Ekim 23, 2007

Basakhayat Dergisi

Ekim 23 2007Yorum Yok Kategori: Basında

Aliye Yaman – Söylesi Çogumuz onu gazeteci yazar ve son dönemde de politikaci olarak tanisak da, aklina koydugu her isi yapacak kadar yürekli, elini attigi her isin altindan kalkacak kadar gayretli biri Nevval Sevindi. Sohbetin bir yerinde “Hayatta istedigim ne varsa yaptim, hatta çocuklugumdaki masalsi hayallerimi bile…” diyor.

Politikanın karmaşık ilişkilerle örülmüş yapısına rağmen, her fırsatta bağımsız aydın tavrını koruma kararlılığını dile getiren Sevindi, Türkiye’nin alışık olmadığımız bir siyasetçi modeli sergiledi. Biz de bu yeni siyasetçi modelini Nevval Sevindi’nin şahsında tanımak istedik. Sizin açınızdan siyaset nasıl bir iş? Siyaset çok stresli bir iş. Aslında demokratik koşullar altında, belirli bir düzeyde stres normaldir, ama onun dışında da her şey çok kurallı gitmiyor. Siyasete çok alışkın değilseniz, ağır bir stres altında kalabiliyorsunuz. Benim hoşuma giden taraf strateji kurma işi. Siyaset öngörü isteyen bir alan. Uzun vadede stratejiler kurmayı, düşünmeyi sevdiğim için siyasetteyim. Tabi, pratik siyasette ve günlük siyasette ne yazık ki durum daha farklı olabiliyor. Daha gündelik ve daha kişisel şeylere dayalı oyunlar oynama alışkanlıkları var. O oyundan çok fazla hoşlandığımı söyleyemem. Ama yine de siyaseti seviyorum, çünkü siyaset aynı zamanda bir vizyon oluşturmaktır. Evet, mutlaka siyaseti sevdiniz ki, milletvekili adaylığından sonra Demokrat Parti Başkanlığı için de aday oldunuz. Bizi kimler yönetiyor diye herkesin uzaktan bir fikri var. Gazeteci olarak çok uzağında değildim siyasetin ama, içinde olmak başka bir şey. Çünkü dışarıdan aklınızla kavradığınızı, içinde olduğunuz zaman duygularınızla da kavramış oluyorsunuz. Bence stres nedeni de bu. Yani duygularınızla kavradığınız şey, çok gerçek. Hiçbir mazereti yok ve onu çırılçıplak gördüğünüzde, pek hoşunuza gitmiyor. Ben Türkiye’nin çok daha akil adamlar tarafından yönetilmesini, gerçek politika yapılmasını, gerçek politik tartışmaların olabileceği bir ortam doğmasını çok isterim. Tabi bunu istemek yetmiyor. Bu yüzden ben de elimi taşın altına koydum bir anlamda. El yetmiyor tabi, insanın kolunu da istiyorlar. Siyasete devam kararı almamın nedeni siyaseti Türkiye’de çok ciddi düzeyde değiştirmek gerektiğine inanmam oldu. Yani var olan siyasi ortamın, Türkiye’yi ileriye götürecek gerçek bir sjyaset üretmeyi sağlayabilecek bir ortam olduğuna inanmıyorum. İçeriden gördüğünüz manzara nasıldı, biraz daha açar mısınız? Oyunun çok fazla bireysel oynandığı, açık ve şeffaf olmadığı, doğrular yerine göz boyamanın daha egemen olduğunu gördüm. Güç kavramının yanlış anlaşıldığını gördüm. Bilgi, deneyim, eğitim gibi şeyler de güçtür ama böyle algılanmıyor. Güç olarak anlaşılan şeyler; para, kaba kuvvet, silah, çeteleşme… Bu da siyasi algının yanlış olduğunu gösteriyor. ANAP ile DYP’nin birleşme döneminde yaşanan sıkıntılar ve onların yansımalarını gördünüz. Onun da bir etkisi oldu mu kararınızda? Pek çok şeyin etkisi oldu kararımda, birleşme de bunlardan biri. Samimi ve iyi niyetli davranırsanız, olmayacak hiçbir şey yok. ilkzamanlardaki olabilirlik de tamamen bu iyi niyet çerçevesinde gerçekleşti. Kurmaylar olmadan iki başkan iyi niyet çerçevesinde birleşmeyi ilan edelim, kurmayla detayları tamamlasın ve bu işi bitirsin kararı aldı. Bu çerçevede ben de katkıda bulunmaya çalıştım. Birleşmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum çünkü. Fakat bu bireysel iyi niyet çerçevesi iki hafta içerisinde maalesef yıkıldı ve güvensizlik ortaya çıktı. Kendinize güven duymuyorsanız politika yapamazsınız. Kendilerine güven duymayan insanlar başkalarına hiç güven duymazlar. Politika esnek bir iştir ve herkese güven duymanız gerekir. Yoksa esnek olamazsınız. Politika yapabilmek için, insana inanmanız şart. İşte bu noktada insana inanmamayı gördüm. Benim için fazlasıyla nefse dönük bir şeydi bu. İnsanın egosuna dönük bir şeydi. Politika bizim özel dertlerimiz için yaptığımız bir iş değil; insanlara, topluma, dünyaya, misyona, ideallere hizmet için yaptığımız bir iş olmalı. En azından ben öyle bir politika istiyorum. Ben kendi adıma sizin başkanlık adaylığınızı hoş, naif ama çok da iddialı olmayan bir hareket olarak gördüm. Zannederim parti içerisinde de biraz “heves etmiş, aday olmuş” şeklinde karşılandı. Siz nasıl tanımlıyorsunuz adaylığınızı? Bunu naif olarak algılamaları biraz önce bahsettiğim güç kavramından kaynaklanıyor. Onların güç olarak görmediği ama “asıl güç” olan her şey bende var; itibar var, akıl var, çok büyük bir deneyim var, kitaplar var, belli bir düzeyde bilgelik var, nefsini kontrol altına almış, büyük bir hastalığı yenmek için mücadele etmişlikvar, topluma hizmet var, bu hizmet anlayışıyla sivil toplumda belli bir kariyer sahibi olduğum bir geçmiş var… Bunlar batılı demokrasilerde çok büyük güçlerdir. Bunların bir tanesiyle bile başbakan olabilirsiniz. Buradaysa bunların hiçbiri güç olarak algılanmıyor. Her şeyden önce, partinin bakış açısından yola çıkarsak, kadın olmanız bile yöneticiler açısından bir naiflik zaten. Bir kadın olarak buna cesaret etmiş “vah vah, yazık!”deniyor. Sonra bakıyorlar nesi var diye; silahı yok, parası yok, arkasında onu kollayacak zengin adamlar yok, yani dayandığı hiçbir şey yok. insanın hiçbir yere dayanmadan böyle bir iddiada bulunması tamamen naiflik. Çünkü birey olarak var olamıyor insanlar. Ben iddiamda gayet ciddiyim. Anadolu’dan iddiamın ciddiyetine aynı ciddiyetle karşılık buluyorum. Beni görmeye beldelerden ve kasabalardan geliyorlar. Gerçekten de bir çaba harcıyorlar bunun için ve aslında ellerindeki her şey bitmiş durumda. Yani 2 dönemdir varlık gösterememiş bir partiyi açık tutmak için kendi ceplerinden harcayan insanlar bunlar. Sadece duygusal bağlılıkları var partiye, hizmetleri var. Onların da anlaşılmadığını, partinin üst kademesiyle, genel merkezle halkın ilişkisinin tamamen kopmuş olduğunu görüyorum zaten. O nedenle de halk ciddiye alıyor, genelmerkez almıyor. Bu benim açımdan olumlu bir şey tabi. Başka türlü olsa rahatsız olurdum. Seçim öncesi dönemde medyada hep siz vardınız DP adına. Şu anda durum nasıl? Ben olmadığım yerde haber yok. Demokrat Parti’nin halkla ilişkileri çok zayıf, medya ilişkileri hiç yok. Medyada da demokrat parti diye bir şey yok. Seçim dönemi ile ilgili bir medya araştırması yaparsanız, benim olduğum her yerde Demokrat Parti de benimle birlikte adını geçirtebildi. Seçim sürecinde de tam anlamıyla bir medya çalışması yapabilmiş tek kişiydim ben zaten partide. 13 Ağustos’ta genel başkan adaylığımı ilan ettiğimde bütün gazeteler bu haberi verdi. Ankara’da olduğum için İstanbul’un taleplerine yetişemedim hatta. Daha sonra Çiller’le görüştüm, o da medyada yer aldı. Ne zaman ben varsam, o zaman Demokrat Parti’nin adı geçiyor medyada. Bu ara çıkmıyorum, Demokrat Parti de yok. Partinin halkla ilişkileri benim üzerimden yürüyor bir anlamda. Deniyor ki; Nevval Sevindi’yi bir politikacı olarak Mehmet Ağar lanse etti. Ağar’ın desteği ile bir noktaya geldi. Şimdi ise ona karşı aday oldu. Yani Ağar’a ihanet etti. Nasıl bakıyorsunuz bu duruma? Mehmet Ağar politikaya kendi kendine mi girdi acaba? Mehmet Âğar’ı politikaya kim lanse ettiyse, ona ihanet ederek, onun elinden koltuğu alarak genel başkan adayı olmuştu. Benim açımdan önee iyi ilişkiler yaşayıp sonra ihanet etmek söz konusu olmadı. Benim genel merkezle en ufak bir para ilişkim ve bir bütçe ilişkim olmadı. Genel Başkan bana haytr olsun diye politikaya davet etmedi beni. Benim marka değerimi kullanmak için yaptı bunu. Doğru Yol Partisi’ni ortadan kaldıracağını biliyordu ve Demokrat Parti gibi hiçbir marka değeri olmayan bir isimle seçime girmesi, benim gibi marka değeri yüksek olan isimlere büyük bir ihtiyaç doğurdu. O nedenle, bir ihanet varsa, benim marka değerimi kaybedeceğimi bile bile kullanmış olmasındadır. Neyse ki benim karizmam böyle bir kayıpla çizilebilecek bir karizma değil, ama onun karizmasının çok ciddi çizildiği ortada. Doğrusu, ben Ağar’ı sözünün eri zannettim. İstifasını açıkladığında, bu beyana inandım, 5 yaşında bir çocuk gibi 48 saat sonra geri döneceğini düşünmedim. Ortada bir genel başkan yokken, genel başkanlığa adaylığımı koymam gayet doğal. Açık ve şeffaf politikadan yanayım. Açık ve şeffaf politika olmazsa, gizli saklı, kapalı kapılar arkasında yapılan politikayla Türkiye’nin geleceğini iyi görmüyorum. Böyle bir ortamda politika değil kişisel çıkarlar üretilebilir ancak… Kişisel çıkarlara karşı, milletin çıkarını, toplumun çıkarını savunmak üzere böyle bir çıkış yaptım. Hiç olmazsa “işte böyle bireysel bir çıkışta oldu, demek ki mümkünmüş” densin ve benden sonra da insanlar böylesi bir cesaret gösterebilsin istiyorum. Siyasette kadın olmak da ayrıca bir zorluk değil mi? Medyada da öyle. Yani erkek gibi davrandığınız, bir erkeğe sırtınızı yasladığınız ve herkesin üzerine basarak iktidara yürüdüğünüz zaman var olabilirsiniz. Ama bir kadın şefkatini taşıyarak, kadın gibi davranarak, bir kadın gibi giyinerek, bir kadın gibi süslenerek var olmaya çalıştığınız zaman belden aşağı vurmalara da hazırlıklı olmamız gerekiyor. Ben bunu medyada, siyasette ve daha pek çok alanda yaşadım. Ama tavrımdan vaz geçmedim, Çünkü ben Türkiye’de az bulunan bir bireysel çıkışa sahibim. İşte buna bağımsız-aydın tavrı, bağımsız-entelektüel duruşu deniyor. Daha çok batılı bir tarz. Batıda bir aydının tek başına ayakta durması övünülecek bir durumdur. Bunun sıkıntılarını çeker, parasız kalır, işsiz kalır ama bağımsız aydın tavrı sonuç olarak ilgiye değer bir durumdur. Bizde böyle bir duruş olmadığı için, sizi bir röportajla bir yere bağlamak isterler. Nereden bağlayabileceklerini hayal etmeye çalışırlar. Tek başına böyle bir insan olamayacağını, tek başına böyle bir şeye cesaret edilemeyeceğini, tek başına kadın haliyle kafa tutmanın mümkün olmadığını düşünürler. Ben hem çok kafa tutan hem de kontrol edilemeyen biri olduğum için, çalıştığım her sektörde bunu yaşadım. Siyasette de “tam kontrol” üzerine kurulmuş bir sistem var. Beni kontrol edemediler ve bu onlara belden aşağı vurmak için verilmiş bir hak gibi geldi. Ama ben zaten bu tavrımla da millet tarafından seviliyorum. Anadolu’dan yüzlerce telefon ve mail yağdı, ilk iki gün hiçbirşey ile başa çıkamadım, zaten cevap verebilecek durumda değildim. Hepsinin söylediği, cesaretinize helal olsun ve Mehmet ağar gibi birisine karşı durup genel başkanlığa adaylığınızı koydunuz. Seçim öncesinde Zaman Gazatesi’nde çalışıyordunuz ve aday olmak için ayrıldınız. Sizin aday olduğunuzu duyanlar, AKP’den aday olduğunuzu düşündüler ama böyle değildi durum. O dönem sizin Gülen Cemaati ile yakınlığınızdan ve aslında bir Truva Atı olduğunuzdan söz edildi. Ne düşünüyorsunuz bu yorumlar hakkında? Dediğim gibi Türkiye’de bağımsız aydın tipi olmadığı için, bu bağımsızlığı anlama kabiliyeti de oluşmuyor tabi. O yüzden bizde paranoyak algılar çok yüksek, komplo teorileri çok fazla. İnsanların yargıları bilgilerinin önüne geçiyor. Ben Cumhuriyet’te yazdım Cumhuriyet ödüllerim oldu. Yeniyüzyıl’da yedi yıl yazdım. Onlar dikkate alınmadan Zaman Gazetesi’nde beş yılım konuşuldu. Aynı dönem Şahin Alpay’la birlikteydik Zaman’da. Etyem Mahçupyan bizden beş yıl önce başlamıştı, Hilmi Yavuz da orada yazıyordu. Eğer sebep buysa, onlara da böyle bir yafta koymak gerekir. Ama onlara öyle bir yaftayı koyarlarsa, onlarla kavga etmeleri gerekir. Onların belli bir arkadaşlığı, dayanmışlığı ya da aidiyetliği var; Galatasaraylı olmak gibi, Fransız ekolü olmak gibi… Benim orada ne kadar bağımsız bir görüşle yazdığımı da okumadıkları için, bilmiyorlar demek ki. AKP iktidara geldiğinde, sol da dahil hiç kimse bir tek kelime dahi eleştiri yazmazken, tam tersine övgüler yazarken, Zaman gibi bir gazetede bir tek ben eleştiri yazıyordum. Ama bunu izlemeyen insanların algılaması mümkün değil. Gazetecilerin gazete okumadığı bir ülkede bunları beklemek biraz zor oluyor tabi. O yüzden insanların ilk algısı benim AKP’den olacağım yönünde oldu. Ben CHP’nin kadın kollarıyla da çalıştım. Hiç CHP’li olmadan yani, oraya kayıtlı olmadan AKP ile de çalıştım, Refah Partisi ile de çalıştım. Hem onları izleme adına hem de kadın konusunda ortak tavır geliştirmek adına, kadınlarla, gençlerle kim olursa olsun çalıştım. Bunu da izlemedikleri için bilmiyorlar. Bir yargıdan hareket ettiklerinden Demokrat Parti’den denince çok şaşırdılar. Peki, cemaatten bir tepki geldi mi? Hayır, Fethullah Gülen’i sevdiğimi her zaman söylerim, yaptıklarına saygı duyuyorum. Ben bütün dünyada Türkçe’nin ana dillerden birisi olmasını ve yayılmasını istiyorum, Türk kültürünün yayılmasını istiyorum. Bunu yapan herkese de büyük bir minnettarlık duyarım. Ben meseleye tamamen kültürel açıdan bakıyorum. Cemaat bana her zaman iyi davrandı. Yaptığım hizmetleri anladı, algıladı. Hatta bana saldırıldığı zamanlarda bile sahip çıktı. O yüzden ben onlara saygı ve minnet duyarım. Türkiye’de kadınların seçen ve seçilen olarak politikada etkinliğinin arttığını düşünüyor musunuz? Politikada kadınların rolü Refah Partisi’nde belirgin bir biçimde ortaya çıktı. İlk defa 96 yılında 10 gün süren bir dizi yaptım. Çok detaylı bir çalışmaydı ve bir ilkti. O zamana kadar ne akademisyenler ne de gazeteciler incelemişti bu konuyu. Uluslar arası atıf indeksine de giren bir makale oldu. O çalışmayla Refah Partisi kadınları, kadınlar da kendilerini fark etti. Çünkü Allah rızası için her göreve koşturan kadınlar birden bire ne kadar güçlü olduklarını, eğer onlar olmasa, seçimin kazanılmasının %60 mümkün olmayacağını anladılar. Sabahlara kadar koşturuyorlardı.Tabi kapalı oldukları için kimse onların böyle bir çalışma içinde olduklarını anlayamadı da. Günlerce evlerine gelmeyen kadınlar vardı. Çocuklarını, kocalarını bırakıp gidiyor ve işlerini sistematik olarak yapıyorlardı. Kadınların gücünü ilkTayip Erdoğan anlamıştı, istanbul’da ilk kez 1 milyon kadını üye yapan Tayip Erdoğan’dı. Kadınların politikada etkinleşmesi, sizin son derece duyarlı olduğunuz bir konu zaten. Benim son kitabım “Politikada Kadın Eli”nde de alt başlık şöyle; “1996-2006 Kadın seçmenler geliyor”. Bu dönem kadın seçmenin oluşma dönemiydi. Sahada, o kadın seçmenlerin nasıl oluştuğunu gözledim. Daha öncesinde kadınlar seçmen olarak var olamadılar. Ailenin erkekleri tarafından oyları gasp ediliyordu veya yönetiliyordu. Ama bu dönemde bir farklılaşma oldu. Bu farklılaşmanın içinde benim de içinde bulunduğum KADER (Kadın Adayları Destekleme Derneği) nin de etkisi oldu. Biz KADER’i kurduğumuzda böyle bir politik kadın seçmen kitlesinin oluşmasına katkıda bulunmak ve bunu sağlamak için yola çıkmıştık. O günden bugüne alınan 10 yıl içerisinde çok iyi bir gelişme kaydedildi. Bu 10 yıl, kadınların nasıl politik seçmen haline geldiğini gösteriyor. Bu gün mecliste 50 kadın milletvekili var. Kadınlara karşı duyarlılık var. Anadolu’da kadın genel başkana müthiş bir yatkınlık var. Kadın olduğum için bana daha fazla güveniyorlar. Kadın olmamın çok olumlu bir şey olduğunu söylüyorlar. Yani hemTürk kültüründe hem de politik kültürde, Demokrat Parti’nin zemininde kadına bir yatkınlık var. 2006 yılında Birleşmiş Milletlerin yaptırmış olduğu bir araştırmada doğrudan Doğru Yol Partisi’nin tabanı araştırılıyor. Bu tabanda kadın adaya ne kadar oy verileceği saptanmıştı. O %68 gibi çok yüksek bir oran çıkıyor. Kadın adaya böylesine bir yakınlık var. Tabi Tansu Çillerin orada uzun yıllar genel başkanlık yapması, ilk kadın başbakan olması da etkili belki. Biraz da ben Türk kültürünün anacı tarafının etkili olduğunu da düşünüyorum. Kadınlar siyasette bugünden itibaren çok daha iddialı var olacaklar. Bu iddiayı taşımak için de genel başkanlığa adaylığımı koydum. Tansu Çiller, Türk kadınları için bir şans mıydı, yoksa şanssızlık mı? Çok büyük bir şanstı. Çünkü, Avrupa demokrasileri bile kadın başbakan çıkaramazken Türkiye bir kadın başbakan çıkardı. Sayın Çiller’le konuştuğumuzda, bir kadın hareketinin kendiliğinden başlayacağını düşündüğü ve bu konuda bir girişim başlatmadığı için çok hatalı olduğunu ifade etti. Kendisinin en büyük eksikliğinin bu olduğunu söyledi. Ben bunu söylemesinden çok memnun oldum gerçekten. Çünkü bunu fark etmesi Türkiye’nin politika hayatı için önemli olduğunu düşünüyorum. Tansu Çillerin bir başbakan olarak başarılı olamaması, kadınları politikada istemeyen zihniyetin eline bir koz vermedi mi? Bu bana da çok yansıdı. Doğrusunu söylemek gerekirse; 80 yıllık demokrasi tarihimizde, yüzlerce, binlerce başarısız erkek politikacı geldi geçti. Bu kadar başarısız erkek politikacılardan hiç birinin adı anılmazken, onları normal kabul ederken bir kadının başarısızlığının “bak bu bütün kadınların başarısızlığı” diye ikide bir önümüze sürülmesi tamamen erkek bakış açısı ve bir el bükme işi. Evet, sayın Tansu Çiller hatalar yaptı, bunu kendisi de kabul etti. Ama bu hatadan dolayı, bütün kadınlar başarısızdır, bütün kadınlar politikada işe yaramazdır gibi sonuçlar çıkarmak için bir erkek aklı lazım diye düşünüyorum. Aslında Türkiye’de görmeyi çok arzu ettiğimiz bir tavır sergiliyorsunuz. KADER bünyesinde Türkiye’de kadın adayların sayısının artması için çalıştınız, başarılı oldunuz, bu başarı AKP’ye yaradı. Siz şu anda bir başka partinin genel başkan adayısınız ama bu çalışmanızdan AKP’nin nemalanmış olmasından rahatsız değilsiniz… Tabi ki hayır, Türkiye’nin kazançları hepimize ait. Benim sürekli altını çizdiğim, bağımsız – bireysel duruş, bağımsız düşünce tarzının yaygınlaşması lazım. Maalesef bir şeye bağımlı olarak baktığınızda, taraflı baktığınızda doğruları göremiyorsunuz. Çünkü tarafsınız, taraf olduğunuz için de Türkiye’nin kazançları ya da kayıpları diye bakamıyorsunuz. Ben kadınlarla ilgili olan her türlü gelişmeyi, kadınların kazancı ve Türkiye’nin kazancı olarak görüyorum. Kimin yaptığıyla hiç ilgilenmiyorum. Yapılan hatalar varsa, onları da söylerim. Doğru ya da yanlış, yapılan şeyi kimin yaptığına bakmadan ortak çıkarlarımızı savunmamız gerek. O bağımsız tutum ve davranış olmadığı sürece iyi ve kötüyü birbirinden ayırt etme şansı olmuyor, iyi ile kötüyü ayırt edemediğimizde, politika yapma şansımız olmadığı gibi Türkiye için herhangi bir misyonu yerine getirme şansımız da yok. Çünkü önümüzü göremiyoruz. Ben Türkiye’nin “birlemesi” gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle ortak değerlerimizi oluşturmamız gerekiyor, ortak değerlerimize hiç kimsenin bir şey söylemesine izin vermemeliyiz. Ortak değerlerimizde anlaştıktan sonra Türkiye’nin geleceği adına herkes farklı bir yoldan gidebilir. Buna da zaten politika denir. Herkes farklı bir yol önerebilir. Ama ortak değerlere dokunarak, ortak değerleri yok ederek olmaz… Bu hidayete erersek politikada yapabiliriz. Merkez sağda bir boşluk olduğu malum. Bu boşluğu doldurabilmek noktasında AKP’yi nasıl değerlendiriyorsunuz? AKP merkez sağda bir parti mi, yoksa İslamcı bir parti mi? islamcı demesek bile, merkez sağ değil. Merkez sağda bütün partiler çöktü, solda da… Bunun nedeni liderlerin partileri babalarının malı olarak görmeleri, kendi özel alanları haline getirmeleri. Partilerin milletle kan bağlarının kopmasına neden oldular. Şimdi böylesine bir yokluk halinde AKP boşluğa oturan parti. Bir boşluğu doldurmakla o boşluğun sahibi olamazsınız. O boşluğu kendi alanına çevirebilmek için, bunu hak edecek şeyler yapması gerekiyor. AKP merkez sağ olarak nitelenecek işler yapmış ve bu alanı hak edecek bir parti değil. Hatta parti olarak da kurumlaşmış bir parti değil. Kurumlaşmamış olmanın sancılarını da içeride çok ciddi bir şekilde yaşıyor. Tabi iktidar olmanın avantajı bu sorunların üstünü örtüyor şimdilik, ama iktidar olmanın zafiyetleri başlarsa bu örtülü zafiyetler de açığa çıkar. O nedenle, AKP merkez olmak istiyorsa, bu boşlukta ben adam oldum diye sevinmeyip merkez olmaya çalışmalı, islamcı bir parti mi diye sormanıza neden olan davranış biçimlerini, tavrı, ideolojik basını uzaklaştırmayı ve onları susturmayı becerebilmesi gerekiyor. Bu potansiyeli görüyor musunuz AKP’de? Bu, öncelikle lidere ve liderin yönlendirmesine bağlı. Tabi bu milletin tek parti ile yetinebilmesi de mümkün görünmüyor. O noktada demokrasiden söz edemeyiz zaten. Diğer partilerin başarısızlığından dolayı başarılı olmak bir marifet değil. AKP güçlü ve başarılı partilerin arasından sıyrılıp çıksaydı, buna bir başarı demek mümkün olurdu. İşte öyle bir ortamın doğması için ben AKP’nin de gayret etmesi gerektiğine inanıyorum. Yani diğer partileri baltalamak yerine, hepsi değişebilsinler, daha güçlü partiler haline gelsinler diye, desteklemesi ve güçlüler arasında bir yarışı talep etmesi gerekiyor. Ben bunu talep etmediği zaman tehlikeli görüyorum. Çünkü bu otoriter bir tavırdır. Sizin liderlik yarışında en büyük avantajınız, son dönemde özellikle çok fazla başarısız başkan görmeniz oldu değil mi? Yani onlar ne yaptıysa, yapmamak galiba en iyisi.Peki sizin yapacaklarınız neler?Projeleriniz var mı? Çok proje var. Bütün hayatım baştan aşağı proje.Türkiye’nin kısa vadeli, orta vadeli ve uzun vadeli projelerinde, bölgesel projelerinde, bölgesel kalkınmasında, kadın odaklı projelerinde, mahalle bazında projelerinde birbiriyle uyumlu bir gelecek planı oluşsun, bir vizyon oluşsun istiyorum. Benim hayal ettiğim bir Türkiye var. Hayal ettiğim Türkiye, benim dedelerimin kurduğu, benim dedelerimin büyüdüğü Osmanlı kültürünün bir sentezi. Ben buna Türk Rönesans’ı diyorum. Türk Rönesans’ı için Türkiye kendi kendini gerçekleştirmek zorunda. Bunu yapabilecek beyin takımlarını kurmalı. Türkiye insan malzemesini hızla çöpe atan, insanlarını genç – yaşlı demeden ya dışarıya ya çöpe gönderen bir ülke. Bu insan potansiyelini, entelektüel kapitali Türkiye’nin optimum düzeyde kullanması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’de bir güç olarak bile görülmeyen entelektüel sermayenin çok önemli olduğunu, Türkiye’nin bu güçle ekonomik alanda da çok büyük yollar kat edebileceğini biliyorum. Türkiye’nin önünü açacak, bir şeyleri tarafsız olarak yapabilen bir örnek model oluşturulursa daha güçlü bir siyasi, demokratik kültür dünyası oluşturabileceğimize inanıyorum. Bu tek başına yapılabilecek bir şey değildir. Bütün tarafların, bütün partilerin, öncelikle bu düşünce üzerinde uzlaşması gerek. Ben Türkiye’nin yararına gördüğüm bir konuda, her kesimle her partiyle çalışırım. Türkiye’nin geleceğiyle ilgili iyi bir şey olacaksa, bunun nereden geldiği beni ilgilendirmez. Ama Türkiye’nin yolunu tıkayacak bir şeyse, yapan kim olursa olsun engellemek için elimden geleni yaparım. Türk milletine çok inanıyorum. Öyle sessiz, kendi halinde durduğuna aldanılmaması gerektiğine, içinde çok büyük bir güç barındırdığına inanıyorum. Ülkenin sorunu, bu gücü yönetecek ve yönlendirecek liderler çıkmamasıdır. Bu günün dünyasında liderlik artık tek başına yapılan bir iş değil. Aynı anda bir koordinatör İider altında liderlerin birlikte çalışabilecekleri bir sistem de mümkün. Çok zor tabi ama başarılabilirse, Türkiye’nin kaynaklarını sonuna kadar kullanması mümkün olur. Yoğun gündeminiz içinde vakit ayırdığınız için teşekkür ediyoruz. Rica ederim. Başak Hayat Dergisi aracılığıyla Başakşehirlilere saygı ve selamlarımı sunuyorum.

Türk kadını

Ekim 23 2007Yorum Yok Kategori: Kadın

Milli Mücadele sırasında Türk kadınınınkahramanlıkları da destanlaştı. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs 1919′da Anadolu’ya çıkarak başlattığı kurtuluş hareketi içinde yer alan binlerce kadın, Cumhuriyetin temelinde en büyük pay sahipleri oldu. Türk gençliğine kadınlarımızın tarihteki yeri öğretilmiyor.Hiç olmazsa bir iki tanesinin adını öğrensinler.

İşgal altındaki Anadolu’da başlatılan Milli Mücadele’de, binlerce kadıncephe gerisinde büyük bir çaba harcarken, çok sayıda kadın da silahlımücadeleye katılarak, Dünyaya örnek olacak kahramanlıklar gösterdi. Milli Mücadele’ye halkın katılımını sağlamak için düzenlenen mitinglerekatılıp ateşli konuşmalar yapan Halide Edip Adıvarların çabaları,mücadeleye katılıma büyük katkı sağladı. Milli Mücadele’ye hazırlık günlerinde kadınlar tarafından kurulan “AsriKadınlar Cemiyeti” ile Milli Mücadele günlerinde Sivas’ta kurulan”Anadolu Kadınları Müdafaai Vatan Cemiyeti” unutulmayanlar arasında yeraldı. Milli Mücadele’deki isimsiz binlerce kadın kahramanın yanı sıraisimleri halen zihinlerde olan kadın kahramanlardan bazıları şöyle: KARA FATMA (FATMA SEHER) “Kara Fatma” olarak tarihe geçen, 1888 Erzurum doğumlu Fatma Seher,Balkan Harbi’ne, Edirne’de görev yapan kocası subay Derviş Bey ilekatılır. I. Dünya Savaşı’nda, ailesinden 9-10 kadınla Kafkas Cephesi’negider. Kara Fatma, Mondros Mütarekesi’nden sonra eşi Ermeniler tarafından şehit edilen kadınları toplayarak, Ermeniler ile çarpışır. Mustafa Kemal Paşa ile görüşerek görev isteyen, kurduğu miliskuvvetiyle Bursa ve İzmit’in işgalden kurtarılması için mücadele edenKara Fatma’nın müfrezesinde savaşanların sayısını 350′ye çıkardığıbilinir. Sakarya ve Başkomutanlık muhaberelerine de katılan ve üsteğmenlikrütbesine kadar yükselen Kara Fatma, 1955 yılında Erzurum’da vefatederken, cumhuriyetin temellerinin atılmasında pay sahibi olmanınmutluluğunu yaşamış kadın kahramanlardandı. TARSUSLU KARA FATMA, GAZİANTEPLİ YİRİK FATMA Asıl adı “Adile” olan, “Adile Hala” ve “Adile Onbaşı” diye anılan kadınkahramanın, silah arkadaşları arasında “Kara Fatma” olarak anıldığıbilinir. 8-10 kişilik milis kuvvetiyle Afyon Savaşı’na katılan KaraFatma, Tarsus’un kurtulmasında büyük yararlılıklar gösterir. Gaziantepli Yirik Fatma ise Gaziantep’in Fransızlar tarafından henüzbütünüyle kuşatılmadığı sırada, düşmanın hareket edeceği haberigelince, buna karşı koymak için yola çıkan milis kuvvetine, karşıçıkılmasına rağmen zorla katılır. Milis kuvvetlerine yardım eden “Nafize Kadın”, Yunanlılar tarafındanyakalanarak, kuvvetler hakkında bilgi alınmak istenir, fakat NafizeKadın işkencelere karşı koyarak hiçbir bilgi vermez. – 1 – İKİ OĞLUNU ŞEHİT VERDİ KENDİ GAZİ OLDU Yunanlıların İzmir’e girmesiyle Milli Mücadele saflarında yerini alanAyşe Hanım, İzmir’in Yunanlıların eline geçmesi üzerine Aydın’a gider.Aydın civarında kahramanca dövüşen Ayşe Hanımın burada büyük oğlu şehitdüşer. I. ve II. İnönü Savaşlarına katılan Ayşe Hanım, ikinci oğlunu dabu savaşlarda şehit verir. Sakarya Meydan Muharebesi’ne de katılan AyşeHanım, bu savaşta kasığından yaralanır ve tedavi gördükten sonramüfrezesine katılır. GÖRDESLİ MAKBULE Vatan işgal altındadır; Yunanlılar Sakarya Savaşı’nı kaybetmiş,mevzilerine çekilmişlerdir. Gördesli Makbule, kocası ile çete kurarakdağlara çıkar. 17 Mart 1922′de Kocayayla’da cereyan eden bir çatışmadaMakbule, geri çekilen çete arkadaşlarını kınayarak cesaret verici birkonuşma sonrası düşmana saldırır ve başından aldığı kurşunla şehitdüşer. Ama silah arkadaşları düşmanı yenerler. FRANSIZLAR’A YANLIŞ YOL GÖSTEREN KILAVUZ KADIN Adana ve yöresinde Fransızlar’a karşı verilen mücadelede yer alan vemilis kuvvetlerine katılan Kılavuz Hatice, 8 Mayıs 1920′de millikuvvetler Pozantı’ya taarruzu başladığında, kritik bir duruma düşenFransızları kandırarak kılavuzluk eder. Hatice, kılavuzluk yaptığıFransızlar’a yanlış yol göstererek Karboğazı’na sokar. Boğazda sıkışanFransızlar, Türk askerine esir düşer. BİTLİS DEFTERDARININ HANIMI Kahramanmaraş’ta düşmana karşı verilen mücadelede en fazla yararlılıkgösterenlerin arasında Bitlis Defterdarının Hanımı da bulunmaktadır.Bitlis Defterdarının Hanımı olarak bilinen bu kadın kahraman da,Kayabaşı Mahallesi’nde 8 düşmanı öldürmüş daha sonra erkek elbisesigiyerek milis kuvvetlerine katılır. TAYYAR RAHMİYE Adana’nın kadın kahramanlarından Rahmiye Hanım da, 9. Tümen’in 1920yılının Şubat ayında Hasanbeyli civarında Fransızlar ile yaptığımuharebeye müfrezesiyle katılır. Muharebe sırasında ateş hattında kalaniki arkadaşını korumak için ileri doğru atıldığından dolayı kendisine”Tayyar Rahmiye” lakabı verilir. Temmuz 1920′de Osmaniye’deki Fransız karargahına yapılan hücumdaarkadaşlarının tereddüdünü görünce, “Ben kadın olduğum halde ayaktaduruyorum da, siz erkek olduğunuz halde yerde sürünmekten utanmıyormusunuz?” diyerek hücuma geçilmesini sağladığı tarihi kaynaklarda yeralmaktadır. ONBAŞI HALİDE Romancı Halide Edip Adıvar ise “Halide Onbaşı” olarak İstiklalSavaşı’na katıldı. Uzun süre cephelerde savaşan Halide Onbaşı, savaşalanındaki yararlılıkları nedeniyle İstiklal Madalyası almaya hakkazandı. Türk bağımsızlık savaşının bir sembolü olan Adıvar, Türkedebiyatına kazandırdığı eserler ile günümüz Türk gençlerine çeşitlidersler vermektedir.

Sayfa 1 / 11