Mayıs 24, 2008

Aşk’ın kölesiyim

Mayıs 24 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

“Güzelliğin on pare etmez bu bendeki aşk olmasa” Âşık Veysel

““Hamdım, piştim, yandım” Mevlana. Ben de eklemek isterim kendi açımdan; söndüm, kül oldum… Kays’ı mecnuna çeviren Leyla mı, yoksa aşk mı? Leyla’nın aşkıyla tutuşan, çöllerde yanan Mecnun; aşkın üst boyutlarına çıkınca neden önemsemiyor Leyla’yı? Aradığı Leyla’da mevcut değil miydi? Leyla olmasaydı yerini başkası dolduracaktı belki de… Âşık, maşuka köle gibi görünse de esas cezbesi maşukta yansıyan aşk’ın şiddetli zuhurundan kaynaklı. Yansımanın asıl membaı bulununca, yansıtan ikincil durumda kalıveriyor. Güneşi hiç görmemiş birinin Ayda yansıyan nura âşık olması; Güneşi aramasına neden oluyor, bulunca da Aydan vazgeçmesi gibi bir şey olmalı bu… Peki, ayın hiç mi hissesi yok? Nedir aranan? Kaç kişi bulabilmiş? “Sevdiğimi söylemez isem sevmek derdi beni boğar” diyen Yunus; nerede aramış sevdiğini? Çiçeklerle, böceklerle konuşan Yunus ne öğrenmiş onlardan? “Sordum sarı çiçeğe…..” Ey sevgili, bil ki sen sadece aynasın! Yansıttığın senden değil. Öyleyse seni neden bu kadar çok seviyorum? Evet, seni çok seviyorum… Hakikat-perest oluşunu… Cisminden daha fazla ruhunla alakalıyım, suretinden daha ziyade siretini seviyorum! Sevgimi anlatırken yine de cisminden bahsediyorum. (Gamzeler, sarı saçlar, ela gözler……) Çünkü cisminde yansıyor ruhundaki güzellikler. Bu nedenle senin değil aşkın kölesiyim! Bana aşkı gösterdiğin için seni çok seviyorum. Ahmet Bektaş

Acaba öyle mi?

Mayıs 24 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Siyaset bilimci ve sosyolog Prof. Dr. Şerif Mardin, cumhuriyeti temsil eden ‘öğretmenin’ cami, imam, tekke ve esnaftan oluşan mahalle yapısına karşı kaybettiğini söyledi. T.C.yeni bir kültürel örgütlenme modeli getirdi,ancak siyaset bu modeli hadım etti.Tek parti döneminden başlayarak öğretmen ya komünist damgasıyla,ya sağcı damgasıyla toplumun dışına itildi.

Türkiye öğretmenini değerli bir yapı elemanı olarak koruyamadı. Onun vatandaş yetiştireceğini unuttu ve siyasetin oyuncağı oldu,kalite bozuldu. Eskiden köyümüzün “rol modeli” öüğretmen vardı onu elimizden aldı hükümet diye dert yanan köylülerle çok konuştum. Bugün de taşımalı eğitim denen saçma uygulamayı her bölgeye uygulayarak Milli(!)Eğitim Bak. öğretmeni köy ve beldenin dışına attı.Değil mahalleden köyden bile kovdular! Toplumun “rol model”e ihtiyacı vardır,kim bunlar? TVlerden seyredilenler ve kapılarını çalan militan-siyasiler…. Cumhuriyet’in yeni kültürel örgütlenmesinin bir parçası olan Halkevleri de bu kapsamda kapatılıyor. Kültürel boşluk ve kimlik erozyonu T.C. vatandaşı ve insan yetiştirme işinin şblonlara teslim olması sonucunu doğuruyor. İdeoloji öyle saçma sapan işliyor ki,Karakeçililerden söz eden öğretmen de dayak yiyor, Marks’dan söz eden de….. Kaybeden kim? ‘Kemalizmin kuru yanı’ “Uzun zaman Kemalizm çalıştığınız zaman kuru bir yanı olduğunu anlıyorsunuz” diyen Mardin, “Yurtta sulh, cihanda sulh çok derin bir ifade değildir. Bu kuruluk nereden geldi, uzun vadede niçin devam etti. Bizim okullarımızda ‘iyi doğru ve güzel’ hakkında inceleme yapmayı lüzumsuz bir şey olarak gördük ve bunun tersini yapan İslami eğitim tipidir. İlle de İslami eğitim tipinin bu ‘iyi doğru ve güzel’i halletmesi diye bir şey yoktur” diye konuştu.Şerif MArdin hocanın bu saptamasına hiç katılmıyorum,kuru yanı olan yöneticilerdi. Onlar asla milleti dinlemedi ve hep ona karşı savaştı. Ara rejimler hafızalarımız olan partilerin arşivlerini, mallarını ve ne varsa yaktı yıktı. Bu kuruluk kimin suçu?Kemalizmin mi? Bitmeyen ara rejim sevdalısı koltukların mı? “iyi ve güzel olan” tasavvufla yoğrulmuş ruh dünyamız,Türk kimliğimiz ve hayat tarzımızdı. Kim yıktı bunları? Bunları konuşma zamanı….. Atatürk’ün Alman profesörleri Değerli bilimadamı, sosyolog Prof. Şerif Mardin’in ‘mahalle baskısı’ gibi çok önemli biri sosyal olguyu kafalarımıza yerleştirdikten tam bir yıl sonra aynı bağlamda yaptığı açıklamalar ilginç, düşündürücü ama bir o kadar üzücüydü. “Cumhuriyet’te iyi, doğru ve güzel hakkında çok derine giden bir düşünce yok” derken hocamız, Cumhuriyet’in dayandığı tüm bir Aydınlanmacı ve pozitivist felsefenin temellerini de yok saymıyor mu? O Aydınlanma, Avrupa’yı karanlıklardan çıkarıp bugüne getiren değil midir? Bu ‘derin’ düşünceyi yoksaymak başka bir şey, onun hayata geçirilmesinde başarısız olunduğunu düşünmek başka bir şey değil midir? Mustafa Kemal ve arkadaşlarının bitmiş, tükenmiş, iflas etmiş bir imparatorluğu batıya rağmen aydınlanmacı bir projeyle yeni bir devlete ve çağdaşlık yolunda yeni bir Türk kimliğine dönüştürme projesini derinlikten yoksun bulmak, haritada etrafımıza baktığımızda haksızlık olarak görülmez mi? Proje tam başarıya ulaşamamış olabilir ama suçlu proje midir, yoksa bu projeyi büyük devrimciden sonra gönülsüz götürenler midir? Nuri Bilge Ceylan’ın deyimiyle, “güzel ve yalnız ülke” herşeye rağmen çağdaşlık yolunda az mı yol katetmiştir başkalarına göre? Biraz gerilere gidelim. Hafızamızı tazeleyelim ve yiğidin hakkını yigide vermeyi unutmayalım lütfen… Türkiye, 1930′ların başında özgürlük mücadelesinden sonra ülkenin ve halkın çağdaşlaşması yönünde aydınlanma çalışmaları kapsamında üç önemli eğitim projesini hayata geçirmişti. Ulusal kültürün oluşması için şehirlerde kurulan Halkevleri, çağdaş köy öğretmenleri yetiştirmeyi amaçlayan ve köylerde kurulan Köy Enstitüleri ve bu yıl 75. yılını kutladığımız Üniversite Reformu projeleri. Yani, şehirli ve köylü halkı kalkındırmayı amaçlayan iki dev proje ve bilimadamı yetiştirmeyi hedefleyen bir başka dev projeden bahsediyoruz. Şimdi bu projelere bakıp, “Derinliksiz Cumhuriyet Projesi”nden bahsedebilir miyiz?… 1933 Üniversite Reformu, İstanbul ve Ankara Üniversite’lerinin yeni bir Türkiye yolunda, en ileri ve çağdaş, akademik ve bilimsel donanıma sahip olmaları için bizzat Atatürk tarafından 1930′ların başından beri verilen uğraşıların sonucu olarak gerçekleşir ve bir başka kaderle örtüşür: Faşist Almanya’nın yahudi düşmanlığı ile… Yahudi varlığını yeryüzünden tamamen kazımayı hedefleyen Hitler, tabii ki Almanya’nın ünlü üniversitelerindeki Yahudi bilimadamlarına tahammül edemeyecekti. Nitekim en başta o, sıralar da bile Almanya’nın en ünlü bilimadamı Albert Einstein’i Berlin Üniversitesi’nden yaka paça dışarı atar. Einstein şanslıdır ve soluğu Marsilya’da alır. Lakin kendisi kadar şanslı olmayan Almanya’daki arkadaşlarını mutlaka kurtarmak zorundadır ve Mustafa Kemal’e bir mektup yazarak arkadaşı 40 Alman profesörünün Türk üniversitelerinde çalışmalarını rica eder. Büyük devrimci, anlaşıldığı kadarıyla kem küm eden Eğitim Bakanı’na rağmen olurunu verir. Ve böylelikle, Mustafa Kemal’in, Avrupa’nın 200 yıl gerisinde bulunan üniversiteyi ‘yeni Türkiye’ yolunda yeniden yapılandırması kapsamında; çoğu Yahudi olan bu büyük birikimli Alman profesörler 1933′in Ekim ayında İstanbul Üniversite’sine yerleşir. Uluslararası ticaret hukukçusu Ernst Hirsch, ekonomist Fritz Neumark, şehir planlamacısı Ernst Reuter, dil bilimci Leo Spitzer, çalışma ekonomisti Alfred Isaac aralarında dünyaca tanınmış en parlak profesörlerdi. Resim, müzik tiyatro, botanik, jeoloji, kimya, biyokimya, ekonomi, hukuk ve özellikle tıp alanında birbirinden başarılı Alman hocalar Türk gencini ‘muasır medeniyet’ yolunda yönlendirmeye çalışır. Gelenler arasında kuşkusuz en büyük izi hukuk dalında Prof. Ernst Hirsch bırakır. 10 yıl İstanbul Üniversitesi’nde, 9 yıl da Ankara Üniversite’sinde Türk hukukuna büyük hizmet verir. 1937′de onun önerisiyle Anayasa’nın 2. maddesine, “Türkiye Devleti, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletci, laik ve inkilapçıdır” ibaresinin eklenmesi sanırım tarihe geçecek bir düzenlemedir. Hirsch’ın yazdığı anılardan görüyoruz ki, meşhur Varlık Vergisi’nin uygulayıcısı, dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu onu Ankara Üniversite’sine ‘özellikle anayasa kanunlarının iyileştirilmesi için’ davet eder. Profesörün kendi isteği ile Türk vatandaşlığına geçmesinden sonra devletin ona verdiği maaşın aşırı şekilde azalmasından dolayı Saraçoğlu’nun Maliye Bakanı’na sinirlenmesi ve akabinde sorunun düzeltilene kadar eksikliği kendi emrindeki örtülü ödenekten tamamlamasını ise tarihimizin bir başka ilginç ayrıntısı olarak not alalım… Genç Cumhuriyet’in iyiyi, güzeli ve doğru’yu bulma yolunda Alman Yahudi profesörleriyle gerçekleştirdiği proje en başta Mustafa Kemal Atatürk sayesinde başarıya ulaşmıştır. Bu noktada son sözü eşi Yahudi olduğundan Türkiye’ye sığınan Prof. Fritz Neumark’a bırakmak lazım; “Ümit etmek istiyorum ki, Atatürk’ten sonra gelecek olan ve O’ndan daha az yetenekli olanlar, O’nun eserlerini boşu boşuna heba etmesinler…” Not: Tarihimizi hatırlatmamızı sağlayan ve bu yazıma ilham kaynağı teşkil eden ‘Son Devrim’in yazarı Sayın Nüket Aşkın’a teşekkürlerimle… 04 Haziran 200

Sayfa 1 / 11