Mayıs, 2008

hedefin kadar

Mayıs 31 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Niyet, akıbet “Niyet hayır, akıbet hayır” Ali Semerkandi

Hedefin kadar uğraşır, hedefin kadar başarırsın. Hedefi büyük tutmaktan daha önemlisi, hedefe ulaşmak için gösterilecek çabadır. Başarı için inanç ve şevk esastır. Günümüzde iyi niyetli, hoşgörülü olmak ya ahmaklık, ya da enayilik olarak algılanıyor. Beşeri ilişkilerde niyetler halis olmaz ise alış-verişlerde hile yaygınlaşıyor. Hile toplumun geri kalmasına sebeptir. Aldatmak üzerine kurulmuş her ilişki hüsranla neticelenmeye mahkûm. Hile ile iş yapan birisi başarılı olduğunda eline geçenin de hayrını görmeyecektir. Samimiyet ve sevgi insan ilişkilerinde anahtar vazifesi görmekte ve sık tekrarlanmakta; yine de tam olarak anlaşılmış değil. Çünkü şüphe var, takiye var… Tevazu sahibi Muhterem Ali Semerkandi’yi köylüler hem denemek hem de yanılgısını alaya almak için bir oyun hazırlamışlar. Köylünün biri tabuta ölü taklidi yapıp girmiş. Diğerleri de hazretten cenaze namazı kıldırmasını rica etmişler. Muhterem; —Değerli cemaat, isteğinizi yaparım ancak unutmayın ki ne niyet ile başlarsanız onu bulursunuz! Namazı ölü niyetine mi, diri niyetine mi kıldırayım… Köylüler oyunlarının sezildiğinden endişeli! —Ölü niyetine, efendim! Demişler. Hazret, namazı ölü niyetine kıldırmış. Cemaat alaycı bir tavırla tabutu açmış ki ölü niyetine namazı kılınan şahsın diri olduğunu göstermek için. Tabuttaki şahsın ölü olduğunu fark ettiklerinde dehşete kapılmışlar… Evet; “Niyet hayır, akıbet hayır” “Ameller niyetlere göredir” “Hayır diyelim hayır olsun” İnsanların başlarına gelen kendi seçimleridir aslında… Başkalarını suçlayanlar, biraz da kusuru kendinde aramalı ya da niyetine bakmalı; halis mi? Kendi isteği ile başa geçirdiği idarecilerden şikâyet edenler, tekrar aynı hatayı yapmakta ısrar ederler; nedense? İnsan en kolay kendini aldatır, başkalarını belki bir kez aldatabilir, kendini her zaman. Aldanmamak için aldatmamayı öneriyorum. Saygılar. Ahmet Bektaş

Eyüp Can

Mayıs 31 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

CNN Türk ekranında yüzüne karşı açık açık söylediğim için burada tekrar etmemde bir sakınca yok. TÜSİAD’ın ‘yeni bir ekonomik program yapılmalı’ çağrısına Mehmet Şimşek’in ‘bunlar içi boş söylemler’ diye karşılık vermesi hiç yakışık almadı.

Özellikle de Hazine’den Sorumlu Devlet Bakanı sıfatıyla bu açıklama Mehmet Şimşek’e yakışmadı. Çünkü bir, Şimşek kabinede bu talebi en iyi anlayabilecek konuma sahip, iki yeni bir ekonomik program ihtiyacı TÜSİAD’la birlikte iş dünyasında çok geniş bir kesim tarafından son iki yıldır her fırsatta dile getiriliyor. Eğer Şimşek bu talebi küçümsüyorsa bence otursun dün benim de katıldığım Taha Akyol’un büyük bir ustalıkla yönettiği Eğrisi Doğrusu programını banttan yeniden izlesin. Özellikle de Garanti Bankası Genel Müdürü Ergun Özen’in büyük bir samimiyetle kendisine yönelttiği yorumlu soruyu programda belirttiği gibi ‘empati yaparak’ bir kez daha dinlesin. Kim Ergun Özen? Türkiye’nin en başarılı bankalarından birinin genel müdürü. Ne diyor? ‘Sayın Bakan Allah aşkına biraz empati yaparak bizi anlamaya çalışın. Özel sektörün hükümetin ekonomi politikalarına ilişkin kafası çok karışık. Bakın o kadar açıklama yapılıyor, IMF ile ilişki bitti mi bitmedi mi tam olarak bilmiyoruz. İkinci bir stand by’dan bahsetmiyorum. İlişkimiz ne belli değil. İkincisi hükümet orta vadeli bir mali çerçeve hazırladı. Biz burada neye bakacağız. Performansı nasıl ölçeceğiz. Yeni çıpa nedir. Çıpayı hangi program altında işleyeceğiz? Bunun yanında reel sektörün başka kaygıları var. Kaynaklar nerelere gidiyor. Özellikle belediye reformu ile birlikte belediyelere giden paralarla ilgili sorunlarımız var. Bu konularda hükümetin netleşmesi gerekir.’ Bakın bunları söyleyen herhangi biri değil. Uluslararası niteliklere sahip bir bankacı. Mehmet Şimşek’in kendisi de yıllarca Merrill Lynch’te çalıştı. Eğer Şimşek hazineden sorumlu devlet bakanı olarak ekonomiye ilişkin en hayati konularda Özen gibi bankacıları bile muallakta bırakmışsa TÜSİAD, TOBB ya da kamuoyu ne yapsın? Demek ki ortada hükümetin ekonomi politikalarına ilişkin ciddi bir sorun var. En azından iletişim ve algılama sorunu var. Zaten Şimşek de bunu kabul ediyor. Fakat “Bizim uzun dönemde en önemli çıpamız AB çıpasıdır. Hiçbir çıpa hükümetin kararlı bir şekilde bunu uygulamasından daha önemli değil” gibi kağıt üstünde hepimizin paylaşacağı açıklamalarla bu algıyı değiştiremeyeceğini, kamuoyunda giderek yükselen yeni bir ekonomik program beklentisini karşılayamayacağını bilmesi gerekiyor. Şimşek’in ‘hükümet olarak 2012 yılının sonunda Türkiye’nin borç stokunun milli gelire oranını yüzde 30′a çekmeyi hedefliyoruz’ demesi önemli bir taahhüttür fakat ortada ikna edici ve tutarlı bir ekonomik program olmadığı için havada kalmaktadır, faiz dışı fazlanın yerine konulabilecek çıpa işlevi görememektedir. Hele de hükümet yeni ekonomik program yerine açıkladığı Orta Vadeli Mali Çerçeve’de büyüme ve enflasyona ilişkin herhangi bir öngörüde bulunamamışken. Mehmet Şimşek kusura bakmasın dün kendisiyle 2.5 saat sohbet ettik, bazı teknik detaylar konusunda çok yararlandık, fakat hükümetin ekonomi politikalarının görünümü hala net değil. Zaten net olsa Eczacıbaşı Holding’in CEO’su Erdal Karamercan kürsel bir ufuk turu attıktan sonra Şimşek’e ‘IMF çıpası gevşedi acilen bunun yerine geçecek bir çıpaya ihtiyaç var’ demez, AB ve mali disipline vurgu yaparak yeni bir sanayi stratejisi istemezdi. Ya da Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı Dinçer ısrarla bir yandan AB ve IMF çıpasına vurgu yaparken diğer taraftan ‘hükümet katma değer ve verimliliği arttıran büyüme odaklı yeni politikalar geliştirmeli’ demezdi. Hele hele üniversitede Mehmet Şimşek’in hocalığını da yapmış olan Türkiye Ekonomi Kurulu Başkanı Prof. Ercan Uygur, ‘belirsizlik devam ediyor, hükümet büyüme ile mali disiplin arasında sıkışmış bir görüntü veriyor. Mali çerçevenin hangi varsayımlara dayanarak yapıldığı bile belli değil’ eleştirisini getirmezdi. Uygur, Şimşek’in öğrencilik yıllarında çok başarılı olduğunu söyledi. Okulu ikincilikle bitirmiş. Hazineden Sorumlu Devlet Bakanı olarak Mehmet Şimşek’in önünde çok zorlu bir maraton var. Şimşek her ne kadar kabul etmese de parti kapatma davası hükümeti siyaseten ‘topal ördek’ konumuna düşürdü. AK Parti’nin 1. iktidar döneminde ekonomide çok önemli adımlar atıldı. 2. dönemde Arge’den GAP ve yeni teşvik politikalarına çok önemli adımlar atılmak üzere. Fakat parça parça yapılan iyi işler kamuoyunu tatmin etmiyor. Çünkü hem içerden hem dışardan, hem siyasi hem de ekonomik bir belirsizlik döneminden geçiyoruz. Bunca belirsizlik arasında bir de hükümetin ekonomi politikaları net bir fotoğraf sunmayınca, bir yandan ‘İstanbul Finans Merkezi olacak’ deyip diğer yandan kredi kartı faizlerine sınırlama konuşulunca, ‘mali disiplinden sapma yok’ deyip son dakikada prim affını hem de hiçbir işe yaramadığı geçmişte anlaşıldığı halde getirince, kaygılar haklı olarak artıyor. Şimşek belki siyasette yeni ama piyasalardan gelen çok önemli bir tecrübeye sahip. Bu kadar insan ‘popülist politikalara dikkat edin, netleşin ve yeni bir ekonomik programla ekonominin görünümünü netleştirin’ diyorsa ‘bunlar içi boş söylemler’ olmasa gerek. Ben şahsen CNN Türk’te kendisini dikkatle dinledim, umarım o da programa katılan tüm konukların dile getirdiği ve kamuoyunda giderek yükselen ortak çığlığı duymuştur. Şimşek’in ‘hükümet olarak 2012 yılının sonunda Türkiye’nin borç stokunun milli gelire oranını yüzde 30′a çekmeyi hedefliyoruz’ demesi önemli bir taahh… ( KB)

Devleti zayıflat hükümet kal!

Mayıs 30 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Telekulak!Hükümetin adamları çıkıyor:”valla billa biz yapmadık.Zaten böyle birim yok” diyor.Zaten özel birim olmaz,dünyada da emniyet güçleri devlet çıkarları doğrultunda ve hukuki zeminde bu işi yapabilir.Eğer hükümet “faili meçhul” olarak meseleyi bırakırsa devlet devlet olmaktan çıkar.

Dışişleri Babacan zaten bir devlet adamı gibi görüş bildirmemiş dış dünyaya:”Müslümanlar da Türkiye’de dini özgürce yaşayamıyor”. Devletini zayıflatan hükümet modeli sadece bizde var, tersini iddia eden Türkiye’nin komşularına baksın,AB’ye baksın. Hürriyet yazdı: SANMAYINIZ ki Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın, Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komisyonu’nda Türkiye’deki dini özgürlüklerle ilgili bir soruyu yanıtlarken: “Türkiye’de sadece gayrimüslim azınlıklar değil, Müslüman çoğunluk da dini özgürlüklerle ilgili sorunlar yaşıyor” demesi bir dil sürçmesidir. Hayır! Bu, “insanlarımızın dinini yaşayamadığı” için “yeterince özgür sayılamayacağını” söyleyen; TBMM’deki “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözünün o nedenle “tam olarak hayata geçmiş sayılamayacağını” çağrıştıran sözler söyleyen Başbakan Tayyip Erdoğan’ın düşüncelerini de yansıtan, hesabı kitabı yapılmış bir siyasi görüştür. Anayasa Mahkemesi’ndeki dava yüzünden bu sırada duyduğunuz “Biz laikliği sadece korumakla kalmıyoruz, onu bilfiil yaşıyoruz” türü laflara bakarsanız aldanırsınız. Bu muhteremlerin “demokrasiye” bağlılıkları ne kadar ise, “laikliğe” bağlılıkları da ondan ne bir nebze fazla ne de bir nebze eksiktir. Sadece bu iki değere değil, “Avrupa Birliği’ne üye olma” fikrine de bağlılıkları çok çok demokrasiye ve laikliğe bağlılıkları kadardır. Ve hepsinin ortak noktası, “amaca ulaşıncaya kadar böyle görünme” stratejisidir. O nedenle burada karşımızda samimi bir “özgürlük” taraftarı bakan yok. Karşımızdaki bakan, “Türkiye’deki Müslüman çoğunluğun laik rejimin getirdiği sınırlamalar yüzünden dinini yaşayamadığından” şikayet eden ve “bu rejim böyle kaldıkça Müslüman çoğunluk da maalesef bu zulme katlanmak zorundadır” mesajını vermek isteyen biridir. Aksi halde Sayın Ali Babacan’ın, geride kalan 6 yıllık Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı tarafından söz konusu eksiklerin veya aksaklıkların giderildiğini, o nedenle artık “dini özgürlük” konusunda Türkiye’nin bir eksiği kalmadığını söylemesi gerekirdi. Babacan da biliyor ki, şikayeti, Meclis’teki çoğunluğu ne kadar büyük olursa olsun bir siyasi iktidarın müdahale edemeyeceği alanla ilgili. Onu yani Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen maddelerini bertaraf etmedikçe, AKP’nin yapabildikleri işte bu kadar oluyor. Yani? Yani cemaatlerin kamu kurumlarında egemen olması sağlanıyor. Kimseye yasak koymuyormuş gibi yapılırken verilen mesajlarla bağnazlık (yobazlık) güçlendiriliyor. Devletin koyduğu kurallara aykırı Kuran kurslarının açılması teşvik ediliyor. Cemaat yurtlarında geleceğin yobazları yetiştiriliyor. “Namaz”, yaratanla kul ilişkisinden çıkartılıp “İslami manifesto”ya dönüştürülüyor. Türkiye, nüfusuna göre “en çok camiye sahip ülke” haline geldiği halde bu da tatmin etmiyor. Yıllar önce Korkut Özal’ın tavsiye ettiği şekilde “cemaat gettoları” kuruluyor, o da yetmiyor. Çünkü Babacan’ın şikayet ettiği o engel var ya… O yüzden Türkiye’yi bir şeriat devletine dönüştürmekte hálá zorlanıyorlar. Aksi halde istediklerini yapar, “artık özgürüz” derlerdi. Oktay Ekşi Hızlı ErişimMilliyet Ana SayfaArabamArşivAraki BulakiAstrolojiBebek ve ÇocukBilim TeknolojiBlogBugünkü GazeteBültenCafeCumartesiÇizerlerGaleriGüncelDünyaEgeEkonomiEğitimEmlakFinansHaberciHangi OtelHava Durumuİnsan KaynaklarıKitapKültür SanatMagazinMizahMobilMüzikOtomobilPazarSağlıkSeri İlanlarSinemaSiyasetSon DakikaSporTatilTv RehberiÜyelikVideoYaşamYazarlarYorumgüncellenme zamanı 18.26 | 30.5.2008 Habere yorum yaz Arkadaşına gönder Sitene ekle Sayfayı yazdır Başbakan Erdoğan: Bu ülkede müslümanlar da sorunlar yaşıyor Ak Parti’nin MYK Toplantısının ardından bir açıklama yapan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, toplantıda son bir ayda iç ve dış siyasi gelişmeleri, sosyal ve ekonomi politiklaranı değerlendirdiklerini belirtti. Yaptığı açıklamanın ardından basın mehsuplarının sorularını cevaplandıran Erdoğan Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın yurtdışında yaptığı ‘Türkiye’de müslümanlar da inaçlarını yaşamakta sorun yaşıyor’ açıklamasını şöyle değerlendirdi: “Dışişileri Bakanı’nın açıklamalarını tam olarak bilmiyorum. Kendisiyle bu konuyu henüz görüşmüş değilim. Ülkemdeki değişik dini gruplar gibi bu ülkenin yüzde 99′unu oluşturan Müslümanların, yani bizler de zaman zaman yaşadığı sorunları dile getirebiliriz. Kimse Türkiye’de Müslümanların sorunları yok diyemez” dedi. Erdoğan inançla ilgili yaşanan sorunların neler olduğu konusunda ise Diyanet’i adres olarak gösterdi. Erdoğan, Vakit Gazetesi ve Önder Sav arasındaki dinleme kayıtlarıya ilgili son bilgilerin kendisine ulaşmadığını ifade etti.

Türkler başarılıdır

Mayıs 25 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

“Biz Türkler başaramayız,benciliz” diye başlayan daha bir çok kötülemeyi her gün ve de yıllardır okumaktan ve dinlemekten yorgun düştük. Bugün iki değerli yazar bunun tersi örnekleri veriyor bize. Başarısız olanlar bu asil milleti yönetmeyi bilmeyen hırs kumkumalarıdır. Lidersiz Türkiye yönünü kaybetti. Hiç bulamayacağı anlamı çıkmaz buradan. Sorun:Kaybedecek zamanımız yok!

Ömer Lütfi Kahraman’ın Çörtak köyünde yaptırdığı okulla ilgili haberleri gazetelerde okumuştum. Ama kendini tanıdıktan ve hayat hikâyesini dinledikten sonra hayranlığım arttı. Forum İstanbul’un yıllık toplantılarını düzenleyen grubun başında bulunan Yavuz Canevi ve Şeref Özgencil’in temsil ettiği düzenleme heyeti bu yılki eğitim ödüllerinden birinin Kahraman’a verilmesini uygun görmüş. Kahraman, İstanbul’a davet edilmiş. Üç gün süren toplantıların son oturumunda IBM Başkan Yardımcısı Nicholas Donofrio konuşmasını yapmadan önce Kahraman sahneye davet edildi. Alkışlandı. Ömer Lütfi Kahraman (1939) Manisa’nın Selendi ilçesinin Çortak köyünden. Çortak, Manisa’ya 181 km, Selendi’ye 14 km uzaklıkta. 150 hanelik köyün şimdilerde 100 kadar hanesinde 400-500 kişi yaşıyor. Köy halkı hayvancılık ve kuru tarımla geçiniyor. Kahraman ailesinin (ailenin) 300 dönüm kadar arazisi var. Arpa ve buğday yetiştiriyorlar. Kahraman, bütün birikimiyle yaptırdığı okulun bahçesindeki ağaçları kendisi dikti. Almanya’da zor para kazandı Kahraman, ilkokul 3’üncü sınıftan ayrılmış. Köyde rençperlik yaparken İş ve İşçi Bulma Kurumu’na başvurmuş. Sırası gelince 1970 yılında Almanya’ya işçi olarak gönderilmiş. Münih şehrinde Jawa motosiklet fabrikasında işçi olarak çalışmış. İki yıllık kontratı bitince işten çıkarmışlar. O yurda dönecek yerde Münih Belediyesi’ne başvurmuş. Belediye onu temizlik işleri kadrosuna almış. İşi, çöp kamyonuyla mahalleleri dolaşmak, evlerden çöp torbalarını toplayarak kamyona yığmak. “2000 yılında yurda kesin dönüş yapıncaya kadar yıllarca aynı işi yaptım” diyor. Ve anlatıyor: “Ayda 1.500 euro dolayında para alıyordum. Karımı ve çocuklarımı Almanya’ya götürmedim. Yıllarca 16 m2’lik bir odada yaşadım. Kira, aydınlatma ve ısıtma olarak ayda 500 euro ödüyordum .” Kahraman’ın iki kız biri erkek üç çocuğu var. Kızlar köydeki ilkokulu bitirmiş. Evlenmiş. Oğlan ortaokulda okumuş. Köyde çiftçilik yapıyor. Bütün birikimiyle okul yaptırdı Yurda dönüşte Kahraman, bütün birikimleriyle köye bir ilköğretim okulu yaptırmak istemiş. “Eski ilkokul 7 derslikli ve harap bir okul” imiş. Almanya’daki birikimini, 550 bin YTL’yi ödeyerek 3 katlı, 12 derslikli modern bir ilköğretim okulu binası yaptırmış. Bu yıl okulun anasınıflarında ve ilk sınıflarında az sayıda öğrenci öğrenim görüyor. Gelecek yıl öğretmen kadrosu tamamlanacak. İlçede öğrenim gören 6-7-8’incı sınıf öğrencileri ile çevre köylerden “taşımalı sistemle” getirilecek 250 öğrenci, Ömer Nimet Kahraman İlköğretim Okulu’nda öğrenim görecek. Okulun müdürü Muammer Çelik’le de tanıştım. Müdür, “Dört bilgisayarımız var. Yakında internete bağlanacağız. Ama kütüphanemizde kitap yok. Hayırseverlerin ilgisini bekliyoruz” diyor. Kahraman’a, “Almanya’da 30 yıl çöp toplayarak dişinden tırnağından artırdığın, biriktirdiğin paraları kendin ve ailen için harcayacak yerde okul yaptırmana ailen ne dedi?” diye sordum. Karısı ve çocukları onu teşvik etmiş. “Okul binasının karşısına geçip bakınca, okula girip çıkan çocukları gördükçe o kadar mutlu oluyorum ki… Bu mutluluğu bana başka ne verebilir?” diyor. Miliyet Güngör Uras Doğada bulunmayan ve ışığın ters yönde kırılmasını sağlayan “meta malzeme”yi üreterek, cep telefonu, bilgisayar çipleri ve mikroskopların etkinliğinin artırılmasına katkı sağladığı için, Londra’daki Kraliyet Bilim Topluluğu’nda düzenlenen törenle Descartes Ödülü’nü alan tek Türk, saygın Fizik Profesörü Ekmel Özbay’ın danışmanlığında, TÜBİTAK tarafından desteklenen Nanoteknoloji Araştırma Merkezi’nde, Avrupa Birliği Çerçeve Programı kapsamında çalışmalarını sürdüren Bilkent Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü doktora öğrencisi Bayram Tütün’ün, organik kimya ve sentetik polimerler kullanarak ürettiği organik lazer teknolojisiyle, yara iyileştirme, böbrek taşı tedavisi, göz ve diş hekimliği teşhislerindeki yüksek çözünürlüklü projeksiyon ve hologram ekranlarına sahip görüntüleme cihazlarını, milyonlarca renk, yüksek kalite ve çok daha ucuza elde edilebilir hale getirip, dünya yeni nesil optoelektronik teknolojisinde çığır açtığı gün… Sağlık Bakanı, “keneye karşı pantolon paçalarını çorabın içine sokun, ishal olanlar da, ellerini sabunlasın” dedi. * Daha fazla devam edemeyeceğim. Yılmaz özdil Hürriyet

Aşk’ın kölesiyim

Mayıs 24 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

“Güzelliğin on pare etmez bu bendeki aşk olmasa” Âşık Veysel

““Hamdım, piştim, yandım” Mevlana. Ben de eklemek isterim kendi açımdan; söndüm, kül oldum… Kays’ı mecnuna çeviren Leyla mı, yoksa aşk mı? Leyla’nın aşkıyla tutuşan, çöllerde yanan Mecnun; aşkın üst boyutlarına çıkınca neden önemsemiyor Leyla’yı? Aradığı Leyla’da mevcut değil miydi? Leyla olmasaydı yerini başkası dolduracaktı belki de… Âşık, maşuka köle gibi görünse de esas cezbesi maşukta yansıyan aşk’ın şiddetli zuhurundan kaynaklı. Yansımanın asıl membaı bulununca, yansıtan ikincil durumda kalıveriyor. Güneşi hiç görmemiş birinin Ayda yansıyan nura âşık olması; Güneşi aramasına neden oluyor, bulunca da Aydan vazgeçmesi gibi bir şey olmalı bu… Peki, ayın hiç mi hissesi yok? Nedir aranan? Kaç kişi bulabilmiş? “Sevdiğimi söylemez isem sevmek derdi beni boğar” diyen Yunus; nerede aramış sevdiğini? Çiçeklerle, böceklerle konuşan Yunus ne öğrenmiş onlardan? “Sordum sarı çiçeğe…..” Ey sevgili, bil ki sen sadece aynasın! Yansıttığın senden değil. Öyleyse seni neden bu kadar çok seviyorum? Evet, seni çok seviyorum… Hakikat-perest oluşunu… Cisminden daha fazla ruhunla alakalıyım, suretinden daha ziyade siretini seviyorum! Sevgimi anlatırken yine de cisminden bahsediyorum. (Gamzeler, sarı saçlar, ela gözler……) Çünkü cisminde yansıyor ruhundaki güzellikler. Bu nedenle senin değil aşkın kölesiyim! Bana aşkı gösterdiğin için seni çok seviyorum. Ahmet Bektaş

Acaba öyle mi?

Mayıs 24 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Siyaset bilimci ve sosyolog Prof. Dr. Şerif Mardin, cumhuriyeti temsil eden ‘öğretmenin’ cami, imam, tekke ve esnaftan oluşan mahalle yapısına karşı kaybettiğini söyledi. T.C.yeni bir kültürel örgütlenme modeli getirdi,ancak siyaset bu modeli hadım etti.Tek parti döneminden başlayarak öğretmen ya komünist damgasıyla,ya sağcı damgasıyla toplumun dışına itildi.

Türkiye öğretmenini değerli bir yapı elemanı olarak koruyamadı. Onun vatandaş yetiştireceğini unuttu ve siyasetin oyuncağı oldu,kalite bozuldu. Eskiden köyümüzün “rol modeli” öüğretmen vardı onu elimizden aldı hükümet diye dert yanan köylülerle çok konuştum. Bugün de taşımalı eğitim denen saçma uygulamayı her bölgeye uygulayarak Milli(!)Eğitim Bak. öğretmeni köy ve beldenin dışına attı.Değil mahalleden köyden bile kovdular! Toplumun “rol model”e ihtiyacı vardır,kim bunlar? TVlerden seyredilenler ve kapılarını çalan militan-siyasiler…. Cumhuriyet’in yeni kültürel örgütlenmesinin bir parçası olan Halkevleri de bu kapsamda kapatılıyor. Kültürel boşluk ve kimlik erozyonu T.C. vatandaşı ve insan yetiştirme işinin şblonlara teslim olması sonucunu doğuruyor. İdeoloji öyle saçma sapan işliyor ki,Karakeçililerden söz eden öğretmen de dayak yiyor, Marks’dan söz eden de….. Kaybeden kim? ‘Kemalizmin kuru yanı’ “Uzun zaman Kemalizm çalıştığınız zaman kuru bir yanı olduğunu anlıyorsunuz” diyen Mardin, “Yurtta sulh, cihanda sulh çok derin bir ifade değildir. Bu kuruluk nereden geldi, uzun vadede niçin devam etti. Bizim okullarımızda ‘iyi doğru ve güzel’ hakkında inceleme yapmayı lüzumsuz bir şey olarak gördük ve bunun tersini yapan İslami eğitim tipidir. İlle de İslami eğitim tipinin bu ‘iyi doğru ve güzel’i halletmesi diye bir şey yoktur” diye konuştu.Şerif MArdin hocanın bu saptamasına hiç katılmıyorum,kuru yanı olan yöneticilerdi. Onlar asla milleti dinlemedi ve hep ona karşı savaştı. Ara rejimler hafızalarımız olan partilerin arşivlerini, mallarını ve ne varsa yaktı yıktı. Bu kuruluk kimin suçu?Kemalizmin mi? Bitmeyen ara rejim sevdalısı koltukların mı? “iyi ve güzel olan” tasavvufla yoğrulmuş ruh dünyamız,Türk kimliğimiz ve hayat tarzımızdı. Kim yıktı bunları? Bunları konuşma zamanı….. Atatürk’ün Alman profesörleri Değerli bilimadamı, sosyolog Prof. Şerif Mardin’in ‘mahalle baskısı’ gibi çok önemli biri sosyal olguyu kafalarımıza yerleştirdikten tam bir yıl sonra aynı bağlamda yaptığı açıklamalar ilginç, düşündürücü ama bir o kadar üzücüydü. “Cumhuriyet’te iyi, doğru ve güzel hakkında çok derine giden bir düşünce yok” derken hocamız, Cumhuriyet’in dayandığı tüm bir Aydınlanmacı ve pozitivist felsefenin temellerini de yok saymıyor mu? O Aydınlanma, Avrupa’yı karanlıklardan çıkarıp bugüne getiren değil midir? Bu ‘derin’ düşünceyi yoksaymak başka bir şey, onun hayata geçirilmesinde başarısız olunduğunu düşünmek başka bir şey değil midir? Mustafa Kemal ve arkadaşlarının bitmiş, tükenmiş, iflas etmiş bir imparatorluğu batıya rağmen aydınlanmacı bir projeyle yeni bir devlete ve çağdaşlık yolunda yeni bir Türk kimliğine dönüştürme projesini derinlikten yoksun bulmak, haritada etrafımıza baktığımızda haksızlık olarak görülmez mi? Proje tam başarıya ulaşamamış olabilir ama suçlu proje midir, yoksa bu projeyi büyük devrimciden sonra gönülsüz götürenler midir? Nuri Bilge Ceylan’ın deyimiyle, “güzel ve yalnız ülke” herşeye rağmen çağdaşlık yolunda az mı yol katetmiştir başkalarına göre? Biraz gerilere gidelim. Hafızamızı tazeleyelim ve yiğidin hakkını yigide vermeyi unutmayalım lütfen… Türkiye, 1930′ların başında özgürlük mücadelesinden sonra ülkenin ve halkın çağdaşlaşması yönünde aydınlanma çalışmaları kapsamında üç önemli eğitim projesini hayata geçirmişti. Ulusal kültürün oluşması için şehirlerde kurulan Halkevleri, çağdaş köy öğretmenleri yetiştirmeyi amaçlayan ve köylerde kurulan Köy Enstitüleri ve bu yıl 75. yılını kutladığımız Üniversite Reformu projeleri. Yani, şehirli ve köylü halkı kalkındırmayı amaçlayan iki dev proje ve bilimadamı yetiştirmeyi hedefleyen bir başka dev projeden bahsediyoruz. Şimdi bu projelere bakıp, “Derinliksiz Cumhuriyet Projesi”nden bahsedebilir miyiz?… 1933 Üniversite Reformu, İstanbul ve Ankara Üniversite’lerinin yeni bir Türkiye yolunda, en ileri ve çağdaş, akademik ve bilimsel donanıma sahip olmaları için bizzat Atatürk tarafından 1930′ların başından beri verilen uğraşıların sonucu olarak gerçekleşir ve bir başka kaderle örtüşür: Faşist Almanya’nın yahudi düşmanlığı ile… Yahudi varlığını yeryüzünden tamamen kazımayı hedefleyen Hitler, tabii ki Almanya’nın ünlü üniversitelerindeki Yahudi bilimadamlarına tahammül edemeyecekti. Nitekim en başta o, sıralar da bile Almanya’nın en ünlü bilimadamı Albert Einstein’i Berlin Üniversitesi’nden yaka paça dışarı atar. Einstein şanslıdır ve soluğu Marsilya’da alır. Lakin kendisi kadar şanslı olmayan Almanya’daki arkadaşlarını mutlaka kurtarmak zorundadır ve Mustafa Kemal’e bir mektup yazarak arkadaşı 40 Alman profesörünün Türk üniversitelerinde çalışmalarını rica eder. Büyük devrimci, anlaşıldığı kadarıyla kem küm eden Eğitim Bakanı’na rağmen olurunu verir. Ve böylelikle, Mustafa Kemal’in, Avrupa’nın 200 yıl gerisinde bulunan üniversiteyi ‘yeni Türkiye’ yolunda yeniden yapılandırması kapsamında; çoğu Yahudi olan bu büyük birikimli Alman profesörler 1933′in Ekim ayında İstanbul Üniversite’sine yerleşir. Uluslararası ticaret hukukçusu Ernst Hirsch, ekonomist Fritz Neumark, şehir planlamacısı Ernst Reuter, dil bilimci Leo Spitzer, çalışma ekonomisti Alfred Isaac aralarında dünyaca tanınmış en parlak profesörlerdi. Resim, müzik tiyatro, botanik, jeoloji, kimya, biyokimya, ekonomi, hukuk ve özellikle tıp alanında birbirinden başarılı Alman hocalar Türk gencini ‘muasır medeniyet’ yolunda yönlendirmeye çalışır. Gelenler arasında kuşkusuz en büyük izi hukuk dalında Prof. Ernst Hirsch bırakır. 10 yıl İstanbul Üniversitesi’nde, 9 yıl da Ankara Üniversite’sinde Türk hukukuna büyük hizmet verir. 1937′de onun önerisiyle Anayasa’nın 2. maddesine, “Türkiye Devleti, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletci, laik ve inkilapçıdır” ibaresinin eklenmesi sanırım tarihe geçecek bir düzenlemedir. Hirsch’ın yazdığı anılardan görüyoruz ki, meşhur Varlık Vergisi’nin uygulayıcısı, dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu onu Ankara Üniversite’sine ‘özellikle anayasa kanunlarının iyileştirilmesi için’ davet eder. Profesörün kendi isteği ile Türk vatandaşlığına geçmesinden sonra devletin ona verdiği maaşın aşırı şekilde azalmasından dolayı Saraçoğlu’nun Maliye Bakanı’na sinirlenmesi ve akabinde sorunun düzeltilene kadar eksikliği kendi emrindeki örtülü ödenekten tamamlamasını ise tarihimizin bir başka ilginç ayrıntısı olarak not alalım… Genç Cumhuriyet’in iyiyi, güzeli ve doğru’yu bulma yolunda Alman Yahudi profesörleriyle gerçekleştirdiği proje en başta Mustafa Kemal Atatürk sayesinde başarıya ulaşmıştır. Bu noktada son sözü eşi Yahudi olduğundan Türkiye’ye sığınan Prof. Fritz Neumark’a bırakmak lazım; “Ümit etmek istiyorum ki, Atatürk’ten sonra gelecek olan ve O’ndan daha az yetenekli olanlar, O’nun eserlerini boşu boşuna heba etmesinler…” Not: Tarihimizi hatırlatmamızı sağlayan ve bu yazıma ilham kaynağı teşkil eden ‘Son Devrim’in yazarı Sayın Nüket Aşkın’a teşekkürlerimle… 04 Haziran 200

Biyolojik Çeşitlilik Günü

Mayıs 22 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Dünyanın en zengin biyolojik çeşitliliğine sahip ülkesinde yaşıyoruz. Bunu idrak etmemizi ve korumamızı temenni ediyorum. Tüm çalışmalara gönülden destek veriyorum.

Bahçenin aydınlığı Onlar kapalı mekanlarda internete hapsedilmiş ruhlarına cevap ararlar. Her şeyi biliyor olmanın ukalalığıyla ters ters bakarlar. Birbirini öldüren adamlarına geri dönerler. Bahçenin ışıltılı büyüsünden uzak çocuklar, çiçeklerin dilini bilmiyor. Şimdiki çocuklar bahçe bilmezler. Onlar evlerin eşya dolu arka balkonlarına ve yemek yenen ön balkonlara bile isteksiz göz atarlar. “Sakın sarkma!” lafını bin kez duyarlar, yine de içlerinden gelen boşluğa doğru uzanma tutkusudur. Onlar kapalı mekanlarda internete hapsedilmiş ruhlarına cevap ararlar. Her şeyi biliyor olmanın ukalalığıyla ters ters bakarlar. Birbirini öldüren adamlarına geri dönerler. Bahçenin ışıltılı büyüsünden uzak çocuklar, çiçeklerin dilini bilmiyor. Benim çocukluğumda iki bahçem vardı; biri anneannemin eski Rum evinin kocaman bahçesi. İçinde kümesi ve keçi ağılı olan, buz gibi su akıtan tulumbanın bekçilik ettiği kuyulu bahçesi. Bir asma vardı ki korukları salkım saçak. Sıra sıra saksılarından çiçekler fışkıran bahçem. Ful batırılmış domateslerin baygın kokusuna karışan yasemin, hanımeli kokuları. Akşam sefaları renk renk kırmızı acı biberlerin yanında, küpeler şıkır şıkır işveli. Taşlıkta suyun bıraktığı son nemin kokusu baş döndürücü. Bu bahçede açılan gözlerim doğanın gönlüne bir hançer gibi saplanırdı kedilerin peşinden koştururken. “Bahçemiz bilginin gölgesindeydi /Bahçemiz duyguyla bitkinin karıştığı yerdi / Bahçemiz bakışın, aynanın ve kafesin kesiştiği noktaydı. / Bahçemiz belki de yeşil saadet çemberinin bir parçasıydı.”* Kendi evimizin bahçesi ondan küçüktü, çünkü artık bir apartman lüksünde buluşuyorduk onunla. Arka bahçede horozumuz tüm tavukları duvara dizerken babam minicik bir kuzu getirdi anasıyla birlikte. Çoban, anneme süt sağmasını öğretti biz taze süt içelim diye. O minik kuzu evin içinden çıkmaz oldu. Yan komşumuzun kızları da sevsin diye bahçe duvarında bir delik açtık. Bu delikten dostluk ve sevgi aktı kahvaltı masalarına bahar günleri. Kadınların şen kahkahaları dedikodulara eşlik etti. Çiçekler daha azdı; ama tavşanımız bile vardı bahçede. Kapatıldığı kutunun üstündeki tüm yastıkları savurup annemlerin yatağına koşan o tavşanı arar gözlerim zaman zaman. Kafeste kanaryamız hiç susmadan yarınları muştulardı cıvıl cıvıl. “O günlerde Tanrının ham meyvesini çiğniyordum uykuda/ Suyu felsefesiz içiyor/ Dutu, bilgisiz topluyordum/ Çayırkuşu şakıdığında gönlüm dinleme hazzıyla yanardı/ Kah, yalnızlık, yüzünü camın arkasına dayar,/ Kah heyecan, elini duygunun boynuna dolardı / Düşünce oyun oynardı.”* Biz doğanın içinde eriyen ruhumuzu serin sularla yıkardık. Baharda yaseminin kokmadığı bir eve ev demezdik. Bahçede tırtıl ve sümüklü böcekleri izlerken insan olmayı öğrenirdik. Kelebeklere güler, uç uç böceklerine şarkı söylerdik. Bizi şiddete değil, duygunun koynuna sokan maceralar yaşardık kokulu yaz gecelerinde. Bahçenin önemini o zamanlar bilmezdik. Asfalt Osman’ın dümdüz ettiği güzelim evlerimizden ve bahçelerimizden lanetli bir çirkinliğin pençesine düşeceğimizi henüz kestiremediğimiz ıslak İzmir geceleriydi onlar. Çocuklarının her dediğini yapan ana babalar değil, seven ana babaların olduğu günler. “Bayram yağmuru gibi bir şeydi yaşam/ sığırcıklarla dolu bir çınar/ ışık ve taşbebekti yaşam/ bir kucak özgürlüktü/ Yaşam, musiki havuzuydu o zaman.”* Şimdi bahçelerimiz yok artık. Yeşil gözlü baharlara hasretiz. Nefret ve öfkeli yüreklerin sıkıntısı var havada. Sanki, rahmet indi inecek. *Suyun Ayak Sesi, Sepehri, İyi Şeyler Yay.

19 Mayıs

Mayıs 19 2008Yorum Yok Kategori: Kadın

Bugün bayram.Bugünü Mustafa Kemal Atatürk Türk gençlerine armağan etmiş. Üniversite rektörlerine “sana ne!” diyenlere ve diyecek olanlara 80 yıl önce uyarıda bulunmuş. “Ben koltukta oturur ahkam keserim,memleket benim olur “diyenlere söylemiş. Büyük Nutkunda “Ey Türk Gençliği” diye başlayan bölüm bu memlekette yaşayan herkesin,gepegenç insanlar dahil, bu ülkedeki değerleri korumakla görevli olduğunu en güzel dille aktarmış bize. Unutmayın,” size ne “diyenler bir gün o koltuklarda olmayacaklar. Ama Türk milleti ebediyen yaşayacak.

Görülüyor ki,hiz her vasıtadan yalnız ve ancak bir tek temel görüşe dayanarak yararlanırız.O görüş şudur:Türk milletini medeni dünyada,layık olduğu mevkiiye yükseltmek,Türkiye Cumhuriyeti’ni sarsılmaz temeller üzerinde her gün daha çok güçlendirmek…ve bu nun için de istibdat fikrini öldürmek……. Ey Türk Gençliği ! Birinci vazifen, Türk İstiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici, bedhahların olacaktır. Bir gün istiklal ve cumhuriyetini müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkan ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezhür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle techit edebilirler. Millet, fakr-u zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir. Ey Türk İstikbalinin Evladı ! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklal ve cumhuriyetini kurmaktır ! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur. Mustafa Kemal ATATÜRK Büyük Nutuk

İsmail Habip

Mayıs 19 2008Yorum Yok Kategori: Okuduklarım

“Kıymet bilmeyen milletlerde kıymet yetişmez ve kıymet yetiştirmeyen
milletlerin kıymeti olmaz.”  

Bir öğretmen

Mayıs 16 2008Yorum Yok Kategori: Okuduklarım

AHMET ÖĞRETMEN

Ben bir öğretmenim,
Kuş uçmaz, kervan geçmez dağ köylerinde,
Unutulmuş, garip vatan köşelerinde,
Bir ışık ararım, bir huzme ışık,
Yolumuzu aydınlatsın diye,
Işıl ışıl yanan çocuk gözlerinde.
Ben öğretmenim…
 

Sayfa 1 / 212»