Haziran 3, 2008

VATSO Van Sanayi ve Ticaret Odası

Haziran 3 2008Yorum Yok Kategori: Haberler

13.03.2008 DP Genel Başkan Yardımcısı Nevval SEVİNDİ’ den odamıza ziyaret

Gazeteci yazar ve Demokrat Parti Genel Başkan Yardımcısı Nevval SEVİNDİ bir gurup partili ile beraber odamızı ziyaret etti. Yönetim Kurulu Bşk..Yrd.Serdar ORHUN,Meclis Başkanı Ata ALTAY, Yönetim Kurulu Üyeleri Fevzi Çeliktaş ve Şevket AKTAŞ tarafından kabul edilen heyet karşılıklı görüş alış verişinde bulundu.İlimizin en önemli sorunlarından olan enerji sorunu ve sınır ticareti hakkında bilgi alan SEVİNDİ, özelleştirmeye karşı değiliz ama devlet mallarının haraç mezat satılması olumsuzluklar yaratıyor dedi.Odamızın fiziki yapısının sunulacak hizmetlerin kalitesini etkileyeceğini bildiren SEVİNNDİ, Van hakkettiği ilgiyi görürse bölgede lokomotif il olabilir şeklinde düşüncelerini ifade ederek odamızdan ayrıldı.

Kocaeli Demokrat gazetesi

Haziran 3 2008Yorum Yok Kategori: Haberler

Lastik grevine ilk destek Demokrat Parti’den geldi. İşçileri ziyaret eden DP Genel Başkan Yardımcısı Nevval Sevindi, hükümetin emeğe ve onun üreticilerine saldırılarının yoğunlaştığını kaydetti

DP Genel Başkan Yardımcısı Gazeteci-Yazar Nevval Sevindi, lastik fabrikalarında greve çıkan Pirelli işçilerini ziyaret etti. Sevindi, ile birlikte ziyarete DP İl Yönetim Kurulu Üyesi Erkan Dilber, eski yöneticilerden Cemalettin İnce, Orhan Karayel de katıldı. Önceki gün yapılan ziyarette, Sevindi, AKP’nin işçiye gereken önemi vermediğini kaydetti. Lastik-İş Kocaeli Şube Başkanı Hasan Hüseyin Çakar ise, hükümetin çıkardığı tüm yasaların, yaptığı tüm zamların kurbanını yoksullar ve işçiler olduğuna dikkat çekti. AKP EMEĞE SALDIRIYOR İzmit ve Adapazarı’ndaki Goodyear, Brisa ve Pirelli Lastik fabrikalarında çalışan 4 bin kadar işçi, toplu iş sözleşme görüşmelerinin anlaşmayla sonuçlanmaması üzerine, greve çıkan işçilere destek vermek amacıyla Pirelli’nin önüne giden Sevindi, işçilerin ve emekçilerin son yıllarda emeklerinin karşılığını almadığını kaydetti. Sevindi, “Hükümetin çalışanlara nasıl baktığı biliniyor. Özellikle bunu 1 Mayıs olaylarında göstermiştir. Geleceğimizi korumak için emeğe sahip çıkmamız gerekiyor. Altımızdan vatan toprağını neredeyse alıp kaçacak bir hükümet tarafından ülkemiz yönetilmektedir. Ortak değerlerimize herkesin sahip çıkması gerekiyor. İnşallah grev en kısa sürede sizlerin isteği doğrultusunda biter” dedi. ACI İŞÇİDEN ÇIKARTILIYOR Lastik-İş Sendikası Şube Başkanı Hasan Hüseyin Çakar, grevi iki tarafında istemediğini ancak gelinen noktada ücret üzerinde anlaşmadıklarını ve bu nedenle greve çıktıklarını kaydetti. Çakar, “Hükümetler tarafından sanayicinin desteklenmemesi, çalışan ücretlerine göz dikilmesine neden oluyor. İşsizliğin etkili bir biçimde karşımızda olduğu günümüzde sanayici üretimde destek görmeyince çalışanların ücretlerini azaltma yoluna gidiyor. Doğalgazdan tutum da üretimi etkisi olan her şeye hükümet tarafından zam yapıldı. Gelişmiş ülkeler ne olursa olsun sanayici destekleyerek üretimin artmasını sağlıyorlar. Ancak ülkemizde her şeyin ters uygulandığı gibi bu durumda ters uygulanmaktadır” dedi.

pırlantaya sıfır KDV!

Haziran 3 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Gösterişten hiç hazetmeyen ve Müslüman olarak rahat ibadet edemediklerini söyleyen hükümetimiz pırlantada kdv’yi sıfırlamış gübrede ise çiftçi kan ağlıyor!Eee,gübreye para yetiştiremeyenler pırlanta alsınlar!AKP böyle buyuruyor…..

Yazarlar 3 Haziran 2008 Şükrü KIZILOT skizilot@yaklasim.com Gübrenin vergisi de pırlantanın aynısı olsun BAŞLIĞI okuyunca, “Aman Hocam, tarımda gübre çok önemli. Son bir yılda gübre fiyatında zaten yüzde 150’yi bulan artış oldu. Bir de vergisi pırlantaya uygulanan vergi oranının aynısı olursa ne olur?” dediğinizi duyar gibiyim. Evet… Gübre olayı tarımda çok önemli. Türkiye’de hektar başına gübre kullanımı 83 kilogram iken, komşumuz Bulgaristan’da 173 kilogram. AB ortalaması ise 250 kilogram. Bulgaristan’ın yarısı, AB ortalamasının ise üçte biri kadar tükettiğimiz gübre, bitkisel üretimde yüzde 40 civarında olumlu etki yaratıyor. Uzmanlar, yetersiz gübre kullanımından dolayı, 8 milyar doları aşan bir üretim kaybımızın olduğunu belirtiyorlar. Son bir yılda yüzde 150’yi bulan gübredeki fiyat artışı nedeniyle, çiftçilerimiz gübre kullanamaz hale gelmiş ve 2007 yılında gübre tüketimi yüzde 4 oranında azalmış durumda… NİÇİN PIRLANTANIN AYNISI? Pırlanta, elmas, yakut ve benzeri değerli taşların KDV’si, dünyanın hangi ülkesine giderseniz gidin, en yüksek tarifeye tabi. Nedeni belli, alım gücü yüksek olanlara hitap ediyor. Ekmek, su, peynir, zeytin, meyve, sebze, defter, kitap, kalem, ilaç gibi zorunlu ihtiyaç maddesi değil. O nedenle, yabancı ülkelerde, pırlanta lüks bir mal olarak en yüksek oranda KDV’ye tabi. “Tamam orasını anladık da gübreden alınan KDV’nin oranı niye lüks tüketim malı olan pırlanta ve elmasla aynı olsun?” diyorsunuz değil mi? Hemen açıklayalım; Efendim, Türkiye’de pırlanta, elmas, yakut, zümrüt ve inci gibi değerli taşların KDV’si, yüzde 18’den yüzde sıfıra indi de onun için!.. (Bkz.KDV Yasası Md.17/4-g. 5228 Sayılı Kanunun 15. maddesiyle değiştirilen ve 1.8.2004’de yürürlüğe giren bent). Peki… Gübrenin KDV oranı mı? Yüzde 18… Evet yanlış okumadınız gübrenin KDV’si hala yüzde onsekiz!.. Tamam, pırlantanın KDV’si ne bir şey demiyoruz ama gübreninkine itirazımız var… GIDA KRİZİ Son yıllarda, bazı tarım ürünleri ve gıda fiyatlarında, Dünyada ve ülkemizde, ciddi fiyat artışları oldu. Artışlar o kadar hızlı ve yüksek seviyede oldu ki, bu durum “küresel gıda krizi” olarak değerlendirilmeye başlandı. Dünya Bankası’na göre, gıdalarda fiyat artışının devam etme olasılığı çok yüksek. Ülkeler bu konuda çeşitli önlemler alıyor. Türkiye’nin de gereken önlemleri alması, tarımsal üretimini artırması ve kırsal kalkınma politikalarına daha çok önem vermesi gerekiyor. Dünya’da tarıma elverişli arazilerin önemli kısmı, Dünyanın en büyük ve en verimli nehirlerinin çevresinde bulunuyor. Türkiye, bu açıdan çok şanslı. Dünya sıralamasındaki 8 nehirden (Nil, Amazon, Ren, Mississippi, Yellow, Ranj, Fırat ve Dicle), ikisi Türkiye’de… Dünyada 14,8 milyar hektar arazi var. Bunun 1.4 milyar hektarı tarıma uygun. Gelecekte, petrol ve altının yanı sıra, tarım arazisi de en kárlı yatırım olacak. Ülkeler, sınırları dışında tarım arazisi kiralamak ya da satın almak için faaliyette… Küresel gıda krizi, bankaları bile “arazi avcısı” yapıyor. Bazı banka ve finans şirketleri, fon yerine verimli arazilere yatırım yapıyorlar. Türkiye, tarım arazisi yönünden alan olarak şanslı ancak tarıma olan Devlet desteği ve ayrılan kaynaklar yetersiz. Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP), Konya Ovası Projesi (KOP), Polatlı Ovası Projesi ve benzeri projeler hayata geçtiğinde, sorunlar önemli ölçüde azalacak. Özetle, tarımsal üretimimizi mutlaka artırmamız ve kırsal kalkınma politikalarına daha fazla önem vermemiz, bu arada gübrenin KDV oranını da pırlanta tarifesine uyarlamamız gerekiyor…

totaliter akıl

Haziran 3 2008Yorum Yok Kategori: Yeni Yüzyıl

TOTALİTER AKIL Ülkemizde jakoben aydınların radikal İslamcılarla bir çok konuda ortak noktaya varması bir tesadüf değil. Totaliter aklın yolu birdir. Jakobenler Fransız İhtilali’nin çocukları. Radikallerle ılımlıların paylaştığı Convention’da Jakobenler başa geçince ihtilalin giyotini hiç durmadan işliyor.Sınırsız yetkiye sahip ikiyüz milletvekili tüylü kırmızı şapkalarıyla korku saçıyor.Kararlarına karşı hiç bir şikayet yapılamaz. Her birinin ense kökünde giyotinin pırıltısı.Ondan kurtulmak için herkesi ve her şeyi satmaya razılar.Kilisenin zavallı köleleri olarak gördükleri halkı kiliseleri yağmalamaya davet ederler. İhtilalin en kanlı sayfalarından biri olan Lyon Ayaklanması ise kendi ülküsünden başka ülkü tanımayanların korkunç terörünü belgeler bize. Lyon’da taş taş üstünde kalmaz. Tüm saraylar, güzel binalar yıkılır. Tek tek insanları öldürmenin işkence sayılacağı savıyla toplu katliamlar yapılır. Herkesin malı yağmalanır. “Anlaşmaktansa batalım” der Jakoben sloganı.Ne affetmek vardır, ne anlaşmak.Sadece ölüm ve nefret. Robespierre, ille de kendi Cumhuriyet anlayışını, kendi ihtilal ve ahlak anlayışını gerçekleştirmek zorunluluğunu insanlığın hayrına kutsal bir görev sayıyor.İnançsızları yargılayan bir yargıcın buz gibi yumruğuyla kendisi gibi düşünmeyen herkesi giyotine itiyor.Robespierre’in iç dünyasında büyük ve temiz bir düşüncenin yaşadığına kuşku yok. Fakat yaşıyor değil, katılaşmış demek daha doğru olur.Bütün kuvvetini katılığından ve bütün gücünü sertliğinden alan bir bağnaz.Her şeyde dediğim dedik davranmak, hayatının bütün anlamı ve biçimi. Böyle bir insan hiç bir itiraza, başka bir düşünceye katlanamaz, yanında bir başkasının, hele karşı çıkan ve dediğim dedik huyuna aldırış etmeyenin vay haline! Ölçüyü hep elinde tutan kişi kendi gerçek ağırlığını unutur.Sanatçıyı, komutanı, iktidardaki insanı en çok yıpratan, arzu ve isteklerinin aralıksız yerine gelmesidir.Bu biteviye başarı gerçekmiş duygusu verir, oysa yenilgiler öğreticidir. Bu nedenle Robespierre erdemliliği ihtirasla sevmekle birlikte, bir kez bile kendinden daha başka düşünmüş birini hoş görmez ve bağışlamaz. Erdeme aşırı bağnazlıkla bağlı olduğu için karşısındakilerin anlaşma başvurularını geri çevirir.Hatta politikanın anlaşmaya zorladığı durumlarda bile sert kinciliği ve katı gururu engel olur. İhtilalin bu en güçlüsü kendi gibi Jakobenler tarafından ağzı burnu kan içinde dağıtılmış olarak bir el arabası üzerinde giyotin alanına götürülüyor.Onun ölümüyle terör dönemi sona erer. Herkesi ihtilalin düşmanı görerek estirilen büyük terör kendi evlatlarını tarih boyunca yemiştir. Jakoben aydın demekle neyi anlatmak istediğim sanırım şimdi daha açık görülüyor. Fransız İhtilalinin ateşli ruhunun ardına saklanmış buzdan bir giyotin, asla kendinden başkasına hayat hakkı tanımayan. Toplumun tüm kutsal değerlerini, ortak çıkarlarını kendi bildiğiyle çizilen bir harita sanan insanlar. Hepsi birbirinin katili oldular. Jakoben aydınlar eski yüzyıllara ait .Yeni üçüncü bin yılın aydınları onlar olamaz. Çünkü yeni yüzyılın aydınları demokrasiye ve çok kültürlü bir dünyaya inananlar. Yükselen değerleri sevgi ve bilgi. Yeni aydınlar isteseniz de istemeseniz de geliyor. NEVVAL SEVİNDİ *Kaynak:Bir politikacının portresi Stefan Zweig

21.yüzyıl kadınların olacak

Haziran 3 2008Yorum Yok Kategori: Yeni Yüzyıl

BİZE DURMAK YARAŞMAZ İletişim yolları kesilen geçen yüzyılın insanı sevgisiz bir labirentte kayboldu gitti. Yeni yüzyıla vasıl olanlar ellerindeki yumağı bırakmadan çıkış yolunu arayan sevginin ve aşkın çocukları. Yeni yüzyılın kadını ve erkeği; iletişim becerisini gönül zenginliği, anlayış, sevgi ve empati üstüne kurgulayacak modeldir. Geçen yüzyılın birbirine tahammül eden kadın ve erkeği nefret kartını gizli tutma alışkanlığını sürdürerek yaşadılar. Yaşamakta ısrar edenler ilişkinin kafa ve gönül beraberliğine dayanmak yerine mekan beraberliğine dayanmasını doğru model olarak savundular. Uzaklığı yenen ve sevgiyle birbirine sarılan yeni ortaklık ise, kadın ve erkeğin koparılmak istenen gönül bağlarını ilmek ilmek dokumakta. Bir erkek kendine mecbur bir kadının evinde yaşamasını sağlamak yerine kendisini seven bir kadınla birlikte olmayı “ilişki” olarak değerlendirecek. Erkeklik onuru sevgi dolu bir kadının onurlu yüreğinin yanında durmaktır. Sadece aşk ile birlikte oluş. Yeni yüzyılda kadın ve erkeğin iletişim yolları birbiriyle sarmallanıp basmakalıp ilişkileri yaban otu gibi ayıklayarak yol alacak. İşte, birbirinden kopmuş başıboş evrende dolaşan iki gezegen durumdaki kadın ve erkek kimliği karşılaştılar. Eski dünyada çok kesin çizgilerle ayrılmış roller ruhsuz çizgilerle sınırları kapatmıştı. Yeni dünyada roller yer değiştirmekte ya da rollerin geçirgenliğini yaşamakta sakınca görmemekte kimse. Hücre zarının geçirgenliğini taşıyan bu şeffaf ilişki biçimi birbiriyle sürekli alış verişte kalarak zenginleşecektir. Çünkü aşk karşımızdakine göç etme halidir ki onun dünyasında gezinerek tüm merakımızı gideririz. Açık kapılarından süzülüp camından dışarıyı seyredebiliriz. Çarpan kalbinin bilgiyle taçlanmış evreninde kendimize yer ararız. Kendi yerimizi bulunca sevginin dayanılmaz cazibesi içimizi aydınlatır. Çoşku bir sel olur sevgiliye doğru koşar. Aradığımız yaşamaya değecek bir hayattır. O hayat korkuyu sevmez. Tıpkı aşk gibi ona hoyratlık, korku ve hinlik sızarsa aslı zayi olur. Kadın ve erkek iki iç dünya zenginliğinin değiş tokuşudur. Oradaki birikintiler berrak, içimli sulardır ki insanı kamil eyler. İç dünyanın revlaknanan raksında insan kendini yeniden bulmanın coşkusuyla kibrini sırtından atar. Ne akıldan, ne duygudan vazgeçer bu gönüller… Aşkın mantık dışı bir heyecan olduğunu bize yutturmaya çalışan 20. yüzyıl sevgisiz bekleyişine nokta koydu. Sevgisiz ruhlar birlikte gömülecekleri toprakları zapt ettiler. 21. yüzyıl sonsuzluğun kollarında pinekleyen yaşama cesaretimizin elinden tutup; seni seviyorum demeyi öğretiyor insanlığa. Aşkın gül cemalinde bulacağımız ruhumuzu külleriyle ovup parlatacağız. Çünkü aşk bir bekleyişin çocuğudur ki kavuşması bahar şenliğinin zilleridir. Yeni bir insan modeliyle birlikte yeni bir kadın erkek iletişim modeli doğuyor. Çünkü ilişkiler sistemi değişiyor yeryüzünde. Hala yüzyıl başındaki basmakalıp evlilik ve iş ilişkilerine iltifat edenler zamanın kıskacında yaşlanacaklar. “Şu akıp giden kum seline bak, ne durması var,ne dinlenmesi, bak birdenbire bir dünya nasıl bozulur, nasıl atar bir başka dünyanın temelini.” Mevlana yıkılıp gidenin yeniyi kurmak için olduğunu söylerken bize söz kalmaz artık. Bize durmak yerine akmak lazımdır. NEVVAL SEVİNDİ

97′de Yeniyüzyıl gazetesinde yayınlandı

totaliter akıl

Haziran 3 2008Yorum Yok Kategori: Yeni Yüzyıl

TOTALİTER AKIL
Ülkemizde jakoben aydınların radikal İslamcılarla bir çok konuda ortak noktaya varması bir tesadüf değil. Totaliter aklın yolu birdir.
Jakobenler Fransız İhtilali’nin çocukları. Radikallerle ılımlıların paylaştığı Convention’da Jakobenler başa geçince ihtilalin giyotini hiç durmadan işliyor.Sınırsız yetkiye sahip ikiyüz milletvekili tüylü kırmızı şapkalarıyla korku saçıyor.Kararlarına karşı hiç bir şikayet yapılamaz. Her birinin ense kökünde giyotinin pırıltısı.Ondan kurtulmak için herkesi ve her şeyi satmaya razılar.Kilisenin zavallı köleleri olarak gördükleri halkı kiliseleri yağmalamaya davet ederler. İhtilalin en kanlı sayfalarından biri olan Lyon Ayaklanması ise kendi ülküsünden başka ülkü tanımayanların korkunç terörünü belgeler bize. Lyon’da taş taş üstünde kalmaz. Tüm saraylar, güzel binalar yıkılır. Tek tek insanları öldürmenin işkence sayılacağı savıyla toplu katliamlar yapılır. Herkesin malı yağmalanır. “Anlaşmaktansa batalım” der Jakoben sloganı.Ne affetmek vardır, ne anlaşmak.Sadece ölüm ve nefret.
Robespierre, ille de kendi Cumhuriyet anlayışını, kendi ihtilal ve ahlak anlayışını gerçekleştirmek zorunluluğunu insanlığın hayrına kutsal bir görev sayıyor.İnançsızları yargılayan bir yargıcın buz gibi yumruğuyla kendisi gibi düşünmeyen herkesi giyotine itiyor.Robespierre’in iç dünyasında büyük ve temiz bir düşüncenin yaşadığına kuşku yok. Fakat yaşıyor değil, katılaşmış demek daha doğru olur.Bütün kuvvetini katılığından ve bütün gücünü sertliğinden alan bir bağnaz.Her şeyde dediğim dedik davranmak, hayatının bütün anlamı ve biçimi. Böyle bir insan hiç bir itiraza, başka bir düşünceye katlanamaz, yanında bir başkasının, hele karşı çıkan ve dediğim dedik huyuna aldırış etmeyenin vay haline!
Ölçüyü hep elinde tutan kişi kendi gerçek ağırlığını unutur.Sanatçıyı, komutanı, iktidardaki insanı en çok yıpratan, arzu ve isteklerinin aralıksız yerine gelmesidir.Bu biteviye başarı gerçekmiş duygusu verir, oysa yenilgiler öğreticidir.
Bu nedenle Robespierre erdemliliği ihtirasla sevmekle birlikte, bir kez bile kendinden daha başka düşünmüş birini hoş görmez ve bağışlamaz. Erdeme aşırı bağnazlıkla bağlı olduğu için karşısındakilerin anlaşma başvurularını geri çevirir.Hatta politikanın anlaşmaya zorladığı durumlarda bile sert kinciliği ve katı gururu engel olur.
İhtilalin bu en güçlüsü kendi gibi Jakobenler tarafından ağzı burnu kan içinde dağıtılmış olarak bir el arabası üzerinde giyotin alanına götürülüyor.Onun ölümüyle terör dönemi sona erer. Herkesi ihtilalin düşmanı görerek estirilen büyük terör kendi evlatlarını tarih boyunca yemiştir.

Jakoben aydın demekle neyi anlatmak istediğim sanırım şimdi daha açık görülüyor. Fransız İhtilalinin ateşli ruhunun ardına saklanmış buzdan bir giyotin, asla kendinden başkasına hayat hakkı tanımayan. Toplumun tüm kutsal değerlerini, ortak çıkarlarını kendi bildiğiyle çizilen bir harita sanan insanlar. Hepsi birbirinin katili oldular.
Jakoben aydınlar eski yüzyıllara ait .Yeni üçüncü bin yılın aydınları onlar olamaz. Çünkü yeni yüzyılın aydınları demokrasiye ve çok kültürlü bir dünyaya inananlar. Yükselen değerleri sevgi ve bilgi.
Yeni aydınlar isteseniz de istemeseniz de geliyor.
NEVVAL SEVİNDİ
*Kaynak:Bir politikacının portresi Stefan Zweig
 

21.yüzyıl kadınların olacak

Haziran 3 2008Yorum Yok Kategori: Yeni Yüzyıl

BİZE DURMAK YARAŞMAZ
İletişim yolları kesilen geçen yüzyılın insanı sevgisiz bir labirentte kayboldu gitti. Yeni yüzyıla vasıl olanlar ellerindeki yumağı bırakmadan çıkış yolunu arayan sevginin ve aşkın çocukları.
Yeni yüzyılın kadını ve erkeği; iletişim becerisini gönül zenginliği, anlayış, sevgi ve empati üstüne kurgulayacak modeldir.
Geçen yüzyılın birbirine tahammül eden kadın ve erkeği nefret kartını gizli tutma alışkanlığını sürdürerek yaşadılar. Yaşamakta ısrar edenler ilişkinin kafa ve gönül beraberliğine dayanmak yerine mekan beraberliğine dayanmasını doğru model olarak savundular.
Uzaklığı yenen ve sevgiyle birbirine sarılan yeni ortaklık ise, kadın ve erkeğin koparılmak istenen gönül bağlarını ilmek ilmek dokumakta.
Bir erkek kendine mecbur bir kadının evinde yaşamasını sağlamak yerine kendisini seven bir kadınla birlikte olmayı “ilişki” olarak değerlendirecek. Erkeklik onuru sevgi dolu bir kadının onurlu yüreğinin yanında durmaktır. Sadece aşk ile birlikte oluş.
Yeni yüzyılda kadın ve erkeğin iletişim yolları birbiriyle sarmallanıp basmakalıp ilişkileri yaban otu gibi ayıklayarak yol alacak.
İşte, birbirinden kopmuş başıboş evrende dolaşan iki gezegen durumdaki kadın ve erkek kimliği karşılaştılar. Eski dünyada çok kesin çizgilerle ayrılmış roller ruhsuz çizgilerle sınırları kapatmıştı. Yeni dünyada roller yer değiştirmekte ya da rollerin geçirgenliğini yaşamakta sakınca görmemekte kimse. Hücre zarının geçirgenliğini taşıyan bu şeffaf ilişki biçimi birbiriyle sürekli alış verişte kalarak zenginleşecektir.
Çünkü aşk karşımızdakine göç etme halidir ki onun dünyasında gezinerek tüm merakımızı gideririz. Açık kapılarından süzülüp camından dışarıyı seyredebiliriz. Çarpan kalbinin bilgiyle taçlanmış evreninde kendimize yer ararız. Kendi yerimizi bulunca sevginin dayanılmaz cazibesi içimizi aydınlatır. Çoşku bir sel olur sevgiliye doğru koşar.
Aradığımız yaşamaya değecek bir hayattır. O hayat korkuyu sevmez. Tıpkı aşk gibi ona hoyratlık, korku ve hinlik sızarsa aslı zayi olur.
Kadın ve erkek iki iç dünya zenginliğinin değiş tokuşudur. Oradaki birikintiler berrak, içimli sulardır ki insanı kamil eyler. İç dünyanın revlaknanan raksında insan kendini yeniden bulmanın coşkusuyla kibrini sırtından atar. Ne akıldan, ne duygudan vazgeçer bu gönüller…
Aşkın mantık dışı bir heyecan olduğunu bize yutturmaya çalışan 20. yüzyıl sevgisiz bekleyişine nokta koydu. Sevgisiz ruhlar birlikte gömülecekleri toprakları zapt ettiler.
21. yüzyıl sonsuzluğun kollarında pinekleyen yaşama cesaretimizin elinden tutup; seni seviyorum demeyi öğretiyor insanlığa. Aşkın gül cemalinde bulacağımız ruhumuzu külleriyle ovup parlatacağız.
Çünkü aşk bir bekleyişin çocuğudur ki kavuşması bahar şenliğinin zilleridir. Yeni bir insan modeliyle birlikte yeni bir kadın erkek iletişim modeli doğuyor. Çünkü ilişkiler sistemi değişiyor yeryüzünde. Hala yüzyıl başındaki basmakalıp evlilik ve iş ilişkilerine iltifat edenler zamanın kıskacında yaşlanacaklar.
“Şu akıp giden kum seline bak,
ne durması var,ne dinlenmesi,
bak birdenbire bir dünya nasıl bozulur,
nasıl atar bir başka dünyanın temelini.”
Mevlana yıkılıp gidenin yeniyi kurmak için olduğunu söylerken bize söz kalmaz artık. Bize durmak yerine akmak lazımdır.
NEVVAL SEVİNDİ

 

Kaknüs yaynları

Haziran 3 2008Yorum Yok Kategori: Okuduklarım

MİRİAMA BA
UZUN BİR MEKTUP

MUTLULUĞU ARAYAN DİŞİ KAPLAN’ ın mektubu

Güney Afrikalı, zenci, müslüman bir kadının kendi öyküsü çevresinde Afrikalı kadının yaşamını bulacaksınız bu uzun mektupta. Rahat bir dille yazılmış mektup bir günlük gibi okunuyor.Kahramanımız Miriama yakın arkadaşı Aissatou’ya yazdığı mektupta yakınmalarını, sevinçlerini, kocasını, çocuklarını, Senegal’in sorunlarını, kadın hareketini ve kalbini açarak anlatıyor.
Kendisini ikinci eş için terk eden kocasının cenaze töreniyle başlayan mektup acısıyla öfkesi arasına sıkışmış kadın yüreğini sere serpe açıyor önümüze. Cinsiyet ayrımcılığı ciddi bir sorun olarak küçük bir kız çocuğu olarak başlıyor Afrika’ da, kadının ölümüne kadar sürüyor.
Afrikalı kadının en büyük sorunu , çok eşlilik onun gibi hiyerarşide yukarıda bulunan bir kadının başına da gelir.
Çünkü orta yaşta güç ve para edinmiş erkek, orta yaşta ve 12 çocuğunun anasına “yaşlı” bir kadın olarak baktığından kızının arkadaşı olan bir genç kızla evlenir. Ondan iki çocuk sahibi olur.
Bu evlilik öyküsündeki kocası Modou Fall kimliğinde erkekler değerlendirilirken evlendiği genç kız kimliğinde para için evlenen gençlere bir acıma vardır. Ama onu bu evliliğe zorlayan annesi için ise büyük öfke.
Fransız sömürgesi olan Senegal’in Fransa’da okumuş hukuk diplomasına sahip kocasının Afrika geleneklerini uygulamakta hiç beis görmemesi. Erkeklerin “medeniyet” denince sadece diploma ve siyasi güç edinip geri kalan kültürü yerel erkek egemen anlayışla tamamlaması insanın ağzında acı bir tat bırakıyor. Türkiye’ de de ne Avrupa’da , Amerika’ da okumuşlarımızı hatırlatıyor.
Öğretmen okulunu bitirmiş,Afrikalı kadınların ilerlemesine öncülük eden gruptan olan Miriama evlenip oniki çocuk sahibi olunca yumuşak başlı ve uyumlu olmuştur. Tüm yaşamını ve özlemlerini kocasının başarısına ve evine bağlamıştır. Bunun ödülü olarak parasız ve yalnız bırakılır. Aldatılır. Toplumun onayladığı “ikinci eş” onun gençliğindeki “isyankar” diye nitelenen kendi kişiliğine dönüşün müjdecisidir.
Her hareketi denetlenen Senegalli kadın kocasının ölümüyle herkesin zarf içinde getirdiği parayı minnetle kabul eden. Bunlar benzeri bir durumda geri ödenecek borçlar. Kumasıyla birlikte cenaze evinde taziyeleri kabul etmek zorunda olan Miriama bütün yaşamını bir film şeridi gibi düşünür durur.
Bir özeleştiridir bu aynı zamanda. Miras işlemi Ku’ran’ı Kerimde yazıldığı gibi uygulanır. Bu da para ve mal kavgasının karmaşık durumunu gözler önüne serer.
Ölen eşinin sırları ortaya dökülür. Üst düzey bir kamu görevlisi, hem de sendikacı olan eşinin rüşvet alması, ikinci evliliğinde lüks yaşamı sağlayan hesapsız kaynak ve tümüyle yok sayılmış oniki çocukla bir kadın. “Bir kadının en iyi tarifi iyi huyluluktur” diye yazar kahramanımız. Gıkı çıkmayan kadının cazibesi..
Devrimci, duyarlı ve romantik genç Afrikalı erkeklerin geleneksel bildik kalıplara dökülüşünün öyküsü insanı düşündürüyor.
Afrika kültüründe katı bir hiyerarşi ve kan bağı sistemi yürürlülükte. Toplum kız alıp vermeden tutun her aşamada buna çok itina ediyor. Eski klan alışkanlıkları devam ediyor. Bu nedenle yaşlı kadın saltanatı önemli. Ama bunlar acı çekerek kadınlıklarından kurtulup erkeksilik değerleri yüklenen yaşlı kadınlar. Yaşla birlikte söz sahibi olan içi hınç dolu kadınlar. Bizim Anadolu’ daki sosyal yapıdaki yaşlı kadın- kaynana dramının tıpkısı. Onlar erkek egemen düzenin bekçileri.
“tek değerli giysim itibarımı kuşanıp” diyen Aissotov , Afrikalı kadın için onur , vakar ve itibar kavramlarının öneminin altını çizer. Onlar ara kuşak olarak farklı yetişip, okuyup düşünen ama sıra evliliğe gelince geleneksel kalıplarıyla evliliği uygulayanlar olmuşlardır. İkinci eş ya da terk edilme karşısında davranış biçimleri artık pek kabullenme değildir. Buna karşı çıkıp tek başına yaşayan kadınlar vardır. Baş kaldıran örnekler.
Miriama değişimin sembolü. Çünkü onun kızlarıyla ilişkisi modern bir ana kız ilişkisi örneklerken, ona kuma gelen kızın kız –anne ilişkisi paraya kızını satan farklı bir modernleşme öyküsünü kurar. Ne kadar Türkiye’ye benzer değil mi?
İnsanların saflıkları para ile bozulmuştur, geriye dönülemez bir şekilde. Bu modernleşmenin arsenikli tarafıdır.
Mektupta adı geçen diğer kadın öyüleri hep mutsuz yaşamlar. Sinir krizi geçiren, depresif Jacqueline, ebe olan Nabou’nun kan bağı nedneiyle evlendirilmesi. Değişen değerler sisteminin sarsıcı etkisi kadın ve gençler üzerinde ne kadar yoğun hissedilir. Geçmişle gelecek arasına sıkışmışlık.
Senegalli kadın siyasette var olmak için mücadele eder. Fakat yüz kişilik meclis’te dört kadın vardır ancak. Gençliklerinin devrimci ve okumuş erkek arkadaşları bunu yeterli bulmaktadır.
Daha cenaze evinde kocasının erkek kardeşinden başlayarak talip olan erkeklere cevabı çok nettir: Hayır.
O asla başka bir kadının üstüne gitmeyecek kadar mağrurdur.
Ondaki sevgi ve anlayış geleneksel değerlerdeki katılığın tam karşıtıdır. Bu nedenle evlenmeden hamile kalan kızına sevgiyle katlanır. Müslüman bir kadın olarak Senegalli kahramanımızın çizdiği portre modern, içten ve kendinle hesaplaşan bir kadın portresi. Bu beş vakit namazına engel değildir. Diğer yandan da başına gelenlere ; İslam’ın emri diye bakmaya çalışır. İslam çok eşliliği önermektedir onlara göre. Belki bu nedenle, dinler ve haksız yasaların kadınların kaderini tayin ettiğini çekinmeden yazar.
Onun için en doğal bağ aşktır. Hangi yaşta olursa olsun. Aklıyla doğru dese bile yüreği ile sevmediği hiç kimseye evet demeyecektir. Her nekadar kadın olarak orta yaşta olmanın bedenine yaptığı hasardan etkilense de bunu aşacak güçtedir. Tek başına sinemaya bile gider! Tek başına kalınca özgürlük alanı bulur ehliyet alır, arabasına binip çocuklarıyla terk edilmenin ölüm olmadığını kanıtlar.
Evlilik kurumunu ve bu kurumda erkeğin duruşunu enine boyuna eleştirir. “ Kadının bağlılığı, eşinin yaşlanmasına rağmen, senelerle kuvvetlenir, erkek ise sevgi ve şefkatini azaltır. Egoist gözü, eşinin omuzundan dışarı bakmaya başlar. Eskiden sahip olduğuyla artık sahip olmadıklarını, sahip olduğuyla sahip olabileceklerini karşılaştırır.” Erkekler aşk için evlenmez, onlar için bir vatandaşlık görevidir bu der Mariama.
Miriama “ hayatın bitmek bilmez bir uzlaşma” olduğunu kabullenmekle beraber kişiliğini yok eden her şeye direnir.
Mektupta yeni erkeğin müjdecisi de kızı Daba’nın kocasıdır. O der ki; “ Daba benim eşim. Ne hizmetçim ne de kölem.”
Daba da yeni kadının temsilcisidir. Annesine göre fazla mantıklı ve bu nedenle biraz acımasız.
Başına gelenleri değerlendirirken olumlu ve sevecen bakışını elden bırakmayan Miriama bunu çok özlü olarak dile getirir:
“Hayatımızın her alanını sarsan bu hareketlilik aynı zamanda yeteneklerimizin meydana çıkmasını sağlıyor.”
Antropojik olarak bakarsak anlatılanlara; büyücülerin ve büyünün güçlü olduğu kara kıta gündelik yaşamını bu kültürle sürdürmektedir.Gerçi artık insanlar her hastalık için aynı yaprak karışımını kaynatan yerli doktora gitmek istememektedir. Ama boyunlarında muskaları da eksik değildir. Derin bir doğa insan bağlılığı atasözlerinden duygulara kadar sinmişlik gösteriyor.
Nazardan korunmak için animist dünyanın yer altı nehrine ve görünmez ruhlarına süt döken ve adaklarda bulunan Senegalli müslümanlar İslamiyet’in kültürle ne kadar çok pratik farklılık yaşadığına iyi bir örnek.
Kocaları kötü kadınlardan ayırıp evlerine döndüren marabout’ lar
Bir kurum. Kuvvet macununda başarılı olanlar ayrı bir yerde. Griot olan komşusu deniz kabuklarını ikide bir önüne atarak geleceği söyler. Geleneksel yaygı üstünde oturmak, tek tabaktan elle yemek geleneksel bir sevimliliktir.
Cenazede bir çarşaftan yapılan çadırın altında kumasıyla oturur ve kötü ruhları kovmak için sallanıp duran çarşafa para atılır. Eşlerin saçlarını görümceler çözer ve siyah bir örtü örtülür. Merhumun rahat uyuması için yapılan sayısız ikramlar… Kuran okunur sürekli. El ve ayaklardaki geometrik desenli kınalarla dolaşan kadınlar. Cenazeye sağlanacak katkıyı yapanlar saf saf; kan bağı olanlar, aynı yörede yaşayanlar ve aynı şirkette çalışanlar… Merhumun 8. ve 40. günü kutlanır. Her Cuma ve Pazartesi yas kıyafetleri değişir dulların. Erkeklerin sünnet töreni “ sünnetlilerin kulübesi” ni terk edince erkeklik töreninin bitişini de haber verir.
Geleneksel zanaatlerin kayboluşu ve herkesin “katip olmak” istediği yeni düzen. Miriama “katip” olan hukuk okumuş kocasıyla ne üstün aletlere sahiptir; gaz ocağı, rende, şeker maşası… Gramafondan gelen tiz ses…
Afrika’nın olağanüstü doğası benzetmelerle, atasözleriyle ulaşıyor mektubun ruhuna.

 

Sayfa 1 / 11