Aralık 23, 2008

Türkiye’nin Nabzı

Aralık 23 2008Yorum Yok Kategori: Basında

Salı 20:00Türk halkının sosyal, siyasal ve ekonomik eğilimlerinin araştırıldığı, her hafta önemli bir araştırmanın sonuçlarının ekrana getirildiği “Türkiye’nin Nabzı” isimli program; Habertürk TV Genel Yayın Yönetmeni Erdoğan Aktaş ve Gazeteci Ece Temelkuran’ın sunumuyla Salı akşamları Habertürk’te…

Prof.Binnaz Toprak araştırmasını tartışacağız

Emre Aköz 2007′de derin mülakat önerdi!

Aralık 23 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Bugünkü yazısında ise “bilimcinin her yaptığı bilimsel değildir” diyor, ne oldu da 26 Ocak 2007 tarihinde “niye anket yapıyorsun?” diye dayılanan Aköz bilim zaptiyesi olarak şimdi de Prof. Binnaz Toprak’a dayılanıyor acaba? Bir dediğim bir dediğimi tutmaz, her gün canım ne isterse yazarım diyen yazar sayısına bakınca hak vermemek elde değil elbette. Sİ Z iki yazıyı bir arada okuyun.

Nasıl ikna edersiniz? 26 Ocak 2007 Amerikalı araştırmacı Kevin Hogan ikna yöntemleri hakkındaki kitaplarında şu sonuca varıyor: Son şıkka dikkat edin! GEÇEN gün bir akademisyen aradı. Arkadaşıyla birlikte çok önemli bir araştırmaya hazırlanıyorlardı. Kabaca söylersek, din-ekonomi ilişkilerini ele alacaklardı. Benden, böyle bir çalışmada neleri merak ettiğimi sordu. Ona iki noktanın çok önemli olduğunu söyledim: 1) Türkler gerçek gelirlerini asla söylemez. Hep düşük gösteriler. Hiç unutmam: Bir ‘orta sınıf’ araştırması yapılacaktı. Bizden de (gazeteciler, vs.) fikir almışlardı. Bunu onlara da söyledim. Araştırmayı yönetecek olan kişi, “Evet, geçmiş örneklerden bunu bildiğimiz için, söylenen geliri 1.6 ile çarpıyoruz,” demişti. Yani eğer bir kişi aylık gelirinin 1000 lira olduğunu söylüyorsa, bu sayıyı 1.6 ile çarparak, 1600 lira kazandığını varsayıyorlardı. Tabii böyle bir durumda ‘anket’ yapmanın anlamı azalıyordu. Diğerinin yalan söyleyeceğini biliyorsan, niye anket yapıyorsun? GÜVEN İLİŞKİSİ 2) Yukarıdaki sorunu göz önüne aldığımızda araştırmacıların asla anket ile yetinmemesi gerektiği ortaya çıkıyor. Mutlaka derinlemesine söyleşiler yapmak gerekiyor. Anket, nihayetinde, “Sorulara verilen cevaplardır.” Yani soruyu başka türlü sorduğunuzda, ters yüz ettiğinizde bambaşka cevaplar alabilirsiniz. Ama karşınızdakiyle bir ‘güven’ ilişkisi kurarak, iki üç saat mülakat yaparsanız… O zaman çok daha doğru verilere, ilişkilere, bağlantılara ulaşabilirsiniz. Konuştuğum akademisyen bu uyarılarıma hak verdiğini, mutlaka ‘derin mülakat’ yapacaklarını söyledi. Aslında anketlerin başka dertleri de vardır. Piyasaya yeni çıkan Gizli İkna Taktikleri (Yakamoz Yayınları) adlı kitapta bunlardan birine daha rast geldim. Daha önce, İstediğiniz Kişiye 8 Dakikada Nasıl ‘Evet’ Dedirtebilirsiniz adlı kitabı kaleme alan Kevin Hogan şöyle bir örnek vermiş: ABD’de bir araştırma yapılmış. İnsanlara, aslı astarı olmayan kimi olaylar hakkında düşünceleri sorulmuş. (Hogan maytap geçiyor: “İnsanların gerçekten varolmayan şeyler hakkında da fikri vardır.”) Neyse… Sorulardan biri boşanmanın kolaylaşmasıyla ilgili. Cevap verenlere üç şık sunuluyor. Ve sonuçta yüzde 40′ aşan bir oranda üçüncü şık işaretleniyor. Şimdi bu insanlar gerçek fikirlerini mi ortaya koydu? Ne gezer! Araştırmacılar sadece ve sadece şıkların sıralamadaki yerini değiştirmişler. Mesela üçüncü şıkkı birinci sıraya taşımışlar. Ve ne olmuş biliyor musunuz? Amerikalılar yine yüzde 40′ı aşan bir oranda üçüncü şıkkı işaretlemiş. ALTI ÇEŞİT REÇEL Eğer bu sonuç, insan davranışına ilişkin bize önemli ipuçları veriyorsa… Araştırmacıları uyaralım: Son şıkka dikkat! Alın size bir başka ilginç araştırma: Bir markette müşterilere 20 çeşit reçelin tadına baktırılıyor. Bunun üzerine bazıları tattıkları reçellerden bir miktar satın alıyor. Aynı araştırma altı çeşit reçelle de yapılıyor. Sonuç ne biliyor musunuz: 20 reçel tadanlara kıyasla, altı çeşit reçel tadanlar, diğerlerinden 10 kat fazla reçel satın alıyor! TUTARLILIK YASASI Kıssadan hisse: Seçenekleri artırmak bazen sadece kafa karışıklığına yol açar. Hogan’ın bu ve benzeri verilerden yola çıkarak vardığı sonuçlardan biri de şu: “İnsanlar çelişkilerden hoşlanmaz. Birçok insan, birbiriyle çelişen iki fikri birden kafasında saklayamaz. Mevcut düşüncelerini-kararlarınıinançlarını sürdürür; diğerini üzerinde hiç düşünüp taşınmadan yok sayar. Buna ‘tutarlılık yasası’ adı verilir.” Hogan’ın ‘tutarlılık yasası’ benim SABAH gazetesindeki yazılarımda sık sık karşılaştığım bir durum. Mesela cemaatler üzerine bir yazı dizisi hazırladığımda beni ‘dinci’ ilan edenler oldu. Öte yandan ‘evrim kuramına’ ilişkin yazılar yazdığımda da ‘din düşmanı’ oluyorum. Çünkü sokaktaki insanın zihni ak-kara şeklinde çalışıyor: Ya ak olacaksın, ya kara… Ya sağcı olacaksın, ya solcu… Ya seveceksin, ya sevmeyeceksin… ‘Gri’ bölgeler ise insanları zorluyor. İstediğiniz kadar fikirlerinizi açık, net, berrak bir biçimde ifade edin… Bir işe yaramıyor: “Evet mi, hayır mı; ona cevap ver,” diyorlar. “Havet” deyince sigortalar atıyor. Kızıyorlar. Hogan’ın ‘tutarlılık yasası’ dediği şeyi gayet iyi anlıyorum ama ben de böyleyim işte! Ak ile karayı zaten biliyorum ve gri bölgeleri merak ediyorum. Bir gazete yazarı böyle olabilir. Griliklere ilgi duyan insanlar da var toplumda çünkü. Buna karşılık olay; ‘pazarlama’, ‘reklam’, ‘satış’ gibi ekonomik konulara geldiğinde, ürünün ya da hizmetin, kafaları karıştırmayacak bir biçimde tüketiciye sunulması gerekiyor. Hatta şunu da söyleyebiliriz: Sadece ekonomide değil, siyasette de geçerli ‘tutarlılık yasası’. Başkan Bush yönetiminin Irak’ı işgal etmeden önce kullandığı ‘kitle imha silahları’ gerekçesini hatırlayın. MÜŞTERİLERDE ETKİLİ Eğer ikircikli mesajlar verselerdi, işgale meşru kılamazlardı. Ama onlar ne yaptı: Kararlı ve sürekli bir biçimde, Saddam’ın elinde kitle imha silahları olduğunu söylediler. Bu iddia Amerikalıları korkuttu. Mümkün olmamasına rağmen, “Ya bize de saldırırsa?” diye tedirgin oldular. Başkan Bush’u desteklediler. Sonra o iddianın düpedüz yalan olduğu ortaya çıktı ama ne gam! Atı alan Üsküdar’ı geçmişti… Evet… Eğer ikna etmeniz gereken müşterileriniz varsa, Kevin Hogan’ın kitabını mutlaka okuyun. Bir tavsiye daha… Benzeri bir kitabı Robert Cialdini de yazmıştı: İknanın Psikolojisi (MediaCat Yayınları). Fevkalade önemli bir kitaptır. O da çok işinize yarar. Bakın işte yine kafanızı karıştırdım. Halbuki size tek bir kitap önermemi bekliyordunuz. Şimdi canınız sıkıldı: Onu mu okumalı, bunu mu? Madem griliklerden hoşlanmıyorsunuz; geçmiş olsun. 2007-01-26 “Bilimcinin her yaptığı “bilimsel” değildir Siyaset bilimci Binnaz Toprak, Açık Toplum Enstitüsü’nün desteklediği bir araştırma yaptı: “Türkiye’de Farklı Olmak: Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler.” Prof. Toprak ve arkadaşlarının (İrfan Bozan, Tan Morgül ve Nedim Şener) neler yaptığını sanırım çeşitli haberlerden takip ettiniz: Anadolu kentlerini ziyaret eden araştırmacılar, başta CHP’liler, Alevi ve Atatürkçü Düşünce dernekleri olmak üzere laiklik konusunda hassas olan kesimlere, karşı gruptan baskı görüp görmediklerini soruyorlar. Yüz yüze geldikleri 401 kişi ile derinlemesine söyleşi yapıyor araştırmacılar. Onlardan başlarından geçenleri anlatmasını istiyorlar. Sonuçta da, bu söyleşilerden çıkan anekdotları, kendi yorumları ve güncel tartışmalarla birlikte 189 sayfalık bir raporla kamuoyuna sundular. Geçelim araştırmanın tuhaflıklarına: 1) Öncelikle bu bilimsel bir araştırma değil, olsa olsa uzunca bir “gazetecilik” çalışması. Cumhuriyet gazetesi, “Gidip şu mahalle baskısına örnekler bulun” diyerek muhabirlerini Anadolu’ya salsaydı, sonuç hiç ama hiç farklı olmazdı. 2) Araştırmacılar bu işi nasıl ve niye yaptıklarını zaten apaçık anlatıyorlar. Nasıl yapmışlar: “Amaçlı örneklem” (purposive sample) metoduyla ile çalışmışlar. Yani bu türden anekdotları (“kantinde şöyle oldu”, “ev sahibimiz böyle yaptı”, “minibüste başıma şu geldi”) kendilerine anlatacak insanları bilhassa arayıp bulmuşlar. Niye yapmışlar: Prof. Şerif Mardin’in ortaya attığı ‘mahalle baskısı’ lafını “doğrulamak” üzere yola çıkmışlar. (Halbuki bilimsel araştırma, bir “iddiayı doğrulamak” için değil, bir “hipotezi sınamak” için yapılır.) 3) Araştırmacıları “401 kişiyle bilimsel araştırma mı olurmuş” diye eleştirenlere katılmıyorum. 40 kişiyle de bilimsel araştırma olur! Ancak Toprak ve arkadaşları, 40 bin kişiyle konuşsalardı da sonuç değişmezdi: Çünkü yapılan zaten bir bilimsel araştırma değil, laikçi gazetelere uygun bir “yorumlu yazı dizisi”! 4) Binnaz Toprak, TESEV için Ali Çarkoğlu ile yaptığı çok daha ciddi ve önemli çalışmada (“Değişen Türkiye’de Din Toplum ve Siyaset”) başını örten kadınların, son 10 yılda 10 puan (70′lerden, 60′lara) düştüğünü bulmuştu. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu: Madem kadınlar dindarların baskısıyla başlarını örtüyor, nasıl oluyor da başını örtenlerin oranı düşüyor? 5) “Toplumsal baskı” dünyanın her yerinde var. Fırsatını bulan ötekine baskı yapıyor, yola getirmeye ya da dışlamaya çalışıyor. Anadolu’daki muhafazakâr/tutucu baskı ise yeni bir olgu değil. 1970 ‘lerin başında “yerli turist” olarak Kayseri’ye gittiğimizde “komilist” diye bağırarak bizi taşladıklarını daha önce anlatmıştım. Gidin bir de bugünkü Kayseri’ye bakın. Önemli olan değişimi saptamak: Şimdi Avrupa Birliği’ni, serbest piyasayı, çok partili rejimi muhafazakârlar savunuyor; “Kemalistler, laikçiler, devletçiler” ise tek partili kapalı ekonomi hayalleri kuruyor. 6) Sanki çok açıklayıcı bir kavrammış gibi ‘mahalle baskısı’ lafına sarılanlara, mahallenin hızla dağıldığını, giderek yok olduğunu bir kez daha hatırlatırım. (Tabii gerçeği anlamak gibi bir amaçları varsa.) Yayın tarihi: 23 Aralık 2008, Salı Web adresi: http://www.sabah.com.tr/2008/12/23//akoz.html Tüm hakları saklıdır. Copyright © 2003-2008, TURKUVAZ GAZETE DERGİ BASIM A.Ş.

Kriz yılında ne yapmalı?

Aralık 23 2008bir Yorum Kategori: Kültür-Antropoloji

Almanya’da 1528 kişi üzerinde 70 yıl süren bir araştırma sonuçları 1999’da açıklanmıştı. Kötümser olanların iyimser olanlara göre ömrünün daha kısa olduğu bulunmuştu. Kötümserlerin büyük çoğunluğu erkek.  

Sayfa 1 / 11