutlu kadroya katılabilse… Annesi itiraz etmese de, bu yolculuğa razı değildir. Omuzlarını kaldırıp boynunu büker. Mahzun bir üslupla ‘İstiyorsan git!’ der, ‘Git bakalım, beni kime emanet edeceksen?’ Doğrusu onu bırakabileceği kimse yoktur. Bu yaşlı kadına incitmeden kim bakabilir ki? Onun nazını kim çeker sonra? HASRETİNİ YÜREĞİNE GÖMER Üveys hasretini yüreğine gömer. Bir daha bu konuda tek kelime etmez. Ama o günden sonra daha fazla ağlar, daha fazla yalvarır. Aşkını kayalara, kumlara, anlatır. Kuşlarla, develerle dilleşir, serin seher yeliyle selâmlar yollar Haremeyn’e. Ve ufuklar perde perde açılır, dağlar çekilir aradan. Artık o günboyu ibadet eder, sürüyü melekler bekler. Hayvanlar mı? İnanın muma döner. Evet Üveys, Allah Resulünün muhteşem sohbetine (madde planında) erişemez, ama mânâ aleminde çok şeye kavuşur. Efendimizle aralarında imrenilecek bir dostluk başlar. Hoş onlar için mesafelerin ne önemi vardır. Öyle ya alan uygun, veren olgun olduktan sonra ‘feyz’ nehir olur akar. Serveri Kainat zaman zaman mübarek yüzlerini Karen taraflarına döndürür ve ‘Yemen cihetinden rahmet rüzgarları esiyor’ buyururlar, ‘İhsan ve iyilikte Tabiinin en iyisi Üveys-i Karni’dir!’ MÜJDELER Yine Efendimiz buyururlar ki: ‘Ümmetimden bir kimse vardır ki, Kıyamet günü Rabia ve Mudar kabilelerinin koyunlarının kılları adedince insana şefaat edecektir.’ (ki bu iki kabile sürülerinin çokluğu ile tanınırlar) Eshab-ı kiram sorar: – Ya Resullallah kimdir bu nasipli? – Allahın kullarından biri. – Peki adı nedir? – Üveys! – Ya memleketi? – Karen! – O sizi gördü mü? Efendimiz mânâlı mânâlı gülümser, ‘Baş gözü ile hayır!’ derler. Sahabeden ‘Hayret!’ diyenler olur, ‘Size böylesine aşık olan biri nasıl oluyor da koşmuyor huzurunuza?’ Efendimiz izah eder: – Onun gelmemesi de bana olan bağlılığındandır. İhtiyar bir annesi vardır. İman etmiştir. Ancak gözleri görmez, hareket edemez. Üveys gündüzleri deve çobanlığı yapar, kazandığını annesine harcar’. Hazret-i Ebubekir sorar: – Ya Resulallah biz onu görür müyüz? Efendimiz mübarek kafalarını ‘ne yazık ki hayır’ manasında sallar, ‘Sen göremezsin’ buyururlar, ama Hazret-i Ömer ve Hazret-i Ali’ye dönüp müjdeyi verirler: ‘Onu, siz göreceksiniz!’ Sonra bir bir vasıflarını tarif ederler ki, bu işaretlerden biri avucunun içindeki gümüşi beyazlıktır. ‘Aşık için zaman geçmez’ derler, ama aradan yıllar geçer. Hani o dakikaları asırlaşan yıllar… Efendimiz hayatlarının son soluklarını aldıkları demlerde mübarek hırkalarını çıkarır ve ‘Bunu Üveys-i Karni’ye verin!’ buyururlar. Resullullah’ın (Sallallahü aleyhi ve sellem) dar-ı bekaya göçmelerinin ardından Hazreti Ömer ve Hazreti Ali yollara düşer, Veysel Karani’nin izini bulurlar. Ahali böylesine şerefli iki kimsenin böylesine köhne bir yeri ziyaretine mânâ veremez. Hele ‘Üveys’i arıyoruz!’ cümlesine çok şaşırırlar. ‘O divanenin tekidir’ derler, ‘İnsanlardan kaçar. Kimseyle konuşmaz, kimseye karışmaz. Ağladıklarımıza güler, güldüklerimize ağlar. Neşe nedir bilmez. Aradığınız sakın başka biri olmasın!’ Hazret-i Ömer dikkatle dinler, ‘Bilakis!’ der, ‘Aradığımız o olmalı!’ Karenliler iki şanlı sahabenin önüne düşer, onları Arne Vadisi’ne getirirler. Veysel Karani’yi namaz kılarken görürler. Develer akıllı uslu dolanmakta, çobanlarını üzecek hareketlerden sakınmaktadırlar. Namazı biten Üveys misafirlerine döner. ‘Hoşgeldiniz!’ der. Hazret-i Ömer önce müsafaha eder, sonra gülümseyerek sorar ‘Kimsin sen?’ – Abdullah! (Allah’ın kulu) – Evet hepimiz Abdullah’ız, ama seni ne diye tanırlar? – Üveys derler. – Sağ elini açar mısın? Açar. Efendimiz’in belirttiği işaret ayan beyan ortadadır. Büyük sahabe ‘Ben Hattapoğlu Ömer’im’ der, ‘Arkadaşım Ali bin Ebu Talip!’ Vadiyi kısa ama mânâlı bir sessizlik kaplar. Sükutu yine Hazreti Ömer bozar: – Efendimiz sana selâm ettiler ve mübarek hırkalarını gönderip buyurdular ki ‘Alıp giysin, ümmetime dua etsin!’ BEN GÜNAHKARIN BİRİYİM Veysel Karani ağlamaklıdır. Şaşkınlıktan titreyen bir sesle ‘Ya Ömer’ der, ‘Ben aciz ve günahkar bir kulum. Sizin aradığınız başka Üveys olmasın?’ Hazret-i Ömer ‘Hayır sensin!’ buyurur. ‘Zira Efendimiz çizgi çizgi eşkalini verdi ve sen tamı tamına uyuyorsun buna.’ O büyük mücahide, o koca Ömer’e itiraz ne mümkün. Hele müjdenin böylesini getiriyorsa. Üveys-i Karani mübârek hırkayı hasretle koklar, (ki ziyaret edenler iyi bilirler, Efendimizin gül teniyle ıtırlanan Hırka-i Şerif aradan geçen asırlara rağmen tarif edilemeyecek kadar güzel kokar) sonra yüzüne gözüne sürerek bir kuytuya çekilir. Mübarek alnını toprağa koyar ve ağlayarak yalvarır. ‘Ya Rabbi !’ der ‘Bu ne nimettir. Yüzü suyu hurmetine kâinatı yarattığın Server benim gibi bir acizi hatırlıyor ve mübarek hırkalarını Ömer ve Ali gibi iki güzide sultanla bu günahkâra yolluyor. Senden bir tek dileğim var: Ümmet-i Muhammedi affeyle. N’olur. Bu hırkanın hakkı için!’ Gaibden bir ses gelir. ‘Şu kadarını sana bağışladım. Haydi giy hırkayı!’ – Hepsini ya Rabbi! Hepsini. – Şunları, şunları, şunları da bağışladım. – Diğerlerinin hali n’olacak Ya Rabbi? N’olur, hırkanın ve hırkanın sahibinin hatırına… Kaynak:Huzura Doğru “Yemen Ellerinde Veysel Karani ” hakkın habibin sevgili dostu yemen ellerinde veysel karani söylemez yalanı yemez haramı yemen ellerinde veysel karani ” HÜRRİYET HABER Üniversiteli 7 gencin ölümüyle sonuçlanan doğalgaz faciası sonrası yaptığı skandal açıklamalara gösterilen tepki nedeniyle istifa etmek zorunda kalan Veysel Karani Demir’in Ankara Büyükşehir Belediyesi ile ilişkisi ve geçmişi bir çok soruyu da içinde barındırıyor. Başkent Doğalgaz Genel Müdürlüğü’nün yanı sıra vekaleten toplu konut projelerini yapan Portaş’ın (Proje Organizasyon İşletme Taahhüt Şirketi) genel müdürlüğünü de yürütmesine rağmen bu kuruluşların internet sitelerinde özgeçmişine yönelik hiç bir veri bulunmayan Demir’in geçmişine ilişkin pek çok iddia var. İlk durağı ANAP’tı Sincan doğumlu, işletme mezunu olan Demir’in, siyaset camiasıyla ilişkisi 1986’ya kadar gidiyor. İddialara göre kendisini “MHP kökenli” olarak lanse eden Demir’in kariyer basamaklarını tırmanmaya başladığı ilk durak ANAP. 1986-1989 döneminde Polatlı Belediyesi’nde Hesap İşleri Müdürü olarak görev yapan Demir, 1989’da belediyenin el değiştirmesinin ardından iktidardaki ANAP’la olan ilişkisi sayesinde Ankara Valiliği’ne Mahalli İdareler Kontrolörü olarak geçti. İçişleri Bakanlığı kontrolörleriyle birlikte, 1999 yılında MHP’lilerin Kızılcahamam’daki Patalya kampında MHP milletvekillerine de mevzuat brifingi verdiği basına yansıyan Demir, Ankara Valiliği’nde Mahalli İdareler Kontrolörü olarak görev yaparken o dönem FP’li olan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Gökçek hakkındaki pek çok soruşturma dosyasını incelemekle de görevlendirildi. Hızla yükseldi Demir’in çok uzun soluklu incelemelerine konu olan Gökçek dosyalarının akıbeti genellikle aynı olduğuna, dosyaların “soruşturmaya yer olmadığı” kararı ile sonuçlandığına işaret ediliyor. Yine iddialara göre, 2004’de emekliliğini isteyerek valilikteki görevinden ayrılan Demir, ardından geçmişte hakkındaki pek çok yolsuzluk ve usulsüzlük dosyasını inceleyip soruşturulmasına gerek görmediği Melih Gökçek’in kadrosuna dahil oldu, bir süre Büyükşehir Belediyesi Teftiş Kurulu’nda görevlendirildikten sonra da basamakları hızla tırmandı. Veysel Karani Demir, önce Büyükşehir’in konut üreten şirketi Portaş’ın (Proje Organizasyon İşletme İnşaat Taahhüt Müşavirlik ve Ticaret AŞ) başına getirildi. Portaş Genel Müdürlüğü’nden sonra da Başkent Doğalgaz AŞ’nin başına geçti. Bu arada Bugsaş’ın da (Başkent Ulaşım ve Doğalgaz Hizmetleri Proje Taahhüt Sanayi A.Ş) yönetim kuruluna girdi. ‘Gökçek beni niye getirdi’ Bir süre önce istifa eden Başkent Doğalgaz Genel Müdürü Veysel Karani Demir ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek hakkında suç duyurusunda bulunan Tüketici Dernekleri Federasyonu Başkanı Ali Çetin, Karani’nin kendilerine “Ben MHP’liyim” dediğini anlattı. Çetin, VATAN’a yaptığı açıklamada, geçen yıl Mayıs ayında TÜDEF’in 3 avukattan oluşan Hukuk Komisyonu ve Genel Sekreteri ile birlikte Karani’yle görüştüklerini belirterek şunları söyledi: “Bizim doğal gaz pil paraları ile ilgili bir iddiamız olmuştu. Kendisiyle görüşmek istedik, kabul etti. Görüşme sırasında bize ’Ben MHP’liyim, beni derin devlet de bilir, mafya da bilir. Melih Gökçek benim bu özelliklerimi bildiği için beni bu göreve getirdi’ dedi.” “TÜRKEŞ’İN TALEBESİYİM” DİYORDU Demir’i Ankara Valiliği’ndeki görevi sırasında tanıyan arkadaşları, “Kendisi Ülkücü kökenli bir arkadaştı. Öyle ki ’Ben Alpaslan Türkeş’in talebesiyim’ derdi. Ancak Devlet Bahçeli ve ekibini sevmezdi. O yüzden mevcut MHP yönetimi ile arası yoktu” diye anlatıyor. Mahalli İdareler kantrolü olan Demir’in 1999 yılında MHP’lilerin Kızılcahamam’daki Patalya kampında MHP milletvekillerine verdiği mevzuat brifingi basına böyle yansımıştı… HABERTÜRK NURAN YILDIZ YAZDI——–5.OCAK MÜDÜR GÖKÇEK’İ ANIMSATMIYOR MU? Artık kimse şaşırmıyor. Doğalgaz faciasından sonra şimdi olmayan müdürün açıklamasında herkes Müdür Beyin söylediklerine takıldı, kimse bu nitelikte biri nasıl olur da o göreve getirilir demedi. Kimse ama kimse “bu nitelikte bir adam nasıl olur da o işi yapar?” diye sormadı. Varsa yoksa adamın ağzından çıkanlar sorgulandı. Çoktandır bu böyle. Çoktandır cehalet makamla ödüllendirilir bir değere dönüştü bu ülkede. Çoktandır liyakat, yükselmelerde aranır nitelikler arasında yok. Ve biz çoktandır bu tip durumları sorun etmez, umursamaz olduk. Halkın en dibinden birilerini getirip işin başına koymalarını “çevrenin merkeze yerleşmesi” gibi tanımlarla olumlar olduk. “Bu işi yapmaya uygun mu?” sorgulamasına girenleri “elitist, seçkinci”, “halkı aşağılıyor” diye dışlar olduk. Başkent Doğalgaz’ın Müdürünün basın toplantısı ülkemin bu durumunun hem bir özetini hem de bütününü gösterir gibiydi. Liyakat denen şey elinde boru, yüzünde almaz, aldırmaz bir ifade, saygısız bir kılık kıyafetle işi “idareten” yaptığı ayan beyan ortada olan o adam işte. Türkiye’nin yönetimi ağzından çıkanı kulağı duymayan bir adamda somutlanmış duruyordu karşımızda. Bize o adamı layık bulan Gökçek “Müdür bey tecrübesiz, ifade özürlü” diyerek mazeret göstermiş bir de. Başkanın ifade özürlü olduğu yerde müdürde fark arayanda suç. AKLIMDA KALAN 7 üniversiteli gencin ölümü: Yeni yılın ilk saatlerinde “Ankara’da 7 üniversiteli genç doğal gaz kurbanı” haberini alınca acı bir telaşa düştüm. Hangi üniversitedendiler? Benim öğrencilerim miydiler, benim çocuklarım mı? Tanıyor muydum? Yılın son günü gözlerinin içine baka baka ders anlatıp, ders sonunda mütevazı bir partiyle yeni yıl kutlaması yaptıklarımız mı? Onlar mı? Sonra öğrendim ki onlar, benimkiler değilmiş. Bu bilgi içimdeki sızıyı, üzüntümü eksiltmedi. Çünkü onlar birbirine benzerdi. Tanısam da, tanımasam da.. Gençtiler. Yaşama bağlıydılar. Umutluydular. Gençtiler… Gençtiler… Yalnız olmayı sevmezdiler. Yaptıkları işi birlikte yapmak, yaptıkları işten önce gelirdi. Bir yılbaşı gecesi ailelerinin en emin yer sandıkları bir evde birlikteydiler. Birlikte gittiler. Apartmanın önünde acıyla bağıran bir kadının, bir annenin, bir ablanın çığlığı kulaklarımda hala: “Gittiler mi?!!” Kuşku yok ki “öldüler mi” demekten daha katlanılabilirdi “gittiler mi” demek. Gençlik gitmeye yakındır, ölmeye uzak… nuranyildiz@haberturk.com HÜRRİYET YALÇIN BAYER Köşesinde 6.Ocak.09 Veysel Karani ruhuna ihanettir yazımı okuyunuz…..