Eylül, 2008

Bayramınız kutlu ve mutlu olsun!

Eylül 29 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Bayram, bir parça sıcaklık dağıtıyor hoşgörüsüz dünyamıza vesselam.

Bayram namazından dönen babam, İzmir Yahudi böreği olan boyozu sıcak sıcak kahvaltı masasına bırakınca bayram kahvaltısı başlardı. Çekişte dediğimiz kırma zeytin, buruşuk yüzüyle sele zeytin ve ışıl ışıl limonlu bakışlarıyla Ayvalık yeşil zeytini baş köşeye kurulurdu. İncecik bir tül gibi sürülen beyaz peynirin yanında İzmir tulumu, kaşar peyniri tereyağda erimiş olarak masaya serilirdi. Babamın arkadaşı olan özel kasapta yapılan sucuk kocaman bir tavada salınarak gelirdi. Domates üzerine dökülen sızma zeytinyağ, adaların kokusunu taşırdı, hafif kekik tadıyla. Radyoda çalan müzik ya da Karagözle Hacivat’ın bitmeyen kavgasının fondaki yeri pek değişmezdi. Annemin akşam geç saatlere kadar temizlediği evden yayılan çamaşır suyu kokusu tüm yiyecekler tarafından bastırılırdı. Limonlu çaylarımızı yudumlarken kırılmış cevizler ayıkla beni der gibi bakarlardı. Onları da çaya atar ve çayın sonunda ağzımıza vereceği lezzeti o andan itibaren zihnimizde tutmaya başlardık. Yepyeni ayakkabılar, giysilerle donanıp içimizi kaplayan sevince ortak olması için büyük ailenin yanına koşardık. Anneannem bize bayramın birinci günü öğle yemeğini ve tatlılarını hazırlamış olurdu. Dedem bize takılır, kızdırdıktan sonra paralarımızı verirdi. Anneannem dantelli mendillere sarılı parayı avucumuza tutuştururdu. Kahveler içilirken teyzem ve eniştem dört çocuğuyla kapıda biterlerdi. Giritli eniştem “ela do” der ve benden Rumca su isterdi. Ben başımı sallayıp suyu getirmeye giderdim. O her zaman “sarı kız” diye beni sever ve paramı verirdi. Teyzelerden toplanan paraların sayılması büyük bir keyifti elbette. Alacağım kitapların listesini hazırlardım. Bana hediye kitap dışında bir şey alınmasına çok kızardım. Herkes bunu bilirdi. Kız kardeşim ise hemen çuikolata ve çata pataya parasını yatırırdı. Ya da parayı bozuk olması nedeniyle bütünletmek bahanesiyle babama verir. Aradaki farkı da cebe atardı. Kalbura bastı denen kalburun üstüne basarak üstüne şekil verilen Rumeli tatlısını zevkle yedikten sonra sokağa dökülürdük yeniden. Sıradaki büyükleri gezmek için bir plan yapılırdı. Ya önce biz çocuklar fuara götürülürdük. Oyuncaklarda içimiz kayarak döner, atlar zıplardık. Ya da sirke girer bin bir eğlenceye gülerek bayramın mutluluk veren atmosferini yaşardık. Ninemin eski Rum evinin inleyen merdivenlerini tırmanır, tertemiz bir evin ahşap süslemelerini seyrederdim. Yaseminin dev bir bekçi gibi koruduğu avludan terasa çıkar, bi bir kokulu karanfilleri, gülleri sıra sıra teftiş ederdim. Tüm bu insanlar “Underground” filminin son sahnesindeki gibi şimdi başka bir dünyanın bayramını kutluyorlar uzaklaşan bir kara parçasında. Sevdiklerimin büyük çoğunluğu artık yoklar. Onlar bayramın hoşgörüsüne sığınıp yüreklerine sızmış kızgınlıkları bir kenara atarlardı. Yüreklerinin buzdan saraylarında oturan bugünün insanları belki bayramın “şeker” gibi eriyerek ağızlarında bir tat bırakmasına izin verirler. Sabit fikirli dünyalarına gelen konukları kovmadan önce bir çikolata ikram ederler. Hoşgörünün hoşgörüsüzlüğe çarpmasından mutlu olabilen insanların yazdıkları yaşadıklarından farklı olur belki. “Vefalı olalım, melamet çekelim, hor görülelim. Fakat halimizden memnun olalım, kimseye darılmayalım, çünkü bizim şeriatımızda incitmek, darılmak, dargın durmak kafirliktir.”der Şirazlı Hafız. Bayram, bir parça sıcaklık dağıtıyor hoşgörüsüz dünyamıza vesselam.

Düello

Eylül 26 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Dün Türkiye’nin merakla izlediği canlı yayın bir ilk olmasının ötesinde anlamı kavranabilir diye umuyorum. Türk siyaseti ve Türkiye “yüzleşme” den kaçtığı için sürekli kavgaya sığınmaktadır. ben senin yüzüne bakıyorum,sen de benim yüzüme ve eleştirme kolaylığına kaçıyoruz sürekli. Oysa önce aynada kendi yüzüne bak!

daha sonra birbirimizin yüzüne bakacak kadar erdemli olabilelim. Sayın Kılıçdaroğlu : 1.Hayali ihracat yapılmış: Dengir Mir Fırat, ‘ispat et iddiaları’ diyordu, ispat edildi. Kendisi başka bir rapora dayalı olarak yürüyen süreçte kendisinin mahkum edilmediğini açıklamaya çalıştı. 2007′de beraat ettiğini söyledi. O partide hayali ihracat yapılmamış. Ama 2000′deki rapor ve mahkeme kararları başka bir partide hayali ihracatı tespit ediyor. Biz her partide hayali ihracat yapılmamış çok şükür!. Madem mahkum edilmedin yayınla o raporu, 2000′deki raporu derler adama! Menas’ın 90’lı yıllarda, yani Mir Dengir Mehmet Fırat’ın şirkette yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptığı dönemde devletten haksız DFİF (Destekleme Fiyat İstikrar Fonu, bir çeşit ihracat teşviki) parası aldığını kanıtlanıyordu. 2.Şirketin TIR’ında eroin yakalanıyor: MENAS şirketinin avukatı, Fırat’ın yönetimden ayrıldığını söylemesine rağmen, Fırat’ın da adının yer aldığı bir belgeyle, kamyonların kırmızı hattan yeşil hatta alınmasını istiyor. Zaten eroin de bu tarihten sonra yakalanıyor. Yani yeşil hatta geçirilmiş olsalardı eroin de yakalanamayacaktı. 2 Ağustos 2007′de yeşil hat talebinde bulunuyorlar, 22 Şubat 2008′de eroin yakalanıyor. ‘Şoför şaibeli’ diyor. Niye şaibeli şoför kullanıyorsun? Hayali ihracat olayından sonra ayrılmamış, bu yetmemiş, eroin olayı ortaya çıkınca istifa ediyor. Bir hesap uzmanı titizliğiyle rakibinin hücumu savurabileceği her şeyi düşünmüştü… Nüfuzunu kötüye kullandığını iddia ettiği ismi yazılı belgeden, noterde hisse devrinin niye 8 ay sonra yapıldığına kadar her soru soruldu. Bir şirkete ait eroin kaçakçılığı olayı “Ama o şoför zaten şüpheliymiş, Menas’tan kimse sorgulanmadı” diyerek geçiştirilebilir mi? 3.Nüfuz suistimali: Dengir Fırat’ın artık ortağı bile olmadığı bir şirketin Gümrük Müsteşarlığı’na yazdığı yazıda adının bulunması da açıkça bir nüfuz suiistimalidir. Fırat nedense Kemal Kılıçdaroğlu’nun ortaya koyduğu bu belgeyle ilgili hiçbir şey söylemedi. Adının kullanılmasına itiraz ettiğini de duymadık, bir zamanlar ortağı olduğu şirketin gümrüklerde neden kırmızı hatta alındığını da öğrenemedik. Bir müfettiş ile bir siyasetçi karşılaştı. Müfettiş belgeleri, siyasetçi fıkrayı kullandı! milletten de bir fıkra geldi bize: İki emekli parkta guvercinlere yem atiyorlardi. Birincisi; – ‘Su guvercinlere ne zaman yem atsam , siyasetcileri hatirliyorum ‘ dedi . Diger ihtiyar; – Neden…? diye sorunca ekledi ; – ‘Yerde dolasirlarken elimizden yiyorlar, havalaninca kafamiza sıciyorlar. Ben yine de herkesin söz hakkınız korunmasını ve yüzleşmeden vazgeçilmemesini istiyorum.Türk siyaseti,siyasetçisi yüzleşmeyi öğrenmek zorunda.

Bu ne demek?

Eylül 23 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Başbakan, “şeker bayramı” tanımlamasını kültürel erozyon diye adlandırıyor. Velev ki , öyle olsa Ramazan bayramına alternatif mi oluşuyor?Yoksa Türklerin Ramazan’da eğlence ve tatlı kültürünü yaygın hale getirmesini mi işaret ediyor? Yoksa Başbakan kültür tarihi uzmanı mı?

Militan İslam anlayış (Vahabi bakış) yaşam sevincini boğan bir din anlayışıdır.Bunu yaşayan ülkelerde görüyoruz.Oysa Türklerin İslam anlayışı Mevlana ile müzik ve zikre, Yunus Emre ile Türkçenin güzelliğine, Süleyman Çelebi ile Mevlüt ritmine kavuşmuştur. Eğlenmek bütün RAmazan boyunca bir şenlik havasını ülkeye hakim kılar. Bunu bilmeyene ne denir ona da siz karar verin. Bu tavır Bülent Arınç da çiftçi azarlama halinde devam e diyor.İslam açısından kabul edilemez olan şey:oruçluyum öfkeliyim abi! tribidir. Çünkü Ramazan ayında kalp kırmak,kaba saba davranmak,insanları aşağılamak her zamankinden daha kabul edilemez bir durum.Neen?Oruç tutmanın anlamı aç kalmak değildir de ondan.Oruç tutmak;yani nefsine hakim olmak, insan ilişkilerinde nefsini kontrol etmek anlamını taşır. Bunu idrak edemeyenler ancak militan İslam’dan kostüm dini olarak Müslümanlığı ödünç almış olanlardır.Mevlana’yı, peygamberimizi okumayanlar oruç tutmasın arkadaşlar.Aç kalmanın bedelini biz ödemeyelim…. Bu konuda Osman Ulağay çok güzel yazdı:Milliyet İstanbul’un hali vakti yerinde sayılabilecek bir ailesinin büyüğü olan babaannem, Şeker ve Kurban bayramlarının geleneklere uygun biçimde kutlanmasına büyük önem verir, bayramın ilk günü bütün aileyi evinde toplardı. Ailenin yanı sıra, müteveffa eşinin kurmuş olduğu aile şirketinin bazı kıdemli elemanları da “büyükhanım”ın elini öpmek için onu ziyarete gelir, bayramını kutlardı. Evde özenle hazırlanmış tatlılar ve Şeker Bayramı’nın kendine özgü şekerleri sunulurdu gelenlere. Babaannem orucunu tutar, namazını kılardı ancak aynı zamanda ilk şapka giyen kadınlarımızdan biriydi. Babam oruç tutmaz ama bayram sabahları beni de yanına alarak aile büyüklerinin yattığı kabristanı ziyaret ederdi. Bütün bunlar yarım yüzyıl öncesinin İstanbul’unda yaşayan ve kökleri olan bir kültürün, bir hayat tarzının unsurlarıydı. Başbakan Erdoğan’a göre Ramazan ayının bitiminde kutlanan dini bayrama “Ramazan Bayramı” denmesi gerekiyormuş, “Şeker Bayramı” denmesi ise “kültürel erozyon”muş. Bu lafları eden Sayın Başbakan daha sonra da “birlik, beraberlik, dayanışma” çağrısı yapmış. Sayın Başbakan zaman zaman “birlik, beraberlik, dayanışma” çağrıları yapıyor ama son zamanlardaki tüm davranışları ve sözleri, onu en fazla meşgul eden şeyin “biz” ve “onlar” ayrımı olduğunu gösteriyor. Erdoğan kriterleri Şu an için iktidarda olmasının ona, her konuda standartları belirleme yetkisini verdiğini sanarak kendi kültürünü, ölçülerini, tercihlerini, takıntılarını, sığlıklarını herkese empoze etme hevesine kapılmış görünüyor. Ya “Erdoğan standartlarına” uyacaksınız, onun beğendiği gazeteleri okuyup onun gösterdiği gibi davranacaksınız ve makbul vatandaş sayılacaksınız; ya da “onlar”dan sayılıp ikinci sınıf vatandaş muamelesi göreceksiniz. Sizin kültürünüz, ölçüleriniz, değerleriniz bunlara yabancı kalmış birileri tarafından aşağılanacak, dışlanacak. Bu anlayış Türkiye’yi çatışmaya ve felakete götürür. Dünyanın çok boyutlu bir alt – üstlüğü yaşamakta olduğu ortamda Türkiye’yi yönetme iddiasındakilerin bu yola sapmış olması Şeker Bayramı’na ağzımızda acı bir tatla girmeye zorluyor bizi. Gene de iyi bayramlar efendim. Bu durumu değerlendiren Mehmet Şevki Eyği: İslami hareket ve siyasal İslam kirlendi, kirletildi. Tarihte benzeri görülmemiş bir haram yeme çığırı açıldı. İslami kesimde yüz milyarlarca dolarlık kara, kirli, necis para birikimi oldu. Bazıları o kadar kudurdular ki evlerinin banyo musluklarını altınla kaplattılar. Yerli taşı beğenmediler, Brezilya’dan gelme lüks granit satın aldılar. 5 yıldızlı otelleri beğenmediler, 7 yıldızlı otellerde caka sattılar. Şeriat hükümlerini ve İslam ahlakını hiçe saydılar. Hedonist ahlak ile ahlaklandılar. Kıymetli yıllar boşa gitti, şeytanın maskarası oldular Dengir Mir Fırat ve Kılıçdaroğlu düllosuna bir yorum: dengir efendiiiiiii sözde adıyamanlısınız(kahtalı) ben 25 yasındayım. kendimi bildim bileli siyasetle ugrasıyonuz. adıyaman için kahta için bi dikili çöpünüz varmı.kalkmış kabadayılık yapıyonuz.neden adıyamandan miletvekili olmadınız kalkıp gittiniz adana da aday oldunuz.çünkü halk tarafından sevilen sayılan biri değilsiniz. bir de kalkmış siyasetçi diye geçiniyonuz. sonunuz geldi işte. eee ne de olsa ağalık zihniyetine sahipsiniz.. bu zihniyetin altında ne yatar halk bilinçlenmesin hiç bişey öğrenmesin ben istediğimi yaptırayım. yeter ya bıktık artık.adamı bi de başkan yardımcısı yaptılar ya başımıza. bence cesaret edipte cıkamaz kılıçdaroğlunun karşısına yine bir bahane bulur görceksiniz 24 Eylül 2008 09:24berna02 Memurlar.Net

Gaziler Günü

Eylül 19 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Türk tarihi \”kahramanlık günleri\” ile doludur. Kahramanlık günlerini şehit ve gazilerimize borçluyuz. Destanlar yaratan şehit ve gaziler tek tek birer onur abidemizdir.

DENİZLİLİ DEMOKRATLAR
E-Posta: denizlilidemokratlar@gmail.com
Konu: gaziler
Mesaj: Türk Ordusu, dünya barışını korumak için görev almıştır. 1950–1953 yılları arasında barış için Kore\’de savaşmıştır. 1974 yılında soydaşlarımızı yok olmaktan kurtarmak için, \”Kıbrıs Barış Harekâtı\’nı gerçekleştirmiştir. Yine Mehmetçik barışı korumak için, Bosna-Hersek, Somali ve Kosova\’ya barış gücü olarak Birleşmiş Milletler kararıyla gitmiştir. Türkiye gazileri 19 Eylül 1983 tarihinde \”Türkiye Muharip Gazileri Derneği\” altında bütünleşmişlerdir.19 Eylül aynı zamanda Atatürk\’e 1921 yılında Mareşallik rütbesi ile gazilik unvanının verildiği gündür. Bu nedenle, yurdumuzda her yıl 19 Eylül \”Gaziler Günü\” olarak kutlanmaktadır. Demokrat parti olarak Şehitlerimizin ruhlarını huzurlu kılmamız için, savaş arkadaşları gazilerimizi hak ettikleri değeri vererek, onları her yerde ve her zaman onurlandırmalıyız.Bugün teşkilatlarımız gazi derneklerine ziyaretler yapmasın önemli vegerekli olduğunu düşünmekteyiz. iyi çalışmalar dileriz. DENİZLİLİ DEMOKRATLAR
Gönderim Zamanı: 19-09-2008 11:13:08
2003′den itibaren Türk sermayeli şirketlerimizi kaybettik….. Bu liste bizim nasıl “biz” olmaktan “sahip olmaktan” çıkarılıp, sadece “bekçisi” konumuna düşürülüşümüzün özeti. Birlikte inceleyelelim; Türk Telekom, Araplar’ın… Telsim İngiliz’in… Kuşadası Limanı İsrailli’nin… İzmir Limanı Hong Konglu’nun… Araç muayene işi Alman’ın… Başak Sigorta Fransız’ın… İETT Garajı Dubaili’nin… (Alıcı parayı ödemedi) Avea Lübnanlı’nın… Petkim, Ermeni’nin… Rakı, Amerikalı’nın… Finansbank Yunanlı’nın… Oyakbank Hollandalı’nın… Denizbank Belçikalı’nın… Türkiye Finans Suudilerin… TEB Fransız’ın… Cbank İsrailli’nin… MNG Bank Lübnanlı’nın… Dışbank Hollandalı’nın… Şekerbank Kazak’ın… Yapı Kredi’nin yarısı İtalyan’ın… Turkcell’in yarısı Finli’nin, Rus’un… Beymen’in yarısı Amerikalı’nın… Enerjisa’nın yarısı Avusturyalı’nın… Garanti’nin ve Akbank’ın bir bölümü Amerikalı’nın… Eczacıbaşı İlaç, Çek’in… İzocam, Fransız’ın… TGRT (Fox) Amerikalı’nın… Demirdöküm Alman’ın… Döktaş Fransız’ın… Süper FM Kanadalı’nın… Alışveriş yaptığınız marketlerin neredeyse tamamı yabancıların… Yıllık ödediğimiz 50 milyar doların neredeyse tamamı yabancının… Ve daha sayamadığımız yüzlerce küçük şirket, bazı limanlar, oteller ve sahilde büyük arsalar, madenler… Yediğimiz herşey yabancının. Ve en önemlisi bugün Türk gençleri asgari ücretle güzel ülkemin her köşesinde sadece ve sadece hizmet sektöründe çalışıyorlar, karar alma mekanizmalarında yoklar. 2003 başına kadar hepsi yüzde 100′ü Türk sermayesine ait şirketlerdi. Merak edenlere aktardım. Yazması-söylemesi benden, düşünmesi sizden. Son söz: Bu listeyi buzdolabınızın üstüne asın ve her yemek yeme ihtiyacınızda aklınıza bu liste gelsin. Bu arada lütfen şunu da unutmayın; yediğiniz her şeyin neredeyse tamamı yabancı şirketlerin eline geçmiş durumda. Not: Listenin altını boş bırakın, sebebi açık; yeni satışlar oldukça eklersiniz… Geçtiğimiz hafta yazdım ama o kadar çok mesaj geldi ki, bugün bir daha yazıp unuttuklarımı da ekleyeceğim. Bu liste gerçekten çok ama çok önemli değer… ( KB) Yiğit Bulut/Referans

Almanya Deniz Fenerini Aydınlatıyor

Eylül 17 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Deniz Feneri derneğiyle ilgili karar açıklandıktan sonra Adalet Bakanı böyle dedi: TÜRK VATANDAŞININ HÜKÜM GİYMESİ SEVİNİLECEK BİRŞEY DEĞİL Türkiye Başbakanı :Bu gazeteleri evlerinize sokmayın, almayın. Bu kadar açık konuşuyorum (alkışlar). Siz mi bize karşı yalan yanlış bu tür kampanyalar yapıyorsunuz, biz de en tabii, en doğal hakkımızı kullanıyoruz. Size karşı biz de bu kampanyayı başlatıyoruz, almayacağız. Hangi dilden anlarsanız o dilden konuşacağız.” YIL 2008

Türkiyedeki namuslu vatanadaşların çektiği çilelere üzülmeyen Bakanlar kendi arkadaşlarına üzülüyor…Hızlı tren dediler ölenlere hiç üzüldükleirni açıklamadılar.Kims eyerini kaybetmedi zavallı makinist hariç!Sultanbeyli’de sulara kapılan vatandaş bugün öldü.Ona da üzülen yok!!!İstanbul’u köy haline getiren Büyükşehir Belediyesi ve sorumluları neye üzüür acaba?Mehmet Ali şahin’le birlikte Deniz feneri suçlularına mı? Alman savcı ve hakimin dedikleri Türkiye adına utanç vericidir. Elebaşları Türkiye’de olan “ALmanya tarihinin en büyük vurgunu” vurgusu yapılan Deniz feneri davası hükümetin,AKP’nin,Milli Görüş’ün ve Başbakan’ın ayıbıdır. Türkiye yoksullaşmış,20 milyon insan açlık sınırında yaşarken dinimizi alet ederek yaşanan bu durum İslam’a en büyük haksızlıktır. Gönül namazı kılmayanlar öfke rüzğarına kapılıp giderler. Şekli İslam’a mahkum olanlar sonunda beden hapsine girer. İkimizde İslam deresinin kmaışı gibi görünüyoruz ama onlar içi boş kamış, namuslular şeker kamışıdır.İçi şekerle dolmuş vatanseverlerdir. HAk ehlidir. Frankfurt Eyalet Mahkemesi’nde görülen Deniz Feneri e.V. davasında, Hakim Jochen Müller, dün kararını açıkladı. Davayı Almanya’daki en büyük bağış skandalı olarak niteleyen Müller, ’gerçek 4 suçluyu’ da şöyle açıkladı: “Bütün ipler Kanal 7’nin elindeydi. Gürhan ve Taşkan, Kanal 7’nin özellikle de Zekeriya Karaman, İsmail Karahan, Mustafa Çelik ve Zahid Akman’dan gelen talimatlara göre hareket ettiler. Baş sorumlular Türkiye’deydi.” Hakim Müller, Gürhan’ın, “Türk hükümetinden yardım umduğunu ama alamadığını” da sözlerine ekledi. ALMANYA’daki Deniz Feneri e.V. davasının hakimi Jochen Müller, ’En büyük bağış skandalı’ olarak nitelendirdiği olayın baş sorumlularının Türkiye’de olduğunu açıkladı. Müller, “Zekeriya Karaman, Zahid Akman, İsmail Karahan ve Mustafa Çelik”i adlarını vererek suçladı. Hakim Müller, ’Halk adına’ Deniz Feneri davasında yargılanan Kanal 7 Avrupa Genel Müdürü Mehmet Gürhan, Deniz Feneri e.V. Almanya Başkanı Mehmet Taşkan ve Muhasebeci Firdevsi Ermiş’le ilgili verilen cezaları açıkladıktan sonra, karar metnini okuyarak şunları söyledi: Almanya’da hukuk düzeni Alman Türkleri de kapsar “Daha önce çok ses getiren UNICEF Almanya davası vardı, bu dava onu geçti. Bu benim Almanya’da bağış konusunda bildiğim en büyük skandal. 20 bin bağışçı olmasına rağmen garip bir şekilde bu davaya ilgi gösterilmedi. Alman Dernekler Yasası’na aykırı bir davranış var. Almanya’daki hukuk düzeni, Almanya’da yaşayan Alman Türkleri de (Deutsch-Türken) kapsıyor. Türk basını maalesef her zaman, gerçeklere uygun haber yapmadı. Dava siyasete alet edildi. Gürhan, Türk hükümetinden yardım umdu, ama bu yardımı göremedi. Bu bizi pek ilgilendirmedi. Çünkü sonuç açısından önemli değildi. Gürhan, burada sanık sandalyesinde oturmayan kişileri korumak istemesi nedeniyle olaya siyasi boyut kazandırdı. Alman yargısı bağımsızdır hiçbir siyasi etki olmadı Ancak Alman yargısı bağımsızdır. İddianamede talihsiz bir ifade böyle bir izlenime yol açmış olabilir. Ama hiçbir siyasi etki olmadı. Devletlerin kendi vatandaşlarıyla ilgili diplomatik yollardan alışılagelmiş bilgi alışverişleri yanlış anlaşılmamalı. Bağışta bulunan hiçbir kişinin ifadesi alınmamış, Türkiye nezdinde adli yardım talebinde bulunulmamış. Bir de 20 bin kişinin mağdur olduğu düşünülürse, bu dava çok uzun sürebilirdi. Sanık avukatları ve savcılıkla yapılan anlaşma dava süresini kısalttı. Burada yapılan anlaşma mantığın bir ürünüydü. 12 milyon Euro amaç dışı 3 milyon Euro kayıp Deniz Feneri diye bir dernek hukuken kurulmuş olsa dahi, gerçekte yoktu, çölde seraptı. Bunu Almanya’da sadece bir posta kutusu adresinden ibaret olan şirketlerle karşılaştırabiliriz. Deniz Feneri Derneği, maddi olarak UNICEF gibi bir yardım kuruluşu görüntüsünde olsa da gerçekte Mehmet Gürhan’ın şirketlere sermaye toplayabilmesi için bir araçtı. 2002-2007 yılları arasında 41 milyon Euro (73 milyon YTL) toplandı. 17 milyon Euro (30 milyon YTL) nakit çekildi ve Türkiye’ye gönderildi. 8 milyon Euro (14 milyon YTL), Deniz Feneri Türkiye’ye gönderildi. 4 milyon Euro’ya (7 milyon 200 YTL) Almanya’daki bankalarda el konuldu. En az 11.7 milyon Euro (21 milyon YTL) amaç dışı kullanıldı. Ayrıca 2.8 milyon Euro’nun (5 milyon YTL) akıbeti belli değil. Paralar Türkiye’deki Kanal 7’ye, Deniz Feneri Türkiye’ye ve Türkiye’deki bazı şirketlere gitti. Paralarla ilgili kararı Türkiye’de Kanal 7 sorumluları veriyordu. Mehmet Gürhan ve Mehmet Taşkan, Kanal 7’den, özellikle de Zekeriya Karaman, İsmail Karahan, Mustafa Çelik ve Dr. Zahid Akman’dan gelen talimatlara göre hareket ettiler. Baş sorumlular Türkiye’deydi. Basit bir eylem değil siyasi-İslami ideoloji Burada dolandırıcıların basit bir eylemi söz konusu değildir. Siyasi ve İslami bir ideoloji vardı. Almanya’daki baş sorumluluk Gürhan’daydı. Gürhan, bu organizasyonun Almanya temsilcisiydi. Ama Türkiye’ye bağımlıydı. Hiyerarşide kendisinin üstünde bulunan kişilerin onayı ve izni olmadan tek başına karar veremiyordu. Taşkan da önemli bir görev yaptı. Ama onun sorumluluğunu taşıdığı görev çok kısa sürdü. Üstelik Taşkan’ın siyasi bir amacı yoktu. O şahsi çıkarlarını düşünerek hareket etti. Ermiş ise hiçbir kararı tek başına veremedi. O, Türkiye’deki Kanal 7 sorumluları Zekeriya Karaman ve Harun Kapıyoldaş’ın talimatlarına göre hareket ediyordu. İpler Gürhan’ın elinde ama kontrol Türkiye’de Almanya’daki ipleri Mehmet Gürhan tek başına elinde tutuyordu. 2002 yılından itibaren Türkiye’deki Kanal 7’den gelen talimatla Deniz Feneri Almanya’nın bağış paralarıyla şirketler kuruldu, taksiler satın alındı. Muhasebeyi Türkiye’deki sorumlular, yine Türkiye’de kurulu bir bilgisayar sistemi üzerinden kontrol ettiler. Türkiye’deki Kanal 7’de perde arkasındaki isimler Zekeriya Karaman, İsmail Karahan ve Harun Kapıyoldaş’dı. Mehmet Gürhan hiyerarşide Türkiye’deki bu kişilerin arkasındaydı. Gürhan’ın geniş kapsamlı ortak bir siyasi görüşü vardı. Milli Görüş üyeliği ve zamanında Milli Gazete’de çalışması bunun gösteriyor. Şimdiki görevi de bunun devamı gibiydi. Hain ilan edilen Ermiş koruma altına alındı Bağışçılar paralarının kullanımı konusunda kandırıldılar. Şirketlerde çalışanların maaşları, bağış paralarıyla ödendi. Ayrıca herkese elden maaş verilmesi uygulaması vardı. Sanıklar arasında gerçek anlamda pişmanlık duyan bir tek Firdevsi Ermiş oldu. Ermiş’in itirafları ile soruşturmada belli aşama kaydedildi, başarı sağlandı. Bazı gazetelerde, ’Ortak davaya ihanet eden hain’ ilan edilse de doğrusunu yaptı ve konuştu. Ermiş, bu yüzden dokunulamayacak bir koruma altında. Taşkan da itiraf etti. Mahkeme heyeti Taşkan’ın hatasını kabul ettiğinden ve az zarara yol açtığından hareket etti. Gürhan’ın özür dilemesi hiç inandırıcı değil Gürhan’ın bağışçılardan özür dilemesi bize pek inandırıcı gelmedi. Gürhan’ın haksızlık yaptığı ve bunu kabul ettiğine dair bir izlenime sahip olmadık. Gürhan, Almanya’daki baş sorumluydu. Kendisine taksi şirketleriyle de şahsi çıkar sağladı. Hiyerarşi nedeniyle Türkiye’deki adamların aldığı kararları burada sadece uyguladı. Ancak yine de hukuk düzenine olan inancını tam olarak yitirmemesini de takdir ettik.” Hakim Müller, duruşma sonrasında Hürriyet’in, “Baş sorumlularla kimi kast ettiniz?” sorusunu yanıtlarken, Zekeriya Karaman, Zahid Akman, İsmail Karahan ve Mustafa Çelik’in isimlerini yeniden saydı. Savcı Lötz: Asıl failler Türkiye’de Frankfurt (AA)- Almanya;daki Deniz Feneri derneğine yönelik yolsuzluk davasında Frankfurt Eyalet Yüksek mahkemesinin bugünkü duruşmasında savcılık, toplanan bağışlardan 16 milyon 186 bin avronun amaç dışında yerlerde kullanıldığının belirlendiğini, sanıkların dolandırıcılık yapmak ve haksız kazanç elde etmek suçlarından cezalandırılmalarını istedi. Taraflar mahkeme başlamadan önce yapılan itiraflar dikkate alınarak baş sanık Mehmet Gürhan;a en fazla üst sınır olan 6 yıl, Mehmet Taşkan;a 3 yıl, Firdevsi Ermiş;e de 2 yıl tecilli hapis cezası verilmesinde anlaşmışlardı.Bugünkü duruşmada savcı Kerstin Lötz, Mehmet Gürhan;ın 6 yıl, Firdevsi Ermiş;in 2 yıl tecilli hapisle, Mehmet Taşkan;ın da 3 yıl hapis cezası ile cezalandırılmalarını istedi. Savcı sanıklardan Firdevsi Ermiş;in ve Taşkan’ın gözaltı sürelerini ve itiraflarını dikkate alarak tahliyelerini talep etti. Sanık avukatları ise yaptıkları savunmalar sonunda Mehmet Gürhan için 5 yıl, Mehmet Taşkan ve Firdevsi Ermiş hakkında 16 ay tecilli hapis cezası istediler. Ermiş ve Taşkan;ın avukatları müvekkillerinin gözaltında tutuldukları zamanı dikkate alarak tahliyelerini istediler. Mehmet Gürhan;ın avukatı Jörg Haseneier, toplanan bağışların yıllar geçtikçe arttığını ve bu paralarla daha fazla insana yardım etmek için bir takım şirketler kurulduğunu kaydetti. Haseneier paraların bu şirketlere borç olarak verildiğini ve bu paraların şirketler kara geçtikten sonra tekrar geri ödeneceğini belirterek, sanık Mehmet Gürhan;ın Almanya;da üzerine kayıtlı bir tek gayrimenkul olduğunu ve bunun kendisinin iyi niyeti olarak görülmesi gerektiğini savundu. Haseneier mahkeme heyetinden bu nedenle cezanın 5 yıla indirilmesini talep etti. Savcı Lötz ise konuşmasında Almanya;daki sanıkların asıl failler olmadığını, asıl faiilerin Türkiye;de olduğunu belirterek, tüm yapılanlardan Türkiye Deniz Feneri kurucularından Kanal 7 yönetim kurulu başkanı Zekeriya Karaman;ı sorumlu tuttu. Savcı buradaki sanıkların iş başında görüldüklerini ancak tüm yönetim ve kontrolün Türkiye;den yapıldığını ve Zekeriya Karaman isminin ön plana çıktığını kaydetti. Savcı Lötz tüm bu yaşananlardan Türkiye;de Zahit Akman, İsmail Karahan ve Harun Yoldaş;ın da sorumlu olduğunu iddia etti.Sanıklardan Mehmet Gürhan mahkemede yaptığı son konuşmasında yaşanan olaylardan dolayı ‘Vicdanım rahat; dedi.Mehmet Gürhan başında bulunduğu bazı şirketlerin ortaklarını zor durumda bıraktığını ifade etti. Mahkeme heyeti tüm tarafları dinledikten sonra karar vermek üzere oturumu kapattı. Kararın yarınki duruşmada açıklanması bekleniyor.

Deniz Feneri kimi aydınlatıyor?

Eylül 11 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

İnsan olmanın güzelliği,yüceltilen alın teridir.Haksız kazanç,rüşvet gibi “haram” yasaklanmıştır.Ahiliğin altın kuralı:Eline,beline ve diline sahip olmaktır.Bunları unutanlar kim? Sadece din ticareti yapanlar mı?Yoksa sadece merkez sağ politikacıları mı?Yoksa sol belediyelerin iktidar düşüren yolsuzlukları mı? Yoksa sokağımızdaki bakkal amca ve evimizdeki dayımız mı?Yolsuzluk ve haksız kazancı teşvik eden insan kim?Namuslu kalmak isteyeni kırdıran kim? Direnmeyen herkes.Beni soyan şoför, kazıklayan manav! İnsan kalitesi nasıl bu hale getirildi?Kamu yararına dernek olmak çok zor bir iş Türkiye’de . Ama Deniz Feneri Kızılay gibi bir kuruma rağmen oluyor. TSK,Mehmetçik VAkfı bile yapılan bağışın yüzde 5′ini vergiden düşerken ;Deniz Feneri’ne bağış yap yüzde yüz düş!Kim bu kanunu çıkarttı?

AKŞAM YAZDI 7.09 Almanya’daki Deniz Feneri vurgununa ilişkin soruşturmada adı geçen RTÜK Başkanı Zahid Akman’ın kaderi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ellerinde. Alman savcının hazırladığı iddianameye göre Akman, adı 2003’te “Yeni Şafak European Gmbh” olarak değiştirilen şirketin 2006’ya kadar genel müdürlüğü görevini üstlendi. 2005 yılında RTÜK Başkanı seçilen Akman böylelikle bir yıl kadar iki görevi bir arada yürüttü. RTÜK’ün CHP’li üyelerine göre ise bu durum yasalara aykırı. Akman hakkında ‘görevinden kaynaklanan bir suçtan dolayı’ işlem yapabilme yetkisi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’da bulunuyor. Bu yetkiyi Erdoğan’a veren yasanın 10 Temmuz 2008’de Meclis’ten geçirildiği ortaya çıktı. Daha önce, savcıların doğrudan soruşturma açtıkları RTÜK üyeleri, artık Başbakan’ın izni olmadan soruşturulamıyor. MECLİSTE BEKLEMİŞTİ 5 ay Meclis’te bekledikten sonra 10 Temmuz’da kabul edilen ‘Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun’, kurumun denetimini Sayıştay’a veriyor. Ancak düzenlemede, “RTÜK üyelerinin soruşturma izni Başbakan tarafından verilir” maddesine yer verildi. RTÜK üyelerinin görevleriyle bağlantılı olarak işledikleri suçlara ilişkin soruşturmaları düzenleyen maddede de üyeler hakkındaki soruşturma izninin doğrudan Başbakan tarafından verilmesi hükme bağlandı. Akman hakkında herhangi bir suç duyurusunda bulunulduğu takdirde soruşturmanın yapılıp yapılmayacağını Başbakan belirleyecek. Ali Ekber ERTÜRK ——————————————————————————– SALI GÜNÜ İSTİFA ÇAĞRISI RTÜK, Zahid Akman’ın durumunu Salı günü yapacağı toplantıda ele alacak. İddianameye adı karışan şirketin Genel Müdürlüğü’nü yaptığı sırada RTÜK Başkanı olmasının yasaya aykırı olduğunu savunan Kurul’un CHP’li üyeleri, Zahid Akman’ı istifaya çağıracaklar. ——————————————————————————– İŞTE O İKİ MADDE RTÜK üyelerinin soruşturma yetkisini Başbakan’a tanıyan 5785 no’lu yasanın ilgili maddesi şöyle: MADDE 2: (3984 Sayılı Kanunun 10 uncu maddesine son fıkra olarak aşağıdaki fıkra eklenmiştir) “Üst Kurul Üyelerinin görevleriyle bağlantılı olarak işledikleri iddia edilen suçlara ilişkin soruşturmalar 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanuna göre yapılır ve bunlar hakkında soruşturma izni, Başbakan tarafından verilir.” YASAKLAR VE DENETİM MADDE 9: (Değişik: 15.5.2002-4756/5 md.) “Üst Kurul üyeleri ile üçüncü derece dahil üçüncü dereceye kadar kan ve sıhrî hısımları, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu hükümleri saklı kalmak kaydıyla, radyo ve televizyon hizmetleri alanında Üst Kurulun görev ve yetki alanına giren konularda herhangi bir yüklenme işine giremez, özel radyo ve televizyon şirketlerinde ve bu şirketlerin doğrudan veya dolaylı ortaklık bağı bulunan şirketlerde ortak veya yönetici olamazlar. Üst Kurul üyeleri, üyelikleri süresince resmî veya özel başkaca hiçbir görev alamazlar…” ——————————————————————————– Deniz Feneri standına veto Denİz Feneri Derneği Aydın Ramazan Çalışmaları Sorumlusu Evren Yıldırım, Belediye’den 1-30 Eylül tarihleri arasında stand açma izni aldıklarını belirterek “1 Eylül’de Atatürk Caddesi’nde standımızı açtık. Önceki gün zabıta ekipleri stand açamayacağımızı söyledi. Belediye başkanının sakıncalı gördüğü ve iznimizin iptal edildiği bildirildi” dedi. Aydın Belediye Başkanı İlhami Ortekin ise olayın haberlerden kaynaklanmadığını ve kentte bu tür stantlar için 3-4 gün izin verdiklerini belirterek “Başkan Yardımcımız izin konusunda hatalı karar vermiş. Maksatlı bir durum değil” dedi. ——————————————————————————– CHP heyeti davayı izleyecek CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu ve MYK Üyesi Ali Kılıç, Deniz Feneri e.V davasının, 9 Eylül’deki duruşmasını izlemek üzere Almanya’ya gidiyor. Özellikle Zahid Akman ve AKP hakkındaki iddialar incelenecek. Kılıç, CHP’nin olayın sonuna kadar takipçisi olacağını belirterek “İddianameye göre, işin bir ucunda iyi niyetli vatandaşlar, diğer ucunda dernek yöneticileri, RTÜK Başkanı ve hatta Başbakan var” diye konuştu. Kılıç, “Genel Başkanımızın talimatıyla duruşmaya katılacağız” dedi. Kanal 7 iftira dedi Kanal 7’den yapılan açıklamada, “Zekeriya Karaman, Mustafa Çelik ve İsmail Karahan’a yönelik çok ağır iftira kampanyası yürütülmektedir. Bu saldırılar Aydın Doğan ve grubunun kirli kampanyalarından biridir” denildi. ——————————————————————————– Almanya ile tek bağımız Uğur Arslan Türkİye’dekİ Deniz Feneri Derneği Antalya’da hayırseverlere iftar yemeği verdi. Derneğin Ege Temsilcisi Hamit Kunt, Almanya’daki dernekle ilgilerinin bulunmadığını, tek bağın programcı Uğur Aslan olduğunu söyledi. Kunt, “Deniz Feneri Türkiye’de 6 yerde teşkilatı olan bir dernektir. Yurt dışında temsilciliği yok. Almanya ve Türkiye’deki derneğin tek bağı Uğur Aslan ile ilgili bir çalışma. Almanya Derneği çağırmış. Aslan sunum yapıp konser vermiş bu bizi ilgilendirmez” dedi. Deniz AKGÜN Aşağıda bir muhtarımızın yolsuzluklara engel olma çabası var. Yukarıdakini okuyan için anlamlı……. HARPUT BUCAĞI MERKEZ MAHALLE MUHTARI Feyzi KAHRAMAN’ın BASIN BİLDİRİSİ: YEREL SEÇİMLERDE ELAZIĞ ADAYLARI Türkiye genelinde bir seçim havasına girmiş kamu oyu öncelikle yerel yönetimlerden şeffaflık ve hesap verebilir dürüst ilkeli bir sistem talep etmektedir bütün belediye başkanları dört yıl önce ne söylemiş bugün ne kadarını yapabilmiştir tarafsız kalması gereken konularda sadece yandaşlarına ve yakınlarına imkan sağlamış olmanın erdemsizliği varmıdır. Bütün bu olumsuz neticelerin şeffaf bir şekilde ortaya dökülmesi için Başbakanımız Sayın Recep Tayip ERDOĞAN’dan bütün belediyelerin yeni başkanlarla devir teslim işlemlerinde mutlaka Sayıştay ve İçişleri Bakanlığı Müfettişlerinin Mali Denetim Raporları ile devir yapılmasını bekliyoruz. Belediyelerde zaman zaman ortaya çıkan yolsuzluk iddiaları için en geçerli önleme metodu dört yıllık periyotlarla Sayıştay Denetçileri nezdinde devir yapmaktır. Elazığ Belediye Başkanlığı adaylığı için ortaya çıkacak adaylar dürüst ilkeli çağdaş imkanları yerel ulusal ve uluslar arası zeminde kullanabilen, Valilik Rektörlük ve ETSO Başkanlığı ile entegre projeler yapabilen ve projelerde üzerine düşen görevi yapan ve takip eden, yukarı Fırat havzasının tarih hazinesi Harput için Belediyede bir şube Müdürlüğü ihdas eden ve Harputun bütün meselelerini tek bir şubeden takip edebilen Avrupadaki Elazığlılarla diyaloğu kurup Elazığa hibe yolu ile makine parkı kazandıran dünya konjektörünü yakından takip edip bilimsel siyasal ve ekonomik ufuk sahibi olan Belediye İhalelerini şeffaf bir şekilde internet ortamında gerçekleştiren yalaka takımına menfaat temin etmek suretiyle alkış alacağına yeri geldiğinde muhaliflerini dinleyerek kendisine yön çizen ve dört yıllık süresinde neler yapacağını ay ay takvime bağlayan böylece vaat ettiklerini unutmayan ismi yıpranmamış kişilerden olmasını temenni ediyor Elazığ’a hayırlar getirmesini diliyoruz.

Basın özgürlüğü neden gerekir?

Eylül 8 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Dünyanın her yanında ikidar gücü için medya önemlidir. 4.güç denen medya demokrasilerin vazgeçilmezidir. Bundan ilk vazgeçenler diktatörlerdir. Tarihte, dün ve bugün bir çok örnek açık ve nettir.Basın özgürlüğünden siyasilerin hoşlanmadığı da gerçektir.

Bizim politik tarihimizde bu kavgalar yer almıştır. Ancak bugüne kadar olmayan bir şey vardır bugün; AKP iktidarı medyanın yüzde ellisini kontrol altına almıştır. Devlet gücünü kullanarak ve haksız rekabet yaratarak oluşturulan bu medya gücü “istenenleri yazma” desturuyla yol almaktadır. Bugün Başbakan Aydın Doğan’a saldırgan ifadelerle suçlamalarda bulundu.Üslup ve ifadeler Başbakan’ın tercihidir. Biz Türk aydını,politikacısı ve gazetecisi olarak bu tercihten irkildiğimiz de bir gerçektir. Ama esas sorun bir politikacı olan Başbakan’ın, medya patronu olan Aydın Doğan’a, bir medya patronu gibi suçlamalarda bulunmasıdır. Sanki iki medya patronu kavga ediyor. Bunun ne anlama geldiğini danışmanları ve damadı açıklar sanırım. İkinci önemli husus; Aydın Doğan rafineri işi istediğini beyan ediyor.Başbakan “o işi bizim Çalık’a vereceğiz.İşin içinde Putin var,Berlosconi var” diyor. “Bizim Çalık” diye akraba bir iş adamı grubu var ve onlar öncelikli. İş,para ,ticaret ve siyaset ilişkisi yolsuzluk için en sağlam temeldir. Avrupa hukuku buna asla izin vermez.Bunu söylediği veya yaptığı saptanan bir politikacının kariyeri biter. AB’ye girmeyi çok istediğini beyan eden AKP bu konuyu bir daha gözden geçirmelidir. Üçüncü önemli husus; Başbakan’ın dindar bir kimlik sunmasına rağmen Ramazan ayı gibi kutsal bir ayda bile kontrolsüz konuşma tarzıdır. Hoşgörü, kardeşlik ve kalp kırmama özeni isteyen bu kutsal ayda bile hırs ve öfkesini yenemeyen bir liderin doğal halini hayal etmek bile korkunç!Bu zulümdür. Kul hakkıdır. Bunlar Başbakan için geçerli değilse bilmek hakkımızdır. Dördüncü önemli husus; devamlı kavga ortamında yoksullaşan Türkiye’de en çok oyu almakla övünen AKP ve Başbakan yoksullukla mücadele için hiçbir politika ortaya koymamaktadır. Beşinci önemli husus; muhalefet partisini,muhalif sesleri ve muhalif sandığı gerçekleri söyleyenleri hemen dövme isteği duymasıdır. Bu agresif ruh hali, ülkemizde iç barışın asla AKP ile gelemeyeceğinin en iyi delilidir. Bize iç huzuru gerekmektedir. Başbakan ve kurmayları , iktidar sarhoşluğundan bir an önce çıkmalıdır. BİR GAZETECİ NEDEN AHLAKLI OLMALIDIR? Mevlana Mesnevi’sinin başında kamıştan yapılma ney gibi kalemden söz eder. Mevlevilik geleneğinde kalem insanın simgesidir. Anlatıcının kalemi, tıpkı Mevlana gibi Şems’ten feyz alır. “Ben” diye tanımlanan kişi anlatıcı dediğimiz, kalemin/ insanın hikayesidir. Kamış kalemin mürekkebe batırılan ucuna kalemin dili denir. Mürekkebin akışını kolaylaştırmak için uç ortasından uzunlamasına yarılır ve bu yüzden kaleme “çift dilli” denir. Uç aynı zamanda bir ayak olarak da düşünülür ve kalemin yürüdüğü söylenir. Belli bir açıyla yontulduğu için kaleme “aksak” denir ve “eğri büğrü basarak” yürüdüğü ifade edilir. Buradaki kalem/insan tanımı bence gazetecinin de tanımıdır. Kalem kişiliğin konuşan dış sesidir. İç ses ise gazetecinin vicdanıdır. Onu yalan söylemekten alıkoyan kalem/ses’tir. Çift dillidir çünkü olayın tüm yüzlerini söylemektir görevi. Belli bir açıyla yontulan kalem aksaktır, eğri büğrüdür. Ne denli rahatsız edici olursa olsun, kendimizi ve kültürel kurumlarımızı değerlendirirken; her söyleneni eleştirel gözle tartarken umutlarımızı, kibrimizi ve süzgeçten geçmemiş inançlarımızı bir kenara koymamız gerekir . Jack London’ın “Demir Ökçe” kitabında sevilen bir bilgin olan kahramanın babası önce basında övülen biriyken sonra kapitalizme ağır darbe vuran bir kitap yazınca her şey tersine döner. Artık ondan tek kelime etmezler basında ve kitap piyasadan kaybolur. Matbaa asla basacak yer bulamayacağını söyler. Bu Demir Ökçe’nin şöyle bir tadına bakmaktır. Geri çekilmesini önerirler. Ama adam bilgindir ve başka da bir şey olmadığı için tüm basımevlerini dolaşır. İnanmak istemez. Kitabının gerçekten aforoz edildiğine kanaat getirdikten sonra bunu gazetelerde ilan etmeyi dener. Başaramaz. Bir çok gazetecinin bulunduğu bir sosyalist toplantıda bu fırsatı buldum sanarak kitabının öyküsünü anlatır. Ertesi gün gazetelerde kitabın adını bile anmadan yazarına hakaretler yağdırırlar. Kelime ve cümlelerin mantık silsilesini kopararak anarşik bir beyanat yaratırlar. Associated Press telgrafıyla tüm ülkeye yayılır bu. Babası nihilist ve anarşist damgasını yer. (Bu karalama sıfatları her dönemde değişir; kimi zaman komünist damgası ya da vatan haini damgası sıfatı yetmiştir, kimi zaman bu yerini karşı devrimciye ya da cadı sıfatına bırakmıştır. Türkiye’de de bu gün irtica/dinci bu sıfatların yerine geçmiştir.) Demir Ökçe’den; “Çok satan bir gazetede çıkan bir karikatür babamı elinde kızıl bayrak, zift meşaleler ve dinamit bombaları taşıyan uzun saçlı ve vahşi bakışlı bir grubun başında gösterir. Gazeteler uzun hakaret yazılarıyla üstüne yüklendiler ve hatta ruhi bir depresyon ya da yıkılış üzerine imalarda bulundular.” Bunun üzerine ona vazgeçmesini önerirler. “Size söylüyorum, bilinmez hadiseler arifesinde bulunuyoruz diye ısrar ediyordu. Etrafımızda büyük işler hazırlanıyor. Bunu seziyoruz. Ne olduğunu bilmiyoruz, fakat muhakkak bir şeyler var. Bana sormayın. Lakin cemiyetin bu kasırgasından bir şey kristalize oluyor. Hem de tam şu sırada. Kitabınızın uğradığı baskın ondan bir sızıntıdır. Ne kadar kitap böyle ezilmiştir? Hiç bir fikrimiz yok. Karanlıkta el yordamıyla gidiyoruz.” Sonra Kara Yüzükler çıkar sahneye. Bizim çetelerimiz yani. Amerika’nın Mc Carthy döneminin Demir Ökçesi bir çok düşünen ve düşündüğünü söylemekte direnen insanı ezer. 1600’lerde bitmiş cadı avı bile yinelenir. Ortaçağdan sonra ilk kez 1940’larda bir kadının cadı olduğu iddia edilir ve kadın asılır. Yanlış okumadınız; ASILIR. Gazeteler yalan, iftira ve karalama uzmanı kesilmiştir. Güçlerini kötüye kullanarak bir çok insanın mahvına neden olurlar. Bunları anlatan bir film olan “Mr. Smith Washington’a Gidiyor”. Kendi halinde dürüst bir adamın bile gazeteler tarafından linç girişimiyle yaşadıklarını anlatır. Mr. Smith’in babası da erdemli bir adam olarak gazetecilik uğruna öldürülmüştür. Dört sayfalık gazete çıkaran bu başına buyruk adam sırtından vurularak öldürülmüştür. Gazeteler Mr. Smith’ e karşı saldırıya geçerler ve burada yayınlanan yalan haberler Senatoda belge olarak kabul edilir. Gazeteler o zamanlar bugün bizde olduğu gibi tek başına belgedir. Gazeteciler Cemiyet’ in den yardım umar. Ama herkes arkadaşlarını korur. Onlar gerçeğin bekçisi gazeteciler değil arkadaşlarının ve sistemin bekçileridir. Mr. Smith onlara şöyle seslenir: “Neden biraz da gerçekleri yazmıyorsunuz? Kurnazlığınızın yarısı kadar dürüstlüğünüz de olsaydı keşke”. Don Kişot Smith denir ona. Alay ederler. Salak diye seçilen Mr. Smith oyunu bozduğu için medyanın linçine terk edilir. Medya patronu onu tehdit eder: “Senatörlere ne yapacaklarını ben söylerim.” O sanayi kuruluşlarına sahip bir tekeldir. Film yalanla mücadelenin nefes nefese öyküsüdür. Yalanlar üstün gelir ve Senatodan oybirliği ile kovulur. Sistem bekçileri hep “oybirliği” kullanmaya önem verir. İnsanın içinde derin bir sızı, ağzında paslı bir tat bırakır film. 1940’ların Amerika’sında yaşananlar tanıdık gelir. “Gölgeleri büyük kendileri küçük” insanların gücü basında ahlak bırakmamıştır. Zaten bir yerde küçük adamların gölgesi büyükse, orada gün batıyor, karanlık yaklaşıyor demektir. Son cümle vurucudur: “İnsan haklarını kaba kuvvetten ayıracak yöneticileriniz yoksa gerçek bir ulus olamazsınız”. Bunu gazeteler için de onaylayabiliriz. Kaba kuvvet, kendinden başka kuş tanımayan güç, fikir anlatımına kapalı sistemler yaratır. Onlar merakı boğar. Cesareti küstahlık sayar. Adalete aldırmaz. Dostluğu sadece kendine benzeyene verilecek bir değer olarak görür. Kadını aşağılar, böylece erkek egemen akıl anlayışını yüceltir. Totaliter hareketlerin benzersiz yanı, yandaşlarını fiilen kaynaştırma konusunda onları liderin uygun gördüğü amaçlar uğruna seferber edilmelerini sağlayan mutlak yükümlülük ve ahlaki kayıtsızlık durumuna getirme becerileri. Fanatik coşkularının boyunduruğu altındaki insanlar, hareketin dışındaki herkesin ve her şeyin, yok edilmeye değilse bile, ancak aşağılanmaya layık görüleceği bir dünyanın esiri olurlar. Bir militan bunu yapabilir ama gazeteci ahlakı bunu yasaklar. Fikir üretimi ve anlama yetileri mutlak anlamlar içeremez. Demir Ökçe sahipleri için mutlak olan yeterlidir. Oysa fikrin anlatımında , söylenen her hangi bir şeyde şöyle ya da böyle bir anlam kendini gösterir. Gel gelelim anlatımın gerçek anlamı şu ya da bu anlam değildir. Bunun ilk nedeni dilin, doğası gereği, çoğul- anlatımlı oluşudur. Bunu ifade ederek, kamış kaleme “çift dilli” diyen ve onu aksak olarak tanımlayan Mesnevi bu çoğul-anlatımın peşine düşmüştür. İdeolojik düşüncede çoğul anlatım yoktur. O bir asker mantığıyla ilerler. Uygun adım yürür ve hep aynı yere basar. Havel ünlü Tvar dergisinde yaşadıklarını anlatırken içinde bir “parti grubu” barındıran Tvar dergisinden ayrılanların tamamının yazar olmasının bir tesadüf olmadığını söyler: “ Hepsinin yazar, yani bağımsızlıklarını koruyan, kendine özgü insanlar olması bir raslantı değildi.” Kendine özgü olan ve düşünce üretimini bu özgünlükte yapanların genel geçer değerler/ zamanlarda anlaşılması zordur. Gazeteci olmak yazar olmaktan zor koşulları içerir. Keyfi yorum yapmak ahlaka aykırıdır çünkü haberi çarpıtır. Gazetecinin keyfi yalan söylemesi ahlaka aykırıdır çünkü iki kişi arasında geçen bir olayın dışına çıkar. Özel konumdan çıkar kitleleri yönlendirir. Bu iki nedenle çok önemlidir. Birincisi, ifade özgürlüğünün çoğulcu tartışma için ve tartışmada rakip olan tarafın “düşman” diye görülmesini engellemek için temel unsur olması. Yani modern demokrasinin bel kemiği. Çünkü farklı fikirlerin bir arada yaşama sanatıdır demokrasi. İkincisi, özgür basında sunulması gereken kamu tartışmalarının hayati önemi. AGİT Özgür Medya temsilcisi tanınmış Alman aydını Freimut Duve bu fikirlere şunu ekliyor: “Başka boyutları da var. Örneğin “vatan haini sendromu” dediğimiz şey. Başta Balkanlar olmak üzere bir çok bölgede, sırf farklı görüşleri yansıtıyor ve gerçekleri araştırıyor diye gazeteciler öldürülüyor. Gerekçesi de kolay: “bunlar vatan haini” deyip işin içinden çıkıyorlar.” Bu tür ses kesmelerin fiziki ortadan kaldırma kadar ağır türü manevi olarak ortadan kaldırma operasyonudur. Bunu yapanlar gazeteci ise bu ahlaki olarak gazetecinin deformasyonudur. Çünkü bu tür “ses kesmeler” öteki gazetecilerin bütün isteğini ve enerjisini boğmaktır. Korku ve sindirme basının silahı olursa basın sansürle ve ahlaksızlıkla nasıl mücadele edebilir? Varlığının temel ilkelerini dinamitleyen bir gazeteci ahlaklı mıdır? Bilimsel sözünü kullanmak kolay değildir. Çünkü gereğince uygulandığında bilim, bir çok mükafatı karşılığında omuzumuza ağır bir yük yükler: Ne denli rahatsız edici olursa olsun, kendimizi ve kültürel kurumlarımızı bilimsel olarak değerlendirmemiz gerekir. Önemli siyasi, ekonomik, dini ve etik konularda karar alırken bir çok yasaya, kritere uymak zorundayız. Hukuk bunun için var. Doğal dünyayı sorgularken neden daha düşük standartlara razı olalım? Yaşam ve fikir kalitesi kol kola dostlardır. Gazeteci kaliteye yardım ederse demokrasi ülkemizde rahatça herkesi kucaklayacak kadar kollarını açacaktır. O zaman sabah oldu ve çevremiz aydınlanmaya başladı diyebiliriz. Milletine , dinine, ırkına ve düşüncesine aldırmadan herkese yaşayabileceği yeri açmak aydınlık sabahlara “Merhaba” demektir. Bir gazeteci olarak yazar tarafımın özgür rüzgarları, bana bu düşü taşıyor. NEVVAL SEVİNDİ Basın özgürlüğüne vurulan darbe hızla Batıdan uzaklaşan Türkiye görüntüsü veriyor: ABD’nin eski Türkiye büyükelçilerinden Mark Parris, Türkiye’nin dış politikada hızla Rusya, İran, Sudan hattına kaydığını öne sürerek, bunun Batı dünyasında endişeyle izlendiğini söyledi. Paris ayrıca, Başbakan Erdoğan’ın “basından paranoya ölçüsünde korkan” biri olarak görüldüğünü öne sürdü. Türkiye dış politikasındaki kaymanın başlıca nedenlerinden birinin, Bush yönetiminin izlediği politikalar olduğunu belirten Parris, AKP’nin de ideolojik duruşu itibarıyla bu kaymayı hızlandırdığını savundu. Parris, Obama yönetiminin Türkiye’yi yeniden kazanmak için hızla harekete geçmesi gerektiğini belirtti. Washington Enstitüsü’nün hazırladığı Türkiye Raporu’na göre, eski büyükelçi, AKP Hükümeti’nin ilkelerden kopuk, son derece faydacı bir dış politika izlediğini savunarak, “Türkiye, AKP döneminde diğer ülkelerle ilişki kurarken, bana ne vereceksin, diye bakıyor” dedi. Başbakan’ın içerde de endişeyle izlendiğini belirten Parris, “Birçok kişi Başbakan Erdoğan’ı bürokrasiyi kendi yandaşlarıyla doldurmaya çalışan, basından paranoya ölçüsünde korkan ve bütün vizyonu önümüzdeki seçimle sınırlı bir kişi olarak görüyor” diye konuştu. Alman Marshal Vakfı Türkiye uzmanı Ian Lesser ise, AKP döneminde Türkiye’nin hızla Batı’dan uzaklaştığının Batı’da genel kanı olduğunu olduğunu belirterek, bunda Avrupa Birliği’nin Türkiye’de yarattığı hayal kırıklığının da büyük payı olduğunu söyledi. Lesser, Batı’dan uzaklaşma sürecinin AKP hükümeti döneminde meydana gelmesine karşın, aslında laikler de dahil olmak üzere Türklerin büyük çoğunluğunun aynı düşünceyi paylaştığını iddia etti. Ian Lesser, Türkiye’nin Batı’dan uzaklaşıyor gibi görünürken, aslında gittiği herhangi bir yön de bulunmadığını savunarak, asıl endişe edilmesi gerekenin bu “sağa sola savrulma” olduğunu ifade etti. Amerikalı uzman, ekonomik krizden oldukça fazla etkilenen Avrupa Birliği’nin, bu dönemde Türkiye’yi daha büyük bir yük olarak görmeye başlayacağını ve dolayısıyla Türkiye-AB ilişkilerinin görünür gelecekte iyice kopabileceğini öne sürdü. Haber/24.Şubat VAtan

Gül Erivan’a gidiyor

Eylül 2 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Cumhurbaşkanı, Milli Marşımızı ıslıklayan,yuhalayan Ermeni dostlar arasında ne hissetti merak ediyor Türk halkı….. Öyle bir dostluk ki,kurşun geçirmez camlar arkasından seyrediliyor maç.

Dış politika duygularla yapılmaz.Dış politika dünyada ülkelerin kendi çıkarları doğrultusunda yapılır. Türklerin duygusal tepkilerinin hızı Batı tarafından kullanılmaktadır. Hangi düğmelere ne zaman basılacağını BAtılılar çok iyi biliyor.Bunu taa 19.yüzyıl başından beri biliyorlar.O zaman oyunu bozan Mustafa Kemal olmuştu.Bugün de hedef Mustafa Kemal.Milli direncin kıırlması aslolan. Yurtta barış sağlamamış olanlar ,dünyada nasıl barış sağlayacaklarını iddia edebilirler. Nasıl? Sınır kapısını açamayan AKP ne yapmaya çalışıyor? 05.09.2008 17:23 Cumhurbaşkanı Abdullah Gül yarın Ermenistan’a gidecek ya, güzide basınımız Erivan seyahati konusunda ahkâm kesmekle meşgul. Ermeni meselesinin geçmişini bilen bilmeyen kim varsa birşeyler yazıyor, fikir veriyor, derin yorumlar yapıyor. Yorumlara hakim olan hava, şöyle: Türkiye’nin başına senelerden buyana yeteri kadar dert açmış olan Ermeni meselesi zaten çok uzamıştır, başımız gün geçtikçe daha da fazla ağrıyacaktır, dolayısıyla ayağımıza kadar gelmiş olan bu yakınlaşma fırsatını değerlendirmemiz ve biraz da alttan alıp işi tatlıya bağlamamız gerekmektedir! Hele, Türk ve Ermeni cumhurbaşkanları 1915’te can verenlerin hatırasına stadyumda bir dakikalık saygı duruşu yaptıkları takdirde, senelerden buyana devam eden tansiyon düşecek, meselenin halli konusundaki en önemli adım atılmış olacaktır. Ve en önemlisi: İşlerin bu hâle gelmesinin sebebi sadece Türkiye, daha doğrusu Osmanlı Devleti’dir; zira 1915’te Ermeniler’e karşı çok fena işler etmişizdir. Aydın yazarlarımız Ermeni meselesini bu şekilde yorumluyor, çözümü de böyle gösteriyorlar. Türkiye’de, 1915’te çok acı hadiseler olduğu, doğrudur… Bu hadiseler yüzünden yüzbinlerce kişi evini-barkını, memleketini ve çok daha önemlisi hayatını kaybetmiştir. Anadolu’nun nüfus yapısı büyük ölçüde değişmiş, bu değişme birçok sosyal çalkantıya ve 90 küsur sene sonra, günümüzde de devam eden bir “Ermeni meselesi”ne sebebiyet vermiştir. Talât Paşa’nın bende bulunan ve çok yakında tamamını yayınlayacağım belgelerine dayanarak ve açıkça söyleyeyim: 1915 yılında tehcir edilen Ermeni sayısı 924 bin, Ermeni nüfusta 1914 ile 1916 arasında görülen azalma ise maalesef daha fazla, 950 bin civarındadır. Ama, tehcir öncesi ile sonrasındaki nüfus arasındaki bu yüksek farkın tehcir sırasında bu kadar kişinin hayatını kaybettiği şeklinde yorumlanmaması gerekir. Zira, bu sayıya çeşitli sebeplerden dolayı ölenlerin yanısıra Osmanlı topraklarını terkederek başka memleketlere, özellikle de Rusya’ya, Güney Amerika’ya ve Avrupa ülkelerine göçedenler de dahildir ve bu kişilerin bir kısmı 1918 sonrasında dönmüştür. O halde 1915’te bütün bunların yaşanmasının sebebi nedir? İşte, “Ermeni meselesini artık alttan alarak halletmemiz gerekir” diyenlerin bir türlü düşünmedikleri yahut düşündükleri halde her nedense söylemedikleri husus, yani meselenin temeli buradadır. Tehcir döneminin Dahiliye Nazırı, yani İçişleri Bakanı ve sonranın Sadrazam’ı Talât Paşa, tehcirin ilhamını gördüğü bir ruyadan alıp uykusundan uyanır uyanmaz “Bugün şu Ermeniler’i bir güzel süreyim” dememiştir. Sadece Talât Paşa değil, o devirde Türkiye’nin kaderini elinde bulunduran İttihad ve Terakki’nin Doktor Nazım yahut Bahaeddin Şakir Beyler gibi liderlerinden hiçbiri bu işe durup dururken kalkışmamışlardır. Tehcir, o tarihe kadar çeyrek asır boyunca devam etmiş ve çoğu son derece kanlı şekilde yaşanmış olan ardarda gelişmelerin zorunlu bir neticesidir. Dünya Savaşı’na girmiş ve sınırlarının hemen tamamı cephe halini almış bir ülkeyi, yani o günlerin Osmanlı İmparatorluğu’nu düşünün… Doğu’da Rus Ordusu’na karşı son derece kanlı çarpışmalar devam ederken senelerdir zaten isyan halinde olan azınlık gruplardan biri savaşı fırsat bilerek cephenin hemen gerisinde bağımsız bir devlet kurmak istiyor… Bu yoldaki bütün hazırlıklar tamamlanıyor ve üstüne üstlük hem savaşan orduya arkadan saldırılılar başlıyor, hem de erkekleri askere gittiği için savunmasız kalan Türk köylerinde katliamlar yaşanıyor… Sınırlarda savaşan birliklerin kumandanları Genelkurmay’a ve Savaş Bakanlığı’na hemen her gün “Köyünün saldırıya uğradığını işiten askere hâkim olamıyoruz. Silâhlarıyla beraber firar edip memleketlerine gidiyorlar. Tedbir almazsanız orduyu iç taraflara doğru çekmek zorunda kalacağız” meâlinde telgraflar gönderiyorlar. 1915 tehciri öncesinde, Anadolu’nun doğusunda işte bunlar yaşanmış ve tehcir kararı, köylerdeki karşılıklı kıtalin üzerine Van’da Rus destekli müstakil bir Ermeni Devleti kurulmasına ramak kalmışken alınmıştır. Yani, devlet, meşru müdafaa hakkını kullanmak ve tehcir kanununu çıkartıp uygulamak zorunda kalmıştır. Bu yazdıkların aydın, entelektüel, düşünür, sivil toplumcu yahut barış aktivisti olduğuna inanan zevât tarafından “şovenist”, “ilkel”, “ucuz” veya “basit” olarak nitelense de, işin aslı böyledir. Ve, netice: 1915’te yaşananların bir facia olduğunu reddedilmesi ve Türkiye ile Ermenistan gibi iki sınır komşusunun, aralarında 80 küsur seneden buyana devam eden bu tuhaf soğukluğa artık bir nihayet vermelerinin zamanının çoktan gelmiş olduğuna karşı çıkılması tabii ki akıl kârı bir iş değildir. Ama, Ermenistan ile yakınlaşma ve dolayısıyla da Batı’dan prim sağlama uğruna bundan 93 sene önce kullanmak zorunda bırakıldığımız meşru müdafaa hakkını bir cinayetler zinciri olarak göstermeye ve böylelikle Türkiye’yi soykırım gibi aşağılık bir suçlamanın hedefi yapmaya da kimsenin hakkı yoktur. muratbardakci@haberturk.com Oysa zaman zaman, özellikle Özal ve Demirel devrinde cumhurbaşkanları dış politikada çok aktif oldular. Abdullah Gül de, eski bir Dışişleri Bakanı olarak kazandığı tecrübe ve o görevde bulunduğu sırada yarattığı olumlu imaj ile yoğun diplomatik faaliyet içinde. Bugün Türkiye ve Ermenistan milli takımlarının karşılaşmasında hazır bulunmak üzere Ermenistan Cumhurbaşkanı’nın davetlisi olarak Erivan’a gidiyor. Ziyaretinin başarılı ve herhangi bir aksilik veya tatsız olay vuku bulmadan geçmesini temenni ederim. * * * Doğrusu Erivan ziyareti konusunda başından beri bazı tereddütlerim vardı. Kararın son dakikaya kadar açıklanamaması, Cumhurbaşkanı’nın da bazı tereddütleri olduğunu gösterir. Gül’ün bu ziyaret sonunda Türkiye ile Ermenistan arasındaki çok karmaşık sorunların hiç değilse bir iki tanesi üzerinde bir çözüm olasılığı belirmesini beklediğini varsayabiliriz. Türk ve Ermeni diplomatları arasında geçen aylarda Avrupa’da yapılan toplantılarda bizim taraftan önceliğin tarihçilerin bir araya gelmesine verildiği anlaşılıyor. Acaba Erivan’da bu yolda veya sınırın açılması konusunda bir ilerleme mi umuyoruz? Unutmamak gerekir ki ilişkilerin normalleştirilmesinde en önemli adım, sınırın açılmasıdır. Gürcistan’daki kriz ve sürekli istikrasızlık ihtimali karşısında bu alanda bir uzlaşmanın artık sadece Ermenistan’a değil, Türkiye’ye de yarar sağlayabileceğini göz ardı etmemeliyiz. Çözüm bekleyen sorunların hiçbirinde bir ilerleme işareti belirmezse yine de başarıdan bahsedebilecek miyiz? Olabilir, çünkü ziyaret çok sıcak bir atmosferde geçerse, dışişleri bakanları, devam edecek olan buluşmalarında daha kolay ilerleme kaydedebilirler. Ne var ki, somut sonuç vermeyen bir ziyaretin iç politikada polemikleri tahrik etmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Ziyaretin kuşkusuz Azerbaycan yönü de var. Azerbaycan hükümeti herhangi bir itiraz ileri sürmediyse de Azerbaycan basınından, sivil toplumundan ve akademisyenlerinden düş kırıklığı belirten tepkiler geldi. Bunlar normal karşılanabilirse de Türkiye’nin Ermenistan ile sürekli kötü ilişkiler içinde bulunmasının Karabağ sorunun çözümüne nasıl bir katkı sağlayacağını anlamak zor. Başbakan Tayyip Erdoğan’a gelince; o Suriye Başkanı Beşar Esad’ın daveti üzerine perşembe günü Şam’daydı. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ve Katar Emiri ile birlikte dörtlü bir toplantıya katıldı. Sarkozy daha önce Türkiye’nin Suriye ile İsrail arasında barış müzakerelerin başlamasındaki rolünü görmezlikten geliyordu. 27 Ağustos’ta Paris’te yapılan büyükelçiler toplantısındaki konuşmasında Suriye ile İsrail arasında barış sürecini sahiplenerek şunu söylemişti: “Suriye, zamanı gelince, İsrail ile yapacağı doğrudan müzakerelerde ve barış için anlaşmaya varılırsa bu anlaşmanın uygulanmasında Fransa ile ABD’nin ortaklaşa kolaylaştırıcı bir işlev üstlenmelerini bekliyor.” Türkiye’nin önemli katkısına bir atıf bile yoktu! Neyse Şam’daki toplantıda Türkiye’nin inisiyatifini övdü ve onun katkısının devamına ihtiyaç duyulduğunu vurguladı. * * * AKP hükümetinin Ortadoğu ve Kafkasya’da aktif, yapıcı ve uzlaştırıcı bir rol oynadığı kabul edilmelidir. Fakat dış politikanın öncelik sırasında bir hata yok mu sorusu ister istemez akla geliyor. Hiç değilse aynı miktarda enerjinin Avrupa Birliği üyelik sürecinin hızlandırılmasına ve onunla bağımlı olan Kıbrıs meselesinin çözümüne hasredilmesi doğru olmaz mıydı? Evet, Kıbrıs’ta Talat ile Hristofyas arasındaki görüşmeleri destekliyoruz, fakat çözümün temel parametreleri konusundaki tutumumuzun çizgileri iyice belirlendi mi? İlter Türkmen/Hürriyet Bundan 15 yıl önce.. 1993 yılında.. Demirel Hükümeti’nin Ermenistan politikası konusunda verilen gensoru sırasında Refah Partisi adına Abdullah Gül söz alıyor… Bakınız zabıtlara göre, neler söylüyor: “Hükümet, bu politikasıyla, geleceğimizi gerçekten ipotek altına almıştır ve öyle ipotek altına almıştır ki, Ermenistan Cumhurbaşkanı Cumhurbaşkanının cenaze merasimine katılma cesaretini göstermiştir. HALİL ORHAN ERGÜDER (İstanbul) Beynelmilel protokol o.. ABDULLAH GÜL (Devamla) …Sizin nasıl bir uzlaşmacı olduğunuzu, Türkiye’nin menfaatleri söz konusu olduğunda, sizin şahin gibi davranmayacağınızı bildiği için, yüzünüzün ne kadar yumuşak olduğunu bildiği için cesaret bulmuş ve Türkiye’ye gelmiştir. Siz bana bir ülke gösterin ki, kardeşleriniz savaş halinde olacak, kardeşleriniz katledilecek ve onlar katledilirken, ‘Bunun müsebbibi Türkiye’dir’ diye demeçler verecek; o kardeşlerimiz katledilirken, ‘Avrupa’nın haritaları bellidir, yerine oturmuştur; fakat Ortadoğu’nun, Asya’nın haritaları nihai şeklini almamıştır’ diye açıklamalar yapacak; Kars’ın, Ermenistan toprağı olduğunu iddia edecek, bütün bunlardan sonra o adam Türkiye’ye gelecek ve siz de elini sıkacaksınız!..” Evet.. Sayın Gül 15 yıl önce Ermenistan’dan Cumhurbaşkanı’nın değil maç, cenaze için bile Türkiye’ye gelmesini eleştirmiş… Arada değişen bir şey olmadı… Şimdi onun elini sıkmaya Ermenistan’a gidiyor… Melih Aşık/Milliyet

Sayfa 1 / 11