Ekim 30, 2007

20.09.2007 SKYTÜRK TV

Ekim 30 2007Yorum Yok Kategori: Haberler

Kastamonu Postası Genel Yayın Yönetmeni ve SKYTURK editörü Muharrem Yıldız`ın hazırladığı, Lale Şıvgın`ın sunduğu `Haber Saati` Programında Yeni Anayasa Taslağı tartışması vardı. Hürriyet Gazetesi yazarı Yalçın Bayer, programdaki tartışmayı köşesine taşıdı

SKYTURK TV`de Lale Şıvgın`ın programında, Ertuğrul Özkök`ün dünkü “Darbe mi geliyor?” başlıklı çarpıcı yazısı üzerine yazar Abdurrahman Dilipak şöyle konuşuyor: “Bir otobüste namaz fırsatı verilmiyorsa ben o otobüse binmem zaten. Yemek ve tuvalet molası veriliyorsa, niye namaz molası verilmesin? Ne var bu örnekte, gayet normal bir şey. Ateist şoför bile olsa durur. Şimdi iktidar oldular diye Müslümanları iktidardan uzak tutmak için böyle örnek veriyorlar. Dinini ciddiye alanlara göre bir toplum düzenlemesi… Ben Avrupa`da trene bindim, kondüktör bana namaz yeri gösterdi. İşte Avrupa demokrasisi budur.” TEHİKELİ BİR BAKIŞ Canlı yayında bulunan gazeteci-sosyolog Nevval Sevindi şu karşılığı veriyor Dilipak`a: “Bu ülkede kimse din düşmanlığı yapmıyor. Bizde de namaz kılınacak yerler var bu yollarda. Ama siz Avrupa`da bir treni veya otobüsü durduramazsınız. Demokrasi, treni durdurmaya engeldir. Talep edilmesi halinde trenin içinde size namaz kılmak için elbette yer gösterilir. Ama her şeye rağmen o tren durdurulamaz. Türkiye`de, faşizan siyasi İslam denilen ve kendisinden başka doğru tanımayan bir bakış açısı var; çok da iltifat görüyor. Taassubun örgütlenmesi, `Tek doğru var o da benim doğrum` diyen insanlar korku veriyor topluma…. Sayın Dilipak, bunları suçluluk duygusu, temeli psikolojik olarak değerlendiriyor ve `Türbanlılara neler yaptılar; şimdi de türbanlılar onlara aynısını yapar diye korkuyorlar` diyerek, demagoji yapıyor. Toplumun farklı kesimlerini endişeye düşürecek son dereceli tutarsız bir anlayış. İRAN ÖZENTİLERİ İran`da yaşananları herkes gördü, biliyor. (Geçmişte, bu rejimin sevdalısı olan birçok milletvekili bugün TBMM`de var…) Örtünmeyen kadınlara saldırılıyor, yüzüne kezzap, jilet atılıyordu. Kadınlar kapanması için zorlanıyordu. Ama onlar uzaydan gelmemişti; mahallenin çocuklarıydı. Yani yandaşlar, bir iktidara sahip olmanın pervasızlığı içinde, kafalarındaki taassubu hayata geçirdiler İran`da… Doğu ve Güneydoğu`da birçok kentte, lokantaların çoğu ramazanda kapanıyor. Bu genellikle devrimden sonra İran`ın uzantısı şeklinde bir yaşam tarzı egemen olmaya başladı. Sormak isterim… Hangi siyasi ve kültürel atmosfer birbirinin uzantısıdır? Doğu mu batının, yoksa batı mı doğunun uzantısı olacaktır? Buna kim karar verecek? Siyasiler karar vereceklerse, o zaman anayasada batı demokrasilerinde olduğu gibi bir farklı kişinin bile hakkının güvence alınması gerekmiyor mu?” 20.09.2007 14:03:08 ——————————————————————————–

Mahmut Övür yazdı:

Ekim 30 2007Yorum Yok Kategori: Politika

‘Çiller dönerse ben çekilirim’ DP’nin tek genel başkan adayı Nevval Sevindi. Sevindi’nin çıkışı eski parti kadroları arasında pek yankı yaratmasa da yeni nesil arasında bir hayli sempati topluyor. Yola çıkarken, Aydın Menderes, İsmet Sezgin, Nahit Menteşe gibi etkin isimlere danıştığını söyleyen Sevindi, partiye ilişkin düşüncelerini şöyle açıklıyor: “Temel kök sağlam ama bina yıkılıyor. Bu yıkılışı kabul edip partiyi yenilemek gerekiyor. Bunu da yeni orta sınıf yapabilir. O sınıf artık siyasi liberalizm istiyor. Benim seçimler sırasındaki sloganım bu sınıfın talebini dile getiriyordu. ‘Türk’üm, Müslüman’ım ve Modern’im’ Yeni merkez sağda artık kentli bir parti olması gerekiyor. Ben bunu gerçekleştirmek için adayım.” Olası siyasi rakiplerinin bir kısmıyla görüştüğünü söyleyen Nevval Sevindi iki önemli noktaya dikkat çekiyor: Bir: “Ben kendisine (Tansu Çiller), ‘Siz dönerseniz ben çekilirim’ dedim. Çiller, benden daha deneyimli. Ayrıca kadın dayanışması yaparız.” İki: “Parti zor durumdayken partiyi terk etmesini çok büyük infialle karşıladığım Sinan Aygün’le hiç görüşmedim. Onunla görüşmek onunla uzlaşmak demektir. Uzlaşmak istemiyorum.”

DP değişen sosyolojinin üstünde yeniden yapılanmalıdır. BUnu bilmeyen kadroların soğuk savaş kafasıyla DP’yi ayağa kaldırması imkansız.DP merkezi ve sağı tanımlayacak,akademik içerik kadar pratik bir proje olarak ele alınacak tarafımdan. Bu zor görevi istememin nedeni bir koltuğa değer katmak hevesinden kaynaklanmıyor bu milletin gerçek duygu ve düşünce dünyasını dünyaya göstermek için.

FETHULLAH GÜLEN’LE NY SOHBETİ

Ekim 30 2007Yorum Yok Kategori: Yeni Yüzyıl

Kalbinin iki damarı tıkalı olduğu için Amerika’da Cleveland kliniğinde anjiyo olan Fethullah Gülen Hocaefendi New Jersey’de kalıyor yaklaşık bir aydır. Kendisiyle kimse görüştürülmüyor ve Türkiye’den sadece İnternet aracılığıyla alınan haber özetleri veriliyor. Şeker, tansiyon ve kolestrolü yüksek olduğu için kendisine özen gösteriliyor. Benim görüşme talebimi kabul ettiğini söyleyince üç gün önce geldiğim NewYork’a tekrar uzun bir yolculuk yaptım. “Kendimi zihnen buna hazırlamıştım” dediği için heyecanlanmış ve hemen gitmek istemiştim. Kendisiyle iki gün sohbet edip birlikte zaman geçirdim. Her konudan birer damla sohbette bulunmamızın nedeni bir kesiti derinlemesine ve çeşitliliği içinde verme isteğidir. Genelde Türkiye görmek istediği boyut ve çapta olguları değerlendiren bir ülke. Ben bunun dışında bir perspektif içinde Fethullah Gülen’i anlatmak, Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar çerçevesinde ele alınmasını sağlamayı amaçladım. Kendisiyle New Jersey’de bir apartmanın 28. katında karşı karşıya geliyoruz. Amerika’da okuyan öğrencilerin kaldığı bu daire karşısına New York’u almış Hudson nehrine bakıyor. Bizi çevreleyen New York manzarası bir ufuk çiziyor. Köprüleri güneş ışığında parlayan, camları alev alev yanan, yeşille şenlendirilmiş kıyı boyunca sıcağın verdiği rehavet çökmüş durumda. Birlikte kahvaltı ederken doktoru Kudret bey, öğrenciler, dostları bizimle birlikte sohbet ediyor. Ben sıcak siyasi konularda yorum almamak için doktoruyla anlaşıyorum, buna riayet ediyorum. Çünkü tansiyonu, şekeri Amerika’da düşürülmüş.Buradaki sakin yaşamı, Türkiye’deki hercümercden uzak dinlenişi işe yaramış.Ben bu dengeyi korumaya sohbet boyunca özen gösterdim. Fethullah Gülen Hocaefendi , nazik, çekingen bir kapanıklılık sergiliyor önce insana. İç dünyasının zengin sofrasından kalkıp dışarıya çıkmak, çok iyi bildiği sorulara muhatap olmak pek de hoşuna gitmiyor belli ki. İç dünyasının kıvrımlarında, sinir uçlarında dolanmaya alışkın, zihni haritasının geniş coğrafyasında turlayan bir insan olarak zerafetle kendini korumaya çalışıyor gibi.Asla yüksek sesle konuşmuyor, kızgınlık tonu kullanmıyor ve emretmiyor. Çirkin siyasetin ve siyasetçinin onun tansiyon ve şekerinde büyük payı olduğunu anlıyorum. Bir gönül adamı olarak hoyratlığa karşı zerafeti, inceliği, kavgaya karşı barışı, hoşgörüyü öneriyor. Büyük ütopyalara, ideallere bel bağlayan gönlüne hiç yukarılara tırmanma izni vermiyor. Alçakgönüllü olmanın içtenliğini insana taşıyor. Yumuşak davranışları ardında kararlı bir irade, bugün için ağdalı sayılan dilindeki sevecen yaklaşım insanı günlük değerlerin dışına taşıyor. Çoşkusu deli dolu bir ırmak gibi damarlarında akarken o utangaç bir tavırla dinliyor, sabırla anlatıyor herşeyi. İnanıyor ve inandırıyor. Samimiyeti bir elektrik akımı gibi iletkenlik taşıyor. Toplumumuzun hiç bilmediği af etme duygusunu bir ruh iklimi içinde sunuyor. Bin yıllık tecrübenin ve kültürün saçılıp savrulmasına, bizim olmayan bir kültürün yarım yamalak oluşturulmasına itiraz ediyor. Bir politikacı gibi hedefler koyuyor,plan ve projeler öneriyor. Kendine güvenen yeni bir nesil yetiştirilmesi gerektiğine inanıyor. Altın nesil yeni insan tasarımının bir parçası. Kaybolmuş değerlerin kazanılacağı erdemlerle örülü bir yeni yapılanma düşü için yazıyor, konuşuyor. Bireye inanıyor ve insanın kendi içinde derinleşmeden, hesaplaşmadan kafa ve kalb bütünlüğünü sağlayamayacağını düşünüyor. “ Gazali’nin aydın semasında Pascal unutulmasın, Mevlana ile semaa kalkarken Pastör’ü laboratuarda selamlama eksik bırakılmasın” diyerek Türkiye’nin iki cihanda aziz olan bir kültür sentezine gebeliğine işaret ediyor.Bunu gerçekleştirmek için eğitime inanıyor. Gerçek mümin yurt içinde ve dışında başarılı işadamıdır anlayışıyla hür girişimçiyi destekliyor.Dünyanın dört bir yanına yayılmış cemaat okullarına şimdilerde üniversiteler eklenmekte. Türk kültürünü ve Türk dilini dünyanın dört bir yanına taşımak en büyük ideali yaşamda. Hiç evlenmemiş ve hep yalnız yaşamış bir insan olarak her işini kendi yapma alışkanlığında. Evine gelen konuklara çorbasından tatlısına yemeklerini kendi elleriyle hazırlıyor.Hamur açabiliyor, hamurlu Erzurum yemekleri yapıyor. Evin sahibi olan master öğrencisi Mustafa nasıl birlikte tatlı yaptıklarını anlatırken o hınzırca bir gülümsemeyi saklamaya çalışıyor.Onun bir mutfak düsturunu anlatıyor:” Ocağa yemeği koyunca dönüp baktığında mutfak tertemiz olmalı”.Sizin öğüdünüzü tutmaya çalışıyorum diyen Mustafa yaptığı iki çeşit böreği sunuyor bize. Onda derviş geleneğinin uzantısı olan çilekeşlik, iç dünya ve sevgiyle yaşamı anlamlandırma temel olmakla beraber büyük bir direncin kökleri de kendini hissettiriyor. İdealle beslenen bu direnç tüm coğrafyalara uzanıyor.Geometrik bir büyüme gösteriyor. Karar mekanizmasının tetiği oluyor. Astronomiye olan tutkusunu bildiğim için Mars’daki gelişmelerden başlıyorum sohbete. Yıldızları, gökyüzünün derinliğini seven Fethullah Gülen yıldızlar haritasında evrenin asude dinginliğini buluyor. —Uzay çalışmaları konusunda dünyanın gerisindeyiz. Asırlarca geride kalmışız bu mesafenin aşılması epeyce zor. Türkiye’nin önemli problemlerinden teknolojinin, bilginin transfer edilmesi. Gündelik işlerle meşgul olmaktan devlet olarak plan proje olarak bile değerlendiremiyoruz. N.S: Para mı sorun? F.G:Parayı milletimiz çözebilir sanıyorum.Önce olmaması gereken küçük meseleler, günlük siyaset milletin atisinin önüne geçiyor hep. Yoklukta varlık bulmuş Kurtuluş Savaşını gerçekleştirmiş olan milletimizin bugünde bunları yapabileceğine inanıyorum.Pratikte de bugün biraz kurcalayınca bunun böyle olduğunu görüyoruz. Mesela Asya’daki eğitim faaliyetleri bunun bir örneğidir.Bunu bazıları değirmen suyu meğirmen suyu, Amerika’ya İngiltere’ye dayandırmak istiyor ama Allah da biliyor, peygamberde biliyor,mahşeri vicdan da biliyor bu İstiklal mücadelesini gerçekleştiren mahşeri vicdanın işidir.O gün millet nasıl çoştuysa varını yoğunu buna yatırarak, her gün bunu gerçekleştireceğine inanıyorum. Elverir ki millete planlar sunulsun, ümit vaad edilsin, yapılan şeylerle bir neticeye varılacağına inandırılsın millet her şeyi yapar. N.S: Orta Asya’da okullarınızı gördüm.Üstelik ben “Devekervanıyla İpekyolu” projesi kapsamında gitmişken tesadüfen gördüm. O insanlara bu şevki, çoşkuyu nasıl aşılıyorsunuz?Bu insanlar bir hedef konduğu için mi koşabiliyorlar yoksa başka bir his mi işin içinde? F.G:Değişik faktörler var.İnsanımız çok yürekli yalnız bunu ortaya koyabilmesi için inanması gerekli.Bizim gibi arı vızıltısıyla bile birşeyler fısıldansa o mahşeri vicdan harekete geçebiliyor.Demek o kadar bile olsa bu milletin hamiyet hislerine, civanmertliğine müracaat edilmemiş. Ben bu işin organizatörü olduğumu söyleyemem,ben bu işin yararlı olduğuna inandım.Gerçekleşebileceğine ve sonrasında kalabileceğine inandım.Asya insanının beyninin guddelerinde, şuuraltı olarak milletimize karşı bir güven,itimat var.Ana millet, baba millet olarak gören bir şey vardır.Gezdiğim her yerde, benim işim olmadığı halde, hep aynı teşvikte bulundum.İnsanlar bu sese cevap verdiler.Gerçekten inandılar. Ben de işin doğrusu hayret ettim yani.Bu kadar az bir gayretle onların bir küheylan gibi şahlanmaları beni de hayretten hayrete sevk etti. Milletin ruhundaki cevhere bir kere daha inandım,Asya steplerinden kalkıp at sırtında Tuna nehrini defalarca geçen bir millet olduğumuzu bir kere daha gördüm.Bu ruhundaki güç öyle bir kaynak ki, bu cevheri bilemeyenler yapılan şeylere başka kaynaklar aramaya başladı. Oysa ki bu milletin kendi içini ortaya koyması demekti.İrade gücünü ortaya koydu.Başka bir mülazamı arz etmek isterim; 1992’lerde hafif sarsıntıları fark edince oradaki insanlara sahip çıkalım Çarlık Rusyasının, kömünizmin altında inlediler şimdi de Batı istismarına açık olacaklar bu kardeşlerimizin yardımına gidelim mülazası ile gidersek kendilerine çok şey vereceğimizi düşündük. Türkiye oturmuş bir devlet, demokrasi yerleşmiş.Günümüzde İslam dünyası, İslam birliği demelere karşı , bize tepeden bakan insanlar yerine de bizi kabullenecek insanlara yönelmeyi yararlı bulduk.Gelecekte belki başkalarına cazibe merkezi olacak yerler olması. Hususi kültür ve eğitim adına yatırımların boşa çıkmayacağını düşünerek sevdiklerimizle başladık. N.S:Aslında bunlar politikacıların yapması gereken ve yapmadıkları. Onlar insanları heyecanlandıramıyor,onlara bir şevk veremiyor.Tam tersine umutsuzluk veriyorlar.Böyle politik hedefler ve yapılanların yanısıra çok kırılgan bir iç dünyanız var.Büyük hayallerin beslendiği bir yaratıcılığı da taşıyorsunuz bunların ikisini birarada taşımak zor olmuyor mu? F.G:Meşakkat miktara esas derler,herşeyin avantajları kadar riski de var.Bunlara katlanmak lazım.Çok söylüyorlar milletin ruhundaki cevherin çıkarılması meselesini politikacılar , hamasi destan maiyetinde ama onu keşfetmeye, harekete geçirmeye matuf ciddi, inandırıcı bir tavırları olmuyor.Öyle tutarsız şeyler oluyor ki en büyük kredileri olan güveni kaybediyorlar.Politikanın dışında olmanın bir yönüyle bir yararı olabilir bir önemli mevzu seçersiniz, bir idealiniz vardır onu belirlersiniz.Zaten çok zor,çetin bir olay.Bir de herşey bir kader denk noktasında cereyan eder, yani dersiniz ki burada bir ölüm de olabilir fakat kalım olursa kazanırım.Ne kaybederiz diyoruz ya bu millet uyanırsa diye düşünüyoruz. Kader denk bazılarının süpriz dediği sizin hayal ettiğiniz gerçekleri çıkarıyor.Politikacı bu mülahazalara eğilemiyor.O gününü gün etmeyi düşünüyor.Bu milletin tarihini ve geleceğini düşünmüyor. N.S:yani ideal gerekiyor.. F.G:Günlük meselelerle çok meşgul olursa insan başka meselelere gabileşir diyor bir düşünür.Bir kaç yıl öncesine kadar Türkiye’nin bir asya meselesi yoktu.Bazı şeylerin planı yapılıyordu ama Atatürk çok önceleri söylemiştir 1935’lerde. Demek ki bizim politikacılarımız o noktaya vardıysa eğer 62 sene geriden geliyor demektir.Onu görememişiz .Ne olursa olsun artık deyip son sözü söylemek lazım o kader denk noktası geldiğinde.Ben dedim ki asyaya açılırsak ne kaybederiz?Azerbeycan’ı Ruslar işgal ettiğinde arkadaşlarımıza orada kalın dedim,ezilseniz bile kalın dedim.Onların mağdur olduğu bir dönemde orada olmamız yardım eli uzatmamız bir kredidir. Devletimiz bir yönüyle bunu düşünüyor, bir diğer yönüyle de devlet olarak hareket ederse başka devletleri karşısında bulur.Oysa bizimki sivil bir girişimdir,yani bağışlayın ne deve ne kuş.Bize derler devlet adına mı hareket ediyorsunuz nasıl telakki ederseniz, kendinize mi hareket ediyorsunuz nasıl telakki ederseniz.Ama biz devletin ayrılmaz bir parçasıyız,yaptığımız herşey devletimiz adınadır.O açıdan bazen böyle bir belirsizlik de bizim için güç kaynağı oluyor.Çok önemli bir dinamik oluyor.Orada yapacağımız herşeyde KGB ile, Rus sertliği ile karşı karşıya kalacağımızı hep hesap ettik.Onurlu, demokrasiye ulaşmış, cumhuriyetle idare edilen bir devletin kendilerine uzanan elini saymalarıyla karşılaştık,adeta bekliyorlarmış.İltifatlarına mazhar olduk.Türkiye’nin geleceği adına önemli bir güç kazandık. N.S:Orta asya kültürümüzün ana ırmağının aktığı yer.Yesevi döneminde İslam anlayışında kadın erkek birarada ibadet eden Türklerin 13.yüzyıla kadar Kuran’ı da Türkçe okuduğunu hatırlarsak bugün neden kadını erkeği ayırıyorlar,haremlik-selamlık yapmaya çalışıyorlar?Dinde ve tasavvufta kadın erkek bir değil mi? F.G:Ahmed Yesevi bir insan, dünya kültürüyse eğer, Allah ve kainatı içine alan bir yorumla meselenin kaynağından farkı yoktur.Demek ki bunu farklılaştıran yine insanlar olmuş,insanların yorumları.Allah Resulu dönemine bakılacak olursa mescitte kadın erkek birlikte ibadet ediyor.Bizim camilerimiz gibi de mahfilli,mahsureli değildir.Arada bölme falan olmadan birlikte olurlardı.Değerli Hadis kitapları buyuruyor ki ; Medine yakınları çok fakirdir birer önlükle dolaşıyor bunlar.Namaz kılarken hoş olmayan manzaralar oluyor.Kadınlar hemen arkalarında namaz kıldığı için Efendimiz buyuruyorlar ki:”erkekler başını kaldırmadan siz başınızı kaldırmayın”.Burada bir mahsuru önlemek için, açıklıkla saçıklıkla karşı karşıya kalınmasın diye.Allah huzurunda olunan bir yerde,orası bir konsantrasyon yeridir. Zamanla bu işin üstü örtülmüş,siz erkeklerle Allah diyeceksiniz neden kadınları bundan mahrum edeceksiniz?Neden beraberlikten alıkoyacaksınız?Bu açıdan ele alırsak bizim camilerin mahfilleri, mahsureleri bile sorgulanmalıdır.Yesevi hazretleri de bu geleneği devam ettirmiştir.Anadolu’ya gönderdiği dervişlerde bu derinliğin, bu mananın, bu ruhun ve hoşgörünün temsilcileri olmuşlardır.Bu ruh Osmanlının kuruluşunda çok önemlidir, Mevlana, Hacı Bektaş Veli gibi pirler hep bu ruhun uzantılarıdır.Anadolu bu ruh,bu mana ile şekillenmiştir.Yesevi’ye kadar insanlar dinle hakikat arasına girmişler. Antik çağda kadınlar hakim olduğunda tanrıçalar vardı,sonra erkek egemenliğinde tanrılar çıktı.Sonra erkek erkeğe bir sistem kuruldu, bu bir zulüm sistemi oldu, maalesef denge kurulamadı yani. Karşı taraf hakkını alacağına ,hak almak adaleti kurmak,denge demektir,bu sefer tepki doğdu. Üstünlük söz konusu değildir,işbölümü söz konusudur. Dinimize göre kadın çoçuğunu bile emzirmek zorunda değildir.Yeseviler, Mevlanalar,Yunuslar bu meseleyi çok güzel yorumladılar,Ebu Hanefi de güzel yorumladı;hakim olabilir dedi. Bu ayrılıkları biz icat etmişiz bir etki -tepki sorunu olarak sürmüş. N.S:Kadın tecrit edilerek örtünmesi isteniyor.Kezban Hatemi Kuran’da örtünme yoktur diyor. Örtünme var mı yok mu?Bu konudaki dayatma nedir? F.G:Kezban hanımı ben de dinledim.Kuran’da örtünmeden bahsediliyor ama keyfiyet mevzuu ayrı.İran’daki gibi çarşaf mı olacak peçe mi olacak bu konuşulur.Bu İslamın geniş ufkunu biraz daraltmak olur,zevksizlik olur.İslam dinini bir kostüm dini haline getirmek olur ki bunlar yanlıştır.Başörtüsü de üzerinde durulacak usulden bir mesele değildir. Bunlardan dolayı insanın baskı altına alınması dinin ruhuna uygun değildir.Bu konuda dayatmalar, ısrarlar ifrattır ve zorlamadır.Hatta nefret ettirmedir.Gönülde sevgi çok önemlidir,işin kaynağıyla irtibat önemlidir bu tür meseleler küçüktür.Herkes hoşgörü ister,ben de kendi telakkilerim,kabullerim içinde hoşgörü isterim.Benim de buna ihtiyacım vardır.Ancak böyle olursa toplumun değişik parçaları biraraya gelebilir aynı ölçüde bende herkesi bağrıma basmalı ve kabullenmeliyim.O kadar çok müşterek yanımız var ki teferruata ait şeyler bizi bölüp, parçalamamalı.Caminin içinde birbirimize düşeceksek, barışı bahçede olmak sağlıyorsa dışarıda olmak daha iyidir. N.S:İran’da İslam adına bir devlet kuruldu.Bireysel özgürlükler ve sevgi yok edildi. İnsanlar tepkilerini oylarıyla anlatmaya çalıştılar.Acaba İslam bireysel özgürlükler açısından nasıldeğerlendirilebilir?İslamla demokrasi bağdaşmaz mı? F.G:Bazıları tepkiler koyuyor, ama günümüzde modern yorumcular İslam’ı özüyle iktisadi, siyasi ve kültürel yanlarıyla tahlil edince görülüyor ki bu sistemlerin, anlayışların değişik doktrinlerin her biriyle kesiştiği noktalar, içiçe girdiği halkalar var. Hatta sosyalizmle, sosyal demokrasiyle bile irtibatlandıran insanlar oldu. İslam Sosyalizmi diye kitap var.Peyami Sefa da 160 çeşit sosyalizmden bahseder bunlardan biri de İslam sosyalizmi der.Hatta bazıları kapitalizmden daha fazla devlet otoritesi,umumun çıkarlarını gözetme nedeniyle komünizmle bağdaştırırlardı.Bunların münakaşası yapılabilir.Bir kesit alıp onunla ilişkilendirerek bu oymuş demek ifrattır.Bediüzaman’ın burada enfes bir yorumu vardır;”arkadaşlarım bana çorba getirirlerdi ben tanelerini karıncalara verirdim.Bana bunun hikmetini sorduklarında bu karınca , arı milleti cumhuriyetçidir ben bundan dolayı seviyorum kendilerini.” Ama şekli cumhuriyetçi değil.Cumhuriyet deyip elli türlü insan hak ve özgürlüklerini baskı altında tutan değilim demiştir.Geniş katılımlı ve herkesin memnun olacağı bir hüküm sürmedir. Modern yorumcular İslamiyete cumhuriyet dememek için hiç bir sebep yok diyorlar.Kuran yorumlansa da , sünnet yorumlansa da zamanın yorumları en isabetli yorumlardır.En güçlü, en tutarlı , en kalıcı yorumlardır.İslam’a demokrasi dememek için bir neden yok.Osmanlı döneminde dünya kadar kanunnameler var.Bunlar dünyevi maslahatları hedef aldığından meseleye sekülerizm yanıyla bakılabilir.Kimsenin dinine,ibadetine karışılmaması açısından bakılırsa bir laisizm de söz konusudur.Anayasanın ilk maddesine bakın kimsenin dinine karışılmaz. Kuran’da “sizin dininiz size benim dinim bana” der.Dinin temel ruhu herkesi ruhuna basmasıdır.Osmanlıların kusurları olabilir ama milyonlarca insanı idare edebilmeleri bu derin hoşgörüdendir. İslam demokrasiyle taban tabana zıttır demek haksızlık olur, aynen demokrasidir,sosyalizmdir demek de ifrat olur.Aklın hikmeti vucüdu vardır.Her şeyi kendi çerçevesiyle kavramalı.Barışa yaklaşır o zaman. N.S:Sizin söyledikleriniz bir sentez içeriyor.Yunus’un sözünü ettiği “molla Kasım”lar ne olacak? F.G:Buraya geldikten sonra,Türkiye’deki hadiselerden sonra bir deneme olarak bir “Yobaz” şiiri yazmak istedim.Okuyamayacağım henüz düzeltemedim. Belli bir dönemden sonra Selçuklulardan beri biz yobazlık yaşamışız.Yobazlık bizim başımızın belası olmuştur.Din adına yobazlık yapanlar olduğu gibi dine karşı da yobazlık yapanlar olmuştur.Bunların en mümeyyiz vasıfları dayatmadır. Molla Kasım’lar her zaman yobaz tipin temsilcileri olmuşlardır. N.S: Yaşamınızda çok çile çektiniz,başınızdan çok şey geçti.İçinizdeki çoşkuyu boğmaya, sizi ezmeye dönük olaylardan nasıl çıktınız bugüne? F.G:Hep yararlı olmaya çalıştım, çilesini katmerli çekenler oldu.İçinizde bir ideal olunca yapılıyor.Çocukluğumdan bu yana Yesevi’lerin mirasçıları tekkelerin ışıkları,havası ruhuma sinmiştir.Böyle büyük bir tarihten gelen bir milletin küçüklüğünü hiç bir zaman hazmedemedim. Hep hayalimde, ütopya sayılan hislerle yaşadım.Bazen çaresizlikle onları gözyaşlarımla seslendirdim.Bence gözyaşı kelimesiz, sessiz şiirdir. Bu nedenle insanın ensesinde boza kaynattıkları da oldu.Vatan haini gibi takip edildiğimiz de oldu.Gönül koymadım diyemem ama unuttum onları.Şu anda kimseye düşmanlık duymuyorum.O zaman bile hislerimle değil, mantığımla meseleye yaklaştığımda bu işi bana yapanlara hakkımı helal ettim.bu altın kuşakta bir gün benim ülkem sikkeyi kesen,tuğrayı basan olursa her şeye katlanılır dedim. N.S: Bütün sözlerinizde,yazılarınızda derin ve güçlü bir vatan sevgisi var. Pek bilinmeyen bir olay da sizin 1986’da Suriye’den Türkiye’ye kaçak girişinizdir. Mayınların arasından geçerek gelecek kadar mı seviyordunuz Türkiye’yi? F.G:Her hadisin arkasında şok bir hadise vardır,onu ezberleten odur. 1986’da aranıyor diye derdest edilmiştim.Özal’ın demokratik centilmenliğiyle ben salındım.O sene umreye gitmeye karar verdim, altı sene çok sıkıntı çekmiştim bir deşarj olma, bir konsantrasyon deyin isterseniz.Cidde’ye gittiğimde Türkiye’den haber verdiler havaalanında derdest edileceksin diye.Ben de yolumu değiştirdim Halep’ten geçeyim dedim.Annemin dayısı da kadıymış orada, onbir gün kaldım.Ayakkabısız, sürünerek ve dikenlere tutunarak geçerken anladım daha çok ben bu ülkeyi çok seviyorum.En sevdiğim Efendimizin yeri bile gözümde grünmedi Türkiye hasreti başlayınca.Kurşun menzilinden geçiyoruz iki taraftan.Üç dört kilometrelik yeri yedi sekiz saatte geçtik.Geçince şu kayanın dibinde 24 saat uyuyabilirim dedim.Böyle bir duruma maruz kalmayınca insan milletine bu kadar aşık olduğunu, sevdiğini bilmiyor.Bir bayram yaşadım. N.S: Hoşgörü sizin yönteminiz olarak burada işe yaradı mı? F.G:Bazı yerleşmiş adetler,davranışlar uzun zamanda ancak kaldırılabilir.Bazı sosyologlar,psikososyologlar peygamberimizin büyüklüğünü orada arıyorlar.Böylesine vahşi,ilkel kabileler arasında kötü ahlakları, huyları söküp atması mucize gibi görülüyor.Hoşgörü zaten milletin ruhunda var,bunun ortaya çıkması için toplumun çeşitli kesimlerinden sanattan ilim yuvalarına kadar herkesin ısrar etmesi gerekir.Yerleşik hale gelmesi için uğraşmalı.Kavga ortamı birden bire gitmez. Burada medyaya çok önemli bir iş düşüyor.Dikkat etmeli tahrip kolay tamir zor.Restorasyon birden bire olmayacaktır. Duygunun, itimadın yükselmesi, bakış açılarının değişmesi her şeyin yerli yerine oturtulması uzun zamana bağlı.Fakir diyorum ki,toplum hoşgörüye sahip çıkmalı.Hiç bir şeye karşı cihad ilan etmemeli ama mümkünse hoşgörü için cihad ilan etmeli.Bu insanlara karşı değil,kötü duygulara,tutkulara karşı yumuşak bir mücadeleyle insanları iyiye, güzele inandırmalı.Ümitsiz değilim.Fakat çok çetin bir işe kalkıştık diye korkuyorum.Bu konuda bedel ödemeye değer. Günümüzün yeni bir insan tipine ihtiyacı var.Hatta dünü aşkın olması gerektiği gibi bugünü de aşkın bir insan tipi.

Fethullah Gülen Cumhuriyet döneminin ilginç bir kimliği ve kişiliği. Her yönüyle onu tanımaya çalışmak biraz da ülkemizin insanını tanımak demek bence.Onun sentezi; tarihiyle barışık, çevresiyle , bugünüyle ve geleceğiyle barışık olmak. Erzumlu eski bir aileden olan Fethullah Gülen soyağacı olarak bir yandan Selahattin Eyyübiye, diğer yandan Hz.Ali’ye dayanıyor. Namaz için ara verince sohbetimize ben odasında istirahat ediyorum yarım saat.Çok sade döşenmiş odada siyah mobilyalar,bir yatak, televizyon ve dünya haritası var. Yerdeki Çin halısı üstünde açık seccadesi çok sade kıbleye çevrili duruyor.Hemen önündeki sehpada Kuran-ı Kerim ve üstünde gözlükleri. İlaçları aynanın önünde epey bir kaplıyor,insülin iğneleri özellikle göze çarpıyor. İsmet İnönü’nün en büyük hizmetinin Batı ve Doğu klasikleri tercümelerini yapmış olmasını söylediğini anımsıyorum masanın üstünde Azerbeycan asıllı , onikinci yüzyıl İran edebiyatının en büyük Mesnevi şairi Nizami Genceli’nin Mahzen-i Esrar kitabını görünce. Yanında Peyami Safa’nın 20.asır Avrupa ve Biz duruyor. “Kendini yenileme devamlı varolabilmenin ilk şartıdır,milletler, devletler duygu ve düşüncede,kalbi ve ruhi hayatta kendilerini yenilemeli, gençleşmeli” diyen Fethullah Hocaefendi eşyanın ve zamanın dilini insanına tercüme ediyor.Onun için zaman bir boşluk değil. N.S:Huntington “Medeniyetler Çatışması” kitabında ortaya sürdüğü teze ne diyorsunuz? F.G: Kültürlerarası çatışma olacağına inanmıyorum ben.Hatta böyle bir şeyi birileri planlıyorsa ve şimdilerde bir kısım hülyalarına dayanarak bu mevzuda bir kısım iddialarda bulunuyorlarsa,bence,madem böyle bir dalga kabardı geliyor,onun telatümünü- Yahya Kemal’e ait bu tabir_ yaşamadan evvel daha büyük bir dalgakıran koyalım bunun önüne, parçalayalım o dalgayı. N.S:Onun Türkiye için yorumu da; siz Avrupayı boşverin Doğu’da İslam dünyasının lideri olun zaten siz Avrupalı değilsiniz. F.G:Fakir, onu da kabul edemeyeceğim.Bizim Avrupalı da bir yanımız var, İslam dünyası ile de var. Avrupa ile entegrasyonumuz,öbürünü zaruri olarak çekip getirecektir.Eğer onu bilerek söylüyorsa bu bir yanlış.Bir kasda binaen yapıyorsa o kasda da gelmemek lazım. Bu kuru bir gündem meselesi,bir parti meselesi değil. N.S: Efendim, bir aydır Amerikada’sınız. Amerika’yı nasıl tanımlarsınız?Amerika nasıl bir ülke sizce ve bugün yeryüzünden Amerika kalksa eğer neler olur?Kalkması iyi mi, kötü mü? S.4. N.S: Çin’den bir endişeniz var mı?Çin’in dünyadaki yeriyle ilgili ne düşünüyorsunuz? S.9 N.S: Cezayir’de kadın yazarlara ölüm fetvası çıkartıldı, çoğu aydın öldürüldü. S.10 N.S:Tanzimat fermanında da belirtilen “Avrupalı müslüman” kimliği bizi belirleyen bir kimlik mi?Türk Avrupalı müslüman kimliği geleceğindir diyebilir miyiz? N.S:Bir Türk kimliği tarifi yapabilir misiniz, Türk kimliği nedir? Türk kültürünün Orta Asya ile 21.yüzyılda nasıl bir ilişkisi olacaktır? N.S:Bu zenginliğe rağmen sizin okullarda ağırlık hep matematik ve fen bilimlerinde. Sosyal ve kültürel alanda bu kadar zengin olan Türkiye’de okullarınız neden sosyal bilimlere yeterince önem vermiyor, sosyal bilimlere teşvik etmiyor öğrencilerini?Dünya ‘da da sosyal bilimlerin önemi anlaşıldı ve bugünü değerlendirmenin başka yolu olmadığı anlaşıldı. S.13 N.S:Dünyanın yeniliğe açık olduğunu söylediğiniz bu dönemde siz de bireyin çiçek açmasına çok önem verdiğinizi belirtiyorsunuz. Ama cemaat sonuç olarak kapalı bir sistemdir.Bu kapalılık içinde açılma ve genişleme mümkün mü?Fikir,düşünce üretimi açısından bu nasıl yansıyor cemaatinize? N.S:İnsan hak ve özgürlükleri daraltılabilir mi? F.G:Bu Anayasa bize biraz bol geldi daraltmak icap eder demek belki tartışılır tarafları bulunur,ama insan hak ve özgürlüklerinde daraltma tasvip edilemez.Ama bazı şeyleri öteden beri dıştan alırken bu bize uyar mı uymaz mı demeden bizi bir kalıba koymaya çalışıyorlar. Oysa bu milletin, bu devletin, bu toplumun kendine has özellikleri vardır.Onu kendi özelliklerinde aramak lazım,eğer onu kendi özelliklerinde aramazsak başkalaştırmış oluruz.Bu da toplum çapında yeni buhranlara sebebiyet verir. biz de bu buhranları yaşıyoruz.Başka kalıba koyamazsınız, bu milletin atamıyacağı bazı şeyler vardır. Tarihi vardır,tarihi dinamikleri vardır.Özü vardır,din gibi çok önemli bir dinamiği vardır.Bunu nasıl telakki ederseniz edin,nasıl yorumlarsanız yorumlayın atamayacağınız şeyler var.Bunları nazarı itibare almadan farklı dünyanın şeylerini farklı dünyanın kıstaslarına göre gelişmiş, oluşmuş alıp, konfeksiyon usülü hazır elbise gibi milletin başına geçirmek problem meydana getirir.Bu nedenle yaratıcı dimağlara, düşüncelere ihtiyaç var. Bilim aşkıyla yanıp kavrulan, hakikati arayan insanlara ihtiyaç var. Ayrı ayrı güzel şeyler söyleniyor ama kendi özümüzü yakalama fırsatını bulamıyoruz. Yine de iyimser beklentilerim var.Kendi cevherlerimizi meydana çıkaramadık,üzülerek ifade edeyim böyle bir gayret yok.Kendimize güvenimiz de yok. N.S:Neden kendimize güvenimiz yok? F.G:Bir zaman böyle bir bombardımana maruz kalmışız, Türk insanına “Türk-i bi idrak” denmiş Osmanlı döneminin son yıllarında bile. Bir milletin kendine itimadını sarsan böyle bir yaklaşım fevkalade yanlıştır. Bizi esir olarak kullanmak isteyenler bizim çok dinamik olan kendimize güvenimizi yıkmışlar zannediyorum.Ben kendimize güvenin sarsıldığı, harman gibi savrulduğu dönemde yetiştim. Katiyen bir Türk iş beceremez onun uçak yapması müsbet ilimler adına bir şey ortaya koyması,o zaman NASA yoktu öyle bir yerde çalışması, bir Edison, Einstein gibi bilim konusunda bir şeyler ortaya koyması hele bunları dinle telif etmesi bunlar milletimizin kabiliyetlerini aşkın şeyler bununla uğraşmayalım denmiş.Hatta biraz da tahkirle, bunları gavur yapar biz de kullanırız gibi milletin düşünce serbestisine, iradesine zincir vurulmuştur.Son yıllarda,biz bunu hep kırıp atmaya çalışıyoruz ama pratikte bize birşeyler ifade edecek durumlar olması lazımdı.Bu nedenle matematik,fen olimpiyatlarına öğrencilerin katılmaları ve başarıları ben de bu duyguyu pekiştirdi.Bunun olması lazımdı. Nereye giderse gitsin dünyada ,Japonya da birinci oluyorlar. Bu gösteriyor ki,bunlar teknolojik bir dünya kurabilirler.Kaç senedir dünya birincilikleri var.Bunlar bizi içine koydukları fanusu kırmamıza vesile oluyor. Bizi kültür emperyalizminin baskısı altında tutmak için birileri bizi kabiliyetsiz göstermeyi bu işin bir gereği olarak görmüş.Böyle bir telkin bombardımanına maruz bırakmışlar.Bizden bişey olmaz demişiz. N.S:Aydınımızın da pek inancı yok diyebilir miyiz? F.G:Maalesef,aydınımız bile söylüyor.4. asrın sonu 5.asrın başında Asya’da gerçekleştirilen bir rönesans var.Atalar onu alıp değerlendirmişler, bilim dediğiniz şey birdenbire ot gibi bitmez yani. Fikirlerin birbirinin içine girmesi, tecrübe birikimi, istialeler, çağın yorumları bunlar bir yere getirilmeli.Aydınımızın önce bizim bir şey yapabileceğimize inanması lazım. Hep dışta arıyoruz,oysa içimizde çok cevherler var.İbrahim Hakkı’nın dediği gibi “bir hazine gibi yatıyor”,onu keşfetmek lazım. N.S:Sizin “Altın nesil” diye kast ettiğiniz ve yetiştirdiğiniz çocuklar bu hazinenin keşfi midir? Bir muhalif rüzğar esmezse bu harmanı yanlışlıkla savurmazsa Türkiye ; daima bu tür tehlikeler mevcuttur,son günlerde de bir kriz yaşandı.Kriz tam atlatılmış sayılmaz ama, yine de demokrasi yani, hiç olmazsa demokrasi.Bir rüzğar savurmazsa fikir mimarları, geleceğin fikir işçileri bu okullardan,devletin okullarından çıkacaktır.Birbirlerinden etkilenecektir. Batı ile bir birleşme çok önemlidir.Batı ile entegrasyonun ayrı kazançları olacak.Amerika’yı yakın hissedeceğimiz yanlarıyla,yakın takibe alma ve değerlendirme önemli şeyler bunlar. Bunlarla bu “Altın Nesil”i yetiştirebilir ve dünyada ilmi teknolojiyi temsil eden bir genç nesil .Psikososyolojik açıdan da inanıyorum buna. N.S:Diğer İslam ülkeleri arasında Türkiye’nin farklı bir yeri var. Demokrasiye inanan bir İslam ülkesi olarak Türkiye İslamla demokrasi yi bağdaştıran tek sentez olacak mı bölgede? F.G:Demokrasi de tam değil Türkiye’de tabii.Mesela ben öyle bir demokrasi arzularım ki; dünyadaki belli düşünce devrimlerini kucaklamanın, korumanın yanıbaşında benim kabir sonrası hayatımla ilgili problemlerimi de çözsün isterim.Onları da müsamaha ile kucaklasın.Demokrasi bir gelişme süreci yaşıyor.Demokrasi geriye dönülemez bir süreçtir.Demokrasinin gelişimi,olgunlaşması; Darwin’in evrim teorisi ne kadar doğru bilemeyeceğim ama ruhta, insanların düşüncelerindeki evrim yaşandığına şüphe yok.Bir gün çok yüksek seviyeli bir demokrasiye erişilecektir.Önce zamanın yorumunu beklemek lazım.Zamana saygılı olmak lazım. Hazımsız insanların hazımsızlığını da tahrik etmemek lazım.Türkiye’de her iki kesimde de hazımsızlar var. Türkiye rüştünü ispat etme konusunda da bir şüreç yaşıyor.Her doğruyu söylemek her zaman doğru değildir. Doğrular topluma mal edilmeli ama henüz mevsimi değilse o doğruları öldürmeyelim derim.Doğrulara saygının ifadesi olarak o gerdanlığı öyle boyunlara takalım ki bir kıymet ifade etsin. N.S:İnsanlar farklılıklardan hoşlanmıyor,farklılığa karşı önyargılı. Diğerlerinin de kendisi gibi olması isteği çok dayatmacı bir talep. Bizde tüm cepheler bunu istiyor. F.G:Çok doğru buyurdunuz.Bizim hoşgörü esprisiyle aşmaya çalıştığımız da belki budur.Çok farklı konumların, anlayışların kabulü demektir bu.Onu kabullendiğiniz takdirde çok kimsenin düşüncesinden, fikrinden istifade etme şansınınz olacak. Batılı düşüncenin öyle yararlı yanları vardır ki;sistemli düşünme, bu mümince bir sıfattır. Bence her mümin her sıfata mümin değildir.Bu mümince bir sıfatsa , böyle bir sıfatı olmayan mümin kafir sıfatı taşıyor demektir benim anlayışımda. Böyle bir sıfatı taşıyan hıristiyan olsun,mecuzi olsun, budist olsun mümin sıfatı taşıyor demektir.Burada çok ince bir husus vardır, Allah insanlara muamelesini onların sıfatlarına göre yapar.Yani sizin sıfatlarınız , davranışlarınız önemli.Mesela burada bir şeye hayran kaldım, burada mükemmel ve işleyen bir sistem var.Hastanede tüm doktorlar herkesin işini aynı anda yürütüyor, sizi incitmiyor. Hastanede en az yirmi doktor,otuz hemşire gördüm,biri hariç, bizim doktorların abus çehresine hiç benzemiyor onların ki.Sıcak ve inandırıcı , güleryüzlü davranıyor şimdi bu mümince bir sıfattır. Beriki mümin camiden çıkmıyor ama bu yoksa demek işin esprisinden mahrumdur,bütün hayatı boyunca mahrum yaşar.Bu bana çok önemli geliyor. N.S:Genellikle zerafet gibi, incelik gibi şeyleri günlük yaşamımızda artık kullanmıyoruz.Kimse kimseyle biraraya gelmiyor,paylaşmıyor. Avrupa Topluluğuna girmeli miyiz? F.G:Hoşgörü olunca herkese, her düşünceye açıksınız demektir. Eğer arada uçurumlar meydana getirilirse entegrasyonun avantajlarından mahrum kalırsınız demektir.Biz Batı’nın bizim için avantaj sayılacak çok yanlarından mahrum kalmışızdır. Amerika’nın bize kazandıracağı avantajlarından mahrum kalıyoruz. Soyut,kuru bir Doğu’dan söz ediyoruz,doğrudur Batı’nın yanında Doğu tutulmalı ama Doğu diye de çok yüceltilecek bir şey yok ortada. Hoşgörü öyle bir köprü ki, onun yanında her şey cılız kalıyor. Çok açık ve net olarak söyleyebilirim,Avrupa ile entegrasyonu gerekli görüyorum ben. Gelecekte daha ciddi beraberlik olacaksa, bunun içine planlı programlı girilerse şayet bizim için olumlu olur.Bizi mecburi istikametler zorlarsa işin içine plansız itilmiş oluruz, içinde bulunduğumuz dünya bu dünyaya göre teşekkül eder ve biz çok mağdur oluruz. İkincisi böyle bir entegrasyonun Allah nezdinde bir kıymeti varsa; ameller niyetlere göredir.Baştan işe kendi irademizle, isteğimizle girmeli ve irademizi kullanmalıyız.İçine gireceğimiz dünyada bizim de diyeceklerimiz vardır, pazarlıklarımız vardır.Biz entegrasyona evet diyoruz ama bizim de şartlarımız vardır. Vakum bizi yutarsa eğer, 20.asra girerken başımıza gelenler tarihin tekkerrürü olur. N.S:Avrupa ile entegrasyonu ciddiye almayıp D8 adı altında müslüman ülkelere yönelme ne kadar doğru sizce?Refahyol Türki Cumhuriyetleri tümüyle göz ardı etti. F.G:Bu biraz hissi, biraz bir mantelitenin,bir kesimin tabanına mesaj vermeye matuf şeyler.Onlar D8’in bir şey getireceğine inanıyorlar mı, ben aklı selimin buna inanacağına ihtimal vermiyorum.Tabana mesaj vermek için böyle bir yanlışlıkta ısrar ediyorlarsa yanlış yapıyorlar. Bir kere dünyadaki konjoktür buna uygun değil.İslam ülkeleri olarak her biri bir Batılının elindedir. Suudi Arabistan da böyledir,İran’da böyledir. Dümendeki insanların izni olmadan sizle böyle bir anlaşmanın gerçekleşmesine kimse izin vermez. Bir de İslam dünyasının size bir bakışı var, İslam dünyası iki üç asırdan beri dinin kaynağı kendilerinde zuhur etmiş diye bize tepeden bakmışlardır. Dilleri Arapça, Farsçadır.Biz dillerini bilmeyiz.Dinin yorumunu başkalarından alırız.Hepimiz tufeylileriz, bizim gücümüz ne ki falan gibi bu açıdan bakılır.Hatta Asya’da okullar açmaya çalışırken bunu daha sonra düşünürüz diyorlar sözü size bırakmıyorlar söze saygısız davranıyorlar.Oysa ki Asya Türkiye’yi idare edenler için çok önemli. Avrupayla bütünleşmemiz çok önemli ama Türk işadamlarına , girişimcilerine bir köprü olacaktır,dünya ile rekabetini kolaylaştıracaktır.Belki müşterek bazı şeyler yapacaktır bu Avrupa’ya karşı da kullanma imkanı verecektir.Biz kimseye halatla bağlı değiliz Pasifik’i de kullanırız, Asya’yı da Avrupa’yı da. Ayrı ayrı alternatiflerin olması bize daha geniş bir zeminde pazarlık imkanı verirdi.Politikacılarımız,yatan hariciyemiz bunu bilemediler.Bu açıdan Asya önemliydi,bir fırsat terk edildi. Geleceğin de önemli bir teminatıydı bu. Hiç olmazsa uzun vadedeki fırsatlar kaçırılmasın diye benim gibi düşünen arkadaşlarla aydınlarımızı aynı çatı altında yetiştiren ilim,irfan yuvalarını kurduk.Kaçırılmış bu fırsat acaba 25 yıl sonra yeniden elde eder miyiz ya da şartlar daha hızlı seyrederse onbeş sene sonra bir daha idrak eder miyiz diye uğraşıyoruz.Bunlar anlamadılar ama onların anlayacağını umuyorum.Ben ,şahsen D8’i tabana verilmiş çok ucuz bir mesaj olarak görüyorum.Riski çok olan bir mesele buna değmez. N.S:Politikada hep fırsatlar kaçırdığımızı söyleyebilir miyiz? F.G:20.yüzyıla girerken Türkiye ciddi bir sarsıntı geçirdi. “Mehlika Sultan”da anlatılan gençler tipini temsil eden, Tanzimat’ın kendi değerlerinden kopmuş nesli.Bu dönemde Batı ile tam bir içli dışlı olsaydık, çok büyük değişmeler olurdu.İsviçre’de değil Atllanta’da olmayı tercih ederdim.Cumhuriyet,demokrasi yaşanırken bir takım değerler çok ciddi ihmale uğradı.Türk toplumunda bazı gerçekler irdelene,irdelene ortaya çıkıyor.Yeniden onlara sahip çıkılıyor. Manada bir değişim yaşanıyor.Kendi kültürümüz ağırlığıyla kendisini hissettiriyor.Kendi din yorumumuz ve anlayışımız ağırlığıyla hissediliyor.Bu dinamiklerle artık 21.asra açılırken, bence hangi dinin içinde olursak olalım kimsenin bize bir şey bulaştırmaya gücü yetmeyecektir.Ne Dalay Lama’nın başdöndürücü meditasyonları,ne de Uzak Doğu’nun esrarı ,ne bu mistisizmler ne maddenin illüzyonu başımızı döndüremeyecek. Toplumumuz maddi ve manevi dinamikleriyle yeniden toparlanıyor.Mutlaka bazı küçük kayıplar yaşanacak ama Cumhuriyette,demokrasi de bu milletin istikbali için önemlidir. N.S: Mistisizmin toplum için gelecek vad etmediğini söylediniz.İran’da ve Mısır’da mistisizm ağırlıkla vardır ve burada toplumun yüzü sanki ölüme dönüktür.Onun içinde kaybolma,ağlama olarak tezahür eder. Türklerin İslam anlayışı hayata bağlı,yaşamı seven bir anlayıştır. Toplumun yüzü hayata dönüktür.Ramazan’da eğlenen, bayramla onu şenlendiren ve bayramını “şeker” e dönüştüren bir yaşama sevinci görülür.İslam aleminde Türkler böyle sadece.Ramazan’da yaşanan fark bile bizim diğer İslam anlayışıyla aramıza ciddi ayrımlar mı koyuyor? Din de eğlenme var mı? F.G:İnsanın değişik yanları vardır. Hukuk sistemleri de bunu böyle kabul eder.Din eğlenmeyi meşru kılmıştır.Peygamberimizin(s.a.s) olgunluğuna erişemediğimizi anlatan bir öykü: Zenciler camide kılıç mızrak oyunu oynamışlar,def çalmışlar.Ayşe validemizde diyor ki:”Ben de bakmak istedim,AllahResulünün omuzundan baktım onlara.Mescidde seyrettim onları”diyor. Yani onlar oyun çıkarıyordu ben de seyretmek istedim diyor.Bugün Süleymaniye’de oynatın bakalım millet ne diyor bakın.Ben oynatılsın demiyorum fakat ufuk enginliği meselesi yani.Harp oyunları oynuyorlar camide.Bir defasında da kına gecesine geliyorlar Araplarda adettir türkü söylenir diyor mescidde türkü söylüyor.Buna kadar yani.Nikah önemli bir hadisedir mescidde yapın bunu diyor.Herkes görsün bunu.Nikah gizli, kaçamak iki kişi arasında değil diyor. Açıklık olsun diyor. N.S: Kilisede olduğu gibi evlenme öneriyor yani? F.G:Çok daha zengin.Neden?Çünkü mescidin içinde o mesele aynı zamanda bir ruhaniyet kazanacak.Allah’a yakınlık içinde cereyan edecek,verilen sözler tutulacak.Böyle sağlam bir yerde yapmayı öneriyor.Demek ki bazı şeyleri biz ksıtlamışız.Bu meseleler iyi tetkik edilirse başka şekilde şekillendiren yanlış anlayışlara yol açar bilmemek.Dinin hayata bakan yanını yapan aslında “deve çobanları”dır.Bununla iftihar ederlerdi.Allahın Resulü de ifade buyurur:” Bir gün bu deve çobanları yüksek binalarda çalım satacaklardır”diye mucizevi bir haberidir. İran ise baştan beri sünni toplumlara reaksiyoner olmayı yeğlemiştir.İran tarihi ihtilaller tarihidir.Bir tepki cemaatidir.O nedenle doğru düşünmesi, dengeli karar vermesi,dünya konjoktürüne göre bir yol takip etmesi mümkün değildir.Devletlerarası münasebetler açısından komşumuzdur bu açıdan nasıl ilişki kurulacaksa kurulmalıdır ama iran’ın iki önemli ve tehlikeli yanı vardır:1. Dini ihraç etmek. Kendi mezhep ve yorumlarını gerçek dinin önünde tutarlar.Bir insan şii değilse hiç bir şey değildir yani. İkincisi:Ali muhabbetine gelince sadece bir renk kazandırma için bahanedir.Onları Ali sevgisi değil Ebubekir-Ömer düşmanlığıdır ayakta tutan onları. İşin kaynağı açısından Ali’ye mecbur olmuştur.Bugün bölgede yayılmacılığı ve bölgede bize rakip olması tehlikelidir.İran bölgede rahat duracağa benzemez. Irak’ta %80 şii vardır , endişe ederim ben. Fransa İran’ı desteklemiştir Humeyni’yi barındırmıştır.İrangate Amerika’nın durumunu da ortaya koydu. D8’ler falan denince aramızda problem yok dendi,tarihte aramızda problem olmadığı dönem yoktur. N.S:İran’da neden okulunuz yok?İzin vermediler mi? F.G:Devlet izin vermedi. Komşumuz,Türklük adına Azerbeycan’da bir okul açalım diye ısrar ettik.Bir komik teklifte bulundular: “Öyle çok paranız varsa,yardım edecekseniz siz parayı verin biz açarız”. N.S: Siz İran’ı Orta Asya’dan kovdunuz hatta alfabenin Latince olmasında rol oynadınız.İran Tacikistan haricinde tutunamadı, kimse Vahabilere ve onları inandırıcı bulmadı. F.G:İran hep fitneler tarihi olmuştur.iran İslam’ı zorla kabul etmiş, mukavemeti entrikada bulmuştur. Sporda bile teknik nakavt olur. Ali ‘nin kitabı tam bir edebi şahaserdir.Sheakspear gibi okunur. Hz. Ali büyük bir şahsiyettir , bizim için çok önemlidir.Ama Ali’nin büyüklüğü izafi bir büyüklük değildir.Ali’nin büyüklüğünü anlatmak için başkalarını küçültmeye ihtiyaç yoktur.Bir mana eridir.Tüm tasavvuf erleri, babaları onu severler.Fakat ,Şia, Fars Aleviliği müslümanlığa karşı kin ve nefretini Hz.Ali’ye de yansıtır, Ali’yi kendi mitolojilerindeki Zaloğlu Rüstem haline getirmişlerdir. Mübalağa zihni bir yalandır.Doğru olandan yalan insan haline dönüşmüştür.Türkiye çok dengelidir. Selçuklularda, Osmanlılarda da böyledir. Biz dergahlarda “canım Ali” diye destanlarını dinleyerek büyüdük. Vahabiler de Ali’yi küçümser. Biz herkesi severiz. İran tarihinde mübalağalarıyla ünlü. Hayatlarına sinmiştir. Ben Mekke’de ağlıyor gibi göründüklerine şahit oldum,misafirhanede komşumuzdular.Akşam bunları teybe aldıklarını ve dinleyip eğlendiklerine şahit oldum.Samimi değillerdir.Bunlar komşumuz olması nedeniyle münasebete engel değil.Humeyni “Velayeti Fakih” kitabında aynen şöyle der: İmam olmayan insanlara başvuran Allah’a karşı gelmiş sayılır,takuta hizmet etmiş olursunuz”.Velayeti Fakih doktrini Humeyni ile Şii tarihine girmiştir.Kendini beklenen imam (12.imam) yerine koymuştur bunu açıkça söylememekle beraber.10.yıl kutlamalarında dinlemiştim; “Humeyni peygamberden büyüktür,çünkü peygamberler hayatta iken hiç bir işi sona erdirememişlerdir oysa humeyni başarmıştır” dediler. Bu esef tablosudur. N.S: İran Türkiye’de İslamcılara eziyet edildiğini söylüyor, Cumhuriyet döneminde yapılanları örnek gösteriyorlar. F.G: Her şey kendi zamanında ve koşullarıyla ele alınmalıdır.Kılıç Aliler, Kel Aliler,mahkemeler ben daha mutedil olmayı yeğlerim. Nedenleri görmezlikten gelerek bunu bir din düşmanlığı şeklinde,dini ortadan kaldırmak şeklinde dış basında da , iç basında da insafsızlık olarak görüyorum.Bunu bugün bir kısım müslümanlar anlayamaz. Demokrasi havarileri bile anlayamıyor.Ben Mustafa Kemal’in, İnönü’nün dinin üstüne yürüdükleri kanaatinde değilim. Son günlerde bir şeyler oldu mesela Sincan’da birileri kalkıyor bir şey söylüyor.Bazıları ağza almamın imkanı olmayan tabirleri söyleyen insanlar nasıl müslüman olur?Bir müslüman davranışı olamaz.Uslup kişinin aynasıdır.Buna karşı asker huruç ediyor.Askerin yaptığı haraketin nedenlerini görmemezlikten gelirseniz yanlış kararlar verirsiniz. N.S:İran ‘ın siyaseti Hep İslam içinde görmesi ve siyasi İslam olarak yönlendirmiştir.Türkiye İran gibi olur mu?.Bizim din anlayışımızla Arap ve Fars anylayış arasındaki farklar neler? F.G:İran o bölgede olmanın gereğini yerine getiriyor.O bölgede din olmadan hakimiyet olmaz.Yayılmak dinle mümkün ancak.Onlar din anlayışı çok farklı sundular, imamlarla idare edilen,işin içinde ruhani bir şeyler olma zorunluluğu koymaları.Asıl mesele Kuran ya da Kur’an değil Ali’dir. Türkiye İran gibi olamaz bir kere din esprisi çok farklı. Kaynaklar itibariyle de çok farklı.Esas imamet meselesi akideleridir. Dinin hükmüdür.Sünnilikte böyle mesele yok.Din bir değildir ki Türkiye İran olsun.Türkiye’de nasıl anlıyorsa anlasın herkesin dine sahip çıkması lazım bir yönüyle,Suud bağnazlığından ve İran fundemantalizmden Türkiye’yi kurtarmak için bu şart.Bizim arkadaşların Asya’daki faaliyetleri içinde aynı şeyi söyleyebiliriz.Vahabileri ve İranlıları uzak tutmak için tasavvufun enginliğinden de yararlanarak toplumunun her kademesine hakim kılmazsanız o tür bağnazlıkların hakim olmamaları için hiç bir sebep yok. N.S:İran’ın girebildiği bir Tacikistan oldu Farsça nedeniyle,sizin okullar gibi onlar rağbet görmediler. F.G: Orada da yine arkadaşların beş okulu var. Zengin bir arkadaşımız her şeyini sattı orada okulları açabilmek için yeni onu kalbden kaybettik.Tacikistan 3.5 milyonluk Ankara kadar yer. N.S:Orta Asya’da insanlar sizin okullarınızda çocukları okusun istiyorlar.Öğretmenleri örnek insan olarak seviyorlar. Çağdaş olandan yana taleplerini koyuyorlar.Türk İslam’ının farklılığı bunu getiriyor mu? F.G: Bizim İslam anlayışımız daha derindir diyebiliriz.Bu Mevlanalara,Yesevilere ışık tutan şey,ışık başka bir şeydir. Türk milletine yansıyan ışık Keşkek’te, Buhara’da prizma gibi yansıyarak ulaştı, mana derinlikleriyle.Asya steplerinin ……. onlara medyunuz. Dini,yoruma açık yanlarıyla, çok engin yorumlamışlar.Dinin evrenselliğini Ebu Hanefiler ,Yeseviler kabul ettirir. Gel gör ki, başkalarının olumsuz imajları bize de gölge düşürüyor. N.S:Avrupa bunu değerlendirebilir mi? F.G:Luther döneminde yaptığı gibi Hıristiyanlık yeniden kendini restorasyona tabi tutmazsa, İslam’ın bazı dinamiklerinden yararlanmazsa gelişen şartlar içinde yaşaması zorlaşır. Türk kültürünün dünyayya katkısı kavgasının verilmesi luzümuna inanıyorum.Dünya kuvvetler muvazenesinde Allah’ın izniyle yine bir güce ulaşıcaktır.Bakın, Bosna’da verilen kültür savaşla bile onlardan geri alınamadı.Demek öyle zengin ki atmadılar, o dönem için post moda olan bir şeyi ,İslam’ı benimsemişler.Bağnaz olan ölüp gidecektir. Bilinmemesi gerekenleri millet unutmuştur, millet ruhuyla Akşemsettin’i unutmaz.İşin cesedine talip olanlar, kabuğuyla uğraşanlar kendi kabukları içinde çürüyeceklerdir. Fethullah Gülen Hocaefendi ümitle iradenin zaferine iman etmiş biri. Bireye ve yeniliğe güvenerek kafa ve kalp bütünlüğüne sevgiyle ulaşmanın önemini anlatıyor.”Cehaleti kurutmadan kitleler aydınlığa kavuşamaz” diyen Hocaefendi bir modern bilim ve metodoloji aşığı. Zan ve tahminlerin ilmi olmadığını, ispatlanmış hakikatlerin inkar edilemeyeceğini , bunun tersinin bilimsel olamayacağını söyleyen Hocaefendi, kendini yenilemenin devamlı varolabilmenin tek şartı olduğuna inanıyor.Düşünce dünyası tüketilmiş bir nesle yeni bir ruh aşılamaya çalışıyor.İnsanın kendi içinde derinleşmesini , kendi kendini keşfetmesini önerirken inkilapçı ruhları seviyor.Ona göre, “insan doğruyu, güzeli ararken yanlışa düşebilir.Bu normaldir.Yadırganması gereken durgunluktur, araştırmamaktır”. Günde iki-üç saat uykuyla yetinen, az yiyen, çok okuyan biri.Bana toprağın altında 17 yıl geçiren bir tür çekirge türünden söz ediyor latince adıyla.Geçen yıl Amerika’ya geldiğinde gezilerinde birden her yanı kaplayan çekirgelere yanındakiler hayretle bakınca o öykülerini anlatmış.Bu olağanüstü ana tanıklık eden grup bu bir günlük yaşama sevincini,yaşam cıvıltılarını hiç unutamamış.Camın kenarına sıkışmış bir tanesini Hocaefendi kurtarmış ve kısacık ömründen hiç bir saniye heder olmasın demiş.Aslında bizim yaşamımız da 24 saat diyor. Hür teşebbüse inanıyor gönülden ve teşvik ediyor.Müminlerin yurt dışında ve içinde zengin olmaları şart ona göre.Eğitimle kalkınma kolkola, ekonomik olanla kültürel olanın beraberliği esas gelecek için. Genç, yaşlı,olgun tüm iş adamları zaman zaman biraraya gelip seminerler düzenleyebilir, ortak çalışma planları yapabilir, dünyayı kucaklayacak stratejiler üretebilir diye düşünüyor. “Cehalete karşı ilim dinamiğini “ , yoksulluğa karşı çalışmayı, dayanışmayı ve zenginliği öneriyor. Gerçek bir fizik tutkunu olan Hocaefendi Manas destanını yeni öğrenmemizden dolayı da üzgün. O Türkiye’de bir yabancı gibi yaşayan ruh iklimine karşı bin yıllık bir deneyimin ve geleneğin yeni ruh iklimini sunuyor. Türkiye kendini arıyor onun geniş ufuk çizgisinde. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin anlattıklarından ve yazdıklarından benim ne anladığımı size aktarmaya çalışıyorum aynı zamanda. Hocaefendi ana kaynağa dönerek ve ona yaslanarak dine yeni bir bakış açısı, ufuk getiriyor. Yeni olan burada ; kulaktan dolma bilgiler , hurafeler ve gelenek görenekler yerine inancı bilgiye oturtmak gayreti. Dinini tanımayan, bilmeyen geniş kitleleri düşünürsek İslam’ı bilgiye dayanarak öğrenilmesinin önemi kavranabilir. Sosyal ve kültürel yapının ana elemanlarından olan dinin yerine oturmasının binanın sağlamlığı açısından hayatiliği kavranabilir.Kafa ve ruh, akıl ve maneviyet birarada bulunmakta insan bünyesinde. İçi doldurulmamış, insani boyutu eksik bırakılmış insanlar sadece parayla, sadece emirle bir ömür geçiremezler.İnsanın içinin doldurulması ise , bilimsel ve ruhsal bilgiyle mümkündür. Bunun oranlarını herkesin yiyeceği yemeğin oranını belirlemesi gibi özel,bireysel bir tutum olduğu aşikardır.Bu nedenle Hocaefendi bireyin özgürlüğü, eğitimi ve hür teşebbüs üstünde duruyor. Onun verdiği ipuçlarından ortaya çıkan geniş perspektive ise; cami fonksiyonlarının sorgulanması gerekliliği. Cami kutsal bir mekan olarak kadınlara ve yaşama açılırsa, herkese kollarını açarsa dünyada ve İslam dünyasında büyük bir reform yaşanır. Bunu ancak Türk İslam anlayışı yapabilir. Ancak Türkler Yunus ilahilerini, mevlütlerini okuyarak ve ney üfleyerek devran tutabilir. Konser verilen, nikah kıyılan ve insanlığı kucaklayan bu anlayış tüm dünya insanlığına yepyeni bir anlayış doğurur inancındayım. Çünkü İran ve Arap terörizmi İslam’ı terörle özdeş kılıyor.Bu imajı sadece Türk İslam anlayışı hoşgörüyle yıkabilir. Selçuklular, Osmanlılar ve Cumhuriyet tarihinin hep başına bela olmuştur yobaz anlayış,yobazlar. Sümbül Efendi’nin üstüne yürüyen Kadızadeler’den bugün kimseyi hatırlamıyor olamamız bir tesadüf değildir. Devran tutan halkla birlikte ismi kalan Sümbül Efendi oldu. Türklerin Anadolu kültürüyle yaptıkları Osmanlı sentezini bugün artık aşmaları gerekiyor.Ona geri dönmek değil onu zenginleştirerek ve eleyerek yeni, çağdaş bir kimliğe ulaşmak sorunumuz. Bunu yapmak zorundayız. Ama Hocaefendi’nin dediği gibi “ sen senden kurtulmadan dere tepe aşılmaz”. Biz bizden kurtulmalıyız. Onu en yakınında dinleyenlerin bile anlamakta zorlanması , onun entellektüel boyutunu kavramakta güçlük çekilmesinden geliyor. Hocaefendi bir entellektüel. Ortega’nın dedigi gibi:” Entellektüel herkese,her şeye rağmen entellektüeldir,hatta kendine rağmen bile”.Kant ise iyi bir tarif verir: “kendi aklını kullanmaya cesaret et”. Cesaretimizi toplayıp aklımızı kullanalım derim. Nevval Sevindi Türkiye Cumhuriyeti’inin tarihi toplumun kendini yeniden üretmesinin hikayesidir.Bu süreçlerin tanımının yapılması ve incelenmesi kültürel bağlantıların ve referans noktalarının bilinmesiyle mümkün. Toplumsal süreç sözel kültürden yazılı kültüre geçişin, iletişim modellerinin değişiminin tüm paradokslarını yaşamakta. Kültür toplumda gündelik yaşamın her birimine karşılık veren, bir cevabı bulunan katmandır.Bunu dinle, dille, çeşitli üretim formlarıyla gerçekleştirir.Kültürel üretim araçlarındaki değişim,yani sinema, disk,kasetler,video kasetler,televizyon,radyo toplum içinde dolaysız erişim sistemlerini doğurdular. Bu erişim sistemlerinin kullanılması İslami vurgulamada yeniden üretim getirdi.Buradaki vurgu İslami vurgu kadar yeni olana da dönük olan bir karşılaşma. İslami modernleşmenin en önemli halkası olan Fethullah Gülen 30 yıllık teorisyenliği ve aktivist yaşamıyla incelenmesi gereken sosyal bir fenomendir. Onu görmemezlikten gelmek toplumsal/siyasal açıdan ayıp, bilimsel açıdan ise kayıptır. Türkiye’yi, toplumu ve kendimizi anlamanın yolu bütün halkaları bilerek dizmekten geçer. kamplaşmanın kısırlığına hapsolmuş siyaseti, şabloncu düşünceye teslim olmuş bilimselliği ve aydınları aşamazsak gelecek bilgi toplumu bizi aşar. Ulus devlet olmanın koşullarını bile kabullenmekten aciz olam hali bizi Milli Eğitim kavramından ve araçlarından yoksun bırakmıştır. Bir ulusun vazgeçilemez referanslarını düzenleyen ve yayan eğitim kurumlarını üretemeyen sistem yüzünden insan kaynağımızı, kültürümüzü yeniden üretimde kullanamıyoruz. FG Hocaefendi , bilimle İslami referansların yeni sentezini üreterek Türkiye için gerekli gündelik yaşam , felsefi düşünce açısından önemli bir alt yapıyı sağlamıştır.Burada kazanılan aktivist felsefe eğitimle açılım yapmıştır.Çünkü eğitim ulus olmanın temel kurumu olarak etkin. Gelenekçi konum korunurken onunla aynı anda gerçekleştirilen felsefi sıçramanın odak noktasını eğitim oluşturmakta.Bu toplumsallaşma demek aynı zamanda. Mistisizm bir kaynak olarak devrede bu yeniden üretimde, çünkü dinin ve bilimin sembolleri birleştirilerek ahlaki bir söylem günlük yaşamı kurguluyor. Buradaki kültürel örgütlenme her katmana, sınıfa dönük bir örgütlenme. Diyalog ve hoşgörü burada manivela etkisi yapıyor. Herkesi kendi konumunda kabullenerek onu da bir data olarak sisteme dahil ediyor. Gündemimizi sürekli “din” olgusu tutarken dinin günlük yaşamla ilişkisini ve bir dinamik olarak sosyal yapıdaki yerini değerlendirmemek cahillikle bile açıklanamaz. Bu “kökten tutucu” totaliter bir zihniyettir. Batı’nın bile duygularını gömdüğü 20 .yüzyıldan silkinerek çıkmak istemesinin karşısında bizim henüz yitirmediğimiz kültürel değerlerimiz var. Bizim kültür felsefemiz akılla gönül beraberliğine dayanmaktadır. Anadolu İslam anlayışı da bu temel üstünde çiçek açmıştır. İnsanı ve kültürünü küçümseyen anlayış, yok eden baskın kültür anlayışı 20. yüzyıla gömülecek tüm acımasızlığıyla. Bütün toplumsal model önermeleri, toplumu inşa etme diktatörlükleri bu yüzyılla gömüldü. Toplum yaşayan bir organizmadır, keyfe göre kesilip biçilemez. Burada ilişkilerin çözümlenmesi öne taşır. Öncelikle toplumsal bir sınıfın , kültürel bakımdan tek-biçimli (monolitik) olmadığını aklımızdan çıkarmamalıyız. Çünkü kurumlaşmış her sınıf içinde de iç farklılaşma süreçleri bulunur.Ayrıca belli bir sınıfla diğer sınıflar arasında değişen ilişkiler , iletişim modelleri çeşitlilik sağlar. Yani düz bir mantıkla çözme güçlüğünden söz ediyorum. Bu nedenle politize olmuş taraflar açısından aniden “hain” ilan edilme kolaycılığı 19.yüzyıl Avrupasını andırmakta bize. 21. yüzyıl kültürel bir yüzyıl olacak. Yani insanı merkeze alan düşünce sistemlerinin yılı. Hocaefendi’nin dediği gibi Ümit, insanın kendi ruhunu keşfetmesi ve ondaki iktidarı sezmesinden ibarettir”. İnsan kendi ruhunu ve bu ruhtaki iktidarı keşfederek zihinsel alandaki sonsuz güce erişiyor. Doğal çevre oluşturma, kitleselleştirme ve insani değerler ,umut gibi , bu süreç içersinde kullanılıyor. Ortak tarihi, kültürel ve sosyal referansların oluşturulması ve kullanımı açısından F.G. modernleşmenin kitleye yayılmasında etkin görülmekte. Çünkü hem geleneksel hem modern felsefenin kullanıldığı harç yeni ihtiyaçlara cevap verirken kimliği geçmişten koparmamakta ve gerçeklik duygusunu pekiştirmekte. Bu toplumun ortak terminolojisini ve dilini oluşturmaya aday olabilecek bir süreç. Eğer bizler diyalog köprüsünü kurabilirsek bu ortaklığın oluşturulmasında katkımız ülkemize katkıdır. Değişen dünyada yerimizi belirlemeye bir katkıdır. Gündelik yaşamın çeşitliliğine, zenginliğine katılarak insan ruhunun ölmezliğini aklımızla ileriye taşıyabiliriz. Çünkü atalarımız, babalarımız, analarımız bizim için ölmez . Onlar her birimizde dirilerek kültür taşıyıcılığına devam eder. Bu ölmez çevrimin ruhu değişim, uyum ve anlayıştır. SONSÖZ Türkiye islam ve toplum ilişkileri üstüne ciddi bir tartışma başlatamıyor. Siyasi platform üstünde daha çok sürüklenen konu toplumsal gerçeklerden hareket etmek yerine çeşitli kesimlerin kafalarındaki önyargılardan hareket eden bir seyir izliyor. Bu nedenle sansasyonel, kavgacı, politize bu üslubu aşıp bilimsel ve entellektüel düşünce biçimine geçilemiyor. Türk aydınlarının şablonist ve tarafgir düşünme alışkanlığı insanları gerçeklerden koparıyor. Görmemezlikten gelme, abartma, yerme gibi fiillerle değerlendirmeyi öznelleştiriyor. Benim yazılarımın “övücü” olduğu eleştirisi de burada açıklanmaya muhtaç duruma düşüyor. Yaptığım çalışmanın sonuçlarının olumlu olması ya da övücü niteliklere hak kazanması bu çalışmanın övmek fiiliyle olan ilişkisinden kaynaklanmamakta. Bu çalışmada Fethullah Gülen Hocaefendi kendi sözleri, yazıları ve ideolojisiyle değerlendirilmiştir. Tüm referanslar kendisine aittir, olması gereken de budur. Bir sosyal fenomen olarak değerlendirilmiştir. Cemaat ve hareketin değerlendirilmesi ise daha uzun bir çalışmaya ihtiyaç göstermektedir. Şimdilik bu bilimsel olarak yapılmamış bir çalışmadır. Bir olaya iyi ya da kötü kavramları dışında bakma alışkanlığı edinememiş toplumumuza objektif bir okuma alışkanlığı edindirmeye çalışıyorum denebilir çalışmalarımda. Kafamızdaki şablonlara oturmayan her şeyi reddederek ondan kurtulma kolaycılığı artık bitmeli. Ya da aydınların yaptığı gibi , kafasındaki şablona oturmayanı kesip biçerek illa o forma sokma ya da şablonun içine sıkıştırma telaşı bizi hep yanlış yönlendirmiştir. Bir fikir ya da olgu şablona sığmıyorsa deforme etmek ya da kaldırıp çöpe atmak bizim toplumsal sağlığımızı bugünkü dengesizliğe sürüklemiş bulunuyor. İslam ve dini kurumlar ve geçmiş yokmuş gibi davranan Türk aydını sosyal bilimlere aykırı olarak bunun gerçeklikmiş gibi sunmuştur. İslam’ı bir bilgi olarak değerlendirmeyi , bir entellektüel olarak bilgi objesi haline getirmeyi bilememiştir. Bu nedenle kültürün en önemli ayağı olmadan toplumu anlamaya, çözümlemeye kalkışmış ve hep toplumun uzağına düşmüştür. Aynı zamanda zihni platformda tam bir kısırlık yaşanmaktadır. Kanaat ve önyargılar bilgi yerine geçince toplumdaki bugün yaşanan kamplaşma oluşmuş, bunu besleyen kaynak da politize, şablonist kafalar olmuştur. Teslimiyetçi aydın ideolojisi Türk aydının temel yanlışıdır. Sivil toplumda siyasi gücü ele geçiren ideolojiye yol açıp, ona teslim olamyı benimsiyorlar. İran’da da aydınlar mollara böyle bir teslimiyet göstererek karşı ideolojiyi üretememişlerdi. Bilinmeyenden korkulan bir ortam uçurumu derinleştirerek toplumdaki kampları keskinleştirmiş, bilgi akış kanallarını tıkamıştır. Bilgi üretmeyen ve bunu yaymayan aydınlar ve tüm kurumlar tam bir kültürel çöküşe neden olmuşlardır. Solcu aydınların bir geleneği olarak devlet düşmanlığı tüm toplumsal gelişmeleri engellemiştir. Türkiye ile devleti eşdeğerde gören bu zihniyet ülkesini gözardı eden bir anlayışı doğurmuş ve Türkiye’yi sürekli diğer evrensel ülkelerden sonra sıralamaya koymuştur. Türk kültürü, İslam, müslüman, millet gibi kavramları konuşmak, yazmak bile ayıplanan bir olguya dönüşmüştür. Popülist kavramlar haline getirilerek ve yabancı bir ülkeyi inceler gibi yapılan kimi çalışmalar da topluma yabancılaşmanın baş yapıtları halindedir. Devlet ve siyasi mekanizmalar rollerini oynamak zorunda aktörlerdir . Devlet herkesin devleti olarak yerini belirlerken, çözüm yeri değil politikalar üretme yeridir zaten. Kendi ülkesinde sömürge valisi İngiliz gibi davranan bir zihniyetin herhangi bir “tespit” çalışması bile yapması imkansızdır. Oysa ilk önce antropolojik bir cennet olan Türkiye’de ciddi “tespit” çalışmaları yapılmalıdır. Bugünün değerlendirmesi olan antropoloji yöntemiyle ülkemiz ve insanlarımız hakkında ciddi bilgiler edinebiliriz. Çıkan sonuçların olumlu, olumsuz olmasından rahatsız olmamayı öğrenmeliyiz. Bizim kafamızdaki şablona uyan kısmını bilgi diye verip, ya da ayıklayarak sunup gerçeği katledemeyiz. Ben ne gördüysem, ne duyduysam bunun tespitini olduğu gibi size ulaştırdım. Bunun yanında yazdığım imzalı yorumlarım kendi tezlerimdir. Bu tezler bana aittir. Bunların doğruluğu yanlışlığı tartışılabilir. Zaten bir diğer önemli sorunumuz ;tartışmamak. Onun yerine karalama, kavga gibi ilkel davranış biçimlerine sığınmak. Bu elbette zihin açıcı bir ortam olmaz. İnsanları “bizden olanlar” ya da “ olmayanlar” diye ayırarak zihni üretim yapılamaz. Erkin isteğine göre teori üretmek sırtını devlete yaslamış aydın geleneğinde uyulan bir prosedür. Bu yüksek politizasyon gerçeği görmeyen bilim adamları/kadınları yaratıyor. Devletin toplumun düşmanı olduğu noktasından hep hareket eden şablon Türkiye’ye zarar vermekte. Bugün Türkiye’de yaşadığımız problemlerin çözümsüzlüğünün ardında ideoloji üretemeyen, zihinsel kabızlık çeken bir dünya yattığı aşikar. Bu dünya kimseyi merak etmeyen bir yer. Bu uzay üssüne girecek vizeniz yoksa ağzınızla kuş tutsanız sizin tarafınıza dönüp bakmayacaklardır. Çünkü fikirle, yeni olanla , orjinalle ilgilenen meraklı gerçek entellektüel yok. İlgilenen ama kimseye söylemeden susup zamanını bekleyenler de kendini garantiye alanlar. Dur bekle. Yazdıklarınıza isim vermemek için “bazı yazarlar” ibaresini kullanmaktan utanmayan bir korkaklık sergilenmekte. Çünkü iki kişiyken onaylanan bir çok düşünce kamuoyu önünde geri çekilebilmekte. Uzay üssünden atılmamak için garanticilik sınırları belirlenmekte. Oysa toplum modern bir İslam anlayışını talep etmektedir. Türkler modern yaşamı isteyen ve kültürel uyumluluğu olan bir ulustur. Türkler yüksek adaptasyon yetenekleri, açık kültürleri sayesinde bulundukları her coğrafyada tutunmuşlardır. Yerleşmişlerdir. İnanıldığı gibi göçebe karakteri değil, yerleşik kültür karakteri gösterirler. Çin’e yakınlaşınca Budist olmuşlar, Anadolu’da Bizans’la sarmaş dolaş yaşamışlar zamanlarında hep yükselen değerleri benimsemişlerdir. Böylece modernleşerek ve varlıklarını geliştirerek korumuşlardır. Selçuk’tan daha ileri bir Osmanlı’yı yaratma nedenleri budur.O nedenle de şaman, yahudi, hıristiyan ve müslüman Türkler tüm Avrasya coğrafyasına yayılmışlardır. Modernizme çok yakın olan Türkler her çağın modernizmini benimseyerek yenilik ruhunu diri tutmuşlarıdır. Yesevi anlayışı tam buraya oturan bir tasavvuf geleneğidir.Tarikatlar da buradan su içer. Türklere tarihte yer değiştirten savaşçı yetenekleridir. İlhan Selçuk’un köşesinde belirttiği gibi “Ak-pak saygıdeğer müminle , üçkağıtçı kara yobazı eşdeğerli mi tutacağız?”* (5.Ağustos.97 Cumhuriyet)Bizim dediğimizi o da onaylıyor “2000 yılının eşiğinde Türkiye, yalnız Batı değil, Doğu uygarlığını da çok yakından tanımak zorundadır. Birini anlamadan ötekini öğrenmek zaten olanaksız!…. Her dinde olduğu gibi İslam’da da hoşgörülüsü var bağnazı var” diyerek bugün Türkiye’de yaşananları Müslümanlarla Mürteciler arasında bir çatışma olarak değerlendiriyor:” Mürteciler diyorlar ki, laikçilerle müslümanlar çatışıyor..Yok canım?.. Ülkemizde bugün “Müslümanlar “ ile “mürteciler” arasında bir çatışma yaşanıyor; daha doğrusu kara yobazların saldırısını Müslüman çoğunluk göğüslemeye çalışıyor.”* (6.8.97 Cumhuriyet) Biz Türkiye’nin, toplumun güçlenmesini nasıl sağlayacağız? Nasıl topluma yön veren, ufuk açan bilgi üreteceğiz? gibi soruların karşılığını tartışmak yerine herkes kendi kapalı cemaatinde birbirinin dediğini onaylayarak haklı olacaksa 21. yüzyıla asla giremeyiz. Bugün dünya 21. yüzyıla girmiş bulunuyor. Biz ise takvimi bekliyoruz. Takipçi olmaktan yaratıcı olmaya vakit bulamıyoruz. Türk aydını zihinsel kalıpların zincirlerinden kurtulmadıkça toplumsal bilgilenme, hedef yaratma, zihinsel potansiyelin değerlendirilmesi boğulmaya devam edecek. Geçmişi bilmeden bugünü, bugünü değerlendirmeden geleceği planlamanın imkanı ve ihtimali yoktur. Sevmediğimiz tarafı öğrenmeye tenezzül etmemek bilgi ve yönteme uzaklaşmak demektir. Ülkemizin özgür, bağımsız , özgün entellektüel platforma ihtiyacı var. Bu platformda fikri olan herkes konuşup, tartışabilmeli ki üretim olsun. Zihni üretimi olmayan ülkenin maddi üretimi olamayacağını da umarım sanayiciler, işadamları da görürler. Bu konuda desteklerini sadece kendi camiaları içinde gördüklerine vermek yerine daha geniş bakabilirler. Akademik ünvanlardan fazlasına gerek olduğu aşikar. Politik olarak organize olmuş toplumun birer üyesi/ bireyi olmmamız bizi çözüme yaklaştıracaktır. Atilla İlhan’ la yaptığım söyleşide Türk İslam anlayışını ve Fethullah Gülen Hocaefendi’yi değerlendirirken şunları söylemişti: “Osmanlı’nın ordusu Yeniçeri ocağı, Bektaşi’dir; ayrıca Mevlevi’lerin büyük nüfusu vardır. Bunlar melami, yani gönül müslümanı, kural müslümanı değil. Bu manada Anadolu halkı, başından beri müslümanlığa başka türlü bakıyor, bir gönül işi olarak; o kadar ki Yavuz’dan itibaren halife olmalarına rağmen, Osmanlı padişahları 2.Abdülhamid’e kadar bu sıfatlarını siyasette kullanmamışlardır.Abdülhamid’e kullandıran da, İngiliz ve Fransızları zor duruma sokmak isteyen Almanlardır. Bu çerçeve içinde ele alınırsa, gönül müslümanlığı Türkiye’de kural müslümanı Nakşiliğin “yükselişi”, doğal görünmez; bu biraz, sefahat alafrangalığına tepki olarak, biraz da Suudilerin telkin ve desteğiyle olmuştur.”İşin siyasi analizini ise şöyle yapıyor: “Fethullah Hoca yükselen ve alafrangalığı benimsemiş olan yeni Türk liberal burjuvazisinin temayüllerini aksettiriyor, yani nasıl Katoliklik batılı burjuvazisinin güçlenmesi üzerine içinden daha liberal eğilimli protestanlığı çıkarmışsa, ortodoks müslümanlık da Fethullah Hoca’nıın nurculuğunu çıkarmış oluyor…” Bununla çok yakından ilişkili olan ulusal kültür sentezinin yapılamamış olması ve bunun nedenlerini de açıklıyor: “Batı’daki bütün ulusal kültür sentezleri, başlangıçta reddettikleri feodal/ümmet sentezlerine dayanır, onun içinden çıkarılmıştır; başka bir ülkeden kopya edilmemiştir. Biz de demokratik bir ülke olacaksak, soruna böyle bakmak zorundayız. Ulusal kültür sentezini, feodal ümmet (Selçuklu/Osmanlı) sentezini inkar ederek değil, günümüzün koşulları içinde o sentezi değerlendirip, kendimize taban edinerek oluşturacağız. Metodumuz rasyonalist olacak, mesele burada.” “Cumhuriyet’in milliyetçiliği yurt milliyetçiliğidir, asla ırk milliyetçiliği değildir” diyen Atilla İlhan yurtsever olmayı milliyetçi olmakla eşdeğerde tutup yeren aydın anlayışının sakatlığını anlatır. Türk kimliğinin tartışılması konusunda dedikleri aydının durumunu açıkca ortaya koyan bir tespittir: “ Bugün Türk kimliğinin tartışılması, aydınların iyice saçmalaması sonucu. Halkın bir kısmı, Osmanlı sentezini kendisine aydınların önerdiği kişiliksiz, mason alafrangalığından daha yakın bularak o tarafa meyletmiştir. Yani Türk aydını dediğimiz yaratık, sentez üretemiyor.”* (27.Eylül.95 Yeniyüzyıl) Ulusal kültür sentezinin üretilmesi, yurtsever olmanın ırkçılıkla ayrılması, kavramların literatürdeki yerlerine oturtulması yapılmadıkça, bunu yapacak kadrolara nefes alma imkanı verilmedikçe böyle debelenerek çok zamanda bir arpa boyu yol alarak uğraşacağız. İçinde yaşadığımız toplumun sosyal, kültürel yapısını anlamaya uğraşmadıkça toplum aydını reddedecek.Toplumun değer yargılarını, normlarını tanımadıkça entellektüel bir misyon oluşmayacak. Halk sağduyusuyla bunu bulacaktır günün birinde. Tartışılması gereken önemli konular bu tespitlerin ışığında çıkmıştır: 1.Türkiye kendi İslam anlayışının yapısını, kurumlarını ve geçmişini öğrenip tartışmalıdır.Bu İslam’a evrensel bir hoşgörü imajı verecek yeni bir zemin de oluşturur. 21. Yüzyıl “Türk rönesansı”nın yolu budur. 2.Tesettür konusu bu dizide ana kaynakta da bile bugün dayatılan katılıkta olmadığı anlaşılmakta. Bu tartışılması gereken ve kadının Türk müslümanlığındaki erkekle beraber yerine iadei itibar yapılması ihtiyacını göstermekte, ayrıca gönül müslümanlığının kılık kıyafete bağlı olmadan yaşanmasına cevaz vermekte. 3.Cami mekanının form ve içerik olarak tartışılmasının zihinsel yararları kadar sosyal yaşama etkileri de olacaktır. Cami, kadınlara ve nikah, sanatsal etkinlik ve konferans gibi sosyal etkinliklere açılmalıdır. Sadece bizim önyargılarımızı bilgi yerine satmaktan sıyrılıp gerçek bilgiyle karşı karşıya gelmek aydınlık bir ortam doğuracaktır. Bu söyleşide insanların aklını kurcalayan bazı sorulara, kendi aralarında sorduklarına da değinmek isterim. Söyleşinin bu denli ilgi görmesinin bir nedeni de “insan” olarak Fethullah Gülen’in öne çıkarılmasıydı sanırım. Hoca’nın din adamı kimliğinden çok entellektüel tarafını öne çıkaran bir söyleşi yaptım.O da benim merak ettiğimi, tartıştığımı , onunla bir fikir tartışması yaptığımı görünce benimle o boyutta konuştu ve farklı şeyler söyledi. Hocaefendi hem teorisyen , hem aktivist bir portre olarak konularına hakim. Hocaefendi’nin takiyye yaptığını öne süren ya da düşünen insanlar da var. Bu nedenle Aksiyon dergisinden Osman İridağ * (9-15 Ağustos) bana bu soruyu yöneltmişti: -Önyargısız ve hoşgörülü bir toplum için bütün yüreğiyle gayret gösteren Hocaefendi’nin düşüncelerine aynı şekilde karşı taraftan olumlu bir cevap gelmediği de gerçek. Halen takiyye yaptığını, asıl amacının başka olduğunu düşünen insanlar var. İki günü birlikte geçirdiniz, saatlerce konuştunuz. Sizce takiyye yapıyor mu?Ya da yapması için bir neden var mı? Ona yanıtım şöyle olmuştu: -Ne gibi bir nedeni olabilir ki?Eğer Cumhurbaşkanlığına oynasa, parti kursa takiyye yapması için bir nedeni olabilir.Ama o, herkese politikadan uzak durun diyor. Hatta cemaatinden biri çok ısrarala politikaya girmek isteyince , Hocaefendi elbette seçmek senin hakkın ya biz ya politika seçebilirsin demiş. Bence Hocaefendi takiyye yapamayacak kadar akıllı.Takiyye için çok fazla entellektüel. O seviyeeden takiyye yapacak seviyeye inmek çok zor. Ben hayatta çıkmanın değil, inmenin zor olduğuna inanırım. Olduğunuz seviyeden aşağıya inip küçük hesaplar yapmak çok zor gelir insana. -O zaman neden insanlar şüphe ediyor? -Alışkanlık.Kendin takiyye yapıyorsan, başkalarının da takiyye yaptığına yemin edebilirsin.Yapılabilir gelir insana. Mutlaka bunun altında bir buzağı vardır da biz göremiyoruz diye düşünme alışkanlığı kemiriyor bizi.” Türkiye çeşitlilikten, çokkültürlülükten ürküyor. Giysiler, gruplar çeşitli gibi görünmesine karşın zihinsel olarak totaliter anlayış ortaklığı tüm çeşitliliğin zahiri olduğunu anlatıyor. Zihinsel olarak dayatmacı olma alışkanlığı özel ve genel yaşamımızı belirliyor. bu dizinin tartışılmaması da aydınların kapalı bir cemaat olduğunu ve ölmeye mahkum bir yaşamı sırtladıklarını gösteriyor. Amerika ‘ya ilişkin söylediklerine ise İslami cepheden gelen tepkiler olmuş.Bana sorulan ilginçti:Acaba Hocaefendi Amerika’dan korktuğu için mi bunları söyledi,yoksa bir çaresizlik mi var gibilerinden. Bence iyi bir siyasetçilik var. Akılla hareket ediyor ve Kant’ın sözünün tam karşılığını veriyor:”Cesaret et, aklını kullan”. Duygularına hiç kapılmıyor bu değerlendirmelerde.Amerika’yı bir günde fethederiz, kafalarını da keseriz der birileri mutlu olur belki ama bu akılsızlıktır. Üç beş kişiyi sevindirmek, ucuz mesajlar vermek yerine çok uzun vadeli düşünüyor, bunun stratejisini yapıyor. O küçük kaygılarla meşgul değil. Global, büyük hedeflere dönük yüzü. Dünya konjoktürü açısından doğru bir değerlendirme yapıyor, çaresizlikten değil. Onun devletçi olup olmadığı da büyük merak konusu olarak aynı söyleşide bana soruldu: -Sizi şaşırttı mı ondaki devletçilik anlayışı? -Şaşırtmadı çünkü o bir Cumhuriyet çocuğu.Fransızlar ne kadar devletçiyse, Amerikalılar ne kadar devletçiyse Hocaefendi’de o kadar devletçi.O Türkiye adına bir şey yapıyor. -Devlet sevgisi mi vatan sevgisi mi ağır? -Vatan sevgisi daha ağır. Ben de yaptığım işlerin Türkiye yararına olduğuna inandığım zaman mutlu oluyorum. Türkiye bundan yararlanacak diye düşünüyorum. O zaman önce vatan geliyor. E.. vatanın da bir devleti olur. Bunun tartışılır yanı, iyi kötü yanları vardır, ama herşeye rağmen yine de devlet vardır. Gerekli bilgilerin üretilmesi, bu bilgiyi algılayıp değerlendirebilecek nitelikte insangücünün yetiştirilmesi, denetim ve yargı aktivitelerinin yürütülebilmesi, eğitim faaliyetinin etkinliğinin sağlanması devletin rolünü belirlerken önemini tartışılmaz olarak önümüze koyuyor.Dünya devletin varlığından şüphe etmiyor.” NEO -NURCULUK NEDİR? Ağustos ayında Milliyet gazetesinin Entellektüel Bakış sayfasında Fethullah Gülen Hoca ile söyleşi adıyla anons edilen üç günlük dizi üçüncü gün dip notta belirtildiği üzre bir söyleşi değil faksla gönderilmiş soruların cevaplarından oluşturulmuştu. Altı ay önce tezi için bu bilgileri isteyen Sayın Dr. Hakan Yavuz benim dizimden sonra bunları ortaya çıkarma gereği duydu sanırım.Nur hareketi üzerinde uzmanlaşan bir siyaset bilimci olarak bu yıl ABD’de Wisconsin Üniversitesi’nde siyaset bilimi doktorasını tamamlayan Yavuz Halen aynı üniversitede sosyal bilimler bölümünde çalışmalar yapıyor belirtildiğine göre. Söyleşi adı altında yayınlanan eski soru- cevap metni bir tezi aktarmakta. “Fethullah Gülen, Cumhuriyet’in yetiştirdiği “aydın ulema “ tipinin somut bir örneği olarak, geniş bir bilgiye, derin bir analiz gücüne sahip.” olarak nitelediği Hocaefendi’nin cemaatini “Neo-Nurcu” olarak değerlendiriyor. “Neo-Nurcu hareketi incelerken Gülen ile hareketin iç ve dış çemberlerini oluşturan “abiler” arasında büyük bir uçurum olduğunu vurgulamak gerekir “ diyen yazarın “abiler” tanımlamasının bilimsel tanımını bilmemekle birlikte , kullandığı diğer “girintili çıkıntılı düşünme” kavramınının da kendi “bilimsel dili” olduğunu sanıyorum. Burada Fethullah Gülen’e bakarak neo-nurcuları tanımlamak yanlıştır diyor. Hareketle liderini ayırarak ilginç bir analiz yöntemi uyguluyor doğrusu. Bir teorisyen ve aktivist olarak hareketi oluşturan, büyüten, örgütleyen lider harekete hiç damgasını vuramamış köşesinde bir “ruhani” bilge olarak gösteriliyor. Böyle olsaydı bunca stratejik yönlenme ve çalışma nasıl olabilirdi? “Abiler”le mi merak ettim. Türkiye’de ideolojik takıntı üzerine tez yazma alışkanlığı yaygındır. Siyasal kamplaşmalardan teori üretmek tipik Türk aydın/ akademisyen tavrıdır.Gerçeği araştırmak onların işi değildir kendi şablonlarına durumu uyarlamak önemlidir. Oysa entellektüelin tanımı gereği görevi gerçeği aramaktır. Burada söyleşi olmadığı halde metinden “Gülen’in bu mülakat içinde ve dışında söylediklerine bakınca neo-nurcu hareketin hem fikir hem eylem alanında diğer nurcu cemaatlerden ayrıldığını görüyoruz.” diyor. Dışında söylediklerine keşke referans verseydi de biz de anlasaydık bunların neler olduğunu. Burada tezini kurduğu temeli açıklıyor , ona göre Neo-nurcu hareketin başlıca özelliği, Said Nursi’nin İslami kaynaklar çerçevesinde işlediği bireyci ve sivil öğretisini, devletçi ve milliyetçi bir potada eritmesi.Saidi Nursi’ye rağmen tanımlanan bir nur hareketi söz konusu.” Şimdi, bir fıkra vardır; Hegel ölürken “ beni bir tek Marx anladı o da yanlış anladı “der. Hocaefendi için bu fıkrayı şöyle uyarlayabiliriz: “Bediüzzaman’ı bir tek Fethullah Gülen anladı ve o da doğru anladı. Fakat onu değerlendirenler için bunu söylemek çok zor. Neden devletçi diyor? Çünkü Türk aydının kafasında devletle Türkiye eşdeğerdedir. Türkiye’yi seviyorsanız devletçi sayılıyorsunuz vatansever değil. Vatansever (patriot) kavramı artık kullanılmıyor bu literatürde.O nedenle de hemen ardından “milliyetçi” yaftasını yapıştırıyor. Toplumsal bir hareket olduğunu bu kadar incelediği halde neden göremiyor yazar? Bunca insanın nasıl örgütlendiği, hareketlendirildiği gibi “küçük” bir sorun neden dikkatini çekmemiş? Çünkü bu ideolojik şablonda toplumun bir önemi yoktur. Karar verilen teze uymayan her şey gibi toplum da atılabilir. Eğitimde Türkiye tarihinin en büyük sivil hareketini örgütleyen lidere haksızlık yapıyor. Fethullah Gülen’in bunca okulun böyle kapsamlı bir organizasyonla bütün dünyada nasıl oluştuğuna ilişkin sözlerini bile değerlendirmiyor. Yazar yalnızca kafasındaki şablona uyan bilgileri yerleştirip diğerlerini değerlendirmeye tabi tutmuyor. Devlet, devletçilik, milliyetçilik meselelerine takan bu zihniyet bilimsellik adı altında teori üretiyor. Türk aydınlarının devlet takıntısı 1970’li yıllarda ideolojik olarak biçimlenip orada kalmış bir formasyon. Devlete kötü bir şey olarak bakan anlayışın sonucu, Fethullah Gülen’in sivil eğitim hareketi bile, devlete karşı cephe almadığı için “sivil” sayılmıyor. Devletten yardım alarak bir yerlere gelmiş gibi illa devletçi statüsüne indirgemeye çalışıyor. Peki, hareketi oluşturan cemaatin ekonomik ve sosyal boyutu nedir ki bu yargıyı desteklesin? Buna dair bir bilgi yok. Fethullah Gülen’e bakarak hareket değerlendirilemez diyor ama yazar da sadece onun fikirlerini bize bilgi olarak iletiyor. Bize bildiklerimizi tekrarlarken bunun yapılmaması gerektiğini belirtmesi ilginç bir yöntem doğrusu. Çünkü burada yatan zihniyet sivil toplum/toplumcu hareketi tam devlet karşıtı olarak konumlamakta. Türkiye’yi güçlendiren hareketler sivil toplum hareketleri olamaz mı? Sivil toplumcu hareket kendi devletini, toprağını, milletini sevemez mi? Bu soruların cevabı yok elbette, daha ilginci çelişkilerin çokluğu. Örneğin hareket için “sivil özellikler taşımasına rağmen “sivil” olduğunu söylemek güç” gibi. Hareketin sivil özellikler taşıması yeterli görülmüyor yazar tarafından kendi neo şablonuna uyması için redediliyor. Sadece “bu özellikleri de vardır” gibi ilginç bir duyuru kalıyor elimizde. Hocaefendi devlete “itaat” eden “arı kovanını” üretti tezi ise devlete karşı olmayan bir cemaate liderlik etmesi, bu cemaate devlete karşı olma ruhu işlemek yerine devlet-vatan- millet kavramlarını yerli yerine koymasından kaynaklanıyor. Buna yazar çok kızıyor ve : “Dahası, belki de en istenmeyen sonucu, devlet ve milletin birlikteliği vurgulanmaya çalışılırken, kutsallığın devlete devredilerek devletin kutsanması” gibi olağanüstü anlaşılmaz, kıymeti kendinden menkul bir yorumu akademik(gibi) dilin ardına sığınarak anlaşılmaz bir hale getiriyor. Neden istenmeyen sonuç?Neden devlet millet birlikteliği vurgusu istenmeyen bir şey? Kim hangi kutsallığı, hangi şekil ve durumda devrediyor? “Neo- nurcu hareket İslamcı değil, muhafazakar” bu ilginç yargı tüm Hıristiyan Demokrat partileri de ilgilendirir sanırım! İslamla muhafaza karlık birbirine zıt kavramlar olarak sunulunca bizde yeni bir literatür edinmiş oluyoruz! Neresinden tutalım halinde yargı ve yorumlar peşpeşe yağıyor: “Bu devletçiliğin kutsanma mekanizmalarından biri, İslam’ın hem Diyanet İşleri hem de Neo-Nurcular tarafından millileştirilerek bir Türk dinine “Türkiye Müslümanlığı” indirgenmesi” Nedenleri bilinmeyen, bilimsel sırları açıklanmayan devletçi olduğu ısrarı ve develtçiliğin kutsanma mekanizmaları diye yine ne olduğu belirsiz (demek bir dizi mekanizma var) bizim bilmemiz gerekmeyen sadece yazarın uygun bulduğu yargılarla yetinmemiz istenen bu metinde İslam’ın blok olarak kabul edildiğini görüyoruz. Devlet ve millet beraberliğini reddeddiği için İslam boşlukta duran bir “vaka” oluveriyor! Hiç bir ülkenin kültürü kabul görmüyor yazar tarafından, hepsinde uygulanması gereken bir İslam anlayışı var ki bunu da bize söylemiyor; bu nedenle “Türk dinine” “indirgenmiş” bir İslam gibi yeni bir tarif çıkıyor ortaya. Bir kere Türk dini diye bir şey olamaz olsa olsa İslam’ın Türk yorumu olur, ikincisi buna indirgenme denmez bilimsel koşullarda , kültürün içine sosyal biçimlenmedir. Uluslar kendi özyaşam biçimlerini geliştirirken kültürü biçimlendiren en önemli proseslerden biri de dindir. Bu nedenle İslam’ın her kültürdeki yorumu farklı farklıdır, hiç biri indirgeme olarak görülemez. Bunu ancak Arap yayılmacılığını, kültürünü savunan bir tez söyleyebilir. Başka bir inci tanesi: “Kurumsal olarak ise, yazılı kültürden tekrar sözlü kültüre, radyo-televizyona ve hocaefendiye mutlak dönüş”. Yazar hangi yazılı kültürden sözlü kültüre geçişi kast ediyor anlamıyoruz ama yazarın sözlü kültürden “söz söyleme” yi anladığını anlıyoruz. Hocaefendi televizyon-radyoda konuşunca şıp diye buna sözlü kültür deniyor! Bunu bilimsel olarak çok yazmış biri olarak hayretle yazlı kültüre müracaat edilmesini öğütlüyorum. Son paragrafdayız dayanın: “Neo-nurculuk kutsallığı millete ve devlete yüklüyor. Bu tutum İslam’ın da devletleştirilmesini ve Kemalistleştirilmesini sağlıyor”. Yani bunu tercüme edersek insanın Türk olması, Türk kültürü içinde İslam’ı yorumlayarak yaşayan biri olması, vatanını, devletini sevmesi, devlet -millet beraberliği istemesi İslam’ı Kemalist (Atatürkçü) hale getirmektedir. Atatürk ile devlet özdeş kavramlar olduğundan yazarın gözünde İslam’ı bunlara bulaştırınca Araplaşmadığımız için çok üzülmemiz gerekiyor. Hocaefendi’nin verdiği cevapları asla ciddiye alıp değerlendirmeyen kendi şablonunu sadece tarif eden bu bilimsel anlayış karşısında insan titriyor.Hocaefendi Bediüzzaman’ın pozitivist ve materyalist anlayışa dayalı bir eğitimden yana olduğunu söylüyor.aklın aydınlanmasına önem veren bunun yanısıra ruhi manevi tekamülü de izleyen bir içeriği olduğunu anlatıyor.Burada kendine feyz aldığı içeriği anlatırken ; “ Kısacası, dertlerimizin çaresi, Batı’da olduğu gibi, sadece zihni ve akli değil…Şark’da olduğu gibi, sadece kalbi-ruhi de değil..Hem akli-zihni, hem de ruhi-kalbi aydınlanmaya dayalı eğitimde, işbölümüne dayalı çalışmada ve ayrılıklar yerine birliktedir.” Hocaefendi hareketin içerik ve yönteminin de burada belirtiyor böylece. “Arı kovanı” devlete hizmet etmiyor toplumsal bir hareket olarak Türkiye’yi yüceltmek, toplumun kalitesini arttırmak istiyor. Tümüyle sivil bir toplumsal hareketin kendi olanaklarıyla örgütlenmesine sadece devlete karşı olmadığı için “devletçi” diye nitelemek gerçekten zihni çaba ister! Eğitimle daha kaliteli bir gençlik yetiştirmek, standartları yükseltmek hedefi olan bu sivil eğitim atağı Türkiye’nin güçlenmesini istemekle mi devlete kutsallık yüklemiş oluyor?Sivil toplum reform yapan oluyor da Fethullah Gülen hareketi neden devletçi sayılıyor? O cemaat sivil toplumun neresinde? Devletten kredi, teşvik, maaş falan mı alıyorlar hepsi?Milliyetçilik sadece dar anlamıyla kullanılabilir bir kavram ? Devlet zayıflayacak toplum güçlenecek teorisine her şeyi uydurmaya çalışan bu ideolojik takıntı uymayanı uyduruyor. Teknik devlet, garson devlet,, küçümen devlet gibi teoriler burada askıda kalakalıyor. Türkiye’de toplum devletten beslenen bir ekonomik yapıya sahip, içiçe yaşıyor. Bilimsellik adına sürekli burada teori üretenler analizden uzak, 1970’li yıllara takılmış metinler yazıyorlar ki bunlar teori niteliğinde değildir.Herkesin kendi siyasi pozisyonuna göre biçimlendirdiği gerçek dışı teoriler Türkiye’ye hiç bir şey vermediği gibi toplumla aydının arsını da kapanması zor bir şekilde açmış bulunuyor. Toplum kendini dönüştürecek, yönlendirecek odaktan böylece yoksun kaldı. Devletten başka yere bakamaz oldu. Toplumu bağımsız bir entellektüel yönden koparan ve ele geçirdiği iktidar odaklarında kendi gibi düşünmeyenleri boğan “aydın” totaliterizmi devletçilik, milliyetçilik kavramlarına daha yakın cemaat ilişkileri göstermektedir. Doğan Avcıoğlu dışında geniş bir tahlil getiren de olmadı. Ünvanlarla yetinen aydınlar kavramları tersine çevirerek dünyaya bakarlar ve bu nedenle Don Kişot , sadece Türkiye’de ,bir övgüdür. Sanırım kimse Don Kişot’u ciddiye alıp okumamış. Hocaefendi’nin “lezzeti başkalarının lezzetinde bulma manasında diğerkamlık” bizim entellektüel yaşamımızda bir davranış biçimi bile değil. Türkiye “Türk Rönesansı”nı gerçekleştirebilmek için gerekli alt yapıyı oluşturabilir.Artık irtica nedir, mürteci nedir tartışmasının kısırlığından sıyrılıp yeni kavramlar ve sentezler üstünde tartışma zamanıdır. Politizasyona uğramış bir aydın çevresinin dışına çıkıp zihinsel üretimi olan, bilimsel tezleri olan insanlarla toplumsal kalitemizi arttırmanın yolları üstünde düşünmemiz gerekmektedir. Toplumun zihni üretimi olmadan maddi üretimi olamayacağı göz önüne alınırsa, toplam kalitemizi ve bilgimizi arttırmadan global dünyada bir yer edinmemiz de çok zor görünüyor. Bugünü değerlendirmek reformlarla mümkün ve Türkiye yeni, çağdaş ve bolluk içinde bir yaşam talebinde. Bu toplum bunu arzu ediyor, sivil toplumun hareketlenmesi için gerekli zihni üretim yapılır ve toplumla paylaşılırsa gelecek için umutluyum. Toplumsal kalitenin artması siyasi kaliteyi de yükseltecek tir. Böylece tıkanmış bir damar olan siyaset çözüm üretici bir yere dönüşebilir. Aynı şekilde akademik yaşam da bilgi kanallarının kapandığı bir nokta. Toplumla bilgi buluşturulması ve bu kaynaktan her yaşta insan yararlanabilir hale gelmelidir. Türkiye edindiği demokrasi kültürünü korkular üstünde değil, umutlar üstünde yükseltebilir. Türkiye’nin kendinin olan ve özerk olacağı tek alan “kültürel” alandır. Bunun tanımlanması, analizi ve yeniden yapılanması toplumun verimlilği açısından çok önemlidir. 1997′DEKİ KİTAPTAN ALINTILAR

FETHULLAH GÜLEN’LE NY SOHBETİ

Ekim 30 2007Yorum Yok Kategori: Yeni Yüzyıl

Kalbinin iki damarı tıkalı olduğu için Amerika’da Cleveland kliniğinde anjiyo olan Fethullah Gülen Hocaefendi New Jersey’de kalıyor yaklaşık bir aydır.
Kendisiyle kimse görüştürülmüyor ve Türkiye’den sadece İnternet aracılığıyla alınan haber özetleri veriliyor. Şeker, tansiyon ve kolestrolü yüksek olduğu için kendisine özen gösteriliyor. Benim görüşme talebimi kabul ettiğini söyleyince üç gün önce geldiğim NewYork’a tekrar uzun bir yolculuk yaptım. “Kendimi zihnen buna hazırlamıştım” dediği için heyecanlanmış ve hemen gitmek istemiştim.
Kendisiyle iki gün sohbet edip birlikte zaman geçirdim. Her konudan birer damla sohbette bulunmamızın nedeni bir kesiti derinlemesine ve çeşitliliği içinde verme isteğidir.
Genelde Türkiye görmek istediği boyut ve çapta olguları değerlendiren bir ülke. Ben bunun dışında bir perspektif içinde Fethullah Gülen’i anlatmak, Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar çerçevesinde ele alınmasını sağlamayı amaçladım.
Kendisiyle New Jersey’de bir apartmanın 28. katında karşı karşıya geliyoruz. Amerika’da okuyan öğrencilerin kaldığı bu daire karşısına New York’u almış Hudson nehrine bakıyor. Bizi çevreleyen New York manzarası bir ufuk çiziyor. Köprüleri güneş ışığında parlayan, camları alev alev yanan, yeşille şenlendirilmiş kıyı boyunca sıcağın verdiği rehavet çökmüş durumda. Birlikte kahvaltı ederken doktoru Kudret bey, öğrenciler, dostları bizimle birlikte sohbet ediyor.
Ben sıcak siyasi konularda yorum almamak için doktoruyla anlaşıyorum, buna riayet ediyorum. Çünkü tansiyonu, şekeri Amerika’da düşürülmüş.Buradaki sakin yaşamı, Türkiye’deki hercümercden uzak dinlenişi işe yaramış.Ben bu dengeyi korumaya sohbet boyunca özen gösterdim.
Fethullah Gülen Hocaefendi , nazik, çekingen bir kapanıklılık sergiliyor önce insana. İç dünyasının zengin sofrasından kalkıp dışarıya çıkmak, çok iyi bildiği sorulara muhatap olmak pek de hoşuna gitmiyor belli ki.
İç dünyasının kıvrımlarında, sinir uçlarında dolanmaya alışkın, zihni haritasının geniş coğrafyasında turlayan bir insan olarak zerafetle kendini korumaya çalışıyor gibi.Asla yüksek sesle konuşmuyor, kızgınlık tonu kullanmıyor ve emretmiyor. Çirkin siyasetin ve siyasetçinin onun tansiyon ve şekerinde büyük payı olduğunu anlıyorum. Bir gönül adamı olarak hoyratlığa karşı zerafeti, inceliği, kavgaya karşı barışı, hoşgörüyü öneriyor. Büyük ütopyalara, ideallere bel bağlayan gönlüne hiç yukarılara tırmanma izni vermiyor. Alçakgönüllü olmanın içtenliğini insana taşıyor. Yumuşak davranışları ardında kararlı bir irade, bugün için ağdalı sayılan dilindeki sevecen yaklaşım insanı günlük değerlerin dışına taşıyor.
Çoşkusu deli dolu bir ırmak gibi damarlarında akarken o utangaç bir tavırla dinliyor, sabırla anlatıyor herşeyi. İnanıyor ve inandırıyor. Samimiyeti bir elektrik akımı gibi iletkenlik taşıyor. Toplumumuzun hiç bilmediği af etme duygusunu bir ruh iklimi içinde sunuyor. Bin yıllık tecrübenin ve kültürün saçılıp savrulmasına, bizim olmayan bir kültürün yarım yamalak oluşturulmasına itiraz ediyor.
Bir politikacı gibi hedefler koyuyor,plan ve projeler öneriyor. Kendine güvenen yeni bir nesil yetiştirilmesi gerektiğine inanıyor. Altın nesil yeni insan tasarımının bir parçası. Kaybolmuş değerlerin kazanılacağı erdemlerle örülü bir yeni yapılanma düşü için yazıyor, konuşuyor. Bireye inanıyor ve insanın kendi içinde derinleşmeden, hesaplaşmadan kafa ve kalb bütünlüğünü sağlayamayacağını düşünüyor. “ Gazali’nin aydın semasında Pascal unutulmasın, Mevlana ile semaa kalkarken Pastör’ü laboratuarda selamlama eksik bırakılmasın” diyerek Türkiye’nin iki cihanda aziz olan bir kültür sentezine gebeliğine işaret ediyor.Bunu gerçekleştirmek için eğitime inanıyor. Gerçek mümin yurt içinde ve dışında başarılı işadamıdır anlayışıyla hür girişimçiyi destekliyor.Dünyanın dört bir yanına yayılmış cemaat okullarına şimdilerde üniversiteler eklenmekte. Türk kültürünü ve Türk dilini dünyanın dört bir yanına taşımak en büyük ideali yaşamda.
Hiç evlenmemiş ve hep yalnız yaşamış bir insan olarak her işini kendi yapma alışkanlığında. Evine gelen konuklara çorbasından tatlısına yemeklerini kendi elleriyle hazırlıyor.Hamur açabiliyor, hamurlu Erzurum yemekleri yapıyor. Evin sahibi olan master öğrencisi Mustafa nasıl birlikte tatlı yaptıklarını anlatırken o hınzırca bir gülümsemeyi saklamaya çalışıyor.Onun bir mutfak düsturunu anlatıyor:” Ocağa yemeği koyunca dönüp baktığında mutfak tertemiz olmalı”.Sizin öğüdünüzü tutmaya çalışıyorum diyen Mustafa yaptığı iki çeşit böreği sunuyor bize.
Onda derviş geleneğinin uzantısı olan çilekeşlik, iç dünya ve sevgiyle yaşamı anlamlandırma temel olmakla beraber büyük bir direncin kökleri de kendini hissettiriyor. İdealle beslenen bu direnç tüm coğrafyalara uzanıyor.Geometrik bir büyüme gösteriyor. Karar mekanizmasının tetiği oluyor.
Astronomiye olan tutkusunu bildiğim için Mars’daki gelişmelerden başlıyorum sohbete. Yıldızları, gökyüzünün derinliğini seven Fethullah Gülen yıldızlar haritasında evrenin asude dinginliğini buluyor.
—Uzay çalışmaları konusunda dünyanın gerisindeyiz. Asırlarca geride kalmışız bu mesafenin aşılması epeyce zor. Türkiye’nin önemli problemlerinden teknolojinin, bilginin transfer edilmesi. Gündelik işlerle meşgul olmaktan devlet olarak plan proje olarak bile değerlendiremiyoruz.
N.S: Para mı sorun?
F.G:Parayı milletimiz çözebilir sanıyorum.Önce olmaması gereken küçük meseleler, günlük siyaset milletin atisinin önüne geçiyor hep. Yoklukta varlık bulmuş Kurtuluş Savaşını gerçekleştirmiş olan milletimizin bugünde bunları yapabileceğine inanıyorum.Pratikte de bugün biraz kurcalayınca bunun böyle olduğunu görüyoruz. Mesela Asya’daki eğitim faaliyetleri bunun bir örneğidir.Bunu bazıları değirmen suyu meğirmen suyu, Amerika’ya İngiltere’ye dayandırmak istiyor ama Allah da biliyor, peygamberde biliyor,mahşeri vicdan da biliyor bu İstiklal mücadelesini gerçekleştiren mahşeri vicdanın işidir.O gün millet nasıl çoştuysa varını yoğunu buna yatırarak, her gün bunu gerçekleştireceğine inanıyorum. Elverir ki millete planlar sunulsun, ümit vaad edilsin, yapılan şeylerle bir neticeye varılacağına inandırılsın millet her şeyi yapar.
N.S: Orta Asya’da okullarınızı gördüm.Üstelik ben “Devekervanıyla İpekyolu” projesi kapsamında gitmişken tesadüfen gördüm. O insanlara bu şevki, çoşkuyu nasıl aşılıyorsunuz?Bu insanlar bir hedef konduğu için mi koşabiliyorlar yoksa başka bir his mi işin içinde?
F.G:Değişik faktörler var.İnsanımız çok yürekli yalnız bunu ortaya koyabilmesi için inanması gerekli.Bizim gibi arı vızıltısıyla bile birşeyler fısıldansa o mahşeri vicdan harekete geçebiliyor.Demek o kadar bile olsa bu milletin hamiyet hislerine, civanmertliğine müracaat edilmemiş. Ben bu işin organizatörü olduğumu söyleyemem,ben bu işin yararlı olduğuna inandım.Gerçekleşebileceğine ve sonrasında kalabileceğine inandım.Asya insanının beyninin guddelerinde, şuuraltı olarak milletimize karşı bir güven,itimat var.Ana millet, baba millet olarak gören bir şey vardır.Gezdiğim her yerde, benim işim olmadığı halde, hep aynı teşvikte bulundum.İnsanlar bu sese cevap verdiler.Gerçekten inandılar. Ben de işin doğrusu hayret ettim yani.Bu kadar az bir gayretle onların bir küheylan gibi şahlanmaları beni de hayretten hayrete sevk etti. Milletin ruhundaki cevhere bir kere daha inandım,Asya steplerinden kalkıp at sırtında Tuna nehrini defalarca geçen bir millet olduğumuzu bir kere daha gördüm.Bu ruhundaki güç öyle bir kaynak ki, bu cevheri bilemeyenler yapılan şeylere başka kaynaklar aramaya başladı. Oysa ki bu milletin kendi içini ortaya koyması demekti.İrade gücünü ortaya koydu.Başka bir mülazamı arz etmek isterim; 1992’lerde hafif sarsıntıları fark edince oradaki insanlara sahip çıkalım Çarlık Rusyasının, kömünizmin altında inlediler şimdi de Batı istismarına açık olacaklar bu kardeşlerimizin yardımına gidelim mülazası ile gidersek kendilerine çok şey vereceğimizi düşündük. Türkiye oturmuş bir devlet, demokrasi yerleşmiş.Günümüzde İslam dünyası, İslam birliği demelere karşı , bize tepeden bakan insanlar yerine de bizi kabullenecek insanlara yönelmeyi yararlı bulduk.Gelecekte belki başkalarına cazibe merkezi olacak yerler olması. Hususi kültür ve eğitim adına yatırımların boşa çıkmayacağını düşünerek sevdiklerimizle başladık.
N.S:Aslında bunlar politikacıların yapması gereken ve yapmadıkları. Onlar insanları heyecanlandıramıyor,onlara bir şevk veremiyor.Tam tersine umutsuzluk veriyorlar.Böyle politik hedefler ve yapılanların yanısıra çok kırılgan bir iç dünyanız var.Büyük hayallerin beslendiği bir yaratıcılığı da taşıyorsunuz bunların ikisini birarada taşımak zor olmuyor mu?
F.G:Meşakkat miktara esas derler,herşeyin avantajları kadar riski de
var.Bunlara katlanmak lazım.Çok söylüyorlar milletin ruhundaki cevherin çıkarılması meselesini politikacılar , hamasi destan maiyetinde ama onu keşfetmeye, harekete geçirmeye matuf ciddi, inandırıcı bir tavırları olmuyor.Öyle tutarsız şeyler oluyor ki en büyük kredileri olan güveni kaybediyorlar.Politikanın dışında olmanın bir yönüyle bir yararı olabilir bir önemli mevzu seçersiniz, bir idealiniz vardır onu belirlersiniz.Zaten çok zor,çetin bir olay.Bir de herşey bir kader denk noktasında cereyan eder, yani dersiniz ki burada bir ölüm de olabilir fakat kalım olursa kazanırım.Ne kaybederiz diyoruz ya bu millet uyanırsa diye düşünüyoruz. Kader denk bazılarının süpriz dediği sizin hayal ettiğiniz gerçekleri çıkarıyor.Politikacı bu mülahazalara eğilemiyor.O gününü gün etmeyi düşünüyor.Bu milletin tarihini ve geleceğini düşünmüyor.
N.S:yani ideal gerekiyor..
F.G:Günlük meselelerle çok meşgul olursa insan başka meselelere gabileşir diyor bir düşünür.Bir kaç yıl öncesine kadar Türkiye’nin bir asya meselesi yoktu.Bazı şeylerin planı yapılıyordu ama Atatürk çok önceleri söylemiştir 1935’lerde. Demek ki bizim politikacılarımız o noktaya vardıysa eğer 62 sene geriden geliyor demektir.Onu görememişiz .Ne olursa olsun artık deyip son sözü söylemek lazım o kader denk noktası geldiğinde.Ben dedim ki asyaya açılırsak ne kaybederiz?Azerbeycan’ı Ruslar işgal ettiğinde arkadaşlarımıza orada kalın dedim,ezilseniz bile kalın dedim.Onların mağdur olduğu bir dönemde orada olmamız yardım eli uzatmamız bir kredidir. Devletimiz bir yönüyle bunu düşünüyor, bir diğer yönüyle de devlet olarak hareket ederse başka devletleri karşısında bulur.Oysa bizimki sivil bir girişimdir,yani bağışlayın ne deve ne kuş.Bize derler devlet adına mı hareket ediyorsunuz nasıl telakki ederseniz, kendinize mi hareket ediyorsunuz nasıl telakki ederseniz.Ama biz devletin ayrılmaz bir parçasıyız,yaptığımız herşey devletimiz adınadır.O açıdan bazen böyle bir belirsizlik de bizim için güç kaynağı oluyor.Çok önemli bir dinamik oluyor.Orada yapacağımız herşeyde KGB ile, Rus sertliği ile karşı karşıya kalacağımızı hep hesap ettik.Onurlu, demokrasiye ulaşmış, cumhuriyetle idare edilen bir devletin kendilerine uzanan elini saymalarıyla karşılaştık,adeta bekliyorlarmış.İltifatlarına mazhar olduk.Türkiye’nin geleceği adına önemli bir güç kazandık.
N.S:Orta asya kültürümüzün ana ırmağının aktığı yer.Yesevi döneminde İslam anlayışında kadın erkek birarada ibadet eden Türklerin 13.yüzyıla kadar Kuran’ı da Türkçe okuduğunu hatırlarsak bugün neden kadını erkeği ayırıyorlar,haremlik-selamlık yapmaya çalışıyorlar?Dinde ve tasavvufta kadın erkek bir değil mi?
F.G:Ahmed Yesevi bir insan, dünya kültürüyse eğer, Allah ve kainatı içine alan bir yorumla meselenin kaynağından farkı yoktur.Demek ki bunu farklılaştıran yine insanlar olmuş,insanların yorumları.Allah Resulu dönemine bakılacak olursa mescitte kadın erkek birlikte ibadet ediyor.Bizim camilerimiz gibi de mahfilli,mahsureli değildir.Arada bölme falan olmadan birlikte olurlardı.Değerli Hadis kitapları buyuruyor ki ; Medine yakınları çok fakirdir birer önlükle dolaşıyor bunlar.Namaz kılarken hoş olmayan manzaralar oluyor.Kadınlar hemen arkalarında namaz kıldığı için Efendimiz buyuruyorlar ki:”erkekler başını kaldırmadan siz başınızı kaldırmayın”.Burada bir mahsuru önlemek için, açıklıkla saçıklıkla karşı karşıya kalınmasın diye.Allah huzurunda olunan bir yerde,orası bir konsantrasyon yeridir. Zamanla bu işin üstü örtülmüş,siz erkeklerle Allah diyeceksiniz neden kadınları bundan mahrum edeceksiniz?Neden beraberlikten alıkoyacaksınız?Bu açıdan ele alırsak bizim camilerin mahfilleri, mahsureleri bile sorgulanmalıdır.Yesevi hazretleri de bu geleneği devam ettirmiştir.Anadolu’ya gönderdiği dervişlerde bu derinliğin, bu mananın, bu ruhun ve hoşgörünün temsilcileri olmuşlardır.Bu ruh Osmanlının kuruluşunda çok önemlidir, Mevlana, Hacı Bektaş Veli gibi pirler hep bu ruhun uzantılarıdır.Anadolu bu ruh,bu mana ile şekillenmiştir.Yesevi’ye kadar insanlar dinle hakikat arasına girmişler.
Antik çağda kadınlar hakim olduğunda tanrıçalar vardı,sonra erkek egemenliğinde tanrılar çıktı.Sonra erkek erkeğe bir sistem kuruldu, bu bir zulüm sistemi oldu, maalesef denge kurulamadı yani. Karşı taraf hakkını alacağına ,hak almak adaleti kurmak,denge demektir,bu sefer tepki doğdu. Üstünlük söz konusu değildir,işbölümü söz konusudur. Dinimize göre kadın çoçuğunu bile emzirmek zorunda değildir.Yeseviler, Mevlanalar,Yunuslar bu meseleyi çok güzel yorumladılar,Ebu Hanefi de güzel yorumladı;hakim olabilir dedi. Bu ayrılıkları biz icat etmişiz bir etki -tepki sorunu olarak sürmüş.
N.S:Kadın tecrit edilerek örtünmesi isteniyor.Kezban Hatemi Kuran’da örtünme yoktur diyor. Örtünme var mı yok mu?Bu konudaki dayatma nedir?
F.G:Kezban hanımı ben de dinledim.Kuran’da örtünmeden bahsediliyor ama keyfiyet mevzuu ayrı.İran’daki gibi çarşaf mı olacak peçe mi olacak bu konuşulur.Bu İslamın geniş ufkunu biraz daraltmak olur,zevksizlik olur.İslam dinini bir kostüm dini haline getirmek olur ki bunlar yanlıştır.Başörtüsü de üzerinde durulacak usulden bir mesele değildir. Bunlardan dolayı insanın baskı altına alınması dinin ruhuna uygun değildir.Bu konuda dayatmalar, ısrarlar ifrattır ve zorlamadır.Hatta nefret ettirmedir.Gönülde sevgi çok önemlidir,işin kaynağıyla irtibat önemlidir bu tür meseleler küçüktür.Herkes hoşgörü ister,ben de kendi telakkilerim,kabullerim içinde hoşgörü isterim.Benim de buna ihtiyacım vardır.Ancak böyle olursa toplumun değişik parçaları biraraya gelebilir aynı ölçüde bende herkesi bağrıma basmalı ve kabullenmeliyim.O kadar çok müşterek yanımız var ki teferruata ait şeyler bizi bölüp, parçalamamalı.Caminin içinde birbirimize düşeceksek, barışı bahçede olmak sağlıyorsa dışarıda olmak daha iyidir.
N.S:İran’da İslam adına bir devlet kuruldu.Bireysel özgürlükler ve sevgi yok edildi. İnsanlar tepkilerini oylarıyla anlatmaya çalıştılar.Acaba İslam bireysel özgürlükler açısından nasıldeğerlendirilebilir?İslamla demokrasi bağdaşmaz mı?
F.G:Bazıları tepkiler koyuyor, ama günümüzde modern yorumcular İslam’ı özüyle iktisadi, siyasi ve kültürel yanlarıyla tahlil edince görülüyor ki bu sistemlerin, anlayışların değişik doktrinlerin her biriyle kesiştiği noktalar, içiçe girdiği halkalar var. Hatta sosyalizmle, sosyal demokrasiyle bile irtibatlandıran insanlar oldu. İslam Sosyalizmi diye kitap var.Peyami Sefa da 160 çeşit sosyalizmden bahseder bunlardan biri de İslam sosyalizmi der.Hatta bazıları kapitalizmden daha fazla devlet otoritesi,umumun çıkarlarını gözetme nedeniyle komünizmle bağdaştırırlardı.Bunların münakaşası yapılabilir.Bir kesit alıp onunla ilişkilendirerek bu oymuş demek ifrattır.Bediüzaman’ın burada enfes bir yorumu vardır;”arkadaşlarım bana çorba getirirlerdi ben tanelerini karıncalara verirdim.Bana bunun hikmetini sorduklarında bu karınca , arı milleti cumhuriyetçidir ben bundan dolayı seviyorum kendilerini.”
Ama şekli cumhuriyetçi değil.Cumhuriyet deyip elli türlü insan hak ve özgürlüklerini baskı altında tutan değilim demiştir.Geniş katılımlı ve herkesin memnun olacağı bir hüküm sürmedir. Modern yorumcular İslamiyete cumhuriyet dememek için hiç bir sebep yok diyorlar.Kuran yorumlansa da , sünnet yorumlansa da zamanın yorumları en isabetli yorumlardır.En güçlü, en tutarlı , en kalıcı yorumlardır.İslam’a demokrasi dememek için bir neden yok.Osmanlı döneminde dünya kadar kanunnameler var.Bunlar dünyevi maslahatları hedef aldığından meseleye sekülerizm yanıyla bakılabilir.Kimsenin dinine,ibadetine karışılmaması açısından bakılırsa bir laisizm de söz konusudur.Anayasanın ilk maddesine bakın kimsenin dinine karışılmaz. Kuran’da “sizin dininiz size benim dinim bana” der.Dinin temel ruhu herkesi ruhuna basmasıdır.Osmanlıların kusurları olabilir ama milyonlarca insanı idare edebilmeleri bu derin hoşgörüdendir. İslam demokrasiyle taban tabana zıttır demek haksızlık olur, aynen demokrasidir,sosyalizmdir demek de ifrat olur.Aklın hikmeti vucüdu vardır.Her şeyi kendi çerçevesiyle kavramalı.Barışa yaklaşır o zaman.
N.S:Sizin söyledikleriniz bir sentez içeriyor.Yunus’un sözünü ettiği “molla Kasım”lar ne olacak?
F.G:Buraya geldikten sonra,Türkiye’deki hadiselerden sonra bir deneme olarak bir “Yobaz” şiiri yazmak istedim.Okuyamayacağım henüz düzeltemedim. Belli bir dönemden sonra Selçuklulardan beri biz yobazlık yaşamışız.Yobazlık bizim başımızın belası olmuştur.Din adına yobazlık yapanlar olduğu gibi dine karşı da yobazlık yapanlar olmuştur.Bunların en mümeyyiz vasıfları dayatmadır. Molla Kasım’lar her zaman yobaz tipin temsilcileri olmuşlardır.
N.S: Yaşamınızda çok çile çektiniz,başınızdan çok şey geçti.İçinizdeki çoşkuyu boğmaya, sizi ezmeye dönük olaylardan nasıl çıktınız bugüne?
F.G:Hep yararlı olmaya çalıştım, çilesini katmerli çekenler oldu.İçinizde bir ideal olunca yapılıyor.Çocukluğumdan bu yana Yesevi’lerin mirasçıları tekkelerin ışıkları,havası ruhuma sinmiştir.Böyle büyük bir tarihten gelen bir milletin küçüklüğünü hiç bir zaman hazmedemedim. Hep hayalimde, ütopya sayılan hislerle yaşadım.Bazen çaresizlikle onları gözyaşlarımla seslendirdim.Bence gözyaşı kelimesiz, sessiz şiirdir. Bu nedenle insanın ensesinde boza kaynattıkları da oldu.Vatan haini gibi takip edildiğimiz de oldu.Gönül koymadım diyemem ama unuttum onları.Şu anda kimseye düşmanlık duymuyorum.O zaman bile hislerimle değil, mantığımla meseleye yaklaştığımda bu işi bana yapanlara hakkımı helal ettim.bu altın kuşakta bir gün benim ülkem sikkeyi kesen,tuğrayı basan olursa her şeye katlanılır dedim.
N.S: Bütün sözlerinizde,yazılarınızda derin ve güçlü bir vatan sevgisi var. Pek bilinmeyen bir olay da sizin 1986’da Suriye’den Türkiye’ye kaçak girişinizdir. Mayınların arasından geçerek gelecek kadar mı seviyordunuz Türkiye’yi?
F.G:Her hadisin arkasında şok bir hadise vardır,onu ezberleten odur. 1986’da aranıyor diye derdest edilmiştim.Özal’ın demokratik centilmenliğiyle ben salındım.O sene umreye gitmeye karar verdim, altı sene çok sıkıntı çekmiştim bir deşarj olma, bir konsantrasyon deyin isterseniz.Cidde’ye gittiğimde Türkiye’den haber verdiler havaalanında derdest edileceksin diye.Ben de yolumu değiştirdim Halep’ten geçeyim dedim.Annemin dayısı da kadıymış orada, onbir gün kaldım.Ayakkabısız, sürünerek ve dikenlere tutunarak geçerken anladım daha çok ben bu ülkeyi çok seviyorum.En sevdiğim Efendimizin yeri bile gözümde grünmedi Türkiye hasreti başlayınca.Kurşun menzilinden geçiyoruz iki taraftan.Üç dört kilometrelik yeri yedi sekiz saatte geçtik.Geçince şu kayanın dibinde 24 saat uyuyabilirim dedim.Böyle bir duruma maruz kalmayınca insan milletine bu kadar aşık olduğunu, sevdiğini bilmiyor.Bir bayram yaşadım.
N.S: Hoşgörü sizin yönteminiz olarak burada işe yaradı mı?
F.G:Bazı yerleşmiş adetler,davranışlar uzun zamanda ancak kaldırılabilir.Bazı sosyologlar,psikososyologlar peygamberimizin büyüklüğünü orada arıyorlar.Böylesine vahşi,ilkel kabileler arasında kötü ahlakları, huyları söküp atması mucize gibi görülüyor.Hoşgörü zaten milletin ruhunda var,bunun ortaya çıkması için toplumun çeşitli kesimlerinden sanattan ilim yuvalarına kadar herkesin ısrar etmesi gerekir.Yerleşik hale gelmesi için uğraşmalı.Kavga ortamı birden bire gitmez. Burada medyaya çok önemli bir iş düşüyor.Dikkat etmeli tahrip kolay tamir zor.Restorasyon birden bire olmayacaktır. Duygunun, itimadın yükselmesi, bakış açılarının değişmesi her şeyin yerli yerine oturtulması uzun zamana bağlı.Fakir diyorum ki,toplum hoşgörüye sahip çıkmalı.Hiç bir şeye karşı cihad ilan etmemeli ama mümkünse hoşgörü için cihad ilan etmeli.Bu insanlara karşı değil,kötü duygulara,tutkulara karşı yumuşak bir mücadeleyle insanları iyiye, güzele inandırmalı.Ümitsiz değilim.Fakat çok çetin bir işe kalkıştık diye korkuyorum.Bu konuda bedel ödemeye değer.
Günümüzün yeni bir insan tipine ihtiyacı var.Hatta dünü aşkın olması gerektiği gibi bugünü de aşkın bir insan tipi.

 

DA Dergisi

Ekim 30 2007Yorum Yok Kategori: Okuduklarım

DA, SAYI: 9

Dünya yol ayrımında, Türkiye de ayrımların ortasında

Biz globalleşmeyi kavramaya çalışırken globalleşme topuyla tankıyla komşu geldi! Eski düşmanlıkların anlamsızlığında boğulmamak için yeni sözcüklere, kavramlara ihtiyacımız var. Anahtar sözcük, işbirliği. Önyargılı reddetmelerin dünyasından anlamlı kabullerin ve birlikte varolmanın dünyasına taşınalım birlikte.
DA barışa, dostluğa ve işbirliğine “Evet” diyor. Evet diyeceğimiz şeyleri çoğaltabiliriz. Bu yüzden dopdolu bir dergi ile karşınızdayız.
Türkiye sadece bir köprü değil, kendi varlığıyla da önemli bir sentezin temsilcisidir. DA, doğru yoldan şaşmayan insanların güveniyle yeni ufuklara yelken açmayı öneriyor dostlara.
Yeni düzenin esasları ve kuralları neler olacak acaba? Türkiye’nin rolü üstüne Mensur Akgün bir yazı yazdı.
Birlikte gerçekleştirdiğimiz Moskova ve Antalya toplantıları bu nedenle daha anlamlı hale geliyor, diyalogun önemi anlaşılıyor.
DA platformu üyemiz Azerbaycan’ın saygın yazarı ve Başbakan yardımcısı Sayın Elçin’in güzel Azerbaycan’da dergimizi tanıtmak için gösterdiği samimi gayretlere çok teşekkür ediyorum.
5-6-7 Haziran’da Kazakistan Almatı’da gerçekleştireceğimiz Diyalog Avrasya Uluslararası Forumu’nun konusu “21. Yüzyılda Birlikte Yaşama Kültürü”. Günümüzün önemli paradigma değişimi olan kavramları tartışacağımız bu forumda sunulacak tebliğleri bir sonraki sayıda sizlerle paylaşacağız. Ayrıca bu güncel foruma ev sahipliği yapan kardeş Kazakistan’a en içten minnettarlığımızı sunuyoruz.

Büyülü kentlerin şenliği
Avrasya coğrafyasının iki büyülü kenti; üç bin yıla yakın tarihi geçmişiyle İstanbul ve 300. kuruluş yıldönümünü kutlayan Sankt Peterburg. İmparatorluk, sanat, kültür ve savaşların başkenti bunlar. Her yönüyle bu iki kentin ruhunu ve kimliğini yakalamaya çalıştık. Sizin için özel bir ek hazırladık. İki kenti doya doya yaşayabilirsiniz bu ekte.
John Keats “duygularla kavranabilen güzellik sonsuza uzanan mutluluktur” demiştir. Büyülü iki kenti duygularımızla sıkı sıkı kavrayabiliriz çünkü onlar sanat ve kültürün ana temaları olmuşlar asırlar boyunca. Genç Peterburg ile bilge İstanbul su kenarına yerleşerek serpilmişlerdir. Peterburg bir bataklıktan, İstanbul ise yedi tepenin doruklarından doğmuştur. Bu yüzyıl aslında kentlerin yüzyılı olacak gibi görünüyor. Hatırlatmam gerekir ki kent, kentli ve medeniyet ortak kökten gelen kavramlardır. Medenî kentler yeni sivil yaşamın merkezleri olarak yükselecek.

DA sizinle büyüyor
Azerbaycan konusunda iki önemli yazı ve Rus arkeoloji müzesiyle ilgili ilginç yazılar sizi bekliyor. Her renk ve tat içeren kültürler, sayfalarımızdan size uzanan zihinsel birer köprü.
Nevval Sevindi
Yayın Editörü

İSTANBUL’DAN KENDİME DOĞRU BİR YOLCULUK
Siyahlar beyazlar İstanbul

“Hakiki sanat, muhteşem bir şehir vücuda getirmek ve halkının kalbini saadetle doldurmaktır.” II. Mehmed, Fatih Camii’nin vakfiyesine yazdığı mukaddemede böyle der.
Roma İmparatorluğu olan Kostantinopolis’ten bir başka Cihan İmparatorluğu’nun eline geçen İstanbul, Osmanlılarla 600 yıla yakın yaşadı. İstanbul hep bir dünya ve imparatorluk başkentinin zenginliğini taşıdı. İmparatorluk mikrokozmosunun Türk, Rum, Ermeni, Musevi ve İtalyan sakinleri için İstanbul bir toplanma yeriydi. Bir Venedik büyükelçisi uzaktan seslenir: “Roma yeryüzünün hülasasıdır. İstanbul ise yeryüzünün kendisi”. Bugün İstanbul’u hayatın aynasında izleyenler surların dibindeki eski dünyayı keşfeder. Daracık sokaklarında kadınlar çamaşır yıkar, dedikodu yapar ve İstanbul’u yaşar doyasıya. Bir tül perde ardına gizlenir İstanbul ve herkes ona vardığını sanırsa da, o kendini gizler. İstanbul’da oturmak yetmez, onun ruhuna nüfuz etmek gerekir. Yani sevmek şarttır. Sevince kendini size anlatan bir kenttir İstanbul.
İstanbul, hem bir sentezdir. Mimar Sinan bu nedenle bir cami, bir köprü değil, bir kent düşlemiş ve yapmıştır. Kentin dünüyle ilgilenmeyenler bugünü de yaşayamazlar. İstanbul bir siluete sahiptir ve zamanın aynasında onu hep görebilirsiniz. Gözünüzün önündedir her an. Özellikle kente dalgalarının kokusunu saçan deniz, her an İstanbul’la kucak kucağa yaşar. Bütünün bir parçasıdır adeta. İstanbul’un doğayla olan bu muhteşem bileşkesi herkesi etkiler. Eşsiz bir topografya ve insan elinin marifetleri. İstanbul toplumsal bir karakter sunar bize. Simgeleriyle bir dünya kurar ayrıca. Her simge bir çağa damgasını vurur. Bize kurduğu dış çevre özgün bir bileşimdir kısacası.
Maziyle aramızda kurduğu simgesel göbek bağları, nefes alan bugünümüz olmakta. Bazen plastik bir bebek, bazen bir aynada yansıyan İstanbul! Hepsi bir arayışın tüm çığlıklarını besteleyen bir musikişinasın takdiri gibi.
Avrasya ortasında kocaman bir megapoldür İstanbul. Oradan her yere çıkılır ve İstanbul’a dönüş kaçınılmazdır. Her yolcu bu toprakların mistik gizemine bulanmadan dünyadan nasibini almış sayılmaz.
İstanbul dünya su yollarının anahtarını koynunda gizler. Lodosla poyraz arasında salınır durur İstanbul nazlı nazlı.
İstanbul kedili bir kenttir. Sokağında kedisi, köpeği boldur. İnsanların sıcaklığı onları doyurur.

DA, SAYI: 10

“Yaban, yurdun olur gün gelir”

Göç yollarının kavşağındaki Türkiye her gelene kucak açmıştır. Rusya’dan gelen Beyaz Ruslar, Bulgaristan’dan gelen Türkler, Pamir yaylalarından gelen Kırgızlar, Kazaklar, Çerkezler, Tatarlar, İspanya’dan kovulan Museviler hep Türkiye’nin zengin gönül sofrasında kendilerine yer bulmuşlardır.
Savaşlar ve sürgünler göçlere neden olduğu kadar daha iyi bir hayat kurma isteği de insanı yurdundan etmektedir. Gittikçe küçülen dünyamızda her an bir yerden bir yere nüfuz hareketleri olmaktadır. Bazıları kitlesel, bazıları gruplar halindeki göç, daha umutlu yarınları hedefleyen gurbet yollarıdır.
Osmanlı’dan bugüne göçün Türk tarihindeki önemini anlatan Kemal Karpat’ın yazısı herkes için başvuru niteliğinde. Göçler nasıl kırsalla kentlileri kaynaştırdıysa, bugün dünyadaki göç hareketleri de bir çok kültürü ve milleti birbirine yaklaştırmaktadır.
Dosya konumuz olan göç çok renkli, çok insani öykülerle zengin. Umarım beğenirsiniz.
Bir fuarcılık merkezi haline gelmeye aday olan Moskova’yı anlatan yazıyı gazeteci Aleksandr Belanovskiy yazdı.
Bu konunun hemen ardından aklıma gelen, Kazakistan’da Almatı’da yaptığımız “21. Yüzyılda Birlikte Yaşama Kültürü” sempozyumu oluyor. Çok başarılı geçen toplantının genel havasını size taşımaya çalıştım. “Birlikte yaşamak zor zenaat” diyen Mim Kemal Öke yazısında küresel toplumun taleplerini ve gerilimini yazdı.
Garipşo&Company güzel, komedi oyunlarıyla Tacik halkının kalbinde taht kuran birisi. Onunla çok ilginç bir röportaj sizi bekliyor. Günlük hayatı yansıtan oyunların ve tiyatronun gücünü görüyorsunuz.
Bugün turizm de “geçici kitlesel göç” olarak adlandırılmakta. Şu yaz aylarında her ülkeden milyonlarca insan başka ülkelere tatile gitmekteler. Kültürel ya da dinlenme amaçlı bu geziler içinde Antalya’nın da çok önemli bir yeri var. Rus turistlerin Antalya sevgisi Türkleri çok mutlu ediyor elbette. Bu sevgilerinin nedenlerini anlatan yazıyı Nikolay Balandinskiy yazdı. Türkiye’ye sadece yüzmek, güneşlenmek veya iyi bir vakit geçirmek için değil, sağlıklarını iyileştirmek için de geliyorlar. Tarihî ve kültürel yerleri keşfettiler, artık Kapadokya bilinen bir yer oldu. “Yedi Kiliseler”e hac düzenleyen turlarla da dinî turizmin önemi artmış bulunuyor. Türkiye, Rusya’dan Kazakistan’a bütün Avrasyalı turistlere hizmet verecek geniş bir alana sahip. Bu sene mutlaka Türkiye’yi görün. Birbirimizi daha çok tanıyalım ve sevelim.

Farklılıklar barışın temelidir
Nevval Sevindi
Da dergisi Yayın Editörü, (Türkiye).

5-7 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilen İnternational Forum bir çok kurum ve kuruluşu bir araya getirdi. Kazakistan Milli İlimler Akademisi, ABD Almatı Büyükelçiliği, Kazakistan Kültür ve Enformasyon Bakanlığı, Almatı Eyalet Valiliği, UNESCO, Rusya Almatı Büyükelçiliği, KATEV Uluslararası Eğitim ve Kültür Vakfı ve dergimizin katıldığı Kültürler Arası Diyalog Forumu AGİT zirvesi ile aynı günlere rastlamasıyla bir çok devlet ve kültür adamını da bir araya getirmiş oldu. “21. Yüzyılda Birlikte Yaşama Sanatı” başlıklı toplantıya Türkiye’den katılım yüksekti. İlahiyatçı profesör Bekir Karlığa, Türkiye Musevileri hahambaşı genel sekreteri Yusuf Altıntaş, eski Yargıtay başkanı Sami Selçuk ve eşi, Harun Tokak, Erkam Tufan Aytav, Hüseyin Gülerce, Leonid Sükiyainen ilk göze çarpanlardı.
Almatı’nın yeşilliği içinde süren forum iki seksiyon halinde yapıldı. Kazakistan Kültür ve Toplumsal Barış Bakanı Bay Kul-Muhammed, bugün insanlığın yol ayrımında olduğunu belirterek söze başladı: “Gündemdeki ‘medeniyetler arası çatışmalar’dan bizi kim kurtaracak ve kurtuluş yolu nedir? sorusuna cevap aramalıyız. 21. asırda en büyük medeniyetlerden biri olarak Türk medeniyeti etkili olacaktır. Bu kültürün temeli olan Türk dili yaşadıkça bu medeniyet yaşayacaktır”.
“Ulusal uygarlığın temeli dildir” diyen Bakan’dan sonra Baş Müftü, 12 yıl içinde aldıkları mesafeden, Kazak kültürünün derin köklerinin İslâmiyet’le olan bağından söz ederken “maneviyatımızın kaynağı İslâmdır” dedi.
Kırgız aydını Aytmatov kürsüye çıkınca müthiş bir alkış koptu. “Çok heyecan duyuyorum” diyerek söze giren Aytmatov yeni bir jeopolitik zamanda olduğumuzu ve millî kültürün sorunlarını konuşmak gerektiğini vurguladı. “İnsan, öz varlığını anlamak için bakışlarını içe çevirmelidir” diyen yazar, Avrasya entegrasyonu için burada olduğumuzu çok kültürlü ve ırklı Rusya ile uzlaşarak bir arada yaşamamız gerektiğinin altını çizdi.
Orta Asya’da çok gözde olan edebiyatın ve edebiyatçının yıldızının Pazar ekonomisiyle söndüğünü, onunla birlikte diğer aydınlar da açıkladılar.
Kültürel devamlılık elbette geleceğin teminatıdır. Bu konuda yazarlar önemli atıflarda bulundular.
Kazakistan’daki halklar topluluğunun başı olan Tereshenko Sergey’in Kazakça yaptığı konuşmasında, Kazakistan’da yaşayan bütün etnik grupların ve milletlerin kendi kültürlerini koruyarak Kazak vatanı içinde bir arada yaşadıklarını ve bu konuda Cumhurbaşkanı Nazarbayev’in “farklılıklar birliğimizin temelidir” sözünün önemine dikkat çekti.
Halk kahramanı olan Muhtar Şahanov alkışlarla dakikalarca sevgi gösterisine mazhar oldu. Şahanov’un, paranın tek değer olmasının çok tehlikeli olduğunu ve demokrasinin gelişmesi için bilime ihtiyaç olduğunu anlatan konuşması yine alkışlarla bitti.
Ben de konuşmama aile değerlerinin ve kadının birlikte yaşama kültüründeki önemine değindim. Kadın nüfusu fazla olan ve kültürün taşıyıcısı olan kadınlara çok değer veren Kazak halkı barışı sağlamış. Çünkü kadın, aynı zamanda aile değerlerinin üreticisi ve onun eski yeni değerlerinin kaynaşmasının sağlayıcısı. Kuşakları yetiştiren kadın, aile içi değerler ve kültürüyle toplumsal barışın kalesi.
Bağlanova R. o müthiş sesiyle bir şarkı söylemedi ama çok güzel bir konuşma yaptı. Bütün Kazak bozkırının eskiden şarkı söylediğini ondan dinlemek etkileyiciydi. Ertesi gece nefis bir konser çerçevesinde sesini de dinledik.
Konserde genç sanatçılar ve her kültürün temsilcisi gruplar bize harika bir gece geçirttiler. Dombra’yı gitar gibi çalan iki Kazak kızın söylediği İspanyolca parçalarla Avrupa’da bu yıl ödül aldığını da öğrendim. Bu, eski ile yeniyi, Batı ile Doğu’yu buluşturmanın iyi bir örneğiydi.
Aslı Kıpçak olan Kazaklar 15. yüzyılda tarih sahnesine çıkmışlar. “Kazak” sözcüğünün anlamı “hür”, “kimseye boyun eğmeyen” demek. Kazak halkının kültürüne olan düşkünlüğünü bu sözcük bile anlatıyor sanırım.
Almatı’da 150 adet orta öğretim kurumu var. Bağımsızlıktan önce % 90 olan Rusça eğitim, şimdi % 70’e düşmüş. Kazak-Türk lisesi de çok başarılı bir eğitim vermekte. Terbiye, edep-erkân içinde ve kaliteli eğitimiyle bu liseler herkesin göz bebeği. Çok az öğrenciyi seçme sınavıyla alan hem kız, hem de erkek okullarına ilgi oldukça yoğun. “Kazak aklıyla Türk yönetimi birleşti ve bu güzel sonuç çıktı” diyen Süleyman Demirel Üniversitesi Rektörü Askar Cumadullayev önemli bir matematikçi.
Almatı’da spor tesisleri çok yaygın ve güzel. Golf, tenis sahaları ve yüzme havuzları herkesin hizmetinde.
En çok hoşuma giden yerlerden biri, Demokrasi Meydanı oldu. Bu güzel meydana gelinlerin gelmesi ve dans etmeleri Almatı’ya renk katıyor. Gelinle damat dans etmekle kalmıyor, iki güvercin uçuruyorlar ve ardından Nazarbayev’in el izine ellerini koyarak onun idealleri izinden gideceklerine and içiyorlar. En sonunda da damat gelini kucağına alarak dansa devam ediyor. Bu geleneğe göre gelinlerin zayıf olması şart!
Meydandaki bu düğün, şölen seven eski Türk geleneklerine gönderme yapıyor sanki. Eskiden her evlenen bir ağaç dikmek zorundaymış. Yoksa evlilik cüzdanı verilmezmiş. Bir ağaç kesmek zorunda kalınırsa da yerine üç ağaç dikmek mecburiymiş. Her dikilen ağacın künyesi var ayrıca. İsimsiz ve kayıtsız ağaç yok. Kimse de size ağaç kestirmiyor zaten. İçi boşalmış bir ağacı bile kesmeye kalktığınızda insanlar isyan ediyor. Ağaç, en eski Türk kültürü… Daha 30 yıl öncesine kadar eski Safranbolu geleneğinde her doğan çocuğa bir ağaç dikilirdi. Herkes kendi ağacını bilirdi ve üstüne adı kazılırdı.
Bu ağaç sevgisi sonucu yemyeşil bir kent size kollarını açıyor zaten. Eski Almatı’ya gittim. Bahçe içinde evler ve sokaklar beni çocukluk günlerimin eski İzmir’ine götürdü. Kapıları önünde oturan yaşlılar çene çalıyor, gençler çekirdek çıtlıyor ve çay içiyorlar.
Da dergisi ve platformu birbirinden farklı ya da benzer unsurların yan yana gelmesini teşvik etmekte. Bizim için diyalog, bir kültür köprüsü kurmanın temel yolu. Orta Asya aydınlarının ve Kazak yöneticilerin de bir arada yaşamaya gösterdikleri özen, dünya barışı için önemli bir deneyimdir.

DA, 11. SAYI

Bu kapı, umutsuzluk kapısı değil!

29 Ekim tarihi, Türk Kurtuluş Savaşı’nın sonucunda gerçekleşen Türkiye Cumhuriyet’inin 80.yıldönümü. Mustafa Kemal Atatürk dağılan bir imparatorluktan Cumhuriyeti’in doğmasına liderlik etti. Hiçbir ideolojiye kapılmadan hedefi “muasır medeniyetler seviyesi” diye belirledi. 21. yüzyıla girerken bütün dünya milletlerinin hedefi de bu oldu. Globalleşmenin getirdiği yakınlaşma ve iletişim “muasır medeniyetler seviyesi”ne özlemi de getirdi. Türkiye bu yola 80 yıl önce çıktı. Bugün bölgesinde demokrasiyi kurumları ve yasalarıyla gerçekleştiren tek İslam ülkesi. Cumhuriyet’in kazanımları bir çok konuda örnek oluşturmaktadır.
Kadının toplumdaki statüsü, hukuk devleti olma yolundaki adımlar önemlidir. Cumhuriyet’in 80. yılı kutlu olsun diyoruz. Bu kutlu yolda Türkiye’ye ve insanlığa hizmet etmenin gururunu yaşıyoruz.
Bu konuya dışarıdan bir bakış olan, Odessa Milli Üniversitesi Rektör yardımcısı, siyaset bilimci, felsefe bilimleri doktoru V.V. Popkov’un “Atatürk’ün mirası ve Sovyet sonrası toplumun modernizasyonu” başlıklı harika bir yazısı var.
Geçen yüzyıl ağır savaşlar ve insanlık yıkımlarıyla geçti. İnsanlık 21. yüzyıla büyük umutlarla girmesine rağmen sosyal, kültürel ve politik değişimlerin takvim yapraklarının değişmesi kadar kolay olmadığını gördü. 11 Eylül’le sarsıldı bütün dünya. Farklı nedenlerle birbiriyle savaşan insanlarla dolu dünyamız. Bundan da kötü günler geçiren 13. yüzyılda Anadolu’yu huzur eri Mevlana Celaleddin-i Rumi nurlandırdı. İnsanların gönüllerini aşka ve Allah’a kanatlandırarak, herkese ve her dine gönlünü açarak bir umut, teselli ve huzur kaynağı olmuştur. 700 yıldır gönüllerde kurduğu tahttan inmemesinin nedeni “ne olursan ol gel/ umutsuzluk kapısı değil bu kapı; nasılsan öyle gel” dizeleridir. İnsanların ruhlarını dinlendirdiği, saf ve temiz bir arınmaya soyunduğu yerler, onların mekânıdır. Bugün Avrasya coğrafyasının “Huzur Adaları” sayılan mekânları ve kişileri var. Rusya’da iyi bilinen Aziz Serafim insanlara dürüstlük, sevgi, hoşgörü örneği bir yaşam sürmüş. Acılar ve yokluklar içinde geçen yaşamında Aziz Serafim sadece toplumu düşünerek insanların acılarını dindirmeye çalışmış. Şifacı ve huzur dağıtıcısı olan Aziz Serafim Rusya’nın en saygı gören manastırlardan birine adını verdi.
Dosya halinde islediğimiz bu konu ve Mevlana sevgisini Tacikistan’dan aktaran Muhibe Mahmadcanova içimizi ısıtacak.
Ünlü ressam Ayvazovski’nin harikulade dalgalarında uzak denizlerin özlemini bulacaksınız. Onun Türkiye’de ayrıcalıklı bir yeri vardır.
Önemli tarihçimiz İlber Ortaylı ile yaptığım söyleşi Irak ve Ortadoğu konusuna yeni bakış açısı kazandıracak renklilikte.
Globalleşen dünyamızda milli kimlikler önem kazanmakta. Bir yandan benzerliklerimiz artmakta, diğer yandan özgünlüğümüzü koruma gayreti dile getirilmekte.
Daha mutlu ve huzurlu bir dünyada buluşmak üzere…..
Nevval Sevindi
Yayın Editörü

ÜNLÜ TARİHÇİ İLBER ORTAYLI’YLA HİCAZ DEMİRYOLU PROJESİNİ KONUŞTUK
İki günde İstanbul-Medine

Nevval Sevindi
DA dergisi Yayın Editörü (Türkiye).

21. yüzyılın satranç tahtasında yeni bir hamle olan Irak operasyonu, Türkiye’nin eski hinterlandı hakkında yeniden düşünmemizi gerektiriyor. Eski kültür coğrafyamızda birlikte yaşamayı, barışı ve sevgiyi nasıl yeniden kurmakta yardımcı olabilmemizin değerli ipuçları tarihin sayfaları arasında duruyor. Galatasaray Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof Dr. İlber Ortaylı ile yaptığımız bir görüşmede bu sayfaları aralamaya çalıştık.

Nevval Sevindi: Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, yani 1900’lü yılların başlarında nasıl bir Bağdat vardı?
İlber Ortaylı: 1900’lü yılların başlarındaki Bağdat, eski bir medeniyetin yani hakikatin de üstünde abartılan bir İslâm medeniyetinin merkeziydi. Tabii bugün bir şey kalmamış. Hiçbir şehrin bu kadar uzun ömrü olmaz. Kim, hangi şehir bunu muhafaza edebilmiş? Roma mı? Bir başka şekilde büyüyen eski İstanbul mu? Bu tartışılır. Bağdat bir çöküntü bölgesidir. 16. asırdan beri Türklerin elindedir, Kanuni Sultan Süleyman ve IV. Murad tarafından olmak üzere iki kere fethedilmiştir. Ama 19. yüzyılın son çeyreğinde bu şehir ciddi bir imar geçirmiştir.
19. yüzyıl sonunda İngiltere ve Almanya arasında bir rekabet vardı. Almanya’nın sahip olduğu demiryolu projesi II. Abdülhamid’in çok işine geliyordu. Çünkü Osmanlı, merkeziyetçi devlet sistemini telgraf ağıyla kurmuştur. Yani telgrafı çok erken ve etkin olarak kullanan bir devlettir. Bu, demiryoluyla tamamlanmak istenmiştir ancak demiryolu çok pahalı bir yatırımdı. 19. yüzyılda İmparatorluğun bütünlüğünü korumak, merkeziyetçiliği muhafaza etmek için gerekliydi.

Yabancı sermayenin girişi
Bu sermaye Mezopotamya çevresinde, Suriye ve Lübnan’da yoktu çünkü orada Fransız sermayesi vardı. Fransızlar 665 km.’lik bir demiryolu kurmuşlar ve Beyrut Limanı’nı da inşa etmişler. Almanya’nın bu sahalara girmesi Fransızları çok rahatsız ediyor. Mesela Afyon’da bir zamanlar iki istasyon vardı. İngilizler, Alman demiryolunun mevcut istasyonla bütünleşmesini istemiyorlardı. Bu arada asıl önemli bir proje İmparatorluğun Asya-i Osmaniye dediğimiz kısmını bağlayan Hicaz demiryoludur. Hicaz demiryolu yerli sermayedir. Müslüman dünyadan toplanan parayla meydana gelmiştir ve mühendisleri Türktür. Bu, teknik açıdan da Türkiye’yi çok etkilemiştir. Bizde Hicaz demiryolunun macerası yazılmamıştır. Bu yol Şam’dan başlayıp Mekke’ye ulaşmayı hedefliyordu ancak Medine’ye kadar ulaşabilmiştir. O yolu I. Dünya Savaşı sonunda İngiliz Lawrence Araplarla havaya uçurdu. Sonra da inşa etmediler. Bağdat demiryolunun bir takım başlangıç noktaları vardır. Mithat Paşa demiryolunun Bağdat’a kadar gitmesini çok istiyordu. Ancak I. Harpten sonra İngilizler Bağdat’la yukarıda Musul, aşağıda Basra’yı bağladılar. Demiryolu I. Dünya Savaşı’nın bitiminde Toroslar’ı aştı ve yenilen ordunun subayları ve aileleri bu treni ilk defa kullanarak kaçtılar. Eskişehir üzerinden Afyon-Konya-Ereğli, aşağıda Adana, Adana’dan Halep’e kadar, Halep’ten de bir çeşit bağlantılarla Şam, oradan da Medine’ye kadar II. Abdülhamid devri sonuna kadar Anadolu’yu bağlamışlardır. Bunun olumlu tarafları, yolun kısmen bizim, kısmen yabancı sermayenin olmasıdır. Bu nedenle Şam-Medine hattı pratik ve düz olarak döşenmişse, hızlı ulaşımı göze almışsa, öbür taraflarda da dolanarak gitmiş.

Lezzetli Anadolu buğdayı zenginliği
Burada birden bire zirai üretim patlama göstermiştir. O kadar ki, 1895-1896 Yunan Savaşı’nda ordumuz Anadolu buğdayıyla ilk defa beslenmiştir. O yıllarda Charikov’un bir raporu vardır. Bu benim kitabımda da yayınlandı. Feryat ediyor adam “şimdiden Odessa Limanı büyük bir rakiple karşı karşıya” diyor. Odessa, buğday ihraç limanı, “ileride bu demiryolu bağlandığı takdirde bütün Avrupa bunların lezzetli buğdayını yiyecek, biz ne yapacağız?” diyor. Anadolu buğdayı o zaman çok lezzetliydi, bugünkü gibi aşılama yapılmıyordu. Dolayısıyla bu hat üstünde Eskişehir ve Ankara zenginleşti, Konya ve Ereğli’de de bir tahıl zenginliği çıktı. İlk zamanlarda bu patlama hissedilmiyor ama 30 sene içinde bu mıntıkalar üretimde zenginleşiyor. İkincisi, idari hizmet kolaylaşıyor. Yani Sultan Abdülhamid devrinde vali Ankara’ya iki ayda giderken artık iki günde gidiyor. Tren Eskişehir’de duruyor, zenginler bir otelde, fakirler hamamlarda kalıyorlar. Gece tren gitmezdi. İstanbul’dan Ankara’ya tren 2 günde gidiyor, bu çok önemli bir şey ve bunun İstiklâl Savaşı’na getirdiği kolaylığı düşünün. Başkentimiz Ankara, askerlerimiz, savunmamız orada ve tabii bir de yarattığı kültürel hareketliliği ve zirai hareketliliği düşünün.

Bağdat demiryolu dirilirse Türkiye kazanır
Aşağı yukarı 1950’lerdeki oto-Türkiye, yani makineleşen Türkiye’ye kadar Anadolu’nun ağı buydu; Kayseri-Sivas-Erzurum’a doğru. İmparatorluk bize demek ki Konya üzerinden Adana-Nusaybin-Suriye’ye ve aşağı Medine’ye kadar sağlam bir ulaşım koridoru terk etmiş oldu. Şimdi bugün ne yapmalı? Bugün biz bu yolu komşu ülkelerle anlaşarak diriltmeliyiz. Çünkü petrol biraz ucuz görünüyor ama karayolları ve kamyonla bu koca ülkeler geçinemezler. Büyük problemler yaratır.
Ne bunlar ve ne de rasyonel bir ulaşım politikası geliştirebilecek İsrail bir demiryolu geliştirememiş.
En önemlisi, ticarete bir etkisinin olması. Demiryolu olursa ne kadar ucuza nakliye yapılacak ve bütün İstanbul’un iki gün içinde Medine’de olduğunu düşünün. Sabah Haydarpaşa’dan veya onun gibi başka bir hattan kalkan tren, o geceyi yolda geçirdikten sonra ertesi gün Medine’dedir. Mesela bu hat bağlanırsa Amman çok önem kazanabilir. Yani Ürdün-Suriye hattı kurulursa ileride Filistin ve Türkiye’nin Güneydoğusu için önemli olur. Şimdi Güneydoğu zenginleşiyor, üretime geçiyor. Bu durumda o bölgenin Mezopotamya ve Suriye ile bağlantısını nasıl kamyona bırakabilirsiniz? Yetersiz kalacaktır. Bağdat hattı bizim için çok önemli. Bu hattın ileride Kars üzerinden Ermenistan-Azerbaycan ve Tiflis’e bağlandığını düşünün ve bir de Bağdat’tan bağlandığını. Rusya yapacaktı fakat yapamadı. O zaman bu bölge çok değişecek, birbirimizin içine gireceğiz ve bu iş yine bir o kadar ucuza mâl olacak.

Hinterland dostluğunun uyanışı
19. yüzyılda başlayıp kıpırdayan ortak üniversal dünyamız yeniden şiddetle dirilecek. İnsanımızın kültürel dünyası, dünyaya bakışı çok değişecek. Birbirimizi ansiklopedilerde bile tanımıyoruz ama şimdi görüşeceğiz ve yaşayacağız. Onun için Bağdat demiryolu projesi, Türkiye- Suriye-Ürdün-Irak ve İran’ı ve Azerbaycan-Ermenistan-Gürcistan’ı birbirine bağlayan bir çevre yolu, bir demiryolu ağının adıdır. Bunun arkasından eğitim, sanayi yatırımları ve turizm gelecek. Turist gelip Diyarbakır’a inecek, oradan da Adana’ya geçecek, oradan da uçakla memleketine gidecek. Ayrıca Gürcistan’dan, Gence’den, Bakû’den geçip Erivan’a uğrayarak İran’a, oradan da Bağdat’a geçilebilecektir. Bu demiryolları yapıldığı takdirde 20 gün içinde bütün Güney Kafkasya ve Ortadoğu ülkelerine -eski bir turist rehberi olarak söylüyorum- Trabzon’dan başlayıp Gürcistan’ın manastırlarından, Eçmiyazin’e, Gence’ye, Samahya’ya, oradan İran’a, Tebriz’e hatta Isfahan’a uğranabilir, Bağdat’a geçilebilir; Türkiye’nin Antep, Adana gibi bir yerinden kalkar Halep üzerinden memleketinize uçup gidebilirsiniz. Gerçekte mümkündür ama bu yolları yapmak gerekir. Böylece konaklamaya bağlı olarak para da olur, kültür de…
Peki eski bir turist rehberi olarak nasıl bir Bağdat görüyorsunuz?
Bağdat her zaman için ilginç bir şehirdir. Irak, petrol zenginliğini kullanan bir ülke ve Bağdat hoş bir şehir. Yani gidip yaşayanlara gezenlere sorarsanız, Ortadoğu’nun ve Mezopotamya’nın zengin, rahat bir şehri olduğu değerlendirmelerini duyarsınız. Şam, Halep, Kudüs, Beyrut hoş yerler. Musul’da ileride hoş bir yer olabilir. Mardin ve Urfa eski medeniyetlerin merkezi olması nedeniyle fevkalade otantik ve çok hoş yerler. Biz GAP Ovası’nı sulamışız, böyle bir sulama boş kalmamalı.

La Monde Ottoman’dır vatan
Büyük bir üretim olacak, bunu dağıtacaklar. Osmanlı’da Bağdat demiryollarını düşleyen ciddi bir şey var mıydı?
Bağdat demiryolları için Layart’ın teklif niteliğinde bir raporu var. Sonradan bu işe Almanya el atmış. Yani Sultan Abdülhamid o bölgeyi kalkındıran biri. Abdülhamid’in iktidarının başıyla sonunda Halep ve Şam’ın, Bağdat’ın, Musul’un, Beyrut’un manzarası imar edildiği için değişmiş.
Peki Osmanlı, Bağdat demiryolunda kendi bütünlüğünü düşünüyor, aynı zamanda orada Doğu için de bir şey düşünüyor. Nedir bu?
Ortadoğu, o zamanlar Osmanlı’nın kurduğu bir dünyaydı. Orası bizim bir eyaletimiz tabii. Bir bütün olarak düşünmek gerek ve bu bütünlüğün adı Osmanlı vatanı. Bu bir İmparatorluk politikasıdır.
Peki, o zaman İstanbul’un Bağdat’a ilişkin düşüncesi diye bir şey soracak olursak var mıydı böyle bir düşünce?
O zamanın Bağdat’ına baktığımızda sokaklardaki köpeklerin yemek için değil, su için kavga ettiklerini görebiliyoruz. Yani bir İstanbullu için hoş bir yer olmadığı açık. Ama bir de şu gerçek var ki, Mithat Paşa gibi bir adamın orayı abad ettiği, bir takım okullar açtığından belli. Bağdat petrolden önce fakirdi, Saddam dönemi diktatörlük gibi kapsamlı bir güce erişmemişti.

Futbolcuların zengin kaynağı Azerbaycan ve Gürcistan
Nevval Sevindi
DA dergisi Yayın Editörü (Türkiye).

Türkiye’ye inanılmaz Dünya Kupası Üçüncülüğü’nü kazandıran Türk Milli Futbol Takımı antrenörü Şenol Güneş’le Avrasya coğrafyasıyla tanışması üstüne sohbet ettim. Samimi duygu ve düşüncelerini aktardığı bu sohbette başarının kaynağı olarak “işine odaklanmak”ı işaret ediyor. Onun hayatı futbol ve başarı.

Nevval Sevindi: Siz Trabzon’da yetiştiniz ve o yüzden de aslında yakınsınız o bölgelere. Gürcistan’ı ve Azerbaycan’ı tanıyorsunuz. Futbolcu açısından Gürcistan’ı ve Azerbaycan’ı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şenol Güneş: Benim Gürcistan’la tanışıklığım 1976 yılından itibaren başladı. Tabii ki Gürcistan’la daha eski bir tarihimiz var. Trabzonspor olarak İstanbul- Moskova–Ukrayna üzerinden Tiflis’e gidip hazırlık maçı yapmıştık orada. O zaman biliyorsunuz Sovyet Birliği vardı. Ama ben onların futbol birikiminin olduğunu zaten biliyordum, orada bir kez daha gördüm. O dönemde meşhur bir futbolcu vardı; Şengelya. Gürcistan o zamanki Sovyet Rusya’nın beyin takımını oluşturan oyunculardan kuruluydu. Futbol yapısı olarak çok zengin bir ülkeydi. Bana göre o günkü Sovyetlerin başarısında öne çıkan ülke Gürcistan’dır. Çünkü o zamanlar Sovyetlerin takımında yer almak kolay değildi. Ama Gürcistan’ın ağırlığı vardı ve mutlaka oynuyordu. Gürcistan takımının bu günkü antrenörü de bunlardan birisiydi. O dönemlerdeki bu futbol ilgisini daha sonraki yıllarda yakın temasta bir kez daha gördük. İlişkiler sıcaktı. Ben o dönemde Tiflis’i yakından gördüm, otelde kaldık. O zaman -hiç unutmam çünkü benim için bir anıdır bu- yemek takımlarını dışarıdan almak Türkiye’de çok önemliydi. Çok pahalıya bir yemek takımı almıştık, taşıması da zor oldu. Moskova-İstanbul-Trabzon arasında bir yemek takımı taşımıştık.
Kaç parçaydı hatırlıyor musunuz?
Vallahi 100 parçanın üzerindeydi. İçinde bütün her şeyi vardı, çok güzeldi. Hâlâ durur. Doğu Almanya malıydı zannediyorum. Alışveriş yaptığımız bazı mağazalar lükstü o zamanlar, hatırlarsanız döviz ile alışveriş yapılırdı. Bazıları da halk için küçük mağazalardı. Yani hoş bir yerdi. Doğa zenginliği vardı. Bir fakirlik var ama doğal zenginlik müthiş. Daha sonra Batum’a gittiğimiz zaman Trabzonspor’a Şota ve Arçil’in geldiği zamandı. Onlar iki kardeşlerdi, daha doğrusu ikizlerdi. Trabzonspor’a geldiklerinde çok gençlerdi ve yeni başlamışlardı futbola. Dinamo Tiflis takımından aldık onları ve iyi futbol oynadılar bizde. Onlara bağlı olarak da çok gelen oldu. Gümrük kapısı açılınca giriş çıkışlar çok oldu. O dönemlerde Trabzon’a Azerbaycan ve Gürcistan’dan çok gelenler vardı. Gürcistan’dan daha çok geliyorlardı. Bir de Nemsadze vardı bizde, üç oyuncumuz vardı.
Yani üç oyuncu mu Trabzonspor’da oynadı?
Dört tane, daha sora da Jamarauli (Camaluri) geldi.
Gürcü müydü hepsi?
Evet Gürcü’ydü. Şu an hepsi milli takımda oynuyor. Zaten en son Gürcistan Milli maçını yaptık biz Trabzon’da, o zaman hepsi oynadı. Nemsadze, Jamarauli, Şota, Archil dördü de oynadı.
Peki Tiflis’teki izleniminiz neydi?Doğanın çok güzel olduğunu belirttiniz. İnsanlarıyla ilişkiler nasıldı?
İnsanlar da iyiydi. Batum’da yollar çok bozuk, bakımsızlık var ve ekonomik sıkıntının etkilerini görüyorsunuz. Bu sıkıntılar özellikle Gürcistan’da var. Ama doğal zenginliği çok güzel; mesela geçmişten kalan evler, cennet gibi bağlar, çiçekler bir harika. Hava güzel olduğu zaman sanki cennette gibi hissediyorsun. Benim çok hoşuma gitti orası.
İnsanlarıyla nasıldınız?
Genellikle yemekleri çok sohbetli ve uzun sürerdi. Yemeğe oturulduğu zaman saatler sürer ve masa devamlı kalabalıklaşırdı. Bizde daha kısa sürüyor. Onlar uzun yemek yiyorlar masa başında. Bunu Trabzonsporlu Archil ve Şota’da gördüm. Evleri çok kalabalık olurdu; 15-20 kişi otururlardı, yerlerdi, içerlerdi, sohbetleri olurdu. Yani sıcak insanlar. Ben özellikle bir kesimin kalitesini gördüm. Şota ve Archil’in ailesi de öyleydi. Herhalde babaları ve anneleri doktordu ya da ikisi de okumuştu. Çok kültürlü insanlar vardı. Ama ekonomik sıkıntıların varlığını son gittiğimde yine gördüm, gerçi tabana bakarsan bizde de ekonomik sıkıntı var ama onlar bizi farklı görüyorlar.

Gürcistan’dan bakan birisi için Türkiye bir Avrupa’dır
Nasıl görüyorlar?
Ben öyle düşünüyorum ki biz Batıyı nasıl görüyorsak onlar da Türkiye’yi Batı gibi Avrupa’ya açılan bir ülke olarak görüyorlar. Bu ekonomik, sosyal, kültürel… gerçi kültürel olarak onların daha çok zenginlikleri var.
Hangi hevesle geliyorlardı futbolcular oynamak için?
O zaman ekonomik sebeple geliyorlardı. Bir de çıkış sebebi vardı. Mesela Şota ve Archil’in gelişiyle oyuncu seçilebiliyordu. Ama son yıllarda o yol kesildi maalesef. Hatta Trabzon’a gelen sadece oyuncu değil, normal insan sayısı da kesildi. Gürcistan’ın 162 tane oyuncusu yurt dışında oynuyor şu anda. Bu az rakam değil. Gerçi Rusya ile siyasi sorunları var ama buna rağmen kimileri Rusya liginde oynuyorlar. Ağırlıklı olarak Alman liginde oynuyorlar. Şimdi Şota ve Archil İskoçya’ya gitti. İsrail’de de var. Gürcistan Futbola yatkın bir ülke.
Çok enteresan…
Ben hep söylüyorum; teknik kapasiteleri çok özellikli. Bizim Trabzon ve Karadeniz’den daha fazla diyebilirim. Çünkü çocuklar 7-8 yaşlarından itibaren futbola hazırlanıyorlar. Trabzonspor ve Türkiye onların çıkış yolu oldu. Türkiye’nin komşularına baktığımızda en iyi ilişkileri olan iki ülke Gürcistan ve Azerbaycan. Öyle ya da böyle sorunları fazla, onlar da bizden yardım alıyorlar: Ekonomik, askerî, siyasi.
Peki Gürcü futbolcuyla Türk futbolcu arasında fark görüyor musunuz?
Yaratıcı olan oyuncuları var, kendi başlarına oynama özellikleri var ama takım oyunu içerisinde sıkıntı yaratanları da var.
Yani bireysel oyuna mı daha yatkınlar?
Evet. Onlar başlangıçta bizden daha iyi başlıyorlar.

Gürcü futbolcular yaratıcı oynuyor
Onların oyuncu olarak yaratıcılıkları var. Dedim ya Gürcistan’ın farklı oyuncuları var. Gürcistan’ın kuzeyine indiğinizde orada daha iyi takım oyunu oynayan, takım disiplini içinde, güçlü oynayan oyuncular var. Becerikli oyuncular.
Azeri oyuncular bize daha çok mu benziyor?
Bir kısmı takım oyuncusu ve güç oynayan oyuncular, bir kısmı da kendi başına oynayan takım oyununa zor adapte olan oyuncular. Oyun disiplini olmayan oyuncular var. Azerbaycan çok hızlı gelişiyor. Son yıllarda büyük atılım yaptılar. Alt yapıya eskiden önem vermiyorlardı, şimdi daha çok önem veriyorlar. Nüfusun azlığı, belki de petrolün yeniden öne çıkması onların hem ekonomik yapısını değiştirecek, hem de futboldaki yatırımlarını arttıracak. Hevesleri de çok fazla var, futbolla çok ilgileniyorlar.
Türkiye için bir futbolcu kaynağı olabilir mi Avrasya?
Gürcistan böyleydi ama maalesef kesildi şu an. Ben Trabzonspor’dayken öncelikle oraya bakıyorduk ve çok güzel diyaloğumuz vardı. Onlar bize müsabakaya geldiler, biz de onlara gittik. Ve oyuncu aldık oradan. Azerbaycan şu anda tam doldurmuyor ama uzun vadede iyi olabilir. Fakat Gürcistan için hâlâ ben iddia ediyorum ki futbol alt yapısı olarak Türkiye’ye futbolcu gönderebilecek bir ülke.
İnsanların birbirlerine bakışında önyargılar var değil mi?
Vardı tabii, o kısmen oldu. Mesela benim gördüğüm kadarıyla İsrail’e giden çok Rus var. İsrail’e maça gittiğimde gördüm. Aynı şekilde Ukrayna’yla da bizim ilişkilerimiz vardı geçmişte. Ukrayna Çernobela takımından iki oyuncu geldi bize Youri ve kaleci Victor. Benim dönemimde oynadılar. Bir de Guster geldi ama az kaldı, o Rus’tu. Rus felsefesi ve fizik yapısı olduğu için farklıydı. Mesela Gol Federasyonu başkanı Ahmet Ağaoğlu var, ayrıca Atlantik Nakliyat’ın sahibi ve gemi taşımacılığı yapıyor. Onun vasıtasıyla geldiler. Hem takım olarak hazırlık maçı yapmaya geldiler, hem de beğendiğimiz oyuncuları almıştık.

Bende Trabzonlu olmanın bir ezikliği vardı
Biz dışarıya gittiğimizde bakışlarda, ilişkilerde bir farklılık görüyoruz. İnsanımızın kendi üzerinde olan ezikliği bu şekilde attığını görüyoruz. Yurtdışında çalışanlarda Türk olmanın bir ezikliği vardı, o aşıldı. Bende Trabzonlu olmanın bir ezikliği vardı, Karadenizliler de öyle düşünüyorlardı. Artık hiç öyle bir şey yok. Türkiye’de her insan aynıdır. Ama insan kendi unvanı içinde kendini ezik hissedince o bir güvensizlik oluşturuyordu. Ama zamanla atıyorsunuz onu. İş hayatındaki başarılar, spordaki başarılar, ilişkilerdeki gelişmeler… Daha doğrusu Türkiye’nin dışarıya açılması kendi özgüvenimi arttırdı bana göre. Tabii başarıya gelince, yeterli mi? Hayır, değil! Bu sefer bizim bir hatamız daha var. Biz dün “hiç” diyorduk kendimize, şimdi “her şey biziz” diyoruz. O da doğru değil.
Yani Türkler hep uçlarda mı yaşamayı seviyor?
Biraz uçlarda evet. En büyük biziz diyoruz. En büyük değiliz. Büyükler arasında biz de varız diyebiliriz. Daha iddialı olmayla mütevazı olmayı karıştırıyoruz.
Aslında sizin de yerli antrenör olarak ilk defa Türkiye’yi Dünya Üçüncülüğü’ne taşımanız bazıları tarafından zor kabul edildi galiba?

İnsanla uğraşma, insanla iş yap
O bizim insanımızın bir değeridir. Yani biz insanlarla uğraşırız, halbuki insanlarla iş yapılır. Aslında olaylarla uğraşmamız lâzım. İnsanlardan çalışmayı öğreneceğiz benim uğraşacağım konu, bir fikir olmalı. Biz öyle konuşurken farkında olmadan birbirimize giriyoruz, konuyu, olayı her şeyi unutuyoruz.
Sizin Dünya Üçüncülüğü’nü kazanmanız elbette tesadüf değildi. Yani bu duyguyu edinmek için bütün etrafımızda olan Türkiye’yi bir görürsek, kısır döngüsü olan, insanların birbirlerine girdikleri ya da ayağından çekiştirip kazandıkları bir yer. Siz bunun üstüne çıktınız. Nasıl bunun üstüne çıkmayı başardınız yani “ben Türkiye için bir şey yapacağım” fikrine nasıl geldiniz?
Şimdi şöyle aslında çok fazla şey aramaya gerek yok. Bir iş yapıyorsanız sadece işi yapacaksınız. Ortada bir başarı varsa “Ben her şeyi yaptım” diyemezsiniz. O zaman buyurun yapın derler size.
Ben de hayatımda ilk defa futbol seyrettim.
Aynı şey. Tanımıyorsunuz, etmiyorsunuz. Özellikle kadınları sahipleniyor. Sokakta görüyoruz, futbolu seviyorlar. Yani insanları bir araya getirmesi, aralarında diyalog kurduran bir vesile olarak bakmalı. Yani ikimiz bir araya geldiğimiz zaman ülkenin geleceği ile ilgili, ekonomik, sosyal ve siyasal alanda birlikte çalışabilirsek kalkınma olur. Ben bunu söylüyorum.

Eskiden fakir aile çocukları futbol oynardı
Eskiden futbolcu futbolla daha çok ilgileniyordu. Şimdi daha çok sosyalleşti değil mi?
Tabii şimdi toplumun bakışı da değişti. Eskiden futbolcu serseri ve ahlaksız olarak tanınırdı. İşi olmayan top oynuyor derlerdi. O zaman kız vermezlerdi futbolcuya çünkü futbolcunun durumu iyi değildi ve ne olacağı belli değildi. Şimdi diyorlar ki kızlarımızı verelim de hayatları kurtulsun. Bir de popülaritesi arttı tabii ki. Toplumun ilgisini sevgisini görüyor, oturması, kalkmasını bilen futbolcularımız çoğaldı. Eskiden futbol oynayanlar fakir aile çocuklarıydı, dolayısıyla ekonomik durumları iyi olmadığı için genel kültürleri düşük oluyordu. Şimdi o açığı kapatmaya çalışanlar var, çok fazla da kapattılar. Kendilerini geliştiriyorlar, kitap okuyorlar, topluma iyi mesaj veriyorlar.
Peki bu Gürcü ve Azeri futbolcularda da söylediğiniz şey geçerli mi? Yani fakir aile çocukları mı oralarda daha yatkın futbola?
Yok mesela Şota ve Archil’in ailesi zengin ve asil bir aile. Ama genellikle futbol para kazanma aracı olarak görüldüğü için dünyanın her yerinde aşağı yukarı böyledir. Çünkü futbol çok zor bir iştir. Çocuk 8-10 yaşlarında başlıyor ve 8-10 yıllık bir eğitimden geçtikten sonra futbolcu oluyor. Ağır ve zor bir spor, zaman ayırmanız gerekiyor.
Dünyada ve Avrupa’da hobiler değişti artık. Böyle takım sporlarına ilgi duymuyorlar, bireysel sporlar daha çok seviliyor. Bizde ekonomik sebeplerden dolayı daha ağırlıklı.

DA, 13. SAYI

Kültürel farkları sevgiyle anlayalım

Yüzlerce din, dil, ırk ve yaşama biçiminin olduğu renkli bir coğrafya olan Avrasya’da inançları işledik bu sayımızda. Dinler ve inançlar bereketli topraklarda fışkıran çiçekler gibi açmış binlerce yıl Avrasya’da. En eski kültür ve medeniyetlerin anavatanı olan Avrasya bir kültür köprüsü. Herkes her kültürden etkilenerek, yan yana yaşamış. Bir çok inancın ve dinin köküne doğru izleri sürebildiğimiz bu coğrafyada Ortodokslukla uzun yıllar bir arada yaşayan İslamiyet, şamanizmle Budizmin binlerce yıldır varlığını aktarmaya çalıştık. Sovyetler döneminde yasaklanan din ve inançlar, kapatılan mabetler toplumların yüreğinde derin izler bırakmış. Ancak insanlar inanmaktan, gizli gizli dua etmekten de vazgeçmemişler. Bugün herkesin inanç özgürlüğü var. Gençlerin inanca ve dine yöneldiğini kendi ağızlarından okuyacaksınız. Bağnazlığı sevmeyen genç nesiller inanan ile inanmayan arasında fark gözetmeden birlikte yaşadıklarını belirtiyorlar. Binlerce yıllık kökü olan din inancı büyükannelerden, büyük babalardan miras olarak gençlerin dünyasına geçmiş. İlyas Üzüm’ün Türkiye’deki dini hayatı aktaran yazısı eminim ilginizi çekecektir.
Leonid Sükiyainen, Moskova’da Rusya Bilimler Akademisi, Devlet ve Hukuk Enstitüsü‘nden, Rusya’nın İslam’a bakışının çerçevesini çok gerçekçi çiziyor. Bu önemli makalede 1990’lardan sonra İslam-Rusya ilişkisi değerlendiriliyor. “İslâm henüz tam anlamıyla bütün imkânlarını kültürel-manevi alanda gösteremedi. Ülkemizin entelektüel ve ahlaki yönden yenilenme sürecinin organik bir parçası haline gelemedi ve Rusya halkının kültürel ve düşünce potansiyelinin şekillenmesinde olumlu bir rol oynayamadı” diyen Sükiyainen iki açılı bir tartışma zemini sunuyor.
Cengiz Aytmatov’un 75. yaş gününün kutlandığı “Avrasya’nın Ufukları, Kitap ve Kültür Şöleni” görkemli oldu.
DA dergisi bütün halklar arasında edebiyat, bilim, sinema ve sevgi köprüsü kurmaya devam edecek. Daha güzel ve barış dolu bir dünyayı DA dergisi gibi buna inananlar yaratacaktır.
Bu konuda dış politikayı oluşturan Dış İşleri Bakanımız Abdullah Gül, Türkiye’nin temsil ettiği değerlerin altını çizmekte. Avrasya’nın dünyayı birbirine bağlayan bir barış koridoru olabileceğini yazan Dış İşleri Bakanı’nı destekleyen bir röportaj da Ukrayna Araştırmaları Merkezi Müdürü Profesör Dr. Vladimir Sergiçuk ve Türkiye Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Büyükelçi Murat Bilhan’ın, yaptıkları açıklamalar.
Sanat ve edebiyatın insanın ruhunu anlatan ulaşım yolları olduğunu biliyoruz. İnsan denen varlığın derinliklerini edebiyat, tiyatro, sinema ya da sahnede yansıtarak anlamaya çalışıyoruz. Ruhumuzu besleyen inançlar, dinimizin huzur veren mekanları da hep ruhumuzu, kendimizi arayışın sırrına ermek için. “Sevgi her şeyi öğretir” der Halil Cibran kitaplarında: “Yeter ki siz kalbinizin sırlarını öğrenin ve bu yolla Hayat’ın yüreğinden bir parça olun.” Sevgi kültürümüzün bir parçası oldukça nefretten kurtulacağız.
Sevgiyle kalın.
Nevval Sevindi
Yayın Editörü

Fantastik bir kent: Kazan
Nevval Sevindi
Buz tutmuş Volga’nın kıyısında buzdan bir saraya benziyor Kazan. Volga’nın üstünde yürüyerek “Kazanskiy Kremlin”i seyrederken masal dünyasına dalabilirsiniz. Çünkü benzersiz mimari örneklerini topladığı kale, içinde cami ve kiliseyi bir arada tutan bir kültüre sahip.
Birçok kültürün ve yolun kesiştiği Kazan’a “yeni ceditçilik” hareketi için gelen Fransızlar birçok toplantı yapıyor ve “Euro-İslam”ı Kazan’da tartışarak Tatarların Müslüman mirasını anlamaya çalışıyorlar. Arap coğrafyasından değişim ve yenilenme beklemeyen Avrupa, Avrasya coğrafyasına özel bir ilgi gösteriyor.
100’den fazla etnik grubun bir arada yaşadığı bu ülkede diyalog için yapılan beş yıllık bir projeden ilk kez haberimiz oluyor. Seneye tamamlanacak projenin adı: Tarihî Volga (İdil Tatarcası) Boyu. Kazan’dan Oslo’ya kadar olan bu güzergah her yıl bir etap gemiyle gezilerek eski ticaret ve kültür yolu canlandırılıyor. İşadamları, bilginler ve çeşitli kademelerde yetkililerden oluşan grup her kentin kültürünün tanıtıldığı gezi boyunca aralarında diyalog geliştiriyorlar.
Karlı kayın ormanlarından geçerek Kazan’ın inanılmaz güzellikte duru havasını teneffüs ettim. Burada ağaç kesmek insan öldürmekle eş değer olarak biliniyor. İzin almadan evinizin bahçesindeki ağacı bile kesemezsiniz. Kesmeden önce yenilerini dikmeniz de yasal zorunluluk. Kazan’ın beyaz bir tül gibi açılan sabahında yeni diyaloglara gebe Kazan’ı bulutların altında bıraktım

DA, 14. SAYI

Birlikte yönetim birlikte yaşam

Sokrates: “Devletimizi kurarken gözettiğimiz amaç herhangi bir sınıfın sınırsız mutluluğu değil, bir bütün olarak kentin olası en büyük mutluluğudur”der.
Sivil Toplum Kuruluşları’nı dosya konusu yapmak istememizin nedeni demokratik, çoğulcu dünyanın sivil toplumla döndüğünü bilmemizden kaynaklandı. Sivil Toplum Kuruluşları (STK) asla devlet karşıtı örgütlenmeler değildir. Devletin değişen rolüyle birlikte “katılım” konusunda yeni yapılanmalardır. STK’lar sivil ağlar ve örgütler yoluyla karmaşık 21. yüzyıl toplumuna cevap bulmaya çalışıyorlar. Bu modelde aktif yurttaş taleplerini, yardımlarını ve becerilerini toplumun hizmetine kolaylıkla sunabiliyor. Aktif yurttaşlık ve katılımcılığın cazibesi STK’ları güçlendiriyor. Yeni toplumsal aktör olan STK’lar toplumun bireylerine siyasi partilere girmeden de kamusal özne olabilme, yaşamına yeni anlamlar katabilme yollarını açmıştır. Bu genel çerçeveyi Büşra Ersanlı’nın kapsamlı yazısında bulacaksınız.
Dosyamızda Maryam Akayeva ile yapılan söyleşi bir Cumhurbaşkanı eşinin sadece protokolde bulunmak yerine nasıl aktif amaçlara hizmet edebileceğini gösteriyor. Kendi pozisyonunu toplum yararına kullanan Akayeva Kırgız kadınına iyi bir rol model.
Yine bir STK olarak Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı farklı dinlerle, kültürlerle diyalogu hedeflemiş, onun yanı sıra gençleri öne çıkaran Toplum Gönüllüleri Vakfı da Anadolu’nun her yerinde gençlere ulaşmayı hedefliyor.
1000 yıllık bir sivil örgütlenme olarak önemli bir kültürel kök yaratan Ahilik sistemi ve içinden doğan kadın örgütlenmesi Baciyan-ı Rum bugün için anlamlı deneyimlerdir.
İstanbul bir ay içinde birbirinden önemli uluslararası toplantılara ev sahipliği yaptı. Bunlardan biri de NATO toplantısıydı. İlk kez Eurovizyon yarışmasını gerçekleştiren geçen yılın yarışma birincisi Türkiye organizasyondan tam puan aldı. Birinciliği ise Avrasya coğrafyasından bir ülke; Ukrayna kazandı. Dostumuz Ukrayna’yı ve halkını tebrik ediyoruz canı gönülden. Ruslana ile yaptığımız röportaj da umarım hoşunuza gidecek.
Bütün dünyada milyonlarca insanı beyazperdeye bağlayan Truva filmi Türkiye’de de çok izlendi. Çünkü Truva Batı ve Doğu’nun karşılaştığı Çanakkale Boğazı kıyısında bir nokta. Milyonlarca turist çeken Truva sekiz kat arkeolojik kent kalıntısından oluşmakta. Çanakkale’ye gidip tahta ata girmemek, eski Truvalıları hissetmeden, güzel Helena’yı düşünmeden Türkiye’yi terk etmemek gerekir. Türkiye Kültür Bakanı Erkan Mumcu ile bu geniş açılımlı kültürel dünyayı konuştuk. Kültürün bugünü, yarını ve geleceği üstüne çok değerli bilgiler sunan Mumcu Avrasya’nın zenginliğine hayran bir politikacı.
Temmuz ayında bir kalp krizine yakalanıp Ankara GATA’da ameliyat olan dünyaca ünlü yazar ve dergimizin danışma kurulu üyesi Cengiz Aytmatova’a en yakın zamanda ayağa kalkıp sağlığına kavuşmasını dileriz.
DA yine kültürel, sosyal ve ekonomik konularda bilgi taşımaya, köprü olmaya devam ediyor.
Diyalog ve barış ancak sevgiyle sağlanır. Biz Avrasya coğrafyasının derinliklerine sevgiyle akıyoruz.
Nevval Sevindi
Yazı İşleri Müdürü

1000 YILLIK ZENAATKÂR ÖRGÜTLENMESİ
AHİLİK
Nevval Sevindi
DA dergisi Yazı işleri Müdürü.

Anadolu’nun kültür mimarları çeşitli sosyal ve kültürel örgütlenmeler kurmuş ve derin izler bırakmışlardır. Ahilik de bunlardan biridir.
Anadolu Türk tarihinin en az bilinen devri olan Anadolu Selçukluları zamanında yaşayan Ahi teşkilatının kurucusu, debbağların (dericilerin) piri olup Ahi Evren diye bilinen Şeyh Nasirü’d-din Mahmud’dur. Kırşehir’de kendi adını taşıyan mahallede Ahi Evren camiine bitişik olan türbesinde yatmaktadır.
Ahi teşkilatının kuruluşu, Anadolu Selçukluları devrinin en önemli sosyo-ekonomik ve hatta sosyo-politik olaylarından biridir. Ahi Evren, devletin himaye ve desteği ile zanaatkarların sanatını icra etmeleri için bir sanayi sitesi inşa etmiştir. Bu nedenle debbağların piri ve 32 çeşit zanaatkarların lideri olarak bu sanayi sitesinde hizmet verdi.
Anadolu’ya geldikten kısa bir süre sonra Kayseri’ye yerleşen Ahi Evren’in burada bir debbağ atölyesi kurduğu, zamanla atölyenin büyümesiyle Debbağlar mahallesi meydana gelecek kadar geliştiği anlatılır Hacı Bektaş “Velayet-name”sinde. Bu sanayi sitesinde kurduğu örgütün mensuplarının fikrî, dinî talim ve terbiyesiyle uğraşırdı. Sonra Ahilik tüm Anadolu’ya yayıldı. Karısı Fatma Hatun, Bektaşiler arasında “Kadın Ana”, “Kadıncık Ana” diye tanınırdı. Eşi Fatma Hatun vasıtasıyla “Baciyan-ı Rum” (Anadolu Bacıları) teşkilatını kurdu. Onlar dünyanın ilk girişimci kadınları.
Fütüvvet hareketi, Anadolu’da İslâm dünyasında hiç bir yerde görülmeyen bir biçimde gelişme göstererek Ahi teşkilatı dediğimiz Türklere has bir örgütlenme, kurum haline gelmiştir. Fütüvveti İslâm dünyasındaki kahramanlık, yiğitlik ve cömertlik ülküsü diye tarif edebiliriz. Şövalyelik nasıl Ortaçağ Batı Dünyasına mahsus bir kahramanlık ve yiğitlik ülküsü ise, fütüvvet de Ortaçağ İslâm’ına ait bir ülkü
Ahilik, cömertlik mesleği olması itibariyle bir yönüyle de elinin emeği ile geçinme ve başkasına yedirme ülküsü. Övgüleri şöyledir: “Babalarından onlara çok mal ve servet kalmıştır. Onlar salih gençler olup Ahiliğe ve Ahiciliğe, sofra döşemeye gönül vermişlerdir. İmaret kurmuş, orada yemek, içmek ve barınmak için gerekli olanları temin etmişlerdir. Kapıları açık, gelen gidene güzel hizmetler sunmaktadırlar.”
Bu itibarla, Ahilik başkalarının sırtından geçinme duygusu ve uygulamasıyla mücadele etmek, kendi el emeği ile geçinme ülküsünü yaymak amacını gütmüştür.
Anadolu Ahi teşkilatının kuruluş amaçlarından biri de ilmi, çeşitli zanaat alanlarında uygulama ve toplumu bundan yararlandırma ülküsüdür. Ahi Evren eserlerinde bunu vurgular: “Allah insanı, medeni tabiatlı yaratmıştır. Allah insanları yemek, içmek, giymek, evlenmek ve mesken edinmek gibi çok şeye muhtaç olarak yaratmıştır. Bu yüzden demircilik, marangozluk gibi çeşitli meslekleri yürütmek için çok insan gerekli olduğundan, bunları yapmak için çok alet ve edevata ihtiyaç olduğundan bunu tedarik edecek insan sayısı da çok olacaktır. Böylece insanın (toplumun) ihtiyaç duyacağı bütün san’at kollarının yaşatılması gerekir.”

Toplumsal mutluluk
Toplumun mutluluk ve refahı için bütün zanaat ve sa’nat kollarının yaşatılması amacını güden Ahilik her zaman bilimle sa’nat ilişkisini kollamıştır.
Ahi Evren’in fikir hayatında en önemli ve en büyük yeri, Melamilik teşkil eder. Yani Anadolu Müslümanlığı, bir diğer deyişle gönül Müslümanı dediğimiz İslâm anlayışı.
Ahilik ülküsünde kendini topluma adama ve topluma hizmet aşkı, karşılık beklemeksizin yolcuya, düşküne, muhtaca el uzatma, yedirme, içirme… Melamet felsefesindendir.
Ahi teşkilatı aynı zamanda bir eğitim ve öğretim ocağıdır. Sadece sanatkar yetişmez, aynı zamanda mal üretmek ve topluma hizmet sunmanın usul ve erkanı talim edilir. Kurallara uymak şarttır. Bir Ahi, birliklerinin bağlı bulunduğu ulusal ahlak değerlerine bağlıdır. Ahi birlikleri yerel otoritelerdir, merkezi otorite yapısına zıt eğilimler taşırlar. Başlangıçta merkezi otoritenin etki alanına girmeyen bölgelerde ortaya çıkan bu durum, daha sonra bütün Anadolu’da geçerlik kazanmış. 1800’lerden itibaren esnaf da bozulur, ahilik de. Esnafın iki gözü de çıkacak kârdadır. Bu birlikler 1839’da ise resmen kaldırılmışlardır. Cumhuriyet ile birlikte son kalıntılar da silinip gider ortalıktan. Çok ilginç bir Türk sentezi olan Ahilik ve Ahi Birlikleri bugün yeni bir sentezin nüvesi olabilecek zenginlikte.
Günümüz dünyasının önemli Amerikalı guruları neler diyor dersiniz. Örneğin, Prof. Phillip Kotler şirketlerin yaptığı işi bir misyon olarak benimsemesi gerektiğini söylüyor. Sadece para kazanmak eylemi yerine ahlaki sorumluluklara dayalı yeni bir vizyon öneriyor. Çünkü artık pazarlama “insan” odaklı. İnsan ise kültür demek. Kültür değer yargılarını ve davranış kalıplarını içeriyor. Harley Davidson motorlarında olduğu gibi sosyal bir klüp niteliğinde pazarlama teknikleri gelişiyor. Oraya özgü giyim, davranış ve değerler sosyal bir çerçeve oluşturuyor.
Uluslararası ticaret yapıyoruz ve değişik uluslarla karşılaşıyoruz. Karşılıklı bir bağımlılık söz konusu. Ama birbirimizin kültürünü ve iş yaşamına yaklaşımını ne kadar biliyoruz? Önyargılarımızın tuzağına düştüğümüz için, farklı inançları olan insanlardan ders almayı başarabiliyor muyuz? Hoşgörüyle yaklaşarak anlamaya çalışıyor muyuz karşımızdakini? Genel olarak sosyal gelişme ve sanatla bağdaştırılan değer, davranış ve kültürel biçimlerin aslında ekonomik başarının anahtarı olduğunu hiç düşündünüz mü? Günümüz ekonomistleri bunları tartışıyor.

Kadınlar parayı keşfetti
Dünyanın ünlü kapitalistleri kendilerine özgü kültürel davranışlara ve ekonomik mükemmellik geleneğine sahiptir. Örneğin Alman malı dayanıklıdır, Amerikalı yaratıcıdır gibi.
Kültürünü bilmeyen işadamı dünyayı ve özgün üretimi yakalayamaz. Türkiye politikada, eğitimde, sanayide ve bir çok alanda başarısızlıktan şikayetçi ise bunun nedeni günün ihtiyaçlarına cevap vermeyen geleneksel “emir-komuta” zinciri içinde insanı tanımadan iş üretme gayretidir. Sermaye, devlet ve siyaset “insanı” merkeze alan bir anlayışı hayata geçirmek zorunda. İnsan ve onun kültürünü dikkate almayan bir anlayış 20. yüzyılın makine parçalarının arasında ezildi artık. Çünkü o demode. Kültürünü bilmediğiniz bir topluluğu yönetemezsiniz. Onlara hedef koyamazsınız. En önemlisi onlarla iletişim kurma şansınız olmaz. İnsanı dikkate almayan yönetim “zihni tembelliğin” destekçisidir. Zihni sakatlığı ortaya çıkmasın diye sistemi cansiparane savunanlar dahil yeni yüzyıl bilgi, misyon ve kültürel değerlerle eski anlayışı savurup atacak.
Servet ya da değer yargılarını yaratmak, temelinde ahlaka dayalı bir iştir. 18. ve 19. yüzyıllarda Batı kapitalistlerinin doğuşunda püriten ahlakın doğrudan rolü olmuştur. Kültür bir anlamda yetiştirmek, yaratmak eylemlerini kapsadığı için ahlaksal değerlerin kaynağı, üretim yapan toplumlarda bulunmaktadır. Üretimle uğraşan kültür grupları zaman içinde sanayileşmenin bilinçli olarak bir araya topladığı kuruluşlar içinde yer aldılar. Kültürel tercihler ve değerler, ulusal kimliğin temel taşları. Ekonomik açıdan da güçlü ve zayıf noktaların kaynağıdır. Ancak kültürünüzle bir “marka” olabilirsiniz. Bunu yeniden düşünme ve sentez süreçleri destekler. Üstelik elimizde Ahilik teşkilatı ve Ahi Evren öğretisinin gizleri var.
Ahi Evren’i bilmeden girişimci olmak sınırlılık demektir. Bu örgütçü liderin yazdıkları, “lider”lik kavramının mottosu olabilir: “Terzinin akılla sınırlı hayali gerçi çok kumaş biçti ama hiç aşkın boyuna göre bir cübbe dikmedi.” Bütün mesele özgün sentezi yakalamak.
Türkiye’nin yeni Baciyan-ı rum, yani Anadolu Bacıları olarak iş yaşamına ahlaki değerleri getiriyor girişimci kadınları. Amaçları sadece para kazanmak değil. Ülkelerine ve ailelerine katkı sağlamak, daha mutlu bir Türkiye için çalışmak. Çoğu taşranın katı kurallarına rağmen girişimci olarak başarı kazanan kadınlar. Ve kadınlar parayı keşfettiler üstelik ahlakı kaybetmeden.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ERKAN MUMCU
Orta asya yaşayan bir etnografya müzesi
Nevval Sevindi
DA dergisi Yazı işleri Müdürü.

Küreselleşmenin en belirgin tehlikelerinden birisi, toplum ve kültürlerin standardize edilmesi. Bu kadar tehlikeli bir sürecin önünü almak ne derece mümkün acaba? Bu konu, hemen herkes için, özellikle küçük toplumlar ve daha da ileride bütün insanlık için en önemli problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Son yıllarda sosyologlar, tarihçiler, psikologlar ve gazeteciler bu problem üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu konuya açıklık getirmek amacıyla Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanı Erkan Mumcu’nun küreselleşme ve kültürel değerlerini koruma arasındaki ilişkiyle alakalı görüşlerini sunuyoruz.

Nevval Sevindi: Kültürü bir tarif eder misiniz? Sizce kültür nedir?
Erkan Mumcu: Kültürün çok sayıda tanımı var. Cemil Meriç’te okumuştum 160’dan fazla tanımından söz ediyordu. Etimolojik kökünde tarım var, toprak var, daha doğrusu çamur var. Bir türün, bir canlının yaşayabileceği, üreyebileceği evren, özel evren anlamına gelen bir etnolojik özü var. Dolayısıyla kültür için söylenecek şey, eğer insan yaşamında kültürden söz ediyorsak, yani insana ilişkin bir kavram olarak kültür, düşünen bir varlık, düşünen ve inanan bir varlık olarak, iyi kötü, doğru yanlış, güzel çirkin gibi kavramları ya da değerleri olan bir varlık olarak insanın yaşamına ilişkin her şey kültür.
Peki global kültür deyince sizin aklınıza ne geliyor?
Ben önce pozitif bir yaklaşımla insan soyunun evrenselliğine atıfta bulunan bir kavram olarak algılamak eğilimindeyim global kültür kavramını. Ama çeşitli kültürlerin küresel ölçekte etki yaratması ya da etkinlik kazanması bağlamında bu kavramın içinde ikinci bir boyutu da var. Bu boyutla beraber kültürel emperyalizm, kültürel yozlaşma, kültürel hegemonya gibi kavramlar da beraberinde geliyor. Çeşitliliğin ortadan kalkması, tek boyutlu bir kültürel dokunun insan yaşamına egemen olması gibi sorunlu çağrışımlar da beraberinde geliyor.
Aslında bu çift başlı değil mi? Yani dünya büyük bir sahne. Burada kendi performanslarını, oyunlarını oynayan ve bunu en görkemli şekilde yapanlar var, bir de bunu kıyısında köşesinde yapmaya çalışanlar ya da maddi imkânları olmadığından o tür büyük işleri sahneye koyamayanlar var galiba. Yoksa sahne sorun değil, hepimiz sahnedeyiz.
İnsanın yaşamına ilişkin tutumları, alışkanlıkları, içinde yer aldığı, o yaşamın içinde yer aldığı insan, insan sosyal yapı olarak insan örgütlenmeleri içinde yaşadıkları ekonomik evrenin koşullarından bağımsız biri. Bunun tersi de doğru. İnsanın ekonomik davranışının da arkasında biraz önce sözünü ettiğimiz güzel-çirkin, iyi-kötü, doğru-yanlış, günah-sevap, haram-helal gibi güçsel değerlerinin de bir belirleyiciliği var. Bence mutlaka hangisi öncedir gibi bir soruyu sormamızı gerekli kılmayacak kadar canlı yaşayan dinamik bir süreç, bir döngü, yani sürekli karşılıklı bir etkileşim evreni içindeyiz. Bunu neden söyledim çünkü küresel kültür olgusunun arka planında yatan önemli şeylerden birisi, bazı üretme ve tüketme biçimlerinin küresel ölçekte geçerlilik kazanmaları yatıyor. Bu, özellikle sanayileşmeyle başlamış bir süreç. Sanayileşmenin getirdiği kentleşme olgusu ile daha yerleşik bir hale gelmiş daha genelleşmiş bir süreç ve giderek piyasaların küresel ölçekte iletişime ve etkileşime açılmasıyla, rekabetle bütün dünyayı daha çok etkisi altına alan bir süreç.

Kültürel çeşitliliğin azalması en büyük risk
Yani para ciddi bir kültürdür.
Çok önemli bir kültürdür. Yaygınlaşıyor ve etkinleşiyor, demek istediğimiz o ki ekonomik etkinlik alanını genişleten kültürler, kültürel hegemonyalarını ya da tesir alanlarını doğrudan doğruya da genişletiyorlar. Ama buna kategorik olarak iyi ya da kötü diye yakıştırma yapmazdan önce daha soğuk kanlı bir duruş sergilemek gerekiyor. Çünkü bütün bu süreçler bir komplo teorisinin ürünü olarak işlemiyor. İnsan doğasına ilişkin kaynağını insan doğasından alan süreçler olarak ya da enerjisini insan doğasından alan süreçler halinde işliyorlar. Tabii ki ekonomik hegemonya doğrudan doğruya bir piyasanın hegemonyası ya da bir ulusal ekonomi alanının hegemonyası gibi algılamamak lazım çünkü davranış kodlarını belirliyorsunuz. Demek istediğim, makineli üretim sözgelimi makine ile üretim bir yaşama biçimi getiriyor. Bunun artık ulusal sermayenin girişimi mi yoksa yabancı sermayenin girişimi mi olduğu çokta ayırt edici bir şey değil. Onun için bu üretme biçimi, kendine göre bir tüketme biçimi ve kendine göre bir yaşam biçimi getiriyor, böylece yeni bir kültür oluşuyor. Burada sentezlerin ortaya çıkması çok önemli, çeşitliliğin ortadan kalkmaması son derece önemli. Çünkü şunu da biliyoruz ki yeryüzündeki yaşam çeşitlilik sağladıkça, kendi doğal ve olağan dengesini sürdürebiliyor, sürdürülebilir bir yaşam haline geliyor. Kültür içinde bunun böyle olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla kültürel çeşitliliğin ortadan kalkmasının yakın vadede olmasa bile insan yaşamının, insan soyunun geleceği açısından bugünden tartışılması gereken bir takım riskleri de beraberinde getiriyor. Tehditler de içeriyor.
Nedir o riskler?
Eğer siz kültürel alanda çeşitliliği ortadan kaldırıyorsanız bu bir türün, bir canlı türünün ortadan kaldırılmasının çevre üzerinde ve çevre dengesi üzerinde yarattığı etki neyse böyle bir etki olacaktır.
Daha otoriter rejimler yorulmaz mı bu çeşitliliğin kapsamı içinde?
Daha otoriter yaşama biçimlerini ve siyasal örgütlenmeleri doğuracağı gibi farklı duyuş ve sezişlerin kazandıracağı değerlerden de bizi mahrum edebilir. Çünkü her ne kadar farklı bir sosyo-politik ve sosyo-ekonomik evrenin ürünü olsalar da, ne kadar bugün çağdaş dediğimiz yaşama biçimi ve algılayışlarıyla birebir örtüşen bir sunum ortaya koymasalar da otantik kültürler, hatta bize egzotik gelen kültürler bile insana ilişkin ve insan ürünü şeyler olarak çok özel değerler taşıyorlar ve bugüne de çok özel katkıda bulunuyorlar. Bunların yeniden üretilmesinin, bu kültürel formların, bu kültürel ürünlerin çağdaş araçlarla yeniden üretilmesinin ve insana sunulmasının bir çözüm gibi algılanabilmesi, çözüm yerine konulabilmesi de belki mümkün ama ben bunun çok doğru olduğunu düşünmüyorum çünkü çok endüstriyelleşmiş bir kültürel üretimin aynı şey olmadığını düşünüyorum. Bir de asıl olan bireyin özgürleşmesi ise bu kadar tek boyutlu bir kültür evreni içinde insanın özgürlüğünü yitireceğini düşünüyorum. Ve kendi özüne ilişkin bir takım yeteneklerini de kaybedeceğinden endişe ediyorum. Onun için yabancılaşma kavramı tam da burada son derece önemlidir. İnsanın kendine yabancılaşması, insan doğasına yabancılaşması dediğimiz tehdidi bu tek boyutlu kültür hegemonyasının yaratabileceğinden endişe duyuyorum. Ama dediğim gibi bu ulusal kültür adına bir kaygı olmaktan çok evrensel insan olgusu adına duyduğum bir kaygıdır.
Aslında dünyada kültürü, kültürleri tehdit eden bir süreçten söz ediyoruz.
Evet kültürel çeşitliliğe dönük tehditlerden söz ediyorum, bu tehditlerin tek boyutlu ve kültürel bir hegemonya getirebileceğinden endişeliyim. Bunun asıl riski de yabancılaşma etkisi, insan üzerinde bir yabancılaşma etkisi yaratabileceğinden söz ediyorum. Belki bunun ilk etüd eden biri olarak Charlie Chaplyn’nin “Modern Zamanlar”ını burada hatırlamak lazım. “Şarlo” filmin başında hepimizin alışık olduğu Şarlo tipidir. Biraz şapşal ama mutlaka çok sevimli, insancıl davranan ve bir sevgilisi vardır. Sevgilisine son derece şirin kurlar yapan bir adamdır. Sonra sevgilisinin de talebiyle ekonomik ihtiyaçlarını karşılamak üzere fabrika işçisi olmaya karar verir. Fabrikada bir üretim bandı vardır ve Şarlo’nun işi önünden geçen bantta iki vida atlayıp üçüncü vidayı sıkmaktır. Kendisinden o atladığı vidaların da sağındaki ve solundaki insanlar sıkacaktır. Bu rutin o kadar tekrar edilen bir şeydir ki bir ara sevgilisi kendisini ziyarete geldiğinde kendisine gösterdiği tepki yani davranış şudur: Mantosundan iki düğme atlayıp, iki düğme sayıp üçüncüyü çevirir. Doğal olan Şarlo davranışını ya da insani davranış görmeyiz artık. Bu, insanın kendisine yabancılaşmasına ilişkin bir mizahi analiz. Bu önemli bir sorundur, tek boyutlu kültür evreni insanı kendi doğasından yabancılaştırabilir.
Peki Türk kültürü dediğimiz de Türk kültürünün bu dünya içersinde, dünya kültürü içersindeki yeri nedir sizce?
Tabi çok boyutlu ele almak lazım. Her şeyden önce çok çeşitli devletler, uygarlıklar kurmuş ve yaratmış bir toplum olarak Türk toplumu, olağanüstü bir tarihî kültürel mirasa sahip. Bunun kadar önemli olan başka kültürlerle pek çok ulusa sahip olmadığı kadar yoğun, sürekli uzun ömürlü iletişimler kurmuş ve bunun içinde bir etkileşimleri sürecinde yeni sentezler de yaratmış bir kültür. Dolayısıyla kültürel sentez yaratma bağlamında dünyaya örnek olabilecek bir kültürüz biz. Dünyaya çok şey öğretecek bir kültürüz. Kültürel çeşitliliğe karşı tutumumuz Avrupa ile ya da genel olarak Batı ile kıyaslandığında çok daha başarılıdır, daha insanidir ve zenginlik yaratma potansiyelini içerisinde barındırır. Bu anlamda yani bugünün uygarlığına katkıda bulunmak anlamında Türk kültürü müthiş bir hazinedir. Hâlâ bizim bile çok farkına varmadığımız olağanüstü büyük bir hazinedir. Özellikle sosyal örgütlenmeleri ve kültürel süreçleri bir biçimde, daha önce söylediğim üretim tüketim ilişkilerinin de parantezi içinde çatışma odaklı bir dinamiğe, çatışma dinamiğine bağlamış olan kültürler karşısında daha varlığın birliği paradigmasına bağlı bir duyuş, seziş ve davranış dünyası olarak, Türk kültürü bence çok özel bir kültür ve geleceğin dünyasına da biraz önce sözünü ettiğimiz tek boyutlu kültür hegemonyasının risklerine, tetiklerine karşı da bir alternatif potansiyel değeri yaşamaktadır.
Orta Asya’ya dönersek, çok farklı kültürler var. Orada çeşitliliğin çok yoğun olduğunu görüyoruz. Ve bunların çok büyük bir bölümü de ve kültürel olarak bizimle akraba gerek din gerek kültür açıcından. Orta Asya aynı zamanda içinde çatışma da barındıran, çatışan kültürler de var. İkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bana Orta Asya tümüyle yaşayan bir etnografya müz  

Sayfa 1 / 11