Aralık, 2008

TÜRKiYE’DE FARKLI OLMAK

Aralık 24 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ BİLİMSEL ARAŞTIRMALAR PROJESİ Binnaz Toprak (Proje Sorumlusu) İrfan Bozan Tan Morgül Nedim Şener araştırması çok ilgi gördü. Sosyal bilimler sonuçları itibariyle siyasi olduğundan dünyada başına çok iş gelmiş bilim adamı vardır. Kimse ideolojik yapısının,politikasının ve söylediği yargıların tersi çıkmasını hazmedemez. Türkiye’de Başbakan’ın kendisini doktor,hakim,yargıç,antrenör olarak tanımlaması gibi çoğu köşe yazarımız da her şey/her meslek/her kimlik yani;ne iş olsa yaparım “ağa”beyciler….

*TÜRKiYE’DE FARKLI OLMAK Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler Araştırmanın amaç bölümünde sadece laik kesimin araştırmaya konu olduğu açık bir şekilde belirtilmiştir.Sosyal bilimler sonuçları itibariyle siyasi olduğundan dünyada başına çok iş gelmiş bilim adamı vardır. Kimse ideolojik yapısının,politikasının ve söylediği yargıların tersi çıkmasını hazmedemez. Türkiye’de Başbakan’ın kendisini doktor,hakim,yargıç,antrenör olarak tanımlaması gibi çoğu köşe yazarımız da her şey/her meslek/her kimlik yani;ne iş olsa yaparım “ağa”beyciler…. Bu araştırmanın amaç bölümünde önemli bir son cümle var:” 1999 ve 2006 yılında yapılan iki araştırmanın sonuçlarının gösterdiği gibi, 1999 yılında halkın takriben % 42’si Türkiye’de dindar insanlara baskı yapıldığı kanısındayken bu oran 2006 yılında % 17’e düşmüştür. “ Yani iktidar olan AKP ile kimliğini bütünleştiren dindarlar/İslamcılar özgüvenlerini kazanmışlar. Mağduriyet hissetmiyorlar. Araştırmanın metodolojisi:Sosyal bilimlerde yöntemler en basit ders kitabında şöyle yazar: gözlem,belgesel gözlem,anket,mülakat,örnek olay incelemesi v.b…. Dünyada ve Türkiye’de derin mülakatla yapılmış sayısız tez,araştırma ve çalışma vardır. Amaçlı örneklem kullanmak da çok sık önümüze çıkar. Temsili örneklem ve kapalı uçlu araştırma değil diye geçerli saymamak için bilimle hiç tanışmadan bugüne kadar gelmiş olmayı gerektiren bir durumdur. Örnek:Göçmen Kürt kadınlarında Cinsiyet Rolleri 2002’de derin mülakatla yapılmış ayni metodoloji uygulanmış. Elizabeth Özdalga Modern Türkiye’de başörtüsü sorunu araştırmasını 15 üniversite öğrencisiyle derin mülakatla 208’de yapmış. Türkiye’de araştırmaların sağlıklı olup olmadığına dair yapılan araştırmada araştırma modelini %62 sinin hiç yer vermediği veya kısmen aktardığı görülmüş.Bildirilerin %38’inde örneklemin evrenine ilişkin tanımlama yok, %79’unda örneklemin nasıl yapıldığına dair bilgi yok.%42’sinde ölçme araçları konusunda hiç bilgi bulunmazken , varolan 19 nicel araştırmanın %63’ünde istatistikler ya yanlış seçilmiş ya da daha güçlü istatistikler kullanılması gerekirken görece zayıf istatistikle r kullanılmış. Nicel araştırmaların %89’unda kullanılan istatistiklerin varsayımlarına ve karşılanma durumlarına ilişkin hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Bir devlet sitesindeki bu bilgi bile eğer metodoloji uzmanıysa arkadaşların daha önce çokkkkk eleştiri yazmalarını gerektiriyor. Bence araştırmanın en önemli başlığı : “Mahalle” Bünyesinin Kaldıramadıkları: Gençler Türkiye tek tipleştirme eğitimi yeterli bulmuyor ve gençlerini renksiz,kokusuz hale getirmek için ağır baskı uyguluyor.Bu faşizan bir tehdit içermektedir. “Avrupa Birliği’ne en son katılan on iki ülke ile Türkiye’yi kapsayan Eurobarometre 2002 anketlerine göre, AB’nin ilk on beş üyesi ülkeye bu on üç ülkeden göç etmek isteyen 25-39 yaş grubu arasındakilerin Türkiye’deki oranı % 7. Bu oran ile Türkiye (9 Cem Behar, “Demographic Developments and ‘Complementarities’: Ageing, Labor and Migration,” Turkish Studies, Vol. 7, No. 1, 17-31 March 2006, 17-32) on üç ülke arasında ilk sırada. Bunu, %8 ile 15-24 yaş grubundakiler izliyor. Daha da çarpıcı olanı, üniversite mezunları arasında diğer on iki ülkeden göç etmek isteyenler %3-4 civarındayken bu oran Türkiye’de %15’i aşmakta, eğitimine devam edenler arasında ise %12 ile yüksek bir oran oluşturmaktadır.” Gençler ülkeden kaçmak istiyor,hayalleri bu ülkede bu topraklarda değil. Bu kimsenin umursamadığı bir durum ne yazık ki. Ülkenin ideolojilere teslim olmasının bedeli gençliğimiz harcamak,geleceğimizi yok etmektir. Siyasi İslam ideologları ve taşralı bağnazlar en çok genç ve kadınlardan hoşlanmıyor.Onları zorbalıkla baskı altında tutmak istiyorlar. Beyin ve gençlik göçü hakkında günlerce yazı yazmamız,polika oluşturulması için baskı yapmamız gerekirken neredeydi köşeler möşeler??? Gençler aile,mahalle,toplum,okul,kurumlar,para ,eğitimden eşit şartlarda yararlanamama,anlamsız sınavlar,işsizlik altında inim inim inliyor. Başarı veya başarısızlık baskısıyla zedelenen kişilikleri liseye gelmeden çarpılıyor. Uyuşturucu sanıldığı gibi sadece ahlakı bozulmuş İstanbul’da yaygın değil, Van’da,Muş’ta,Hakkari’da ,Diyarbakır’da, Mersin’de de var. Liyakat esasının yerine hemşehrilik/cemaat/ideoloji aidiyeti istenen bir dünyada kim ülkesine hizmet edebilir ya da ister? Bu araştırmada ahlakın sadece “dini referanslı” ahlak olarak değerlendiği de dikkat çekici. Ahlak belden aşağı konuların karşılığı değildir. Cinsellik dışındaki ahlak ve ahlaki tutum kriterleri nedir? Dinin arkasına gizlenen ideolojik İslam veya geleneksel İslam , feodal alışkanlıklar nasıl herkesi hizaya sokuyor? Evi kiraya veren kendini yargıç,savcı,ahlak zabıtası yerine koyuyor. Gençlerin hayatına,saçına başına karışıyor. En yaygın şikayet herkesin üstüne vazife olmayan her şeye burnunu sokması! Çünkü birey yok! Birey yoksa vatandaş var mı? Vatandaş da olamıyoruz elbette. Vatandaş olarak hakkımızı arayabilir miyiz? Cevap??? Hukuk devleti miyiz? Bütün siyasi partiler ve kurumlar denetleniyor mu? Ben şikayet etsem bana bilgi verecek merci var mı? K ılıfına uydurunca herşey mubah anlayışını günlük hayatında uygulayanlarla kurumlarda uygulayanlar işbirlikçi bir zihniyete uymamız gerektiğini bize anlatıyor? Araştırmada en önemli soru:Anadolu İslam’ı değişiyor mu? Bin yıllık Türk İslam anlayışı ve hoşgörüsü siyasi İslam’ın kontrolüne mi giriyor?İran ve Arap etkisi 1980’den bugüne ülke içindeki yandaşlarıyla bunu sağlamayı başardı mı?AKP %80’ni içki içmeyen toplumda neden içki takıntısıyla belediye kurumlarını yönetiyor? Bağnazlık takıntı,totaliter ve baskıcı “Molla Kasım” ’ları üretirken kim seyirci? Burada diğer ciddi sorun:Anadolu’da sosyalleşmenin önü tıkanmaktadır. Tek tip sosyalleşme dayatılmaktadır. Tek tip hayat tarzı ve insan tipi faşizm değilse nedir? Altı çizilen vahim durum:Aydınlar düşünce özgürlüğünün önünü tıkıyor, ideoloji ve tarafgirlik kapaıyor yolu. Devlet baskısı demokratik mücadeleyle bertaraf edilebilir,kamplaşmış aydın baskısı totaliter yapıya zemindir. Ayrımcılıkların çokluğu vahim. Türkiye’de sosyal bilimciler her türlü ayrımcılığı araştırmaları,yüzlerce araştırmaya ihtiyaç var. Ayrımcılığın dinamiklerini anlamaya çalışmalıyız.Buna karşı politikalar oluşturmak,yasalar hazırlamak zorundayız. Sivil çalışmalar,eğitim projeleri hazırlamalıyız. Bunu yazanların ellerinden öpüyorum. Türk kültürünün ve anlayışını bir parçası olan Alevi ayrımcılığı anlaşılmaz bir boyutta.Bu acilen çözülmesi gereken bir ayıp. Bütün ayrımcılıklara karşı dikey ve yatay mücadele programları hazırlanmalı, eğiitm projeleri yapmalıyız. Araştırma sonucu : “Anadolu kentlerinde dinlenen hikayeler,tüm vatandaşlarına eşit mesafede duran ve eşit hizmet götüren bir “legal-rasyonel otorite” eksikliğinin, bireyi iktidara yakın örgütlenmelere bağımlı kıldığını gösteriyor”. Bu modern toplumsal örgütlenme modelinden uzak olan Türkiye’de kültürel örgütlenmenin de ideolojilere teslim edildiğini anlatıyor. Yalnız ve dayanışma ihtiyacındaki birey /insan nereye gidecek?onu kim koruyacak?Sorunlarını çözecek?sosyal devlet/hukuk devleti yoksa kime sığınacak yoksullar, kadınlar,gençler ve vatandaş ? Türkiye’de KORKULAR YARIŞIYOR. Kadınlar daha büyük bir baskı altına girebilir ve bu ciddi bir tehdit. Modernleşme ve demokrasi kavgası kadın üzerinden yapılıyor. Kadınlar sosyal alandan, ş dünyasından , siyasetten, iktidar ve karar verme mekanizmalarından dışlanmaktadır. Bu korku verici. Bireyin korkuları da ciddiye alınmalı. Araştırılmalı elbette. Türkiye bir sosyal bilim cenneti olduğu halde dünyada bu konuda ismi YOK…. NEDEN? Bakınız:Türkiye’nin özgüvene ihtiyacı var yazısı (web) Raporun tamamını okuyun:www.ntvmsnbc.com Nevval Sevindi CAN DÜNDAR YAZISI Mahallede baskı var! 25 Aralık Perşembe 2008 Önceki gece NTV’de Prof. Dr. Binnaz Toprak’ın “Mahalle Baskısı” araştırmasını tartıştık. Prof. Toprak, “Alışveriş merkezleri, toplu konutlar, otoyollarla çok gelişmiş görünen Anadolu kentlerinde moderniteyi deşince altından bunalım çıkıyor” dedi. Bu bunalım, yayın boyunca “Neden” izleyicilerinin yolladıkları mesajlarda bir feryada dönüştü adeta… Anadolu’nun dört bir yanında mahalle baskısına maruz kalmış izleyiciler şikâyet yağdırdılar. Araştırmadaki bulguları doğrulayan bu mesajlardan birkaç örneği burada sizlerle paylaşmak istiyorum: * * * “İSTANBUL – Gaziosmanpaşa Belediyesi’nde görev yapan bir memurum. Bizim belediyede 1994’ten beri her Ramazan’da yemekhane ve çay ocakları sürekli olarak kapalı tutuluyor.” “ALİAĞA – 23 Eylül 2008’de, içki ruhsatı olan Tuna Restoran’da garson bana ‘AKP’li Belediye Başkanı’nın Türk vatandaşlarına içkiyi yasakladığını, ancak yanımdaki yabancının içebileceğini’ söyledi.” “YOZGAT – Çekerek ilçesinde cumartesileri kurulan pazarda belediye hoparlöründen Kuran okunmadan satış yasaktır deniliyor. Yasağa uymayanları zabıta cezalandırıyor.” “TRABZON – Turla gittiğimiz Uzungöl’de akşam yemeğinde rakı içmek istedik, restoran sahibi ‘Sadece İsrailli müşterilere içki servisi yapıyoruz’ dedi.” “İSTANBUL – Geçen Ramazan’da oruç tutan başı açık bir arkadaşımla iki bayan olarak Gaziosmanpaşa’da iftar için bir restorana girdik. ‘Burası aile yeri. İki bayanı almıyoruz’ dediler.” “ADANA – 67 yaşındayım. Belediye otobüsüne bindim, kimse yer vermedi. Arkamdan 22 yaşlarında başörtülü hanımlar bindi. Şoför bey ‘Lütfen hanımlara yer verelim’ diye yolcuları uyardı.” “İSTANBUL – Ümraniye, Ferah Mahallesi’nde başım açık camdan bakarken bile rahatsız oluyorum. ‘Hayırlı akşamlar’ yerine ‘İyi akşamlar’ dememin bile garip kaçtığını hissediyorum. Yazın mahalleden çıkana dek gömleğimin üstüne ceket giyiyorum.” “KAYSERİ – Bir yıl öğretmenlik yaptım. Örtünmeden dışarı çıkarsanız uygunsuz kadın anlamına gelen hakaretlere ve cinsel tacize maruz kalırsınız. Sürekli komşularınız tarafından izlenirsiniz. Ramazan’da açık restoran bulamazsınız.” BURSA – Mudanya sahilindeki balık lokantalarına belediye içki ruhsatı vermiyor. Esnaf, kola kutuları içinde içki satıyor.” “İSTANBUL – Arkadaşım Yeşildirek’te toptan iplik dükkânı açmıştı. ‘Hayırlı olsun’a gelen esnafın tamamına yakını ‘Duvara seccade asmazsan müşteri gelmez’ dedi. Arkadaşım seccade asmak zorunda kaldı.” “BURSA – Kemalpaşa’da öğretmenim. Her Ramazan oruç tutamayan bir Müslüman olarak mahalle baskısını had safhada yaşıyorum. Çalışırken taşlanacağım korkusu bile yaşadım.” “İSTANBUL – Sirkeci ve Eminönü tarafına toptan mal almaya giderken eşimi götüremiyorum. Esnaf kasten taciz edici şekilde bakıyor.” “İZMİR – Cuma öğleyin Kemeraltı’nda bir dükkâna gittik. Kapalıydı. Zili çalınca bir erkek satıcı gelip ‘Cuma öğlenleri kapalıyız’ dedi. Namaza gitmeseler de kapalı tutup cumanın bitmesini bekliyorlar. Ve burası İzmir’in merkezi…” “İSTANBUL – Ermeni arkadaşım devlet ihalelerinde iş alamadığından ismini değiştirdi ve çocuklarına Türk ismi koydu. Ermeni olan karısı da, okula giderken dayak yediklerini, üzerlerine tükürüldüğünü, alay edildiklerini anlatıyor.” * * * Mesajlar böyle uzayıp gidiyor. Kendi yorumumu ve çareleri bir başka yazıya bırakayım. “Mahalle”, daha uzun süre gündemde kalacağa benziyor. ******************************** Kadri Gürsel kgursel@milliyet.com.tr‘Liberal demokratlar’ın sessizliği 25 Aralık Perşembe 2008 Evet, Profesör Dr. Binnaz Toprak’ın “Türkiye’de Farklı Olmak Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler” adlı araştırma raporu öncelikle iki konuda alışılmış düşünce kalıplarını parçaladığı için bir dönüm noktasıdır. Birincisi, kısa sürede klasikleşmiş “mahalle baskısı” kavramı ile düşünmenin Anadolu’daki durumu çözümlemeye yetmeyeceğini göstermiştir. Orada söz konusu olan aslında “kamu baskısı”dır… AKP iktidarının fütursuz kadrolaşması neticesinde en tepesinden en alt düzeyine kadar egemen olduğu kamu kuruluşları eliyle, değişik hız ve yoğunluklarda uyguladığı bir “İslamlaştırma”dır. Rapordaki örneklere bakarak, “mahalle baskısı”nın “kamu baskısı”nın yanında adeta masum kaldığını; dahası, mahalle baskısının ardında kadrolaşmak suretiyle egemen olunmuş devlet kurumlarının güçlü desteğinin bulunduğunu görebilirsiniz. İkincisi, bu rapor Anadolu’daki durumu metropollerdeki klasik “laik-İslamcı” kutuplaşması ekseninde incelemenin mümkün olmadığını ortaya koymuştur. Devletli İslamcı, mahalleli İslam Anadolu’da bir kutuplaşmadan çok, devletli İslamcılıkla mahalleli dinsel muhafazakârlığın el ele vererek, sadece laiklerin üzerine değil, kendisinden olmayan, azınlıktaki neredeyse bütün grup ve çevrelerin üzerine, onları kamusal alandan silmek için şiddetle abanması söz konusudur. Ve bu hazin tablonun oluşmasında AKP’nin başrolü oynadığı görmezden gelinemez. Alkolsüz kentlerin sırrı Kendi adıma, Binnaz Toprak’ın araştırmasının sonuçları karşısında hayrete düşmedim. Rapor, geçen yaz yıllık iznimde, merakının peşindeki bir “politik turist” olarak Kayseri, Sivas ve Yozgat’a, “muhafazakâr Anadolu turu” yapmaya gittiğimde gördüklerimi açıklıyor. Daha sonra Ramazan’da Erzurum’a gittim. Bu seyahatlerden izlenimlerim Milliyet’in pazar ilavesinde yayımlandı. O kentlerde gördüğüm umumi vaziyetin tezahürü için, yani Kayseri’nin merkezinde, Hilton’un barı dışında içki satılan tek bir yer bile kalmamış olması için, veya koskoca Erzurum’da Ramazan’da Tıp Fakültesi’nin kantini ile otogar dışında çay içebileceğiniz tek bir mekânın bulunmaması için, raporda anlatılan acıklı insan hikayelerinin yaşanmış ve yaşanıyor olması gerekiyordu. Bu kentlerdeki tek tipleşme başka nasıl açıklanabilir? Binnaz Toprak geçen cuma raporunu tanıttığı akşam yemeğinde “Türkiye’deki kutuplaşmayı önleyebilmek için bu hikâyeleri ciddiye almalıyız. Münferit vakalar deyip geçemeyiz” demişti. Oysa İslamcılar ile neo-AKP’liler raporun müellifini “önyargılı olmakla” suçladılar; “konuşulan kişiler zaten marjinal” diyerek ötekileştirmeye devam ettiler; ama en çok da araştırmanın metodolojisine yüklendiler. Metodolojinin bilimselliğini tartışmak abesle iştigaldir. Yine de, bu konuda samimi kuşkular içinde olanlara Cüneyt Ülsever’in dünkü ve önceki günkü yazılarını okumalarını salık veririm. Dumanlı metodoloji Beni asıl bu İslamcıların düşünme metodolojisi hayrete düşürüyor. Zaman’ın Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın önceki günkü “Böyle araştırma mı olur?” başlıklı yazısından aktarıyorum: “‘Ramazan ayında devlet hastanesinin kantini basılmış, yemek yiyenlere müdahale edilmiş.’ (…) dinimize göre böyle bir müdahalenin günah olduğunu bilmemek için zır cahil olmak lazım. Böyle bir şey olsa bile buna herkesten önce dindar insanlar ve Diyanet karşı çıkardı.” Dumanlı’nın akıl yürütme tarzı şöyle: Bu yapılan günahtır, Müslümanlar günaha girmez, dolayısıyla böyle bir olay olmuş olabilemez! Yani, “a priori” olarak doğru kabul edilmiş bir önermeden hareketle olgusallığın inkârı! Dumanlı’nın mantık ucubesi karşısında bir taraftan “Allah akıl fikir versin” derken, onun sevgili “liberal demokrat” dostlarını hatırladım. Siz “liberal demokrat” geçinenler, akıl, bilgi, görgü ve beşerî münasebetlerinizi yıllarca siyasal İslam’ın istifadesine sundunuz. Neticesi, bu araştırma raporundadır! Rapor karşısında şimdi neden suspus oldunuz? Bakın İslamcı dostlarınız kendi hallerine bırakılınca nasıl da saçmalıyorlar! Siz AKP bizi AB’ye sokacak diye beklerken, onlar ülkemizin bir kısmını AB’den çok uzak siyasi coğrafyalara sürüklediler bile! > Türkiyenin Nabzı
Mesaj: Son olarak katıldığınız Türkiyenin Nabzı programındaki görüşleriniz dolayısıylatebrik edre sağlık ve mutluluk dilerim.
Gönderim Zamany: 30-12-2008 16:04:40

Türkiye’nin Nabzı

Aralık 23 2008Yorum Yok Kategori: Basında

Salı 20:00Türk halkının sosyal, siyasal ve ekonomik eğilimlerinin araştırıldığı, her hafta önemli bir araştırmanın sonuçlarının ekrana getirildiği “Türkiye’nin Nabzı” isimli program; Habertürk TV Genel Yayın Yönetmeni Erdoğan Aktaş ve Gazeteci Ece Temelkuran’ın sunumuyla Salı akşamları Habertürk’te…

Prof.Binnaz Toprak araştırmasını tartışacağız

Emre Aköz 2007′de derin mülakat önerdi!

Aralık 23 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Bugünkü yazısında ise “bilimcinin her yaptığı bilimsel değildir” diyor, ne oldu da 26 Ocak 2007 tarihinde “niye anket yapıyorsun?” diye dayılanan Aköz bilim zaptiyesi olarak şimdi de Prof. Binnaz Toprak’a dayılanıyor acaba? Bir dediğim bir dediğimi tutmaz, her gün canım ne isterse yazarım diyen yazar sayısına bakınca hak vermemek elde değil elbette. Sİ Z iki yazıyı bir arada okuyun.

Nasıl ikna edersiniz? 26 Ocak 2007 Amerikalı araştırmacı Kevin Hogan ikna yöntemleri hakkındaki kitaplarında şu sonuca varıyor: Son şıkka dikkat edin! GEÇEN gün bir akademisyen aradı. Arkadaşıyla birlikte çok önemli bir araştırmaya hazırlanıyorlardı. Kabaca söylersek, din-ekonomi ilişkilerini ele alacaklardı. Benden, böyle bir çalışmada neleri merak ettiğimi sordu. Ona iki noktanın çok önemli olduğunu söyledim: 1) Türkler gerçek gelirlerini asla söylemez. Hep düşük gösteriler. Hiç unutmam: Bir ‘orta sınıf’ araştırması yapılacaktı. Bizden de (gazeteciler, vs.) fikir almışlardı. Bunu onlara da söyledim. Araştırmayı yönetecek olan kişi, “Evet, geçmiş örneklerden bunu bildiğimiz için, söylenen geliri 1.6 ile çarpıyoruz,” demişti. Yani eğer bir kişi aylık gelirinin 1000 lira olduğunu söylüyorsa, bu sayıyı 1.6 ile çarparak, 1600 lira kazandığını varsayıyorlardı. Tabii böyle bir durumda ‘anket’ yapmanın anlamı azalıyordu. Diğerinin yalan söyleyeceğini biliyorsan, niye anket yapıyorsun? GÜVEN İLİŞKİSİ 2) Yukarıdaki sorunu göz önüne aldığımızda araştırmacıların asla anket ile yetinmemesi gerektiği ortaya çıkıyor. Mutlaka derinlemesine söyleşiler yapmak gerekiyor. Anket, nihayetinde, “Sorulara verilen cevaplardır.” Yani soruyu başka türlü sorduğunuzda, ters yüz ettiğinizde bambaşka cevaplar alabilirsiniz. Ama karşınızdakiyle bir ‘güven’ ilişkisi kurarak, iki üç saat mülakat yaparsanız… O zaman çok daha doğru verilere, ilişkilere, bağlantılara ulaşabilirsiniz. Konuştuğum akademisyen bu uyarılarıma hak verdiğini, mutlaka ‘derin mülakat’ yapacaklarını söyledi. Aslında anketlerin başka dertleri de vardır. Piyasaya yeni çıkan Gizli İkna Taktikleri (Yakamoz Yayınları) adlı kitapta bunlardan birine daha rast geldim. Daha önce, İstediğiniz Kişiye 8 Dakikada Nasıl ‘Evet’ Dedirtebilirsiniz adlı kitabı kaleme alan Kevin Hogan şöyle bir örnek vermiş: ABD’de bir araştırma yapılmış. İnsanlara, aslı astarı olmayan kimi olaylar hakkında düşünceleri sorulmuş. (Hogan maytap geçiyor: “İnsanların gerçekten varolmayan şeyler hakkında da fikri vardır.”) Neyse… Sorulardan biri boşanmanın kolaylaşmasıyla ilgili. Cevap verenlere üç şık sunuluyor. Ve sonuçta yüzde 40′ aşan bir oranda üçüncü şık işaretleniyor. Şimdi bu insanlar gerçek fikirlerini mi ortaya koydu? Ne gezer! Araştırmacılar sadece ve sadece şıkların sıralamadaki yerini değiştirmişler. Mesela üçüncü şıkkı birinci sıraya taşımışlar. Ve ne olmuş biliyor musunuz? Amerikalılar yine yüzde 40′ı aşan bir oranda üçüncü şıkkı işaretlemiş. ALTI ÇEŞİT REÇEL Eğer bu sonuç, insan davranışına ilişkin bize önemli ipuçları veriyorsa… Araştırmacıları uyaralım: Son şıkka dikkat! Alın size bir başka ilginç araştırma: Bir markette müşterilere 20 çeşit reçelin tadına baktırılıyor. Bunun üzerine bazıları tattıkları reçellerden bir miktar satın alıyor. Aynı araştırma altı çeşit reçelle de yapılıyor. Sonuç ne biliyor musunuz: 20 reçel tadanlara kıyasla, altı çeşit reçel tadanlar, diğerlerinden 10 kat fazla reçel satın alıyor! TUTARLILIK YASASI Kıssadan hisse: Seçenekleri artırmak bazen sadece kafa karışıklığına yol açar. Hogan’ın bu ve benzeri verilerden yola çıkarak vardığı sonuçlardan biri de şu: “İnsanlar çelişkilerden hoşlanmaz. Birçok insan, birbiriyle çelişen iki fikri birden kafasında saklayamaz. Mevcut düşüncelerini-kararlarınıinançlarını sürdürür; diğerini üzerinde hiç düşünüp taşınmadan yok sayar. Buna ‘tutarlılık yasası’ adı verilir.” Hogan’ın ‘tutarlılık yasası’ benim SABAH gazetesindeki yazılarımda sık sık karşılaştığım bir durum. Mesela cemaatler üzerine bir yazı dizisi hazırladığımda beni ‘dinci’ ilan edenler oldu. Öte yandan ‘evrim kuramına’ ilişkin yazılar yazdığımda da ‘din düşmanı’ oluyorum. Çünkü sokaktaki insanın zihni ak-kara şeklinde çalışıyor: Ya ak olacaksın, ya kara… Ya sağcı olacaksın, ya solcu… Ya seveceksin, ya sevmeyeceksin… ‘Gri’ bölgeler ise insanları zorluyor. İstediğiniz kadar fikirlerinizi açık, net, berrak bir biçimde ifade edin… Bir işe yaramıyor: “Evet mi, hayır mı; ona cevap ver,” diyorlar. “Havet” deyince sigortalar atıyor. Kızıyorlar. Hogan’ın ‘tutarlılık yasası’ dediği şeyi gayet iyi anlıyorum ama ben de böyleyim işte! Ak ile karayı zaten biliyorum ve gri bölgeleri merak ediyorum. Bir gazete yazarı böyle olabilir. Griliklere ilgi duyan insanlar da var toplumda çünkü. Buna karşılık olay; ‘pazarlama’, ‘reklam’, ’satış’ gibi ekonomik konulara geldiğinde, ürünün ya da hizmetin, kafaları karıştırmayacak bir biçimde tüketiciye sunulması gerekiyor. Hatta şunu da söyleyebiliriz: Sadece ekonomide değil, siyasette de geçerli ‘tutarlılık yasası’. Başkan Bush yönetiminin Irak’ı işgal etmeden önce kullandığı ‘kitle imha silahları’ gerekçesini hatırlayın. MÜŞTERİLERDE ETKİLİ Eğer ikircikli mesajlar verselerdi, işgale meşru kılamazlardı. Ama onlar ne yaptı: Kararlı ve sürekli bir biçimde, Saddam’ın elinde kitle imha silahları olduğunu söylediler. Bu iddia Amerikalıları korkuttu. Mümkün olmamasına rağmen, “Ya bize de saldırırsa?” diye tedirgin oldular. Başkan Bush’u desteklediler. Sonra o iddianın düpedüz yalan olduğu ortaya çıktı ama ne gam! Atı alan Üsküdar’ı geçmişti… Evet… Eğer ikna etmeniz gereken müşterileriniz varsa, Kevin Hogan’ın kitabını mutlaka okuyun. Bir tavsiye daha… Benzeri bir kitabı Robert Cialdini de yazmıştı: İknanın Psikolojisi (MediaCat Yayınları). Fevkalade önemli bir kitaptır. O da çok işinize yarar. Bakın işte yine kafanızı karıştırdım. Halbuki size tek bir kitap önermemi bekliyordunuz. Şimdi canınız sıkıldı: Onu mu okumalı, bunu mu? Madem griliklerden hoşlanmıyorsunuz; geçmiş olsun. 2007-01-26 “Bilimcinin her yaptığı “bilimsel” değildir Siyaset bilimci Binnaz Toprak, Açık Toplum Enstitüsü’nün desteklediği bir araştırma yaptı: “Türkiye’de Farklı Olmak: Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler.” Prof. Toprak ve arkadaşlarının (İrfan Bozan, Tan Morgül ve Nedim Şener) neler yaptığını sanırım çeşitli haberlerden takip ettiniz: Anadolu kentlerini ziyaret eden araştırmacılar, başta CHP’liler, Alevi ve Atatürkçü Düşünce dernekleri olmak üzere laiklik konusunda hassas olan kesimlere, karşı gruptan baskı görüp görmediklerini soruyorlar. Yüz yüze geldikleri 401 kişi ile derinlemesine söyleşi yapıyor araştırmacılar. Onlardan başlarından geçenleri anlatmasını istiyorlar. Sonuçta da, bu söyleşilerden çıkan anekdotları, kendi yorumları ve güncel tartışmalarla birlikte 189 sayfalık bir raporla kamuoyuna sundular. Geçelim araştırmanın tuhaflıklarına: 1) Öncelikle bu bilimsel bir araştırma değil, olsa olsa uzunca bir “gazetecilik” çalışması. Cumhuriyet gazetesi, “Gidip şu mahalle baskısına örnekler bulun” diyerek muhabirlerini Anadolu’ya salsaydı, sonuç hiç ama hiç farklı olmazdı. 2) Araştırmacılar bu işi nasıl ve niye yaptıklarını zaten apaçık anlatıyorlar. Nasıl yapmışlar: “Amaçlı örneklem” (purposive sample) metoduyla ile çalışmışlar. Yani bu türden anekdotları (“kantinde şöyle oldu”, “ev sahibimiz böyle yaptı”, “minibüste başıma şu geldi”) kendilerine anlatacak insanları bilhassa arayıp bulmuşlar. Niye yapmışlar: Prof. Şerif Mardin’in ortaya attığı ‘mahalle baskısı’ lafını “doğrulamak” üzere yola çıkmışlar. (Halbuki bilimsel araştırma, bir “iddiayı doğrulamak” için değil, bir “hipotezi sınamak” için yapılır.) 3) Araştırmacıları “401 kişiyle bilimsel araştırma mı olurmuş” diye eleştirenlere katılmıyorum. 40 kişiyle de bilimsel araştırma olur! Ancak Toprak ve arkadaşları, 40 bin kişiyle konuşsalardı da sonuç değişmezdi: Çünkü yapılan zaten bir bilimsel araştırma değil, laikçi gazetelere uygun bir “yorumlu yazı dizisi”! 4) Binnaz Toprak, TESEV için Ali Çarkoğlu ile yaptığı çok daha ciddi ve önemli çalışmada (“Değişen Türkiye’de Din Toplum ve Siyaset”) başını örten kadınların, son 10 yılda 10 puan (70′lerden, 60′lara) düştüğünü bulmuştu. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu: Madem kadınlar dindarların baskısıyla başlarını örtüyor, nasıl oluyor da başını örtenlerin oranı düşüyor? 5) “Toplumsal baskı” dünyanın her yerinde var. Fırsatını bulan ötekine baskı yapıyor, yola getirmeye ya da dışlamaya çalışıyor. Anadolu’daki muhafazakâr/tutucu baskı ise yeni bir olgu değil. 1970 ‘lerin başında “yerli turist” olarak Kayseri’ye gittiğimizde “komilist” diye bağırarak bizi taşladıklarını daha önce anlatmıştım. Gidin bir de bugünkü Kayseri’ye bakın. Önemli olan değişimi saptamak: Şimdi Avrupa Birliği’ni, serbest piyasayı, çok partili rejimi muhafazakârlar savunuyor; “Kemalistler, laikçiler, devletçiler” ise tek partili kapalı ekonomi hayalleri kuruyor. 6) Sanki çok açıklayıcı bir kavrammış gibi ‘mahalle baskısı’ lafına sarılanlara, mahallenin hızla dağıldığını, giderek yok olduğunu bir kez daha hatırlatırım. (Tabii gerçeği anlamak gibi bir amaçları varsa.) Yayın tarihi: 23 Aralık 2008, Salı Web adresi: http://www.sabah.com.tr/2008/12/23//akoz.html Tüm hakları saklıdır. Copyright © 2003-2008, TURKUVAZ GAZETE DERGİ BASIM A.Ş.

Kriz yılında ne yapmalı?

Aralık 23 2008Yorum Yok Kategori: Kültür - Antropoloji

Almanya’da 1528 kişi üzerinde 70 yıl süren bir araştırma sonuçları 1999’da açıklanmıştı. Kötümser olanların iyimser olanlara göre ömrünün daha kısa olduğu bulunmuştu. Kötümserlerin büyük çoğunluğu erkek.  

Hz.Mevlana’yı anıyoruz

Aralık 18 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

“Acaba ben kendi yüzümü nasıl görebilirim? Acaba benim nasıl bir rengim var?

Ben lekesiz yüzlü, ak yüzlü biri miyim? Yoksa kirli, günahkar yüzlü bir kişi miyim? Bu hali nasıl görebilirim? Böylece ben, iç yüzümü, can suretimi görmek için çırpınıp duruyordum, araştırmalar yapıyordum. Fakat siretim, iç yüzüm kimseden görünmüyordu, hiçbir şey beni bana göstermiyordu. Kendi kendime dedim ki, ayna neden icad edilmiştir, ne işe yarar? Herkes aynaya bakarak kendisinin kim olduğunu, nasıl olduğunu görsün, bilsin diye bulunmuş mudur? Fakat bildiğimiz aynalar, insanların dış yüzlerini, suretlerini göstermek için yapılmıştır. Can yüzümüzün aynası nasıldır, nerededir? Can aynası çok pahalı, çok değerlidir. Can aynası, ancak sevgilinin yüzüdür. Bizim iç yüzümüzü, can yüzümüzü gösteren sevgilinin yüzü bu diyarda yoktur. O, mana diyarındadır.”Mesnevi O gönlü yüce mana padişahı Mevlana Cellaleddin-i Rumi. Ona sahip bir kültürde doğduğum için ne mutlu bana, onu fark etmemiş olanlara ne yazık!Onun varlığından haberi olmayanın kendi varlığından haberi olur mu hiç….. Toplumun ruh dengesi neden bozuldu?Kendi omaktan çıkarılan insan nereye gitsin ki? İçindeki hayvani sezgilere, hayvani nefse teslim olur da insan mertebesine çıkacağını söyleyen olmaz ona. İnsan olmadan nasıl erer insan huzura?

Kanal1

Aralık 17 2008Yorum Yok Kategori: Basında

Özlem Gürses’le 1Bakış İlk programda CHP’NİN çarşaf açılımı

Toplumunu tanımayan yönetemz diye 20 yıldır yazı yazıyor ve konuşuyorum

Kim kimden özür dilemeli?

Aralık 16 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

1914 Aralık Sarıkamış harekatı başladı 1915 Ocak sonu Sarıkamış felaketi sonucu binlerce şehit 1915 Şubat başı Rus ordusu Erzurum ve Kars’a ilerliyor, Ermeni taburlarına yerli Ermenilerden destek yoğun 1915 Şubat Alman genel Kurmay raporu:”Rus ordusunun orta Anadolu’yu ele geçirmesini önlemek için acil önlemler alınmalıdır, Rus ordusuna destek veren Ermeni ahali dikkate alınmalıdır.”

1915 Mart Müttefikler Çanakkale’ye donanma gönderdi Anadolu bir kıskaç altında yok olma tehlikesiyle karşı karşıya 1915 Nisan Alman Genel Kurmayının raporları ve Enver Paşa’ya tavsiyeleri doğrultusunda Nisan sonunda tehcir kararı ve uygulaması Alman genel Kurmayı bunula yetinmiyor, Bronsort von Schellendery genelge çıkarıyor:” Geriye kalan tüm Ermenileri de gönderin!cephe gerisinde destek vermeye devam ediyorlar” Enver Paşa’ya geliyor. Tehcir tümüyle askeri nedenle yapılmış,askeri kararı ALman genel Kurmayı vermiştir. Bu konudaki belgeler açılmamış ve yasaklanmıştır. Nevval Sevindi **************************** Dışişleri Bakanı konudan haberdar olması çokkk uzun sürdü, 19 Aralık’ta ses verdi!Cumhur’un başı da milli devlet politikasını günlük politika ile karıştırdı:” Tartışmak güzeldir!” ************************************************** Ermenilerden özür dilemeye kararlı aydınlanmış arkadaşlara 10 soru: 1.Türklerin Rumeli’nden kovuluşunda yaşadığı derin acıları araştırmayı hiç düşündünüz mü? 2.Bulgaristan’da Türk olarak yaşamanın maliyetini anlatan vatandaşlarımızı hiç dinlediniz mi? 3.Yunanlıların İzmir’e çıktıkları zaman yaptıkları mezalimi İngiliz belgelerinden okumayı ve milletimize açıklamayı hiç düşündünüz mü? 4.Yunanlıların hunharca,vahşi saldırılarına destek veren yerli Rumların neler yaptığını öğrenmek hevesiniz hiç oldu mu? 5.Türk milletinin Ermeni çeteleri tarafından vahşice katledilmesiyle ilgili belgeler hiç ilginizi çekmeyi başardı mı? 6.Taşnakların Osmanlı döneminde yaptığı terör faaliyetlerini unutmak milli görevimiz mi? 7.ASALA terör örgütünün katlettiği büyükelçi ve Türk vatandaşlarını “olur böyle vakalar Türk aydını yakalar, unutur” diye geçiştirmemizi mi öneriyorsunuz? 8.Ders kitaplarında Türklere karşı en keskin önyargılar Yunanistan ve Ermenistan’da mı var , biz de mi? 9. 1915 yılını unutamayan aydınlarımız Bosna katliamında neden özür dilemesi için Avrupa ‘ya baskı yapmayı hiç düşünmedi?tecavüze uğramış Boşnak kadınlar Ermeniler kadar değerli değil mi sizce? 10.Kendi tarihini, kültürünü, milletinin acılarını anlamaktan aciz,bu konuda sosyal bilimci ve siyasetçi olarak hiçbir araştırmaya imza atmayana, milletinin acılarını roman veya film yapmayanlara batı’da aydın mı denir? Başka bir adı var mı? Bu soruların cevaplarını VİCDAN denen posta kutusuna atmanızı rica ederiz. Teşekkürler………. Bu ülkenin en büyük kadersizliği aydınlarıdır.kendi kültür dünyasının renk ve kokularından çok uzak aydınları……. AB yasalara aykırı olarak sınırlaır belli olmayan Kıbrıs Rum tarafını AB’ye aldı ve bu işi temizlemek için bizi sıkıştırıyor,bunu açıkça anlatan ve karşı çıkan, bu haksız ve hukuksuz uygulama için AB’yi özür dilemeye çağıran birini duydunuz mu? Ben tüm AB yetkililerini özür dilemeye çağırıyorum. HAdi,bunu imzalayalım ve Kıbrıs meselesini çözsünler. NEVVAL SEVİNDİ *********************************************************** *ERMENİ TARİHİNE KISA BİR BAKIŞ* Ermeniler, tarih boyunca başka devletlerin yönetimi altında kalmışlar ve bağlı oldukları devletlerin hizmetinde bulunmuşlardır. Ansiklopedik kaynaklarda, Erivan, Gökçegöl, Nahcıvan, Rumiye gölü kuzeyi ve Mako bölgesine, yukarı memleket anlamına gelen Armenia, bu yörelerde yaşayan halka ise Ermeni denildiği yer almaktadır. Ermeni tarihçilerin bir kısmı, M.Ö. 6. yüzyılda kuzey Suriye ve Kilikya bölgesinde yaşayan Hititlerden olduklarını; bir diğer kısmı ise Nuh’un oğullarından Hayk’a dayandıklarını söylemektedirler. Bunun yanında, Ermenistan denilen coğrafyada yerleşen ve bugün Ermeni diye adlandırılan toplumun, bölgenin kesin olarak neresinde yaşadıkları, sayıları ve aynı yörede ikamet eden diğer halklara kıyasla nüfus oranları bilinmemektedir. Ermeni tarihçileri bile kökenleri konusunda fikir birliği içinde değildir. Tarihsel olarak bakıldığında, Ermenilerin sırasıyla, Pers, Makedon, Selefkit, Roma, Part, Sasani, Bizans, Arap ve Türklerin hakimiyeti altında yaşadıkları görülür. Ermeni derebeyliklerinin bir çoğu, bölgeye hakim olan ve Ermenileri kendi saflarına çekerek kullanmak isteyen devletler tarafından kurdurulmuştur. Ermenileri Bizans’ın zulüm idaresinden kurtaran ve onlara insanca yaşama hakkını bahşeden, Selçuklu Türkleri olmuştur. Fatih döneminde ise, Ermenilere din ve vicdan hürriyeti en üst düzeyde verilmiş, Ermeni cemaati için dini ve sosyal faaliyetlerini yönetmek üzere Ermeni Patrikliği kurulmuştur. Osmanlı idaresinde Ermeniler dini görevlerini tam bir hürriyet içinde yerine getirirlerken, kendi din adamlarını da yine kendilerinin tayin etmelerine izin verilmiştir. Aynı şekilde Anadolu’nun Türk idaresine girmesinden sonra burada yaşayan Ermeniler, kendi dillerini de tam bir serbestlikle konuşmaya devam ettiler. Osmanlı yönetimi, diğer cemaatlere uyguladığı politikayı onlara da uygulayarak Ermenice’yi ve Ermeni adlarının kullanılmasını serbest bıraktı. Türk matbaasının kurulmasından 160 yıl kadar önce Venedik’te matbaacılık eğitimi görmüş olan Sivaslı Apkar adındaki bir papaza 1567′de İstanbul’da bir Ermeni matbaası açması için izin verildi. İstanbul’dan başka İzmir (1759), Van (1859), Muş (1869), Sivas (1871) gibi taşra şehirlerinde de yeni Ermeni matbaaları faaliyete geçmiştir. 1908′de bütün ülkede Ermeni matbaası sayısı 38′e ulaşmıştır. Nitekim 1910 yılında İstanbul’da Ermenice 5 gazete ve 7 dergi çıkarılmaktaydı. Osmanlı idaresinde Ermeniler, Türk insanının hoşgörüsünden de yararlanarak, adeta altın çağlarını yaşamışlardır. Askerlikten ve kısmen de vergiden muaf tutulan Ermeniler, ticaret, zanaat ve tarım ile idari mekanizmalarda önemli görevlere yükselme fırsatını elde etmişlerdir. Devletin çeşitli kademelerinde görev yapan Ermeniler, Osmanlı devletince kendilerine tanınan bu hoşgörüye karşılık verdikleri hizmetten dolayı “millet-i sadıka” olarak adlandırılmışlardır. 19. yüzyılın son çeyreğine kadar Osmanlıların bir Ermeni sorunu olmadığı gibi, Ermeni halkının da Türk yöneticileriyle halledemedikleri bir mesele mevcut değildir. daha önce alanlardan özür ÖZÜR BEKLİYORUM Geçmişte Osmanlı insanlarının, Ermeniler tarafından maruz bırakıldıkları vahşetlerden ötürü, tüm Ermeniler’in ve yandaşlarının özür dilemeleri gerektiğini düşünüyorum. Bu vahşetlere göz yumamayacağımı belirtiyor, tüm Türk Dünyası ve Osmanlı torunları adına özür bekliyorum! “Binlerce çaresiz ve suçsuz ana ve çocukları işkenceyle öldürmüşlerdi. Tarihte benzeri görülmemiş olan bu vahşeti yapan Ermenilerdi” s.260-261, Nutuk Mustafa Kemal Atatürk KATILMAK İÇİN; ERMENİLER YALAN SÖYLÜYOR DİYEN AMERİKALI DOST Fatma Hanim’in gorusune ben de katiliyorum. ‘Holdwater’, bizim gibi ‘Asilsiz Ermeni Iddialari’ ile mucadele veren kisiler arasinda adeta bir ‘efsane’dir. Holdwater’in hazirladigi site bizim tezimizi Ingilizce olarak en guzel bir sekilde tanitan bir sitedir ve bizler icin cok kapsamli bir kaynaktir. > Edinburgh’da yuruttugumuz kampanya sirasinda www.tallarmeniantale.com’dan yuzlerce sayfa indirdik ve kopyalayarak dagitimini yaptik, o nedenle kendisine tesekkur borcluyuz. > Asagida kendisi hakkinda bir sure once Yeni Safak gazetesinde yayinlanan bir haberi bilginiz icin iletiyorum. > Subject: Tall Armenian Tale – www.tallarmeniantale.com > Ermenileri çıldırtan gizemli Amerikalı sanal âlemde gerçek kimliğini âdeta devlet sırrı gibi saklayarak sürekli “Holdwater”takma adını kullanan New Yorklu bir işadamı, kurduğu popüler bir internet sitesiyle, yıllardır sistematik biçimde soykırım propagandası yapan Amerikan Ermenileriyle Türkiye adına kıyasıya çarpışıyor. > Yeni Şafak, 2000′lı yılların başlarından bu yana yayında olan “Uzun Ermeni Masalı” adlı sitesi nedeniyle fanatik Ermenilerden sürekli ölüm tehditleri alan, yayınları hergün defalarca sabote edilen Holdwater’a ulaştı ve amacını sordu. Cevap kısa ve netti: “Çünkü Türkler haklı. Bu iddia, yakın tarihin en büyük yalanıdır!” > “Holdwater”, bu gizemli Amerikalı, uzun yıllardan bu yana ABD merkezli ve de çok etkili bir internet sitesinin finansörlüğünü yapıyor.”Tall Armenian Tale: Other Side of the Falsified Genocide” (Büyük Ermeni Yalanı: Sahte Soykırımın Öteki Yüzü) adlı sitenin ana hedefi ise -adından da anlaşılacağı üzere- Ermeni diasporasının soykırım iddialarına esaslı yanıtlar vermek. Her tarih araştırmacısının mutlaka incelemesi gereken bu muhteşem arşivde Ermeni propagandasına cevap oluşturan ne çeşit bilgi, belge ve fotoğraf ararsanız fazlasıyla var. > “Türkiye topyekün uyuyor!” > Teknik kusursuzluğunun yanısıra içerdiği derin Türkiye sevgisi karşısında da hayrete düştüğümüz bu sitenin kurucusunu yakından tanımak üzere sanal âlemde yola çıktığımızda, doğrusu ya, ilk anda, “daldığı dünya işlerinden biraz olsun başını kaldırıp, zamanının ve parasının bir bölümünü ülkesinin global çıkarları için harcayan vatansever bir Türk” ile karşılaşacağımızı umuyorduk. Ancak, sonuç pek de öyle olmadı. Daha doğrusu hiç öyle olmadı ve karşımıza Türklükle ilişkisi kıldan ince kılıçtan keskin bir Amerikalı işadamı çıktı! Söyleşi konusunda ilk aşamada oldukça tereddüt eden “Holdwater”, kendisine ilettiğimiz kişisel bilgileri ve referans mahiyetindeki haberlerimizi enine boyuna inceledikten sonra bazı sorularımızı cevaplandırmayı kabul etti. > Muhatabımız, kendisiyle ilgili bilgiler vermeden önce, yabancılara karşı sergilediği bu yoğun kuşkuculuğun nedenlerini ise şöyle açıkladı:”Titizliğimi sakın ola kişiliğinize yönelik bir tavır olarak algılamayın. Bu açıklamaları yapmadan önce sizi ve söyleşimizin yayınlanacağı mecrâyı mutlaka yakından tanımak zorundaydım. Yoksa, Türkiye’nin dostları benim de dostlarımdır. Ancak, siteme her gün Ermeniler tarafından en az 20-30 hacker saldırısı yapılıyor. Öylesine pahalı ve gelişmiş bir güvenlik sistemine sahibim ki site her seferinde en fazla 3-5 dakika çöküyor, sonra yeniden devreye giriyor. Aldığım hakaret ve tehdit mesajlarının ise haddi hesabı yok. Sizler, binlerce kilometre ötedeki ülkenizde Amerikan Ermenilerinin Türklere ve Türkiye dostlarına duyduğu nefretin boyutlarını tahayyül bile edemezsiniz. Bu insanlar bütün hayatlarını Türkiye’yi her alanda güç duruma düşürmeye ve karalamaya adamış durumdalar. > Özellikle California ve Kanada’daki Ermeni toplumu bu iş için neredeyse ülkenizin bütçesi kadar para harcıyor. Sizler ise Türkiye’de büyük bir umarsızlık ve pişkinlikle uyumaya devam ediyorsunuz! Bu nefret dolu insanlar, tarihte hiç yaşanmamış hayâlî bir soykırıma pek yakında bütün dünyayı inandıracaklar. Türkiye, 1915′te kendisini savaşın en kötü günlerinde arkadan vurup binlerce yurttaşını katleden hain bir topluluğa verdiği haklı bir cezanın bedelini, 20. yüzyılın ikinci büyük soykırım hareketinin sorumlusu olarak lanse edilerek ödeyecek!” > “Atadan Türk” bir Amerikalı Holdwater’a büyük bir merak içinde sorduğumuz ilk soru doğal olarak şu: “Siz kimsiniz? Türkiye’ye yönelik bu içten sevginiz nereden kaynaklanıyor?” Muhatabımız, “Resmî makamlar içinde yuvalanmış Ermeniler de dahil, sayıca çok kalabalık bir grubun tehdidi altındayım. Bu nedenle cevaplarım da kimliğimi ele verici nitelikte ve köşeli değil, kendimi korumak için bir hayli esnek olacaktır” diyor; ardından da başlıyor anlatmaya: > “Beni ‘Holdwater’ olarak tanımanız yeterli. Size gerçek adımı söylersem ve siz de bu adı gazetenizde basarsanız, emin olun ki en fazla birkaç gün içinde ne aile huzurumdan, ne gayet düzgüngiden is hayatımdan, ne de internetteki sitemden eser bile kalmayacaktır. Bu zorlu mücadeleyi otuz yıldan bu yana çeneme başarıyla hâkim olduğum için sürdürebiliyorum. O yüzden, lütfen beni bu hassas konuda fazla zorlamayın.” > Türkiye düşmanlarının gitgide arttığı bu uzak coğrafyada böylesine aykırı bir kişilikle karşılaşmak artık pek de kolay olmadığı için,Holdwater’ın anlattıklarıyla ister istemez yetinmek durumundayız. “Halen 50′li yaşlarımdayım. Annem ve babam 1940′larda ABD’ye göç eden iki Türk vatandaşıydı. Ben 1950′lerde New York’ta doğdum. Ailem bu ülkeye kolay uyum sağlayabilmem ve diğer göçmenler gibi gettolarda kaybolup gitmemem için, bana çocukluğum boyunca Türkiye hakkında hemen hemen hiçbir şey anlatmadılar; hattâ tek kelime Türkçe bile öğretmediler. > Bilemiyorum, belki doğru, belki de yanlış yaptılar. Ben artık bunu onlarla tartışacak durumda değilim. Çünkü her ikisi de bu dünyadan göçtü.Türkiye’yi hayatım boyunca hiç görmedim ve tam bir Amerikalı olarak yetiştirildim. Zaten adım da bir Amerikalı adıdır. Çok ünlü bir kolejden mezun oldum. Gençlik yıllarımda ticarete atıldım, sonrasında zengin ve saygın birine dönüştüm.”"Pekiyi, bunca aile içi asimilasyondan sonra, Türk kökenlerinizi nasıl biliyorsunuz o zaman?” diye soruyoruz bu kez. > “Tabiî, her ne kadar silinmek istenen bir geçmiş de olsa, çocukluğumda evdeki konuşmalardan aslında Türkiye diye bir yerden geldiğimizi farkediyordum. Bir de ‘Selamûnaleykûm’, ‘merhaba’, ‘günaydın” diye birkaç kelime kalmıştı aklımda. Bu gerçekle ilk yüzleşmem kolejdeyken oldu. Bir gün okuldaki panoya baktım, Ermeni gençler duvara bir propaganda afişi asmıştı. Türk bayrağının yıldızını Nazilerin gamalı haçına benzetmişlerdi ve o haçtan da Ermeni kanı damlıyordu. Bu görüntü beni çok sarstı. Eve dönünce anneme ‘Anne, Türkler gerçekten Nazilerden farksız bir millet mi? Onlar yüzbinlerce suçsuz Ermeniyi katletmiş, doğru mu? Eğer öyleyse, bizler de katil miyiz’ diye sordum. Annem bana sarıldı ve üzüntüyle ‘Sakın okulda diğer çocuklarla böyle tartışmalara girme, yoksa seni döverler, hatta okuldan bile atarlar. Onlar bizden güçlü, Türk olduğunu çevrenden daima sakla’ dedi. Babamın da tepkisi buna yakın oldu. Ben ise annemin gözlerine sinen o korkuyu ömrüm boyunca hep hatırlayacaktım.” > Ailesi bile durumdan habersiz hayatını kazanana kadar bu konularda ortalık yerde pek fazla konuşmayan Holdwater, sonra iş-güç sahibi olmuş,evlenmiş ve rahata erince de tarih kitaplarına bir servet ödeyerek evinde hiç kimseye nasip olmayacak dev bir kütüphane kurmuş. Yıllar süren bir okuma ve araştırma sürecinde Türk tarihini âdeta yiyip yutan kahramanımız, bu faaliyetlerini sürdürürken çevresine karşı sürekli temkinli olmayı da hiç ihmal etmemiş. > >”Eşim ve çocuklarım bile benim bu uğraşlarım hakkında pek fazla bilgi >sahibi olmadılar. ! Çünkü ilerleyen yıllardaki gelişmeler anne ve babamın >aslında ne kadar haklı olduklarını, Ermenilerin ABD’de ne kadar güçlü bir >azınlığa dönüştüğünü ve Amerikan toplumuna ne denli pervasızca yalan >söylediklerini bana fazlasıyla gösterdi. Bu arada, Türk toplumunun >Amerikan medyasındaki imajının -genelde Ermenilerin kışkırtmasıyla- ne >kadar kötü olduğunu da üzülerek farkettim. Ermeniler, ABD’de medya ve >sinema endüstrisinin her köşesine sızmış durumdaydılar ve bu kişiler >Türkiye’yi aşağılama yönündeki en küçük bir fırsatı bile kaçırmıyorlardı. Halen de öyledirler. İnternet çağı başlayınca, daha önce broşürlerle yaptığımı bu defa siteyle yapmaya başladım. Ölene kadar da bu mücadeleyi sürdüreceğim.” > >Holdwater’a göre Türk Devleti; gazeteleri, dergileri, sinemayı, >televizyonu, sporu, edebiyatı, hattâ diplomasi ve turizmle oluşan bireysel >dostluk ilişkilerini bir bütün olarak karşı propagandada kullanmayı >öğrenmediği sürece, Ermeni yalanlarının karşısında ilelebet durabilme şansı >olmayacak. Ona göre, sağlıklı bir iletişim kurmanın imkânsız olduğu bu göz >dönmüş topluluk karşısındaki en iyi savunma yöntemi “saldırı” ve Ankara da >gerçek gücünü kullanıp atağa kalkmak zorunda… > >Son sorumuz ise “inanç” üzerine. “Kendinizi hangi dinden hissediyorsunuz?” >diye soruyoruz. “Ben, kendi sosyal çevremde pazarları ailesiyle birlikte >kiliseye giden tipik bir Hıristiyan görünümündeyim” diyor, “Ancak zamanla aslıma ait herşeye nasıl tek tek döndüysem,fazla sezdirmeden öz dinime de dönmeye çabalıyorum.Kendimi şimdilik bir ‘kültürel Müslüman’ olarak tanımlayabilirim. >Daha sonrasını ise yalnızca Allah bilir!” > Holdwater ile görüşmek isterseniz… > Holdwater’ın kurup yönettiği “Tall Armenian Tale”, sanal âlemdeki sitelerin ziyaret edilme sıklığını ölçen bağımsı! z gözlemci kuruluşlar tarafından ABD’de internetin “en popüler 25 tarih sitesi” arasında gösteriliyor. Site şu anda da rating olarak bir hayli üst sıralarda yer almakta. Ancak Holdwater, başta ABD olmak üzere bütün dünyadan çok ciddi sayıda ziyaretçi alan sitesinin Türkiye’deki Türkler tarafından hâlâ yeterince tanınmadığını belirtiyor ve verdiği bu kararlı mücadeledeki yalnızlığını ince bir eleştiri içeren şu sözlerle açıklıyor: “T.A.T, sanal dünyada Ermenilerin bütün engelleme girişimlerine rağmen yıllardır faaliyette. Ancak bugüne dek beni Türkiye’den arayıp iltifatlarıyla onurlandıran ve çalışmalarımla ilgili olarak ayrıntılı bilgi almak isteyen ilk Türk gazetecisi siz oldunuz. Diğerleri sanırım çok meşgûldüler.” > Sözde “Ermeni soykırımı” iddialarıyla ilgili ayrıntılı bilgi ve belge arayanlar için gerçek bir hazine görünümündeki bu göz kamaştırıcı sitenin adresi şöyle: www.tallarmeniantale.com > Sitedeki elektronik posta adresini ( holderwater@yahoo.com http://us.f506.mail.yahoo.com/ym/Compose?To=holderwater@yahoo.com&YY=15589&order=down&sort=date&pos=0> ) kullanarak Holdwater’a doğrudan ulaşabilir, kendisine her türlü soru ve yorumlarınızı, ayrıca iyi niyet mesajlarınızı iletebilirsiniz. Çok kısa bir süre içinde dostça bir yanıt alacağınızı da şimdiden garanti ediyoruz. Ayrıca, gözlemleyebildiğimiz kadarıyla, kendisi Türk toplumundan gelecek böyle bir dostane desteği de aslında içten içe arzuluyor > Size ayrica, Holdwater’in sitesindeki bazi linkleri de iletiyorum: > > http://www.tallarmeniantale.com/western-thoughts.htm > http://www.tallarmeniantale.com/telegram-may2.htm > http://www.tallarmeniantale.com/constantinople.htm > http://www.tallarmeniantale.com/Britain-ArmenianQuestion.htm > http://www.tallarmeniantale.com/GS-Simpson.htm > http://www.tallarmeniantale.com/turkey-in-travail.htm > http://www.tallarmeniantale.com/derounian-dashnak-dominat.htm > http://www.tallarmeniantale.com/ataov-geneva.htm > http://www.tallarmeniantale.com/mccarthy-genocide.htm > http://www.tallarmeniantale.com/Protestant-Diplomacy.htm > Bir araştırma ve aydınların anatomisi: Hakikat gecesi 21 Aralık Pazar 2008 Arkadaşına gönder Sitene ekle Sayfayı yazdır Bir araştırma yayınlandı: “Türkiye’de Farklı Olmak- Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler”. Açık Toplum’un himayesinde gerçekleşen araştırmayı Prof. Binnaz Toprak yönetiminde, gazeteci arkadaşlarımız Tan Morgül, İrfan Bozan ve Nedim Şener yaptılar. Hiç bunu hedefleyerek yola çıkmamalarına karşın ortaya çıkan şuydu: Koyu, ağır bir muhafazakârlık Anadolu’yu kaplamış bulunuyor. Fethullah Gülen cemaatinin de içinde yer aldığı bu muhafazakâr örtü, dışında kalanların ekonomik, sosyal, siyasi haklarını ve özgürlüklerini baskı altında tutuyor. Araştırma hakkında yazmadan önce sizleri İstanbul entelejansiyasının anatomisinin ortaya çıktığı o ‘hakikat anına’, araştırmanın açıklandığı o geceye götürmek istiyorum. Yer, Bahçeşehir Üniversitesi’nin öğretim üyeleri lokali. Zaman: 19 Aralık Cuma. Yemeğe katılanlardan bazıları: Prof. Ayşe Buğra, Prof. Şevket Pamuk, Prof. Yılmaz Esmer, Prof. Ahmet İnsel, Prof. Fuat Keyman, Zaman gazetesi yazarları Şahin Alpay ve Hüseyin Gülerce, Yazar Nazlı Ilıcak, Yazar Osman Ulagay, Açık Toplum’un yöneticisi Hakan Altınay ve bendenizin de aralarında olduğu bir grup yazar ve gazeteci… ‘CHP’den başka yer yok’ Oturuyoruz. Binnaz hanım araştırmanın oldukça düşündürücü sonuçlarını anlatıyor. Anadolu’da yaşayan herkesin bildiği hikayeler. Başını örtmeye zorlanan kızlar, oruç tutmadığı için dövülenler, giderek sertleşen haremlik-selamlık ayrımları, Alevilere yapılan ayrımcılık, Gülen cemaatinin araştırmayı nasıl engellemeye çalıştığı… Ben ve benim gibi gazetecilerin onlarca kez yazdığı, yazdığı için de ‘anti-demokrat’ ilân edildiği hikayeler. Hatta Binnaz hanımın söylediği öyle bir şey var ki, liberal kesimin kendisini hepten aforoz etmesine neden olabilir. “Muhafazakâr baskıdan dayak yiyenin, CHP’den başka gidecek yeri yok! Anadolu’da insanların özgürlüklerini CHP koruyor.” Velhasıl, “Bizim derdimiz Kemalistler. Onlar olmasa bu memleket özgür olacak. Müslümanlar devlet baskısı altında eziliyor” genel kabulünü paramparça eden bir konuşma. Ortam gergin. Zira bu gece oradaki topluluk entelejansiyanın bu araştırmaya karşı aldığı tavrı belirleyecek. Aleyhte konuşanlardan ilki Prof. Pamuk’tu. Pamuk ‘Bu bilgiler sayısallaştırılamadığı sürece o kadar muteber değildir’ yolunda bir konuşma yaptı. Başlama vuruşu metedolojiyi hedefliyordu. Araştırma ‘derinlemesine görüşme’ yöntemiyle yapılmıştı ve ‘Sayıların olmadığı yerde bilim yoktur’ anlayışı bir hamlesini yapmıştı. Ardından Şahin Alpay mikrofonu eline aldı, bir kaç cümleyle lafa girip, şöyle dedi: “Bu araştırmada niye Kemalizm’in tutuculuğundan bahis yok? Biz o tutuculuktan çekiyoruz!” Arkasından Nazlı Ilıcak, “Başörtülülerin gördüğü baskılardan da bahsetmek lazım…” dedi… Popper dersleri Neyse ki Ayşe Buğra sözü aldı ve son derece zarif bir biçimde lafa girdi: “Şahin’ciğim biliyorsun bilim yanlışlama yöntemiyle ilerler. Karl Popper’i seninle birlikte okuduk biliyorsun. Siyah Kuğu’yu hatırla. Bu araştırma bizim bazı bilgilerimizi yanlışlamıştır. Bugüne kadar biz hep ‘Devlet Müslümanları baskı altında tutuyor. Tek baskı da budur’ söylemiyle yaşadık. Bu araştırma bunu yanlışlıyor.” Böylece kartlar yeniden karıldı. Ruşen Çakır, bu araştırmanın Fethullah Gülen’e yakın olmakla eleştirilen Açık toplum tarafından yaptırılmasına, muhafazakârlar tarafından önceki araştırmaları göklere çıkarılan Binnaz hanımın başkanlık etmesinden dem vurup, ortada bir güven problemi olamayacağını söyledi. Ve Binnaz hanım cevaplara geçti. Tonu giderek yumuşayan Binnaz Hanım, “Tabii genelleme yapamayız” demeye başlayınca Buğra ikinci turu başlattı: “Niye bu kadar özür diler tonda anlatıyorsun Binnaz’cığım? Bilim, sadece sayı saymak değildir. Ben metedoloji dersi veriyorum ve bu araştırmanın yapıldığı yöntem, bilimsel bir yöntemdir.” Bu noktada bendeniz mikrofonu aldım ve şunları söyledim: “Binnaz hanım hoşgeldiniz. Bu söylediklerinizi yazan insanlar uzun süredir bu ülkede karikatürleştiriliyor veya liberal entelektüel çevrelerden aforoz ediliyor. Siz de anti-demokrat ilân edilen gruba gelmiş oldunuz böylece. Sizin de başınıza bunlar gelecek. Ben o zaman sizin yanınızda olacağımı söylemek istiyorum. Şimdi de salondaki arkadaşlara sormak istiyorum. Bu gerçeklerle ilgili bir şey yapacak mısınız yapmayacak mısınız?” Gergin ve beni de tuhaf hissettiren bir sessizlik olduğunu itiraf etmeliyim. Sözü benim hemen ardımdan Zaman Yazarı Gülerce aldı. Binnaz hanımın cemaatin şeffaf olmadığı eleştirilerine ‘Evet, arkadaşlarla görüşeceğim. Bu bursların şeffaflığı konusunu değiştirmemiz lazım’ dedi ve ‘hareketin’ kendisi için bir ‘hayır hareketi’ olduğunu söyledi. Kuşkusuz, burada ancak çok kısa bir özetini aktarabiliyorum tartışmaların. Ancak şurası çok açık: bu araştırma sadece Fetullah Gülen cemaati ve liberal aydınlar için değil, herkes için bir test olacak. Göreceksiniz bu test iki uç arasında olacak: Ya bu araştırma sükût cinayetine kurban gidecek ya da sonuçları Türkiye’deki kimi ittifakları fena halde çatlatacak, dayatmacı muhafazakârlığın değirmenine su taşıyan liberal aydınlar dini tutuculuğa tavır alacaklar. ECE TEMELKURAN /MİLLİYET Dehşete düşüren bir araştırma 21 Aralık Pazar 2008 Arkadaşına gönder Sitene ekle Sayfayı yazdır Prof. Dr. Binnaz Toprak’ın, gazeteciler İrfan Bozan, Tan Morgül ve Nedim Şener’le birlikte 12 Anadolu kentinde yürüttüğü çalışmanın neticesinde ortaya çıkan, “Türkiye’de Farklı Olmak Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler” başlıklı araştırmanın tamamını okumuş biri olarak, yazıya bir tavsiye ile başlamak istiyorum: Gazetelerdeki özetiyle asla yetinmeyin; siz de tamamını okuyun! Hele İstanbul, İzmir veya Ankara’da yaşıyorsanız zaman ayırın ve mutlaka okuyun! Dehşet içinde kalacağınızı garanti edebilirim… Ne olduğunuz fark etmez, İslamcı veya laik, solcu ya da milliyetçi… Burada mesele, vicdanınız var mı yok mu, onunla ilgili. Görüşülen 401 kişinin anlatımları ve bunların değerlendirilmesinden oluşan 183 sayfalık metni okuduktan sonra Türkiye algınız değişebilir. Kendinize “Ben nerede yaşıyorum?” diye sorabilirsiniz. Hangisi gerçek Türkiye? Burası mı, orası mı? Veya her ikisi, nasıl aynı vatanın parçası olabilir? CHP ‘sığınma evleri’ Büyük şehirlerden birinde yaşıyorsanız, memleketin gidişatına yön veren çelişkilerden en çok öne çıkanının “laik-İslamcı kutuplaşması” olduğunu düşünebilirsiniz… Veya bu önermeyi sorgulama ihtiyacını bugüne kadar hiç duymamış da olabilirsiniz. Ama araştırmayı okuyunca, Anadolu’daki meselenin bir “kutuplaşma” halini çoktan aşmış olduğunu göreceksiniz. Oradaki mesele, İslami/İslamcı muhafazakârların ötekileştirdiklerine karşı yer yer şiddete varan bir baskı uygulaması, onları dışlaması ve aşağılaması… Araştırma bu pratiğin şoke edici anekdotlarıyla dolu. “Ötekileştirilenler” ise başta Aleviler olmak üzere, Kürtler, kadınlar, gençler (özellikle de üniversite öğrencileri), Romanlar, gayrimüslimler, kendisini “laik” olarak tanımlayanlar ve alkollü içki kullananlar… Binnaz Toprak, önceki akşam Bahçeşehir Üniversitesi’nde bir grup akademisyen ve gazeteciye araştırmayı tanıtırken, gittikleri Anadolu kentlerinde CHP ve Atatürkçü Düşünce Derneği lokallerinin, Kürt veya Alevi oldukları için dayak yiyen, kulağına küpe taktı diye veya renkli tişört giydi diye dövülen, aşağılanan gençler için birer “sığınma evi” işlevi gördüğüne tanık olduklarını söyledi. Büyük kentlerdeki kutuplaşmada “Kemalizmin kaleleri” olarak algılanan bu mekânların Anadolu’da “ötekileştirilenlerin sığınma evi”ne dönüşmüş olması, oradaki durumu özetliyor. ‘Mahalle’den devlet eliyle baskı “Anadolu oldum olası muhafazakârdır zaten” diyecek olanları veya muhafazakârlaşmayı siyasi etkiden bağımsız, kendi öz dinamiklerinden beslenen sosyolojik bir eğilimden ibaret sayanları yeniden düşünmeye davet eden bir çalışma bu… Çünkü araştırma, AKP iktidarı eliyle uygulanan İslamileştirmenin bütün tezahürlerini gözler önüne seriyor. Buradaki anahtar kelime “AKP kadrolaşması”. O kadar olağanüstü boyutlarda ki, artık Anadolu kentlerinde “mahalle baskısı”nı vurgulamak yetersiz kalıyor. Hikâyesi anlatılan, “mahalle”nin devlet eliyle uyguladığı bir “İslamileştirme”dir. Bu noktada AKP’yle başlayan, kadrolaşmadır; bu kadrolar tarafından uygulanan içki yasaklarıdır, devlet dairelerindeki cuma namazı baskısıdır, ramazandaki oruç baskısıdır, eğitim kurumlarındaki dinci telkin ve propagandalardır, yeni icat edilen “Kutlu Doğum Haftası”dır. Bir de tabii, Binnaz Toprak’ın “Biz onu aramadık o her yerde karşımıza çıktı” dediği Fethullah Gülen cemaatinin faaliyeti var. Bu Anadolu’yla AB imkânsız Metnin giriş bölümünde, “Araştırma sonucunda edindiğimiz izlenim, toplumda mevcut olan, farklı kimlikte olanlara karşı uygulanan baskı ve ayrımcılığın, Anadolu kentlerinde AKP tarafından atanmış kadroların icraatları ve cemaatlerin faaliyetleriyle birleşip Türkiye’nin geleceği hakkında kaygı veren bir ortam yarattığıdır” deniliyor. Bana göre en dramatik çıkarım da metnin sonunda: “Bu sınırlı çalışmada ortaya çıkan mevcut tabloyla Türkiye’nin ne Avrupa Birliği’ne üyeliğinin gerçekleşmesi, ne de özgürlükçü bir demokrasiye sahip olması mümkün gözüküyor”. Binnaz Toprak, dürüstlüğünden kuşku duymadığım bir bilim kadını. Toprak’ın Ali Çarkoğlu ile yaptığı daha önceki türban araştırması İslamcılar tarafından referans gösterilmişti. Herhalde şimdi Toprak hakkında söyleyecek sözleri olamaz. Anadolu’da hukukun üstünlüğünün, birey haklarının, azınlıklara saygının ve çoğulculuğun hiçe sayılmasında AKP’nin oynadığı rolü gözler önüne seren bu araştırmanın George Soros’un Açık Toplum Enstitüsü tarafından desteklenmiş olması, AKP için derslerle doludur. Bu araştırma bir dönüm noktasıdır. KADRİ GÜRSEL/MİLLİYET KEREM ÇALIŞKAN YAZDI 23.ARALIK Prof. Ortaylı Ermenilerden özür kampanyasına karşı çıkarak “özür devletten devlete olur” dedi. Ortaylı “Ermeni tehciri (sürgünü) olayını, Sarıkamış sonrası, cephe gerisini temizlemek için Alman Genelkurmayı’nın tavsiye ettiğini” söyledi. Prof. Ortaylı Ermenilerden özür kampanyasına karşı çıkarak ‘özür devletten devlete olur’ dedi. Ortaylı ‘Ermeni tehciri (sürgünü) olayını, Sarıkamış sonrası, cephe gerisini temizlemek için Alman Genelkurmayı’nın tavsiye ettiğini’ söyledi. Tarihçi Prof. İlber Ortaylı, bir grup yazar ve akademisyenin Ermenilerden özür dileme girişimi konusunda ‘Böyle özür olmaz, özür devletten devlete olur’ dedi. Halen müdürlük görevini sürdürdüğü Topkapı Müzesi’nde sorularımızı yanıtlayan Ortaylı, Ermeni sürgününü o sırada askeri gerekçelerle Alman Genelkurmayı’nın tavsiye ettiği görüşünü vurguladı. Ortaylı 35 yıldır bu konu gündemde olmasına rağmen, Türkiye’nin Ermenice bilen konusuna hakim Ermeni uzmanı yetiştirmemesini de ‘ağır bir ihmal’ olarak niteledi. Prof. Ortaylı bu konudaki sorularımızı şöyle yanıtladı: -Sayın Ortaylı, bir grubun Ermenilerden özür girişimi hakkında ne diyorsunuz? Ortaylı- Özür devletten devlete konuşulacak iştir. Bir takım adamların kendilerini milletin temsilcisi yerine koymaları geçerliliği olan bir işlem değildir. Ermeni devleti ile görüşülür bu işler. Diasporadaki bazı Ermenilerle, buradaki adamların yaptıkları işler kimseyi ilgilendirmiyor. Ermenistan var ortada, bunu onunla konuşacaksın. Ermenistan’la temas olursa öyle başlar bu işler. Devletler tartışır böyle işleri. Ayağa düşecek konular değil bunlar. Ayağa düşerse ne olur? Hiçbir netice alınmadığı gibi, insanlar birbirine düşman olurlar. Kutuplaşma da artar. -Peki bu özür işine girişenlerin amacı nedir sizce? Ortaylı- Onların problemleri ayrı. O beni ilgilendirmiyor. ne istiyorlar bilmem. Onların hangi tutku ile hareket ettiğini bilemem. Ama işte kalkıp da Taner Akçam’ın kitabı demesinler. Onu gerekçe göstermesinler. O kitabın bilimsel bir tarafı yok. O kitap samimi bir kitap da değil. Hiçbir şekilde güvenilemez. Tez mez diye de savunulamaz. -Peki Ermeni tarihçilerle bu konuda bir temas oldu mu? Ortaylı-Benim katıldığım herhangi bir şey olmadı. Ama bu konuda Ermenistan’la Türkiye’nin bilim çevrelerinin, establishment’in yani. Oturup karşılıklı konuşmaları, çalışmaları, tartışmaları lazım. Devamlı çalışmaları, görüşmeleri lazim. Devlet var karşında. Yani böyle özürdü, genosiddi gibi şeylerle olmaz. Bir takım adamların ortaya çıkması ile olmaz. Kim kimi tanıyor? Kim kimi temsil ediyor? Kimin adına konuşuyor? Amerika’daki kim yani? Orada 50 tane Ermeni kuruluşu var. Hangisi ne diyor? -Ermeni konusunda ‘Genosid’ tanımı için ne diyorsunuz ? Ortaylı- Genosid değil tabii. Genosid devamlılık isteyen bir süreç. Osmanlı’da böyle bir şey yok. Böyle bir kültür yok. Millet-i sadıka demiş Ermenilere. Yaşam biçimi iç içe. Almanların yaptığı ile bu iş aynı mı. Bu Almanların kendilerini temize çıkarmak için yaptıkları bir şey. Yani herkes böyle bir şey yapıyor. Bizden evvel Türkler yapmıştı, diyebilmek için çıkarılan bir şey. Yarın kalkacak, Amerikalılar yaptı diyecek, öbür gün kalkacak Ruslar yaptı Ukrayna’da diyecek. Bunu yayacak böyle. Bir sürü kitap çıkmaya başladı. Stalin’in Yahudi katliamı diye. Bir anlamda yaymak istiyorlar. ‘Endüstri devleti işçi sınıfını ezer’ gibi bir tez haline getirmek istiyorlar. Universal bir şey haline getirmek istiyorlar. -Almanların Ermeni tehcirindeki rolü ne? Ortaylı- Zaten o sırada (1. Dünya Savaşı sırasında) Genelkurmay başkanımız Almandı. Bizim Genelkurmay Başkanımız. Bronsart Paşa (Bronsart von Schellendorf). Ama Alman Genelkurmayının adamı tabii. Onlarla yazışıyor. Onlardan emir ve telkin alıyor. Buraya da telkin ediyor. Ermeni tehciri konusu da onların telkin ve tavsiyesi. Ruslar ilerlerken Ermeniler cepheyi geriden vuruyor. Onların Ermenileri sürmekte gerekçesi cephe gerisini teminat altına almak. -Bu konuda belge var mı? Ortaylı- Almanların askeri arşivlerinde bu konu mutlaka vardır. Ama ben ulaşamadım. Bonn’daki araştırmalarım sırasında ‘Armenische Frage’ (Ermeni sorunu) diye bir dosya vardı kayıtlarda. Onu istedim. Gelmedi. ‘Yerinde değil’ dediler. -Ermeni tehcirinin Sarıkamışla bağlantısı var mı? Ortaylı-Sarıkamış’ta ordu yenildi. Orada birlikleri ricat ediyor. Ruslar ilerliyor. İlerledikçe arkada Ermeniler var. Onlar yardım ediyor Rusların ilerlemesine. Almanların tavsiyesi de cephe gerisinden Ermenileri temizlemek. -Tehcire uğrayan Ermenilerin sayısı konusunda görüşünüz nedir? Ortaylı-Rakamlarla ilgili bir çalışmam yok, olmadı. Ama 1.5 milyon olmadığı çok açık. Hiçbir istatistik 1.5 milyon Ermeni göstermiyor o tarihlerde. Böyle bir rakam yok. -Siz bu konulari hiç Ermeni tarihçilerle konuştunuz mu? -Hayır konuşmadım. Tabii Türkiye gerekeni yapmamış. 35 yıldır bu dava gündemde. Ermeni tetkikleri yok. Ermenice bilen akademisyen yetiştirmiyor. Yani böyle 10,15 20 tane Ermenice bilen Ermeni uzmanın olur. Ermeni tarihini, edebiyatını kültürünü araştırırlar, yazarlar. Bunların sözü ve tezi daha çok dinlenir. Yoksa boş iştir böyle herkesin eline kalemi alıp yazması. Tabii şu da açık ki, bu tezi candan savunan insanlar oluyor, bu işten para kazanmak isteyen insanlar oluyor. Bu da var. Onun için bunun uzmanının yetiştirilmesi lazım. Aldırış etmediler. Türkler için böyle uzman muzman çok önemli değil. Ne işe yaradığını anlamıyorlar. Yani bu işi çok savunan birinin makalesine bakıyorsun. III. Nikola diye başlıyor mesela. Anladın mı? Onun tezini dinlemez kimse. (Not: III. Nikola yok!) Dil bilecek. İz bilecek. Ermeni kitlesine, kültürüne katkısı bulunacak. Öyledir bu iş yani. 35 yıldır yetiştirememişiz işte. Yine doğru dürüst kitap Esat Bey’in kitabı (Esat Uras). Sonra Esat’tan falan arınarak Kamuran’ın kitabı (Gürün). Onu da basmıyorlar. Başka da doğru dürüst bir kitap yok. -Ermeni konusunun arkasından tazminat ve toprak talebi de gelir mi? Ortaylı- Gelir. Gün gelir tazminat da talep eder. Şimdi etmeyeceğim diyor. Sonra eder. Yani genosidi kabul ettirdikçe, onu da eder ilerde. Günün birinde yeri gelince! -Bu Ermeni konusuna daha geniş tarihi açıdan bakınca nasıl görüyorsunuz? Ortaylı- 19. yüzyılda milliyetçilik çıkıyor. Yunan ayaklanmasından sonra Ermeniler de istiyor. Öyle bir hayal onlara da geliyor. Ha hepsi istiyor mu? Hayır. Haşa. Ama o isteyen azınlık kuvvetleniyor, harekete geçiyor. Adam öldürüyor, etnik temizlik yapıyor. Berlin Kongresi’ne( 1878) heyet yolluyor. Islahat tedbirleri ile birlikte böyle kışkırtmalar, kavgalar başlıyor. Ermeniler o bölgede Kürtlere, Çerkeslere karşı da çeşitli hareketlere girişiyorlar. Nihayet 1914 yılında İstanbul’da Yeniköy Anlaşması yapılıyor. Büyük devletlerle Osmanlı arasında. Ermeni ıslahatı için. Bir nevi muhtariyet demektir o. Doğudaki 6 vilayete mali, kültürel muhtariyet veriliyor. Ermenilerin ağırlıkta olduğu yerler. Vali de Norveçli olacak. Tarafsız olacak diye öyle isteniyor. Harp çıktı. Harp çıkmasa o sene gidiyordu bu iş. Berlin Kongresi’nden beri (1878) Makedonya muhtariyeti ile Ermeni muhtariyeti sürekli gündemdeydi. -Bir de Hamidiye alayları meselesi var Ortaylı- Kürtler Ermeniler o bölgede birbirlerini kesiyorlar. Hamidiye alayları bir nevi meşruiyet. Kürtleri kontrol etmek için. Abdülhamit Ermenileri de kontrol ediyor. Kürtleri kontrol etmek için de böyle bir mekanizma çıkarıyor. Hamidiye alayları ile de katliam artmış değil. Ortalık düzene giriyor. Ortaya çıkan o yani. Emir dinleyen bir alay ortaya çıkıyor., Yoksa başıboş tamamen. Kürtler bir yerde intikam alıyor. Orada başladı ya Ermenistan’da etnik temizlik Berlin Kongresi’nden sonra. Ermeni ayaklanmaları arttı. Kürtler Ermenilerin taleplerine muhatap oluyorlar o yıllarda. Tabii reaksiyonları da sert oluyor. -Ermeni tehciri bu tabloda nereye oturuyor? Ortaylı- Bu imparatorluk parçalanıyor. O parçalanmalar sırasında ayaklanmalar oluyor. Ayaklanmalara en başta tahammül ediliyor. Zaten o sırada çok dış kontrol altındasın. Ama harbe girdiğin zaman iş değişiyor. İşte orada Bronsart Paşa bile ‘Bunları sürün buradan’ diye tavsiyede bulunuyor. Genelkurmayı Almanların. Yoksa her cami çıkışı adam öldürüyor Ermeniler. Kavga çıkarıyorlar. Dolu Yıldız arşivleri. Yani adam ayaklanma ve iç harp halinde artık. Ermenistan istiyor. Bu davaya inanmayan Ermeniyi de temizliyor kendisi. Bir de öyle bir şey de var. Dışardan gelen komitacı da çok. Hınçaklar, Taşnaklar. Basıyor, bomba atıyor. Ama harp çıkınca işler değişiyor. Ben sana gösteririm haline geliyor. Ermeni tehciri karşılıklı kanlı, hazin olaylarla dolu. Buna karşı Ermeni sürgünü sırasında komşusunu, Ermenileri çok koruyan da var. Saklayan var, koruyan var, evlenen var. Çok var böyle. Bugün artık Ermenistan devleti var. Bu işler devletler arasında yürütülür, orada görüşülür. Aklı selimle görüşülür. ERMENİ NEFRETİ BU YIL ŞARKI SÖZÜ OLARAK EUROVİZYONDA ORTAYA ÇIKACAK……..ÖZÜR DİLEYENLER ALKIŞLASIN! ABD halkı biliyor bizim özürcüle bilmiyor!!!! ABD’den Ermeni iddialarına anket tokadı MSNBC Televizyonu’nun, yaptığı ankete katılanların yüzde 76’sı 1915 olaylarının soykırım olarak tanınmasına karşı çıktı. Amerika Birleşik Devletleri’nde yayın yapan MSNBC Televizyonu, 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarıyla ilgili tartışmalar konusunda anket yapıyor. Şu ana kadar ankete katılan 2 milyon 500 bin kişinin yüzde 76’sı, 1915 olaylarının soykırım olarak tanınmasına karşı çıktı. Televizyonun internetteki web sayfasında yer alan ankette, katılımcılara, “Amerika Birleşik Devletleri, Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan olayları resmen soykırım olarak tanımalı mı?” sorusu yöneltiliyor. Katılanların yüzde 76’sı, Amerika Birleşik Devletleri’nin çok önemli bir müttefiki olan Türkiye’nin küstürülmemesi gerektiğini vurgulayarak “Hayır” cevabı verdi. Ankete, MSNBC Televizyonu’nun www.msnbc.msn.com/id/21253084/ internet adresinden ulaşılarak oy kullanılabiliyor. —————————– *24 NİSAN 1915 * Osmanlı hükümeti, Ermenilerin çıkardığı isyan ve yaptığı katliamlar karşısında, Ermeni Patriği, Ermeni milletvekilleri ve Ermeni halkının ileri gelenlerine *”Ermenilerin Müslümanları arkadan vurmaya ve katletmeye devam etmeleri halinde gerekli önlemleri alacağını”* bildirmiştir. Ancak, olayların durmak yerine giderek yoğunlaşması, savunmasız kalan Türk kadın ve çocuklarına yönelik saldırıların artması ve ordunun bir çok cephede savaş halinde bulunması nedeniyle cephe gerisinin emniyete alınması ihtiyacı doğmuştur. Bu nedenle, 24 Nisan 1915 tarihinde Ermeni Komiteleri kapatılarak, yöneticilerinden 2345 kişi devlet aleyhine faaliyette bulunmak suçundan tutuklanmıştır. Tutuklular Ankara ve Çankırı hapishanelerine yollanmıştır. Dışarıdaki Ermenilerin her yıl *”Ermeni soykırımının yıldönümü”* diye andıkları 24 Nisan, işte bu 2345 komitecinin tutuklandığı tarihtir ve yer değiştirme uygulamasıyla hiç bir şekilde ilgili değildir. Osmanlı hükümetinin bu kararı üzerine harekete geçen Eçmiyazin Katogikosu Kevork, ABD Cumhurbaşkanı’na şu telgrafı göndermiştir: *”Sayın Başkan, Türk Ermenistanı’ndan aldığımız son haberlere göre, orada katliam başlamış ve organize bir terör, Ermeni halkının mevcudiyetini tehlikeye sokmuştur. Bu nazik anda Ekselanslarının ve büyük Amerikan Milletinin asil hislerine hitap ediyor, insaniyet ve Hıristiyanlık inancı adına, büyük Cumhuriyetinizin diplomatik temsilcilikleri vasıtasıyla derhal müdahale ederek, Türk fanatizminin şiddetine terkedilmiş Türkiye’deki halkımın korunmasını rica ediyorum.* *Kevork,* *Başpiskopos ve bütün Ermenilerin Katogikosu(1).”* Başpiskopos Kevork’un telgrafını, Rusya’nın Washington Büyükelçisi’nin ABD’deki temasları izledi. Bütün olup biten, yasadışı Ermeni komitelerinin kapatılması ve elebaşlarının tutuklanmasıdır. Fakat Ermeniler olayı bir “katliam” gibi göstermeye, ABD ile Rusya’yı kendi saflarına çekmeye çalışmışlardır. *DİPNOTLAR* *1) Gürün, Kamuran, Ermeni Dosyası,* *TTK Basımevi, Ankara 1983, s. 210*

5.4′ün altında kalınca Soylu gidecek

Aralık 13 2008Yorum Yok Kategori: Politika

“5.4′ün altında kalırsam giderim ” Demokrat Parti (DP) Genel Başkanı Süleyman Soylu, 29 Mart 2009′da yapılacak yerel seçimlerde, 22 Temmuz genel seçimlerinde aldıkları yüzde 5.4 oydan az almaları halinde görevini bırakacağını açıkladı..

VATAN”ın sorularını yanıtlayan Soylu”nun sözleri şöyle: “5.4″ün altında oy alırsam giderim” dediniz. Neden böyle bir çıkış yaptınız? Türk siyaseti güvenilirliğini kaybetti. Türk siyaseti, sözüne güvenilir, itibarlı, millete verdiği sözün arkasında duran siyaset kimliği arıyor. Seçim kaybedeceksiniz, koltuğunuzu muhafaza etmeye çalışacaksınız, bunun için partinizi daraltacaksınız, sonra dönüp Türkiye”ye talip olacaksınız. Mümkün mü? Seçim sonunda ben bu partinin 15 aylık genel başkanı olacağım. Genel Başkanlık sürecimde millet bizi tanıyıp tasvip etmişse, bu millet bize oy verir. Seçimin geneli, yereli olmaz. İktidarların daha avantajlı kabul edildikleri yerel seçim için bu iddiada bulunmanız siyasi hayatınız açısından bir risk değil mi? Partinin tabanını da, teşkilatını da, Türkiye”deki durumu da görüyorum. Benim açımdan bu iddia sıfır risktir. 5.4 alınacak oy, bu oranı muhafaza etmek bile bana göre bir başarı falan değildir. Türkiye”nin bu kötü halinde, iktidarın tartışıldığı, anamuhalefetin çözüm üretemediği bir süreçte DP Türkiye”nin önüne yeni alternatif koymak zorundadır. Bunun ölçüsü 5.4 değildir. Bu alt limittir. DP”nin hedefi yeni bir alternatifin yeşertilebileceği oy oranı ile Türkiye”yi karşılaştırmaktır. Sizin ilk seçiminiz olacak. Kendinize haksızlık etmiş olmuyor musunuz? Bu benim seçimim. DP yeni bir yapı oluşturdu ve seçime gidiyor. Millet de bu yeniliği tasvip edip etmediğini ortaya koyacak. …” **** Vatan’da yayınlanan bu söyleşiden önce de Serpil Yılmaz Milliyet gazetesindeki köşesinde S.Soylu’nun 5.4 altında kalırsa gideceğini yazdı. Bu önemli bir iddia elbette. 29.Mart yerel seçimlerinde , Soylu yönetimindeki DP eğer 5.4′ün altında kalırsa Sayın Soylu’nun 30 Mart günü istifasını vermesi gerekir. Bu iddianın gereğini umarız yerine getirir.Türk kamuoyu ve DP tabanı bu işin takipçisi olacaktır. Yakın takip başladı. ******** Süleyman Soylu’nun 5.4 yemini Süleyman Soylu genel seçimler için büyük konuştu. Eğer aldıkları oy, 22 Temmuz seçimlerinden düşük olursa, Soylu görevi bırakacak… Önceki akşam Yeni Asır TV ve İzmir TV ortak canlı yayınlanan “Seçime Doğru Özel” programına katılan DP Genel Başkanı Süleyman Soylu, Yeni Asır Yayın Grubu Başkanı Şebnem Bursalı ile yazı işleri müdürleri Nevzat Dönmez, Kadir Sıvacı, Muzaffer Oktay ve gazeteci yazar Hadi Özışık’ın sorularını yanıtladı, çarpıcı açıklamalarda bulundu. DP SİTESİ Gönderen: savas al
E-Posta: s@hotmail.com
Konu: içimden geldiğini yazıyorum
Mesaj: allah razı olsun cok güzel yazınız için.ben sürekli takip ediyorum.mevlana haftası boyunca size özel dua ediyorum ve inşaallah yerel seçimler sonrası süleyman soylu ekipi insaalllah giderecek konyada partilliler bile tanımıyor adamı. vall ne demeli?Yıllarca Mehmet Ağar’a taktı,hakret etti.Şimdi onun aldığı en düşük oyun altına düşmeyeceğim diye yemin ediyor.Pes!ne yüzsüzlük….M.Ağar yerel seçimlede yüzde10 lmıştı arkadaş okuma yazması varsa öğrensin. Mehmet/ Adana Yorum var. Bandırma’da yerel seçimler öncesinde Anavatan, Milliyetçi Hareket ve Demokrat Partinin ortak adayla çıkması konusundaki çalışmaların kendileri dışında geliştiğini belirten Demokrat Parti Balıkesir İl Başkanı Mesut Akbıyık, “Parti olarak bizim bu oluşum içersinde olmamız söz konusu değildir. Genel merkezimiz yerel seçimlere kendi adaylarımızla girilmesi konusunda alınmış bir kararı var. Bu karar doğrultusunda Bandırma’da seçimlere kendi adayımızla seçimlere gireceğiz.” dedi. Akbıyık “Bu yöndeki çalışmalarımız devam etmektedir. Adayımızı önümüzdeki günlerde deklere edeceğiz. Genel merkezin bu yönde alınmış kararına rağmen Bandırma’daki yöneticilerimizin kendi inisiyatiflerini kullanarak bazı oluşumlar içinde olması disiplin suçunu gerektirir. Bunun gereğini yapacağız. Bunu buradan deklere ediyorum. DP yerel seçimlere Bandırma’da dahil olmak üzere tüm il genelinde kendi adaylarıyla girecektir. Bunun dışında hiç kimse farklı bir şey beklemesin” diye konuştu. Anap Balıkesir İl Başkanı Mustafa Sami Tabanlı ise konuyla ilgili yaptığı açıklamasında “MHP listesinden belediye başkanlığına aday olan Mustafa Gönenlioğlu’nun başkanlığında oluşturulan belediye başkanlığı ve belediye meclis üyeliklerini parti olarak desteklemiyoruz. Seçimlere Anavatan Partisi ve bayrağı altında katılacağız. MHP çatısı altında olan bu yapılaşma partimizin bilgisi dışında olmuştur” diye konuştu. Öte yandan Demokrat Parti Balıkesir İl Başkanlığının ittifak çalışmalarındaki katkılarından dolayı Mustafa Çoban ve yönetim kurulu üyelerini görevden alacağı öğrenilirken il başkanlığının teşkilatın kurulması konusunda ilçe eski başkanlarından Mehmet Alen’i atayacağı ve bu konudaki görüşmelerin ise devam ettiği öne sürülüyor. Facebook’ta paylaş Devrim Sevimay / SORU-CEVAP güncellenme zamanı 23.3.2009 ilgi kadın miting yerel seçim Recep Tayyip Erdoğan Sen de etiket ekle! » nasıl oynanır? » kurallar » puanınızı öğrenmek için tıklayın Habere yorum yaz Arkadaşına gönder Sitene ekle Sayfayı yazdır RSS Cepten oku Bize Ulaşın Facebook Google Yahoo Mixx Digg StumbleUpon Del.icio.us reddit Twitter Devrim SEVİMAY/milliyet Miting alanlarında Erdoğan’a en büyük ilgiyi yaşlılar ve kadınlar gösteriyor. Erdoğan, Baykal’a yüklendikçe seçmeni mutlu oluyor Bu hafta Soru-Cevap’ın konuğu “mitingçiler”. Yani oy verdiği partiye, liderine sonsuz sevgi duyanlar; onun için işini gücünü bırakıp alanlara gidenler; soğukta yağmurda üç saat ayakta bekleyenler… Bu seçmen tipini belki biraz “fanatik” gibi görmek mümkün, ama genellikle “taban” denen kitleyi oluşturanlar da onlar. O yüzden biz mitinglere gidenleri, onların kim olduklarını, ne dediklerini önemsedik ve bu hafta içinde de devam edecek bir miting turuna çıktık. İlk parti AKP. AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın 50’nci Burdur, 52’nci Konya, 54’üncü Ankara mitinglerine gittik. Kürsünün, protokolün çevresinde değil de, daha gerilerde, halkın arasında dolaşıp vatandaşlarla sohbet ettik. Buraya yansıtabildiklerimiz konuştuklarımızın elbette çok azı, ama sanırız yine de bir fikir veriyor. BURDUR Niçin buradasınız şu an? Ahmet Yıldırımlar (60): Çünkü Başbakan halkın nabzına göre şerbet vermesini, bizi buraya getirtmesini biliyor. Mesela geçen Baykal geldi, ona gitmedik. Niye gitmediniz? Halil İbrahim Günel (55): Yav, bir kere o Baykal bırakmadığı sürece CHP’den hiçbir şey olmaz. Erdoğan’ı niye seviyorsunuz? Günel: Çok fark var. Erdoğan halkla samimi, dünyayla barışık. Barışık mı, herkese kızıyor? Günel: Ama bu kadar da bir adamın üzerine varılmaz ki… Şimdi sen beni sıkıştır, ben de sana kızarım. Başka biri: Yok yok, ama biraz şımarık. Sizin adınız ne? Başka biri: Benim adım yok. Ben 62 yaşında serbest meslek sahibi biriyim. Kaç seçimdir AKP’ye oy veriyorsunuz? Yıldırımlar: 2002’den beri veriyoruz. Günel: Aslında çok da ısınamadık, ama yeni yeni ısınıyoruz işte. Önce kime veriyordunuz? Yıldırımlar: DYP, ANAP… Hep o partilerden geldik AKP’ye… Ama ANAP, DYP varken de AKP’ye vermişsiniz; niye? Günel: Başlarında inandırıcı kimse kalmadı ki… DP Genel Başkanı kim diye bir sorun, kimse bilmez bile. * * * YUKARIDAKİ DİYALOG HER ŞEYİ ANLATIYOR.

Kurban bayramınız kutlu olsun

Aralık 4 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Eski bayramlara hasret duyanlar, kurban kesince görevini yerine getirdiği için rahatlayanlar ve sadece dış kabuktaki gösterilerle mutlu olanların bu bayramda düşünmesi gerekiyor. Neyi kurban ediyorum?

İçinizdeki yalanı, başkalarına söylediğiniz yalanları,içinizdeki öfkeyi,nefreti,hainliği, kıskançlığı, vefasızlığı,arkadan bıçaklama duygusunu, kendinize söylediğiniz yalanları, kendini beğenmeyi, kibrini,sevgisizliği, merhametsizliği, şefkat yoksunluğunu, kabalığı, kızgınlığı, dangalaklığı, gururu, gurur duyduğun kurnazlığını, yalakalığı, yağcılığı,satılmışlığı, her şeye satılabilecek olma duygusunu, para hırsını, maddeye tapan tarafını, satılmış ruhunu, koltuk aşkını, ananı satabilecek mevki sevgini, dini istismar eden gösterişçiliğini, jimnastik niyetine eda kıldığın ve başkalarına göstermek için eda ettiğin namazı, başkaları için tuttuğun orucu, Allah korkusunu, mutsuzluğu, başkalarını suçlamayı, bitmeyen haksızlık duygusunu, takıntılarını,saplantılarını, ana nefretini, baba yoksunluğunu, baba kaybını, terk edilmişliği, terk eden korkak yanını, acizliğini, şiddet dürtülerini, şiddet severlini, hakaret etme sevgini, aşağılama duygunu, kendinden güçsüzlere gösterdiğin gücü, güçlü olanlara yaltaklanma duygunu, şımarıklığını …….HANGİSİNİ KURBAN EDİYORSUN? EĞER CEVABIN HİÇBİRİ İSE SADECE BİR HAYVANI BOĞAZLIYORSUN.SADECE KAN GÖRÜYORSUN DEMEKTİR. İçini temizleyemeyen, Allah’a kendini temiz teslim etme gayreti olmayan nende kurban keser? Neyi kurban eder? Abdestsiz namaz kılmaktan ne farkı var bunun? Gerçek Müslüman peygamberimizin ve Allah’ın emrettiği gibi içiyle dışı bir yaşayandır. “Dileseydik,sizleri de melek yapardık ve yeryüzünde yerinize geçerlerdi”(44.sure) Evet,melek değiliz,çünkü imtihanımız bu.Ama olmak için gayretimiz insan olmaya gayrettir. “Yemin olsun!Biz,size gerçeği gönderdik.Fakat çoğunuz gerçekten hoşlanmıyorsunuz!” “Gördün mü,dini inkar eden o adamı? Yetimi kaba bir şekilde itip kakan odur!”(107.sure) Yetim hakkını yiyenler,onunla gösteriş yapanlar,halkı yoksullaştıranlar ve onlara seyirci kalarak yataklık yapanlar neyi kurban ediyorsunuz? “Onlar sadece gösteriş yaparlar!”(107.sure) “Fitne de adam öldürmekten daha büyük günahtır!”(Bakara) “Allah size emanetleri ehline vermenizi,insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor!”(Nisa) EĞER BUNLARA UYMUYORSAN NEYİ KURBAN EDİYORSUN? NEYİ KUTLUYORSUN? Bunları düşündükten sonra kalbine ve hayatına bakıp,samimi olabilirsen kurbanın hayırlı olsun. Bayramınız kutlu olsun.

okumalısınız

Aralık 4 2008Yorum Yok Kategori: Okuduklarım

Kültür bilimleri ve kültür felsefesi Doğan Özlem ( RemziKitabevi
Toplumsal Yapı ve Toplumsal değişme Mübeccel Kıray (Bağlam)
Türk(iye)Kültürleri Derleyen:Gönül Pultar-Tahire Erman
Dil-Kültür BAğlantısı Bedia Akarsu (İnkilap)
İslam’da Şehir ve Mimari Turgut Cansever (Timaş)
Şeyhülislam Yahya Divanı Yr.Doç.Lütfi Bayraktutan
Teşkilat-ı MAhsusa Philip H.Stoddard (Arma)  

Sayfa 1 / 212»