Ağustos, 2008

Ramazan hoş geldi!

Ağustos 31 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Türk ulusunun Ramazan ayı mübarek olsun.

AMAZANA TESLİM OLMAK Din Arapçada bir çok anlama gelir.Bu anlamlardan her biri dinin genel anlamı içinde yer alır.Bunlar arasında boyun eğme ve adetler anlamı da var. Adet ,yani alışkanlıklar .Kısaca din, kulun Hakka zahiren ve batinen teslimiyeti.Allah kelamında “Allah indinde tek din İslam’dır”. Bunun anlamı; nüfus kağıdında “İslam” yazanın Müslüman olduğu ve otomatik servisle cennete gideceği değildir. Bugünün politize edilmiş çarpık bakışı ve kavrayışıyla “kendini Müslüman ve diğerini cehennemlik” diye damgalayanların ne büyük günah işlediğini görmek için mürşidleri okumak yeter. Tam teslimiyet bugün daha da önemli. Çünkü kimse teslim olmayı bilmiyor. Dilde söylediğine “hal dilinde” uymuyor. Cezayı mükafatı elaleme kendi kulluğuyla kesen adam teslim değildir, Allah’ın yüce sözlerini araç olarak kullanmaktadır.Bu zül ona yeter. Bu yıl da Ramazan ayının gelişini görmek nasip oldu. “onbir sultanı” diyor, oruç tutuyoruz. Namaz eda ediyoruz. Bu teslimiyet zahiren ve batinen gerçekleşti anlamına gelir mi? Kalbin örtüsünü sıyırmadan bunları yapmak “şekli” değil mi? O zaman oruç diyetten ,namaz jimnastikten öteye geçer mi? “nefsini temizleyen kurtulmuş,onu kirletip örten ziyana uğramıştır”(Şems9-10) ayetinde belirtilen nefsini temizleyen, kalbini sadece Allah’ın ışığı ile dolduran kibirden kurtulur. Başkalarını yargılama keyfini nefsine bol bol bahşeden ne kadar temizlenmiş olur ki? O nedenle herkes alim olamaz.Bu defter ,kitapla olsaydı dünya bambaşka bir mekana dönerdi. Teslim olana alim deniyor. “İnsanlar ölüdür/Alimlerse diri. İnsanlar hastadır/alimler hekim. İnsanlar yetinmiştir lakin alimler bu yetinmelerin üstündedir.” Oruç tuttum bir ay ve de namaz kıldım. Yetinelim mi? Ramazanın anlamı daha derin bir dünya ve ahiret anlayışını idrak etmektir. Ramazan, hem dünyayı hem ötesini idrak etmek. Ramazan hem açı,hem toku anlamak. Ramazan hem kendini,hem diğerini sevmek. Empati yapmayı denemek. Ramazan vermeyi öğrenmek. Kanserli hastalar için yardım istediğimiz derneklerimizde bir ilin tüm bilgisayar esnafı birleşip bir tane veremedi. Bu dindar Anadolu kentimizde bir tek genç avukat kendi rızkından vererek buna vesile oldu. Bu esnaf arkadaşlara sorsak çok dindarlar. Ramazanda hiç eksik bir şey yapmıyorlar,yapanın da kafasına vururlar. Onların kafasına kim vursun da anlasınlar? Kanserli hastalara veya birine kendi sevdiğini vermek marifet,kendi eşyanı vermek Müslümanlık.Yoksa eskini çöpe atmak yerine vermek,yemediğini önüne koymak değil. Kimi kandırıyorsun? Ramazan kendini dinlemek gereken bir mübarek ay. Sen ne yapıyorsun?Eve koşarak geliyor yemek hazır değilse belki herkese buğuz yapıyor. Yemeğe saldırıp tıka basa yiyor ve televizyon seyrediyorsun. Kendine ve alışkanlıklarına nasıl dur diyeceksin? Bu kadar yemek ne oluyor?İlla Ramazan sofrası kuş sütü eksik olmayan sofra mı demek? Çocukluğumda bütün ailenin büyüklerine yemek verilirdi.Sonra onlar da bizi çağırırdı. Özen gösterilir,güzel yemekler yapılırdı.Abartı söz konusu olmazdı.Orada önemli olan aile ruhunu korumak ve dini sevgiyi paylaşmaktı. Anneannem ya da babaannem şişman değildi.Hep itidalli yerlerdi. Şimdi depresyondayım diyen şişiyor.O insanlar ki, ne sürgünler ne savaşalar geçirmişti. Ama onların teslimiyeti tamdı. Şimdi dili teslim diyen bile değil. Hal dilinde herkesle eşit. Hayata geçirmediğin düşüncenin ne faydası var. Koskoca bir alim,bugünün karşılığı Konya Üniversitesi rektörü olan Mevlana nelerden vazgeçerek kemale erdi,bir bak! Şimdi ne kendin vaz geçiyorsun ,ne çocuğunun eksiği kalsın istiyorsun. Çocuklarımıza sadece isyan öğretiliyor.her ailede bunu görmek çok üzücü. Bugünün hayatında “teslimiyet” insanlara acaip ve kötü bir anlamda zuhur ediyor. Bunu irade kaybı diye görüyor . Allah bizim irademizle teslimiyet istiyor. İradesi olmayan zaten ne kendine,ne çocuğuna söz geçiremiyor: “Beni dinlemiyor ki” deyip devam ediyor. Ruh güzelliği ve inceliği küfürle yakalanmaz. Etrafımızda en yaygın dil ve hal küfür üstünden. Buna kızgınlık ve nefretle cevap vermek de ayni sonucu getiriyor. Sevgi dilini öğrenmek ve öğretmek için Ramazan vesile olabilir hepimize. Çünkü hiç kolay değil alışkanlıklardan vaz geçmek. “Ey kardeş,o menzil için sana yol verilmediğine göre neden yürüyüp duruyorsun: Kendi aklın bir şey bildirmiyor,susmanın yeridir,neden konuşup duruyorsun?” Bugün ne geçerli alimin söyledikleri yarabbi. Çünkü “Allah’ın laneti kafadaki “ben” e, Allah’ın rahmeti vefadaki “ben”e”. “Alemde insan dışında hiçbir yaratık kendi zatıyla kulluk makamında sağlamca durmadı. İnsandan başka ,hiçbir varlık sağlam ve derinlemesine kulluk özelliği taşımadı.Bu özelliği yüzünden de Rabb’lık kuvvetini ve ilahi özellikleri diğer şeylerde görerek bu özelliklerin aslında o varlığın salt kendinden kaynaklandığını sanabilir.Sonunda da ona kulluk etmeye karar verir.Puta tapanlar gibi.”* Yani insan kendine verilen üstün nitelikleri hakkıyla kullanırsa dünyamız sevgi dolar. Teslimiyet zahiren ve batinen gerçekleşir. Kalp nura boğulur. Bu olmayınca kalp nerde diye Mevlana gibi sormak kalır geriye. Kalbini yitirmiş insanda ne merhamet olur,ne sevgi. Ramazanda oturup düşünelim. Bugün ben başkasını kötüledim mi, of dedim mi, dedikodudan zevk aldım mı, kendim olan maddi veya manevi bir şeyi elim titremeden verdim mi? Benim değerlerim nedir?değerli olan nedir benim için?Şimdi vaz geç deseler nelerden vaz geçerim? Ya da kimin için çiğ tavuk yerim? Şanı şöhreti olmasa da kime yer veririm hayatımda? Çocuklarıma bunları öğrettim mi? Tabii, “yap” demek öğretmek değil,yapmak öğretmek.Yani büyük öğrenirse “hal diliyle” küçük öğrenir kalp diliyle. Çevreye,ailemize daha dikkatli bakmak ve onları anlamaya çalışmak için bir vesile olsun Ramazan. Otuz gün teslim olmaya çalışalım. Ne kadarını başarırsak onu bilelim. Her şey Allah’tan geliyor .Biz irademizle onun yoluna gitmek ve iyi insan olmakla mükellefiz. Bu yılda hoş geldi sefa geldi Ramazan diyelim ve de aynada kendimize bakalım. B ayna illa ki diğer insandır biline. Boş odada ayna aramayın zahir. *Muhyiddin İbnü’l Arabi “Nakşe’l – Füsus” şerh İsmail Rusuhi Ankaravi

Fındık üreticisi

Ağustos 30 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

“AKP’liler 1-2 dönüm yeri olan,umutsuz üeticinin yerleirni topluyor”, diyor telefondaki ses.Şimdi KAradenizli yoksul üreticiler vasıfsız şçi olarak İstanbul’a akacaklar.Fındık deneyiminin toplamı olan Fiskobirlik muhalefet yaptı diye koca bir kurumu yerle bir eden zihniyet AKP’dir.Ona yağcılık yapmayan,kurum veya kişiler devlet gücü kullanılarak yok edilmekte.

Ben size Karadeniz’deki fındık üreticisinin durumunu anlatayım. Siz yazdıklarımı okuduktan sonra “vicdanınızın sesini dinleyiniz”. Onların yerine kendinizi koyunuz. Ve de karar veriniz. Efendim, Karadeniz’de özellikle Giresun, Ordu ve Trabzon’un dik eğimli topraklarında fındıktan başka ürün yetişmiyor. Bölgede yaşayan 1 milyon insanın ana geçim kaynağı fındık. Bu bölgelerde aile başına fındıklık büyüklüğü 20 dönüm. Bir dönümden yaklaşık 100 kg kabuklu fındık elde ediliyor. Bu, aile başına yılda 2 bin kg fındık üretimini ifade eder. Geçen yıl hükümet fındığın kilosuna 5 YTL fiyat biçti. Bu fiyatın rüzgârında, üretici, fındığını tüccara 3.5 YTL dolayında sattı. En babayiğidi 4 YTL’den alıcı buldu. Destekleme fiyatı önemli Hükümet 5 YTL fiyat biçmişken, TMO fındık alımı yaparken üretici neden tüccara daha ucuz fındık satıyor? Çünkü, TMO’ya fındık satmak zor, parayı hemen ödemiyor. Hükümet bu yılın fiyatını açıkladı. TMO fındığın kilosuna 4 YTL ödeyecek. Ama üretici fındığını hemen satmaz, bekletirse yıl sonuna doğru fiyat 5 YTL olacak. Bu yılın ürününü tüccar 2.5-3.0 YTL’den toplamaya başlamıştı. Demek ki, hükümetin açıkladığı fiyattan sonra tüccarın peşin alım fiyatı 3-3.5 YTL olacak. Üretici fındığını daha ucuza tüccara satmamak, 4 YTL de TMO’ya satmak için ne yapacak? Tarım Bakanı onu da açıkladı: (1) Üretici bir bilgisayar bulacak. İnternet bağlantısı olacak. Üretici internetten TMO sitesine girecek. Randevu alacak. Kendisine 3 vakte kadar randevu verilecek. (2) Randevu günü üretici fındıklarını kamyona yükleyerek TMO’ya teslim edecek. (3) Fındık parası 15 gün sonra bir banka hesabına yatırılacak. TMO’ya satmak zor Üretici, güç işleyen bu çarkın içine giremediği için fındığını daha ucuza ama peşin parayla tüccara satmaya mecbur kalıyor. Tüccarın fiyatını da hükümetin açıkladığı fiyat aşağıya çekiyor. Tarım Bakanı diyor ki, (1) Bu yılın fiyatını geçen yılın fiyatının altında açıkladık ama, üreticinin zararı yok. Çünkü bu yıl ürün fazla. Üretici çok satarsa eline geçen yılki kadar para geçer. (2) Fındığın maliyeti kiloda 2 YTL’dir. Açıklanan 4 YTL’lik fiyat iyidir. Karadeniz’de bir aile ortalama 2.000 kg fındık elde ediyor. Aile bu ürünü 4 YTL’den satsa, eline geçer 8.000 YTL. Bakanın açıklamasına göre, kiloda 2 YTL masraf varsa, üretici ailenin geliri düşer 4.000 YTL’ye. Bölünüz 12’ye: Aylık 335 YTL gelir eder. Üretici desteklenmiyor İşte bunun için fındık fiyatı Karadeniz’de geçimi sadece fındığa bağlı aileler için önemli. Üreticisi mutsuz ve umutsuz. Dört kişilik, beş kişilik ailenin aylık geliri işte bu kadar… Bu kadar ama fındığının kilosunu 4.0 YTL’den satarsa bu kadar. Halbuki üreticinin TMO’nun alımını beklemeye takatı yok. Nakit paraya ihtiyacı var. Çünkü borcu var. Ödeyecek. Başbakan, memur maaşlarındaki ayarlamaları değerlendirirken, “Memuru enflasyona ezdirmeyiz” diyor. Ama üreticinin, hem de memleketlisi üreticinin ürününe geçen yılın altında fiyat veriyor. Üretim girdilerindeki artışı dikkate almıyor. Tabii ki, fındığın dış piyasadaki fiyatı önemli, tüccarın da para kazanması gerekir, TMO’nun imkânları sınırlı… Ama biz bu ülkede üreticiyi “olduracak” yerde “öldürür” isek, ekonomiyi nasıl ayakta tutabiliriz? Tarımda üretici mutsuz ve umutsuz… Sanayide de öyle… Bu işte bir yanlışlık yok mu? (Vicdanınızın sesi ne buyuruyor? Yazdıklarım yanlış ise “yanlışsın” deyiniz. Özür dileyeyim.) Güngör Uras 1Eylül/Milliyet

Orhan Günşiray

Ağustos 28 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

1960’lı yıllarda açık hava sinemaları kentlerin en eğlenceli mekanlarıydı.Sıcak yaz gecelerinde ailece gidilen sinemada tanıdıklarla selamlaşma,hasbihal bitmezdi. Soğuk gazozun tadı kapıdan girerken ağzımızda biterdi sanki. Minderimizi alır ve asla çiğdem çitlemezdik. Bunun sinema adabına uymadığı söylenmişti bize. Film bir mabette gibi sesiz izlenmeliydi.

1960’lı yıllarda açık hava sinemaları kentlerin en eğlenceli mekanlarıydı.Sıcak yaz gecelerinde ailece gidilen sinemada tanıdıklarla selamlaşma,hasbihal bitmezdi. Soğuk gazozun tadı kapıdan girerken ağzımızda biterdi sanki. Minderimizi alır ve asla çiğdem çitlemezdik. Bunun sinema adabına uymadığı söylenmişti bize. Film bir mabette gibi sesiz izlenmeliydi. Ekranda yerli veya yabancı artistlerin yansımaları önce dedikoduya neden olsa da,sonra filmin hikayesi herkesi alır götürürdü. Çocukluğumun bu ilk yıllarında film seyrederken ağlayan insanların çokluğu bana bugün kaybettiğimiz “duygu”nun yokluğunun simgesi. Ağlamak ayıp sanki bugün. Ağlamak zayıflık. Ağlamak zaaf. O dönemde bize öğretilen bir diğer önemli davranış biçimi; nezaket idi. Bugün en okumuşundan en cahiline kaba saba konuşan,davranan insanlarla muhatap olmanın ağırlığı yaz gecelerine götürüyor beni. Küçük bir kız çocuğuna gösterilen sevgiye, ihtimama ve kibar sözcüklere. Erkekler nazik ve kibar davranırdı kadınlara. Küçüklere. BU kibarlığın sembolü ekrandaki erkek oyunculardı.1960 ‘lı yılların en ünlü erkekleri arasında hem sevimli, hem haylaz tarzıyla Orhan Günşiray kadınların gönlünü çalmıştı. Maceraperest ve yakışıklı Orhan Günşiray zarif bir erkeğin özlemini kadınlara yaşatırdı.Bazen komik ,bazen elinde silah kötüleri kovalayan Türk James Bond’u herkesi peşinden sürüklerdi. Bugün kentlerimizden,kurumlarımızdan, ilişkilerimizden ve evlerimizden nezaket kovuldu. Yasalarla ile sağlanamaz oldu hakkaniyet. O dönemde nezaket, hakkaniyet ve saygıyı da kolunda getirirdi. Nezaket ve incelik dilimizden bir kuş gibi uçtu gitti bilinmeyen diyarlara. Ne kadar ağlasak azdır,ancak gözlerimizde yaş yok.Kurumuş kalmış göz pınarları.Hırs,nefret ve kin basmış gözlerini herkesin. Bu nedenle Orhan Günşiray’ın gitme vakti gelmişti. Hakkın rahmetine kavuştuğu şu an, onu seyreden herkesin yüreğinde tatlı anılar bıraktığı için ona minnetarız. Allah rahmet eylesin. Bize de bu kaba saba dünyada yaşamak düşüyor, bize de gereken sabrı Allah ihsan etsin. Anılarımızın bir bölümünün ölümünü de kabulleniyoruz bu kayıpla.

Hasta hakları

Ağustos 27 2008Yorum Yok Kategori: Politika

Hastaneleri halka açtık diyen AKP ve Sağlık BAkanlığı yetkilileri umarım bu mektubu okur:

ay@hotmail.com
Sehir: istanbul
Telefon: Silivri/İstanbul
Mesaj: 1995 yılında Rectum Ca teşhisiyle ameliyat oldum. Şişli Etfal hastanesinde kemoterapi ve radyoterapi tedavisi gördüm. 3. aşamadaydım tedavim başladığında. Planlanan tedavilerim bittikten sonra hiç bir ilaç kullanmama gerek kalmadan bu günlere geldim. Rutin kontrollerimi aksatmıyorum. Bir arkadaşım dışında hastanede tanıdığım hiç kimse ve yakınları ile görüşmüyorum. Zaten orada tanıdıklarımın %90\’ının vefat ettiğini öğrendim. Hastanede yaşadıklarımı unutmak adına hiç biri ile görüşmüyorum. Zaten hastanenin fiziki şartları çok kötüydü. Özellikle Onkoloji hastalarının yattığı 7. katı görmenizi isterim. Hele tuvalet ve lavoboları! Ben bunları sesimin çıktığı kadar duyurmaya ve çalıştım ama yetmedi. Onkoloji bölümüne bir çok kitap bağışladım hastalar okusun diye. Çünkü ben orda kaldığım sürece hep okudum ve kendimi başka bir yerdeymiş gibi hayal etmeye çalıştım. Yerel gazetede yazılar yazarak rahatlama yolunu buldum. Yazdıkça kendimi daha iyi hissediyorum.
Gönderim Zamanı: 23-08-2008 11:09:46

AKP ve Pekin Olimpiyatı

Ağustos 22 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

AKP her yerde dökülen politikalarıyla Türkiye’yi rezil etmekte. Pekin Olimpiyatlarındaki başarısızlık “bizim adam” diye atanan yeteneksizler bir yana madalya kazanan Elvan’a Türk bayrağı bulamayan, atletimizi yalnız bırakan tüm yöneticileri Türk milleti adına protesto ediyorum. Noterden rüşveti belgeleyen parti yetkilileri bir bayrak bulmaktan aciz. Yazıklar olsun!

Eğitimde devamlı deneme tahtası olan yapı çocuklarımıza ne müzik,ne spor,ne estetik, ne sanat, ne kültür öğretebiliyor. Din mi? Onu zaten öğretme şansı yok bu kapasitenin. 1000 yıllık Müslümanlık kültürümüzü sindirememiş militanlıktan bu kadar bürokrasi, bu kadar bürokrat çıkıyor. Olimpiyatta dökülen hükümet politikaları çivili sopalarla büfede ortaya çıktı. Büfeci dövme olimpiyatı kesinlikle içki içenleri kovalayan ve döven ayılar filmi serisinden madalya almamızı gerektirir.

AA haberi

Ağustos 20 2008Yorum Yok Kategori: Haberler

DP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI SEVİNDİ OTİAD’I ZİYARET ETTİ

-(FOTOĞRAFLI) İSTANBUL (A.A) – 19.08.2008 – Demokrat Parti (DP) Genel Başkan Yardımcısı Nevval Sevindi, Osmanbey Tekstilci İşadamları Derneği’ni (OTİAD) ziyaret etti. Sevindi’yi derneğin Şişli’deki merkezinde OTİAD Yönetim Kurulu Başkanı Serhat Çetinkaya karşıladı. Sevindi, Osmanbey’deki tekstil kültürünün, bu alanda temel bir taş olduğunu belirterek, bunun Türkiye’nin tanıtımında önemli bir rol oynadığını kaydetti. Tekstilin Türkiye’de bitmediğini ifade eden Sevindi, tekstilin ülkede halen en başarılı alanlarından biri ve ekonominin lokomotifi olduğunu dile getirdi. OTİAD Yönetim Kurulu Başkanı Çetinkaya ise tekstilin çok iyi durumda olmadığını ifade etti. Kur baskısının ve vergilerin çok ciddi bir sorun olduğunu, rekabet edemeyecek duruma geldiklerini dile getiren Çetinkaya, şunları kaydetti: ”Ancak bu tekstil tamamen bitmiş anlamına gelmiyor. Ülkemizde tekstil kendi markasına üretenler ve fason üretim şeklinde yapılıyor. Fason üretim yapanlar çok kötü durumda. Önümüzün açılması için Hükümet’in daha duyarlı olması gerekiyor. Rekabet için maliyetlerin düşürülmesi gerekiyor.” (STN-FAN-NUR) 19.08.2008 17:44:20

[image: Los_Angeles_Times_gazete

Ağustos 20 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Los Angeles Times Washington Enstitüsü’nden Soner Çağaptay’ın Türkiye-İran ilişkileriyle ilgili bir makalesine yer veriyor. Çağaptay, İran devlet başkanı Mahmud Ahmedinejad’ın Türkiye ziyaretine değinerek, Batının Tahran’a karşı artık Ankara’ya güvenemeyeceğini savunuyor ve şöyle diyor: “Türkiye, NATO veya Avrupa Birliği üyesi ülkeler arasında ilk kez Ahmedinejad’ı davet ederek Batıyla ilişkileri kopardı. Batı, artık Türkiye’yi Tahran’a karşı kararlı bir müttefik olarak göremez. Türkiye, özellikle 1979 İslam Devrimi sonrasında Batıyla birlikte hareket etmişti. Ancak, 2002 yılında AKP’nin iktidara gelmesinin ardından Türkiye ile İran

19/08/2008* arasındaki ikili ilişkiler arttı. Türkiye, eskiden müttefiklerini demokrasi, laiklik, Batı kimliği, açık toplum gibi ortak değerlere göre belirlerdi. Ahmedinejad’ın İstanbul ziyareti, aradan yıllar geçtikten sonra Batının Türkiye’yi, Türkiye’nin de ruhunu kaybettiği bir dönüm noktası olarak hatırlanacak.”

Müzik ve matematik

Ağustos 20 2008Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Merhaba Nevval Hanım,

Yazınızı inceledim.

Şimdi de sıra benim projemde. Yaz tatilinde bütün müzik öğretmenleri göreve çağrılıp ülkenin dört bir yanında seferberlik başlatılmalı. Ruh inceliği olmayan toplumun nasıl vahşileştiğini görüyoruz. Nefret ve kini yenmenin yollarından biri de koro çalışmalarıdır. İzmir’de çocuk, genç ve yetişkinlere korolar kurulurdu. Sezen Aksu gibi isimler de çıkaran bu şehir koroları çok başarılıydı. Üç ay her bölgede çocuk koroları kurulsun, çocuk oyunları oynansın. Müzik yerine matematik çalışan çocuktan matematik dahisi çıkmıyor. Ama müzik bilenden matematik dahisi çıkar.

 

Türkiye’yi anlatan bir insan öyküsü

Ağustos 17 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Neden ülkemizde “akıl”, “bilgi” ve “kültür” kullanılmıyor? Hep ihale,paylaşım,rant ve parada sıkışıyor sistem.

Burdur Organize Sanayi Bölgesi’nde bir atölye var. Alman disiplini, tertemiz ve düzenli. Erkan Usta ile abisi Hakan Usta, dünya kalitesinde keman, viyolonsel, kontrbas imal ediyorlar ve tamamını yurtdışına satıyorlar.Burdur Organize Sanayi Bölgesi’nde bir “aykırı” imalathane. Aykırı, çünkü, sanayii ve ticareti gelişmemiş (İnternet ansiklopedisi Vikipedi, Burdur ekonomisini tarif ederken, bir iki fabrika ve imalathane saydıktan sonra şöyle diyor: Burdur Organize Sanayi Bölgesi’nde bir “aykırı” imalathane. Aykırı, çünkü, sanayii ve ticareti gelişmemiş (İnternet ansiklopedisi Vikipedi, Burdur ekonomisini tarif ederken, bir iki fabrika ve imalathane saydıktan sonra şöyle diyor: “Halk geçim kaynağını büyük oranda bölgedeki askeriyeden ve üniversite öğrencilerinden sağlar”). Yatırımcısı ve girişimcisi sınırlı kentte, bir usta kalkmış, kalitesi dünya çapında keman, viyola, viyolonsel ve kontrbas imal ediyor. Ve özel bir anlaşmayla, üretiminin tamamını Almanya’ya satıyor. Araya mümkün olduğu kadar az girerek, işte Erkan (Küçükkaya) Usta’nın ve kardeşinin ağzından Küçükkaya kemanlarının hikayesi: “Annem babam Almanya’da işçiydi. Biz 3 erkek kardeşiz. Babam ilkokulu burada okuyalım, Türkçe öğrenelim istedi. 12 yaşını bitiren Almanya’ya gidiyordu. Ben de gittim. Ortaokula orada başladım. Zar zor bitirdim çünkü gittiğimde Almanca bilmiyordum. Sonra, ya liseye gideceksin ya da meslek okuluna. Mecburi, ya biri ya diğeri. Ben de tesadüfen, bir arkadaşın Alman arkadaşı vasıtasıyla bu işe girdim. Bavyera bölgesinde bir aile işletmesiydi. Dededen kalma bir keman imalathanesi. Aslında aile dışından çırak almıyorlarmış ama çocukları ufak olduğu için, elemana da ihtiyaçları vardı, beni aldılar. Yaş 16. Sistem şöyle, 3 hafta çalışıyorsun, bir hafta okula gidiyorsun. Okulda da atölye var. Bölümün adı Keman Yapımı Bölümü’ydü. Üç buçuk yıl çıraklık eğitimi aldım. Okul bitti. Sonra aynı atölyede 6 yıl kalfa olarak çalıştım. Ama aslında orada kalmaya niyetim yoktu.” Otobüsçü olacaktım keman ustası oldum “10 yıl kadar çalıştıktan sonra patrona ’Ben Türkiye’ye gideceğim’ dedim. Niyetim, otobüs alıp otobüsçülük yapmaktı. Babam, kardeşlerim tamirci, ağır vasıta şoförü. Ama Almanya’daki işyerimin sahibi bir teklifte bulundu. ’Madem Türkiye’ye gidiyorsun, orada imalat yap, bana sat’ dedi. Önce aklım yatmadı, olmaz dedim, çok tereddüt ettim. Sonunda ikna oldum. Geldik gittik, şirket filan kurduk. Sonra doldurduk arabaya ilk malzemeleri. Ağaç ve imalat malzemesi. Antalya’da babamın bir işyeri vardı, orada başladık. Bu işte makineler, her şey özel. Hepsini burada yaptırdık, abim uğraştı.” (Erkan Usta, abisi Hakan Küçükkaya ile ortak çalışıyor. Hakan Usta, hem şirketin nakliye işlerini yürütüyor, hem de cila işini öğrenmiş ve üstlenmiş.) “Üretime başladım tek başıma. Başta epey zorluk çektik. Bürokrasi bizi çok zorladı. Git gel, git gel…” Küçükkaya kardeşler Alman firmayla bir taşeronluk anlaşması yapmışlar. Almanlar üretimi tamamen Erkan Usta’ya devretmişler. İmalat için gerekli ağacı ve her türlü malzemeyi temin ediyorlar ve üretimin hepsini satın alıyorlar. Erkan Usta niye böyle bir anlaşma yaptıklarını şöyle anlatıyor: “Türkiye’de ladin var da, akçaağaç yok. Çok büyük tomruklar lazım. Daha çok Bosna Hersek’te bulunuyor. Ve Almanya’nın bazı bölgelerinde. Bir de hemen kesip kullanamıyorsun. 6-7 sene dinlendirmen gerekiyor. Alman işletmecinin de dedesi başlamış ağaç stokuna, dev depoları var.” Yılda 800-1000 enstrüman “Alman firma imalatımımızın tamamını alıyor. Alman işletme, dünyanın dört bir yanına, 60-70 kadar küçük işletmeye satıyor. Yani ürünlerimiz çeşitli markalar altında satılıyor. Meşhur keman yapımcıları Alman firmaya sipariş veriyor, “beyaz” (cilasız) olarak alıyor malı, cilasını yapıyor, yayını filan takıyor ve kendi markasıyla satıyor. Keman, viyola, viyolonsel, kontrbas ve barok saz (çello) imal ediyoruz. Yıllık 800 ila 1.000 adet. Yıllık 300-350 bin avro civarında bir ciro yapıyoruz.” (Ciro dedikleri aslında “artı değer” çünkü ağaç ve diğer malzeme bu rakama dahil değil. Küçükkayalar Almanya’dan aldıkları malzemeye para ödemiyorlar. Bu rakam aslında buradaki işçilik, elektrik vb giderleri ve kárlarını kapsıyor. İki Usta aksi takdirde cirolarının 1.5-2 milyon avroya ulaşacağını tahmin ediyorlar.) Antalya rutubetli geldi uymadı “4 yıl Antalya’da kaldık. Ama iklim bu iş için uygun değildi. Sıcak, rutubet fazla. Baktık ağaç çalışıyor, sabah aldığın ölçü akşam tutmuyor. Burdurlu olduğumuzdan, buranın havasını da biliyoruz, işi buraya taşıyalım dedik. Buradan (Organize Sanayi Bölgesi’nden) yer aldık, 1996’da taşındık. Bu arada, bürokrasiden o kadar yıldık ki, 50 kere Almanya’ya geri dönüyorduk az kaldı. Antalya’da eleman sorunu vardı. Turizm şehri olduğundan herkes rahatlıkla iş buluyor. Bizimki de öğrenmek gereken bir iş. Buraya gelince eleman bulmak daha kolay oldu. Genelde mobilya sektöründen gelen elemanları aldık. Onları eğitmek daha kolay. Şu anda 7 kişi çalışıyor, iki de biz (iki kardeş) dokuz kişiyiz burada.” (Personelin çoğu 10 yılı geçmiş. Kalıcılar, çünkü Burdur’da iş yok, rakip şirket yok, rakip iş kurmaları çok zor. Düzgün de bir maaş alıyorlar.) Niye iç pazara sat(a)mıyorlar “Türkiye’de okullara, üniversitelere demirbaş enstrüman alınıyor. İhaleye giren firmalar bizden de teklif istiyorlar. Ama ihale komisyonunda oturanlar sadece fiyata bakıyorlar. Hangisi ucuzsa, artık Çin malı mı, neyse, kalitesine bakmıyorlar. Görmeden alıyorlar. Aldıkları da bir işe yaramıyor. Sorun ihale kanununda. Boşuna para harcıyorlar.” “Bir de orkestralar var, onlar ihaleyle almıyorlar. Ben Almanya’da isimli firmalara kontrbas yapıyorum (diyor Erkan Usta); bana geleceklerine, yurtdışına birini görevlendiriyorlar, 20’şer bin avro verip 3-4 katı fiyata iki tane kontrbas alıp geliyorlar. Ki büyük ihtimalle, benim yaptığım kontrbasları alıyorlar. Bana gelip sormuyorlar bile. Saz geliyor, beğenmezlerse geri de gönderemiyorlar artık; geri göndermek bir dünya para…” “İş bölümü sayesinde (“akustikten ben sorumluyum” diyor Erkan Usta) herkes bir parçasını yapıyor. Ayda 50-60 ’beyaz’ alet imal ediyoruz. Cila, apayrı bir iş. (diye söze giriyor Hakan Usta) El cilası, organik cila. Bu işi hızlandırmak önemli bir yatırım gerekiyor. Şu anda tek tek cilalanıyor. O da ayda 5-6 alet demek. Çünkü 15 kat cila atılıyor, her katta da 1-2 gün beklemek gerekiyor. Mal cilaya hazır satılıyor. Son satıcı kendi cilasını kendi atıyor. Bir anlamda cila onun imzası, onun elinden çıktığının göstergesi. Aletlerin piyasadaki değeri ismine, etiketine göre değişiyor, 1.000 avroya da keman var, 30-40 bin avroya da. Cila, yapım kadar önemli, (diyor alçakgönüllülükle Erkan Usta); cila, seste yüzde 10’luk, yüzde 20’lik kalite getirir. Sekiz sene uğraştık cilayı yapmayı öğrenmek için; ayrıca görüntü de önemli tabii.” (Mesela Macar caz ustası, “kontrbasın Paganini’si, Aladar Pege, Erkan Usta’nın elinden çıkma bir enstrüman çalıyormuş. “Kim bilir daha hangi ustalar var ama…”) Öyle 25 yılda marka olunmaz “Türkiye’de bilen biliyor da, dışarıda (marka olmak) kolay değil. Marka dedikleriniz, 150 yıllık, 200 yıllık işletmeler. Dededen kalma işletmeler. Ben 25 yıllık ustayım, gülerler bana. Kolay değil dededen toruna bir işletmeyi devam ettirmek. Onların hakkı o! Belki ben değil de, çocuklarım, torunlarım…” (Hakan Usta’nın iki, Erkan Usta’nın da bir kızı varmış. Hakan Usta’nın bir kızı baba mesleğine ilgi duymaya başlamış. “Seneye Eskişehir Çalgı Yapım Bölümüne girecek gibi” diyor Hakan Usta.) “Türkiye’de biraz mal satabilsek, Avrupa’ya kendi markamızla belki açılırız ama… (Peki Türkiye’de devletin, üniversitelerin dışında keman, viyolonsel satın alan yok mu?) Özel okullar var, öğrenciler var. O zaman da öğretmenler giriyor devreye. Onları ikna etmek (!) ayrı bir dert. Herkes uyanık Türkiye’de. Hoca ’bu iyi değil’ dedi mi, Stradivarius olsa satamazsın. (Ayrıca, Doğu Bloku’nun yıkılışından sonra Azerbaycan’dan ve eski komünist ülkelerden gelen hocalar girmiş devreye. Onlar da, tatil dönüşü keman, çello getirip öğrencilerine satıyorlarmış. “5-6 bin dolara satıyorlar. Öğrencinin eli mahkum, aleti öğretmenden almadı mı, sınıfı geçemiyor.”) Bir lokanta ve bir halı saha (Burdur OSB’nin içinde küçük ve sevimli bir lokanta var, adı Küçükkaya Lokantası. Başında, Erkan Usta’nın eşi duruyor. Küçükkaya kardeşler öğlen bizi ağırlamakta ısrar ediyorlar. Aynı tesiste bir de halı saha var.) “Yan iş olsun dedik ama yanlış yatırım. Biraz memleketimiz gelişsin diye yatırım yaptık ama… (Niye yan işe ihtiyaç duymuşlar?) İşimiz eskisi kadar iyi gitmiyor. Çin piyasaya girdiğinden beri Alman şirketin işleri düştü. Ayrıca 6-7 senedir Türk lirası avro karşısında (onlar öyro diyorlar) değer kazanıyor. Daha geçen gün avro 1,90 idi 1,70’e düştü. Bizim kazancımız da her gün eriyor. ” (En önemli giderleri personel ve enerji. İkisi de artıyor. Maliyetler yükseliyor ama birim fiyatlarını avro olarak arttıramıyorlar. Malı Almanya’da teslim ettikleri, oradan mal getirdikleri için de, petrol fiyatlarındaki artış da cepten gidiyor.) “Artık zarar etmeye başladık!” (diyor Hakan Usta.) Yine de birlikte gülüyoruz: Türkiye’de iyi yapılan iş, cezasız kalmaz! 3 DEĞİŞİK AĞAÇ KULLANIYORUZ “3 değişik ağaç kullanıyoruz. Göğüs kısmı ladin ağacı. Yanlık, sırtı ve salyangoz kısmı akçaağaç. Kelebek ağacı da deniyor. Siyah, gartinür denilen kesimler (burgular, tel takozu) abanoz ağacı. Hepsini yurtdışından getiriyoruz. Ladini denedik ama burası tuhaf bir memleket. (Özetle ormanda ihaleye sokmamışlar iki kardeşi.) Her yer, her şey paylaşılmış. Adam ihaleye girecek, ben ondan alacağım. Beş altı aracıyı besleyeceğim. Artvin’de, Borçka’da, yüz yıllık, ikiyüz yıllık güzelim ladin ağaçları çürüyüp duruyor. Odun yapıyorlar. Adam orada metreküpünü 150 milyona satıyor. Biz değerlendirsek, 2 bin, 3 bin avroya çıkarırız.” İçlerinde keman çalan yok Sizin bir müzik bilginiz yok, değil mi? deyince itiraz ediyor Erkan Usta: “Var canım, akort filan yapıyoruz biz. Ama çalma yok… İşin gerektirdiği kadar bilgimiz var! Akort yapmayı bilmek de yetmez, tahtadan nasıl bir ses çıkacağını öğrenmen lazım. Yani ağacına göre işlem yapacaksın, parmak ucuyla tık tık vuracaksın, orada bir ses oluşuyor. Malzemeyi işleyerek, rendeleyerek, sistre çekerek istediğin tınıyı bulacaksın. Bizim yaptığımız işte her parça tek parça, tek tek işleyeceksin.” Tuhaf memleket Burdur’da da üniversite açılmış: Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi. “Çalgı yapım bölümü açın, biz de bedavaya öğrenci yetiştiririz. Malzeme var, böyle bir bölümü açmak için ne lazım, biz biliyoruz, diye önerdik” diyor Hakan Usta. “Ama kulağımıza gelen doğruysa, YÖK’e vurgulu çalgılar bölümü açmayı önermişler!” Kardeşi içini çekiyor: “Tuhaf memleket!”

Dişli bir vaka

Ağustos 16 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Şaban Dişli olayı AKP’nin yarattığı ‘Yüzsüz rüşvet sistemi’nin belgesidir Türkiye geçtiğimiz yıllar içinde pek çok yolsuzluk ve rüşvet olayına tanık oldu. Ama AKP döneminde rüşvette gelinen nokta, bütün sınırları aştı. Rüşvet ve yolsuzlukta küstahlık ve yüzsüzlük sınırları aşıldı.Basın toplantısında bir belge görseydik de dişimizi kırsaydık!!!

Ortaya çıkan, medyaya, kamuoyuna yansıyan belgeler şunu gösteriyor. AKP yönetimi Şaban Dişli aracılığı ile rüşvet karşılığı bir şirkete arsa imar planı değişikliği için söz vermiştir. Rüşvetin Şaban Dişli’ye gittiği iddia edilen kısmı 1 milyon dolardır. Ama ilgili imar değişikliği yerel belediyenin yanı sıra AKP yönetimindeki İstanbul Anakent yönetiminden de geçmiştir. Daha kimlere kaç para aktarıldığı sorusu ortadadır. Ancak olayın asıl vahim yanı, yani küstahlık ve yüzsüzlük kısmı, bu anlaşmanın noter önünde yapılmış olmasıdır. Türkiye ‘Rüşvetin belgesi mi olur?’sorusundan ‘Noter tasdikli rüşvet çağı’na geçmiştir. Türkiye’ye bu çağı atlatan Tayyip Erdoğan yönetimindeki AKP’dir. Bugün AKP yönetiminin olaya her zamanki gibi kayıtsız kalamadığını öğreniyoruz. Hukukçu bir MYK üyesi, iddiaları bir rapor haline getirerek Erdoğan’a sunacakmış. MYK üyelerinden oluşan üç kişilik bir komisyon, Dişli’yi dinlemiş.Bakalım tren devirenler gibi, diğer yolsuzluklara karışanlar gibi unutulacak mı bu raporda? AKP yönetimi o kadar kendine güvenli, o kadar kimseye hesap vermeyeceğine inanmış ve o kadar pervasızdır ki, rüşvet tüm üst yönetimin bilgisi dahilinde yasal ve noter tasdikli hale getirilmiştir. Bu AK Parti için değilse bile Türkiye için utanç kaynağıdır. Bu olay Türkiye’yi istatistikleri uluslar arası kurumlarca ayrıntılı olarak tutulan rüşvet ve yolsuzluk sıralamasında üst sıralara taşıyacaktır. Şaban Dişli’den hesap sorulmasını, görevden alınmasını, soruşturmaya uğramasını beklemek Türk milletinin hakkıdır. AKP’nin parti içi mekanizmaları ve tek adam sistemi buna izin vermiyor. Her şeyden sorumlu olan AKP lideri Erdoğan’dır. Çünkü hepsi “bizim adamımız” korunması altında. Şaban Dişli AKP rüşvet sisteminin küçük bir parçasıdır. Noter tasdikli rüşvet AKP’nin Türkiye’yi nasıl çürük, yozlaşmış, küstah ve utanmazca bir ortama sürüklediğinin açık kanıtıdır. AKP ve liberal aydınlar Ergenekon soruşturmasına “temiz eller” diyorsa “dişli Ergenekon” için de bildiri yayınlamalılar. Temiz ülke için temiz eller gerekiyor,ak parti değil ak eller gelmeden ülke yolsuzluk utancından kurtulamaz. NEVVAL SEVİNDİ Dindarlık kisvesi altına saklanarak haram yiyen, israfla hayatlarını geçiren ve eşlerinin israfına destek olan Dişli’lere karşı bir yazı: HEBA OLMASIN 50 yaşıma geldiğim şu dönemimde ,kendimi bir çok konuda biraz daha bilinçli ama,bir o kadar da zayıf ve eksik hissediyorum.Öncelikle israfın her türüne karşıyım.Bir arkadaşıma’’Bana niçin boşu boşuna kontör harcatıyorsun?’’dedim.Kendisi bozuldu,gücendi ve bunu bana bildirdi.’’Kontör benden kıymetli ?’’dedi.Hiç tartışmadım,çünkü israfın ne olduğu konusunda boşa çene yormakta bir israf.Dengeli,ölçülü,hesaplı yaşamak gerekiyor.Bunun para,pul,mal,mülk ile hiçbir ilgisi yok.İki dakika konuşma ile açıklanabilecek bir konuyu yarım saatte anlatmak,bir sayfa ile yazılabilecek bir meseleyi on sayfada yazmak,üç dilim ekmek ve bir tabak yemek ile doymamıza rağmen bir somun ekmeği ve beş tabak yemeği midemize tıka basa doldurmak,7 saat uyku bizi dinlendirmesine rağmen 10 –12 saat uyumak veya yatmak,arabayı bir kova su ile silmek varken hortum takıp yıkamak vb…ne kadar,nasıl israf varsa ben karşıyım.Yeterli kıyafetleri olan insanın devamlı kıyafet almasına,güzelim A-4 kağıtlarının müsvedde kağıt olarak kullanılmasına,elektrik ve su israfına ben karşıyım.Dünyanın her tarafının uydu istasyonları,cep telefonları,televizyon çanak antenleri,internet ağlarının kaplanmasına ben karşıyım.Ormanların yakılmasına,dağların ve denizlerin naylon şişe artıkları ile ve bozuk elektronik cihazlar ile bir mezarlık,bir tel ve naylon lağımı haline getirilmesine ben karşıyım. Ömrümüzün ,bu dünyadaki varlığımızın; bilemediğimiz ama pek de uzun veya fazla olmadığını bildiğimiz bir süre ile sınırlı olduğunu hatırlayalım.Bu süreyi elbette Yüce Yaratıcı(Her şeyin sınırsız kaynağını elinde ve kontrolünde bulunduran yönetici)bilir.Ama günümüzdeki istatistiklere göre,bu sürenin genel olarak ortalaması, erkeklerde 75-80 yaş aralığında,kadınlarda ise 80-85 yaş aralığında diyebiliriz.İstisnaların genel kaideyi bozmayacağını da unutmayalım.O halde bu süreyi çok iyi değerlendirmek gerekiyor.Bu süreyi tekamül etmek için,olgunlaşmak için,bilinçlenmek için,kamil olmak için çok dikkatli ve çok tutumlu kullanmak zorundayız.Her bir saniyenin,her bir dakikanın hakkını vererek yaşamalıyız.Her an bir şeyler öğrenmeliyiz.Her saat ruhumuzu biraz daha aydınlatmalıyız.Her gün,her gece ruhumuzdaki o göremediğimiz nur,biraz daha ışıl ışıl parlamalı.Her baharda,açan çiçeklerin kokusunu içimize biraz daha çekmeliyiz.Her yazın güneşin sıcaklığında biraz daha ısınmalıyız.Her kış,yağan kar tanelerinin tatlı serinliğini yüzümüzde biraz daha hissetmeliyiz.Bu dünya bizim için birer tarla.Bu tarladan ürün olarak bitmemiz,çıkmamız,yetişmemiz demek; öbür dünyaya bir başak olarak doğmamız demektir.Başaklar dolu dolu olmalı,bereketli olmalı,sarı sarı ışıldamalı,iri taneli başaklar olmalı….Sonra;bu dünyanın sonu olan ama aslında diğer dünyanın başlangıcı olan ölüm anımızda,varlığımızın daha da bilinçli ve daha da huzurlu olarak devam edeceğini bilelim. Aşık Veysel’in dediği gibi:’’Uzun ince bir yolda,gidiyoruz gündüz gece’’.Evet! hepimiz gidiyoruz,istesek de,istemesek de gidiyoruz.Durmak yok.Yola devam.Ta…Allah’a ulaşacağımız o ana kadar,tabakadan tabakaya geçerek,halden hale tekamül ederek,yörüngeden yörüngeye sıçrama yaparak yolculuğumuz devam edecek.Bu dünyada ölümümüz demek,aslında vücudumuzu ait olduğu toprağa veya suya geri iade etmemiz demektir.Ama bizim varlığımız bu vücudumuz değil ki….Vücudumuz sadece ve sadece ruhumuza giydirilen çok güzel bir elbise.Zamanı geldiğinde bu elbiseyi,sırtımızdan çıkartacağız ve kumaş deposuna iade edeceğiz.Yani üryan geldik,üryan gideceğiz.Ruhumuz a asil,o kutsal bir vazife olan yolculuğuna,seyyahlığına,gezmenliğine devam edecektir. İşte biz,şu anda kullandığımız bu vücut elbisemizi de heba etmeden,har vurup harman savurmadan kullanmalıyız.Göze,kulağa,ele,kola,bacağa,dişe,ağza,dudağa ve iç organlara zarar,ziyan verebilecek her ne var ise,işte onlardan kaçınmalıyız . 1993 de babacığımı 71-72 yaşında iken,1995 de anneciğimi 67-68 yaşında iken,diğer sonsuz aleme uğurladığımızda ben bunları hissedemedim.Sadece çok ama çok yoğun miktarda gözyaşı,hıçkırık sarf ettim.1965 yaz sonun da kız kardeşimi böbrek rahatsızlığı(nefrit ve albümin)ile henüz 4-5 yaşında ölüm meleğine emanet ettiğimiz zaman ise,ben hiç korkmadım ve hiç ağlamadım.O gün sadece şunu sezdim:annem ve babam için ve elbette biz diğer evlatları için,hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.İşte bu beni tedirgin etti.Yani;ortalamalar ne derse desin;doğan her bir canlı bir ölü adayıdır ve bu sebeple bu canlının bu dünyada diri olarak bulunacağı her bir saniyeyi,anı; dolu dolu,faydalı,olumlu,sevinçli,neşe ile,öğrenerek,bilinçlenerek,tekamülünü biraz daha tamamlayarak,ruhunun nurunu biraz daha parlatarak,tüm diğer canlılara biraz daha saygı duyarak,ve tüm alemlerin rahmetine biraz daha inanıp güvenerek geçirmesi,değerlendirmesi lazımdır.Tek bir anı,bir saniyeyi bile ve bir yudum suyu bile,bir lokma ekmeği dahi heba etmeye hakkımız yok.Aldığımız ve verdiğimiz her bir soluğun hakkını vermek lazım.Heba etmek yok.Gürültü yok.Tamah yok.İsraf Yok.Daima ve daima bir ölçünün,bir dengenin peşinde olacağız.Çok korkmak yok,çok üzülmek yok,çok sevinmek yok,çok cesur olmak yok,çok ağlamak yok,çok gülmek yok….Çok düşünmek yok. Ben kişisel gelişim uzmanı veya psikolog değilim ama;bu ilkelerim; benim kendimi çok iyi ve dengeli hissetmemi ve kendimden yeterince emin olmamı sağlıyor.Sanırım aldığım bu netice,küçümsenecek bir netice değil.Ama çok da övünmemek lazım.Gurur,onur duygumuzu da boş yere heba etmemek lazım. Vedat Kuşaklı 29.08.2008 Kocaeli,Değirmendere Türkiye

Sayfa 1 / 212»