FETHULLAH GÜLEN İNCELEMESİ2
Kitabın başında bir Fethullahçı ile bir RP’li genç tartışıyor ve aralarında çok büyük farklılıklar olduğunu görüyoruz. AKP ile bu ara kapandı mı? Turam: Tayyip Erdoğan’ın bugünkü söyledikleriyle on yıl öncekiler arasında çok büyük farklar var. Artık çatışmadan uzak durmaya, uyum sağlamaya özen gösteriyor. Fethullah Gülen’e bunda kendilerinin etkisi olup olmadığını sordum. Hiç olmadığını, zaten aralarında gidiş gelişin de olmadığını söyledi. Türkiye’nin içinden geçtiği çok büyük bir dönüşümün uzantıları bunlar. Laiklik artık devletin resmi politikası olmaktan çıkıp, sokaklarda protesto eden bir sosyal harekete dönüşürken, AKP de yumuşayıp Fethullah Gülen’in durduğu yere çok yaklaşmış, devletle birçok mutabakata varmış durumda. Yani Gülen hareketinin öteden beri belli bir noktada olduğunu, esas dönüşümün AKP’de yaşandığını söylüyorsunuz. Turam: Evet ama Gülen hareketi de çok dönüşüm yaşamış, mesela 1970’lerde çok farklıymış. Nurculuğunun daha erken dönemlerinde, hatta Nurculuktan kopmaların başladığı dönemlerde, Gülen hareketi de yer yer radikal çıkışlar yapmış, kasetlerde bunlar var. Laik kesimin korkuyla bahsettiği kasetler ve videolar oldukça eski. Politik kurumlar ve politik kültür dönüşürken, sosyal hareketlerin aynı kalması beklenemez.
Kitapta Said Nursi’nin Risaleleri’nin okunduğundan sık sık bahsediyorsunuz. Bu hareketi Nurculukla süreklilik içinde görüyorsunuz değil mi? Turam: Birçok kişi böyle görüyor. Bense hiç görmüyorum. Risalelere saygıları devam ediyor ama “hayatımda hiç Risale okumadım” diyen ve harekete ciddi katkıda bulunan çok sayıda işadamı var. Bunlar çok pragmatik, aksiyoner insanlar. Said Nursi’nin Risaleleri o zamanın metinleriydi, Fethullah Gülen ise tam bugünün adamı. Hareket, bilimde, siyasette, eğitimde, dünyada yaşanan her türlü gelişmeyi çok yakından takip ediyor. İki lider arasında çok büyük farklar var. Said Nursi zamanında Türkiye’deki modernleşmeyle uğraşıyormuş, Gülen ise küreselleşme derdinde. “Açılalım, büyüyelim” diyor. Bu şekilde karsılaştırmaları, Fethullah Gülen’e çok yakın olan, onu sürekli ziyaret eden kişilerin ağzından duyduğum da oldu. İki liderin aksiyon alanında dertleri ve amaçları farklı. Bu yüzden hareketi Neo-Nurcu olarak tanımlamanın indirgemeci bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Rekabetçi eğitim… Cemaat okullarının sırrı nedir? Hem çok başarılılar, hem de yerel yönetimlerle, bazı istisnalar dışında sorun yaşamıyorlar… Turam: Hareketin Kazakistan gibi laik devletlerde gösterdiği başarının sırrı eğitim ve öğretimi iki ayrı uygulama olarak ele almaları. Çok güçlü, bilimsel bir eğitim veriyorlar. Hakikaten çocuklar çok rekabetçi ve çok başarılı yetişiyor. Ama sınıfa dini eğitimi hiç sokmuyorlar. Ben gittiğimde tüm dinlerin okutulduğu sadece bir tek ders vardı. Dini sınıftan ve müfredattan çıkardıktan sonra meşrulaşıyorlar, özgürlük alanları gelişiyor. Onlar da ne yapıyorlar? Yatakhanelerde Türk Müslüman ahlakı ve hayat tarzlarını öne çıkaran bir eğitim veriyorlar. Oralarda dini kitap okunması dindar hayatlar sürülmesi devletleri tehdit etmiyor. Öğrencilerin dini sosyalizasyonu sınıf dışında oluyor yani… Lise öyle bir dönem ki kimliğin şekillenmesinde çok etkili olabiliyor. Hiçbir zorlama olmadan o çocuklara yeni bir kültür veriyor ve sevdiriyorlar. Onları yeniden sosyalleştiriyorlar. Bir şeyler işlemek, ve kimlik formasyonu için bu yaşlar çok uygun. Gülen bu hareketin neresinde? Bir yandan çok cazip bir eğitim verip, diğer yandan öğretmenlerin vb. etkisiyle bu çocukların en azından bir bölümü İslamileşiyor diyebilir miyiz? Turam: Diyebiliriz çünkü yatakhaneler ve ışık evleri, benim gözlemime göre çok tektip yerler. Aynı tür şeyler okunuyor, seyrediliyor, aynı tip konuşmalar geçiyor, aynı değerler savunuluyor. Başka yayınlara açık olmuyorlar, mesela kimse Cumhuriyet filan okumuyor. Ama baskıcı ve çocukları incitici yöntemlere de başvurmuyorlar. Bu konuda zaman zaman dile getirilmiş olan bazı iddiaların genellikle asılsız olduğunu düşünüyorum. Hareketin yaptığı, bunu almaya çok müsait olan çocukların önüne “Müslüman-Türk” kültürü dedikleri bir hayat tarzı sunmak. Orta Asya’da, bu okullara girmek kolay değil. Öğrencileri kabul etmeden önce, bir hafta kadar gözlemliyorlar ve eleme sistemi uyguluyorlar. Mesela Kazakistan’da çokça Kazak, biraz Türk, çok az da Rus öğrenci vardı. Hepsine tuvalet ahlakıyla ilgili olarak “taharet” öğretiyorlardı. Kişinin özel alanına girmenin bundan daha açık örneği var mı? Daha da ilginci, İslamileşmeyle bitmiyor iş. Bu okulların mezunlarının Türkiye’ye çok büyük sempatisi oluyor. Ancak bu kullarda ve yatakhanelerdeki eğitimlerde bireysel özgürlüğe hiç yer vermiyorlar. Çok yekpare, otoriter olmasa da çok disiplinli yapılar. İlerde belki bu çizgide sorunlar çıkabilir. “Bu cemaat yapısı daha uzun süre dayanamaz. Bireysel arayışlar nedeniyle çatırdar“ dersek abartmış mı oluruz? Turam: Bu cemaat yapısını modernleşmeye o kadar adapte etmişler ki, sanmıyorum. Kimseyle kavga etmeden yol almaya devam ediyorlar. Cemaatin içinde kişisel özgürlüklere yer yokken, dışarıdakilere veya cemaatle ilişkileri daha dış çemberlerde kalanlara son derece toleranslı davranıyorlar. Her konuda olduğu gibi, bu konuda da cemaatte istikrarlı bir fikir birliği var. Fethullah Gülen bu hareketin neresinde? O meşhur soruyu sorayım: Gülen vefat ederse ne olur? Turam: Evet çok merak edilen bir soru. Hatta cemaat içinde de en çok bu sorunun cevabı merak ediliyor. Örneğin Fatih Üniversitesi’ne gittiğimde hareket taraftarları da en çok bunu sormuşlardı. Yaptığım araştırmanın verilerine baktığım zaman çok fazla kurumsallaştıklarını görüyorum. Çok sayıda okul, üniversite, vakıf, şirket ve ağ söz konusu. Kuşkusuz liderlerinin kaybına çok üzülürler, ama çok sağlam geliştiler, genişlediler ve kurumsallaştılar. Dolayısıyla, bu hareket kişilerin ölmesiyle sarsılacak bir hareket değil. BERNA TURAM 2007 VATAN Fethullah Gülen Hocaefendi ümitle iradenin zaferine iman etmiş biri. Bireye ve yeniliğe güvenerek kafa ve kalp bütünlüğüne sevgiyle ulaşmanın önemini anlatıyor.”Cehaleti kurutmadan kitleler aydınlığa kavuşamaz” diyen Hocaefendi bir modern bilim ve metodoloji aşığı. Zan ve tahminlerin ilmi olmadığını, ispatlanmış hakikatlerin inkar edilemeyeceğini , bunun tersinin bilimsel olamayacağını söyleyen Hocaefendi, kendini yenilemenin devamlı varolabilmenin tek şartı olduğuna inanıyor.Düşünce dünyası tüketilmiş bir nesle yeni bir ruh aşılamaya çalışıyor.İnsanın kendi içinde derinleşmesini , kendi kendini keşfetmesini önerirken inkilapçı ruhları seviyor.Ona göre, “insan doğruyu, güzeli ararken yanlışa düşebilir.Bu normaldir.Yadırganması gereken durgunluktur, araştırmamaktır”. Günde iki-üç saat uykuyla yetinen, az yiyen, çok okuyan biri.Bana toprağın altında 17 yıl geçiren bir tür çekirge türünden söz ediyor latince adıyla.Geçen yıl Amerika’ya geldiğinde gezilerinde birden her yanı kaplayan çekirgelere yanındakiler hayretle bakınca o öykülerini anlatmış.Bu olağanüstü ana tanıklık eden grup bu bir günlük yaşama sevincini,yaşam cıvıltılarını hiç unutamamış.Camın kenarına sıkışmış bir tanesini Hocaefendi kurtarmış ve kısacık ömründen hiç bir saniye heder olmasın demiş.Aslında bizim yaşamımız da 24 saat diyor. Hür teşebbüse inanıyor gönülden ve teşvik ediyor.Müminlerin yurt dışında ve içinde zengin olmaları şart ona göre.Eğitimle kalkınma kolkola, ekonomik olanla kültürel olanın beraberliği esas gelecek için. Genç, yaşlı,olgun tüm iş adamları zaman zaman biraraya gelip seminerler düzenleyebilir, ortak çalışma planları yapabilir, dünyayı kucaklayacak stratejiler üretebilir diye düşünüyor. “Cehalete karşı ilim dinamiğini “ , yoksulluğa karşı çalışmayı, dayanışmayı ve zenginliği öneriyor. Gerçek bir fizik tutkunu olan Hocaefendi Manas destanını yeni öğrenmemizden dolayı da üzgün. O Türkiye’de bir yabancı gibi yaşayan ruh iklimine karşı bin yıllık bir deneyimin ve geleneğin yeni ruh iklimini sunuyor. Türkiye kendini arıyor onun geniş ufuk çizgisinde. NEVVAL SEVİNDİ 1997 KİTAPTAN ALINTILAR Okulların cazibesi Bu okul ve yurtlar sadece hareketin takipçileri ve onların çocuklarına hitap etmiyor. Farklı geçmişleri olan öğrenciler de farklı nedenlerle bu okullara gidebiliyor. Yüksek güvenlik standartları, ahlak, temizlik, teknoloji kullanımı, iyi eğitim ve rehberlik hizmetleri gibi din dışı öğeler de bu okulları veliler için çekici hale getiriyor. Bu şartlar altında bu okullar, çocuklarının kentteki iyi ve güvenli bir okulda eğitim görmesini isteyen kırsal kesimdeki insanlar için de bir cazibe merkezi haline geliyor. Ağabey ve ablalar hizmetlerini gönüllü danışmanlık yaparak tamamlıyor. Öğrencilere eğitim alanında yardım ettikleri gibi hayatlarını düzenlemekte de rehberlik ediyorlar. Öğrenci bu yurtlardan ya da Işık Evleri’nden birinde yaşamaya başladığı zaman kendisini bu hareket ve onun sürükleyici dünyasının içinde buluyor. Öğrencilerin ne yaptığı, ne öğrendiği, ne okuduğu, ne giydiği, ne yiyip içtiği ve kimlerle arkadaşlık ettiğine kadar farklı alanlarda kontroller var. Ayrıca bu hareket dini eğitimin verildiği yaz kampları da düzenliyor. Kamp programları hiç esnek değil ve öğrenciler sert kurallarla karşı karşıya kalıyor. Okulların farklı eğitim felsefesi var Bu okulların farklı bir eğitim felsefesi var: ahlaki eğitimi akılcılıkla birleştirmeye çalışıyorlar. Öğretmenler ahlakı rasyonel Bu okulların farklı bir eğitim felsefesi var: ahlaki eğitimi akılcılıkla birleştirmeye çalışıyorlar. Öğretmenler ahlakı rasyonel olarak görüyor. Hepsi Durkheim’ın ahlaki eğitim kavramına hak veriyor gibi… Yani ahlaki eğitimin “yalnızca mantıklı düşünce ve duygulardan gelen fikirleri” ortaya koyduğunu düşünüyorlar. Hedef, ahlaki olarak daha üstün ve uluslararası arenada rekabet edebilecek bir gençlik yetiştirmek olarak ifade ediliyor. Öğretmenlerden biri “Türk-İslam eğitimi öğrencilerin uluslararası alanda rekabet edebilmesini sağlıyor. Eğer büyüklerine ve geleneklerine saygı duymayı öğrenmezlerse kendi kendilerine nasıl çalışabilirler” dedi. Bir başka öğretmen “uluslararası eğitim laiktir… Eğer uluslararası bilim alanında yarışmak istiyorsak laik olmak zorundayız” yorumunu yaptı. Ancak yaptığım röportajların çoğunda otoriter eğilimler, özgür bırakan tavırları bastırdı. Çay içerken öğretmenlerden biri “Bu çocukların disipline ihtiyacı var. Ahlaki olarak tam bir karmaşanın içine doğmuş olmaları ne kadar yazık… Dinsiz Sovyet yönetimi insanları inançlarından, ahlaklarından kopardı. Zaman alacağını biliyoruz ama yavaş yavaş İslami ahlak disiplinini benimseyecekler. Şimdiden davranışlarında değişiklik görmeye başladık. Aileleri eğitimimizin hızlı sonuçlarından bahsediyor ve teşekkür ediyorlar” dedi. BERNA TURAM 2007 VATAN Fethullah Gülen Cumhuriyet döneminin ilginç bir kimliği ve kişiliği. Her yönüyle onu tanımaya çalışmak biraz da ülkemizin insanını tanımak demek bence.Onun sentezi; tarihiyle barışık, çevresiyle , bugünüyle ve geleceğiyle barışık olmak. Erzumlu eski bir aileden olan Fethullah Gülen soyağacı olarak bir yandan Selahattin Eyyübiye, diğer yandan Hz.Ali’ye dayanıyor. Namaz için ara verince sohbetimize ben odasında istirahat ediyorum yarım saat.Çok sade döşenmiş odada siyah mobilyalar,bir yatak, televizyon ve dünya haritası var. Yerdeki Çin halısı üstünde açık seccadesi çok sade kıbleye çevrili duruyor.Hemen önündeki sehpada Kuran-ı Kerim ve üstünde gözlükleri. İlaçları aynanın önünde epey bir kaplıyor,insülin iğneleri özellikle göze çarpıyor. İsmet İnönü’nün en büyük hizmetinin Batı ve Doğu klasikleri tercümelerini yapmış olmasını söylediğini anımsıyorum masanın üstünde Azerbeycan asıllı , onikinci yüzyıl İran edebiyatının en büyük Mesnevi şairi Nizami Genceli’nin Mahzen-i Esrar kitabını görünce. Yanında Peyami Safa’nın 20.asır Avrupa ve Biz duruyor. “Kendini yenileme devamlı varolabilmenin ilk şartıdır,milletler, devletler duygu ve düşüncede,kalbi ve ruhi hayatta kendilerini yenilemeli, gençleşmeli” diyen Fethullah Hocaefendi eşyanın ve zamanın dilini insanına tercüme ediyor.Onun için zaman bir boşluk değil. N.S:Huntington “Medeniyetler Çatışması” kitabında ortaya sürdüğü teze ne diyorsunuz? F.G: Kültürlerarası çatışma olacağına inanmıyorum ben.Hatta böyle bir şeyi birileri planlıyorsa ve şimdilerde bir kısım hülyalarına dayanarak bu mevzuda bir kısım iddialarda bulunuyorlarsa,bence,madem böyle bir dalga kabardı geliyor,onun telatümünü- Yahya Kemal’e ait bu tabir_ yaşamadan evvel daha büyük bir dalgakıran koyalım bunun önüne, parçalayalım o dalgayı. N.S:Onun Türkiye için yorumu da; siz Avrupayı boşverin Doğu’da İslam dünyasının lideri olun zaten siz Avrupalı değilsiniz. F.G:Fakir, onu da kabul edemeyeceğim.Bizim Avrupalı da bir yanımız var, İslam dünyası ile de var. Avrupa ile entegrasyonumuz,öbürünü zaruri olarak çekip getirecektir.Eğer onu bilerek söylüyorsa bu bir yanlış.Bir kasda binaen yapıyorsa o kasda da gelmemek lazım. Bu kuru bir gündem meselesi,bir parti meselesi değil. N.S: Efendim, bir aydır Amerikada’sınız. Amerika’yı nasıl tanımlarsınız?Amerika nasıl bir ülke sizce ve bugün yeryüzünden Amerika kalksa eğer neler olur?Kalkması iyi mi, kötü mü? S.4. N.S: Çin’den bir endişeniz var mı?Çin’in dünyadaki yeriyle ilgili ne düşünüyorsunuz? S.9 N.S: Cezayir’de kadın yazarlara ölüm fetvası çıkartıldı, çoğu aydın öldürüldü. S.10 N.S:Tanzimat fermanında da belirtilen “Avrupalı müslüman” kimliği bizi belirleyen bir kimlik mi?Türk Avrupalı müslüman kimliği geleceğindir diyebilir miyiz? N.S:Bir Türk kimliği tarifi yapabilir misiniz, Türk kimliği nedir? Türk kültürünün Orta Asya ile 21.yüzyılda nasıl bir ilişkisi olacaktır? N.S:Bu zenginliğe rağmen sizin okullarda ağırlık hep matematik ve fen bilimlerinde. Sosyal ve kültürel alanda bu kadar zengin olan Türkiye’de okullarınız neden sosyal bilimlere yeterince önem vermiyor, sosyal bilimlere teşvik etmiyor öğrencilerini?Dünya ‘da da sosyal bilimlerin önemi anlaşıldı ve bugünü değerlendirmenin başka yolu olmadığı anlaşıldı. S.13 N.S:Dünyanın yeniliğe açık olduğunu söylediğiniz bu dönemde siz de bireyin çiçek açmasına çok önem verdiğinizi belirtiyorsunuz. Ama cemaat sonuç olarak kapalı bir sistemdir.Bu kapalılık içinde açılma ve genişleme mümkün mü?Fikir,düşünce üretimi açısından bu nasıl yansıyor cemaatinize? N.S:İnsan hak ve özgürlükleri daraltılabilir mi? F.G:Bu Anayasa bize biraz bol geldi daraltmak icap eder demek belki tartışılır tarafları bulunur,ama insan hak ve özgürlüklerinde daraltma tasvip edilemez.Ama bazı şeyleri öteden beri dıştan alırken bu bize uyar mı uymaz mı demeden bizi bir kalıba koymaya çalışıyorlar. Oysa bu milletin, bu devletin, bu toplumun kendine has özellikleri vardır.Onu kendi özelliklerinde aramak lazım,eğer onu kendi özelliklerinde aramazsak başkalaştırmış oluruz.Bu da toplum çapında yeni buhranlara sebebiyet verir. biz de bu buhranları yaşıyoruz.Başka kalıba koyamazsınız, bu milletin atamıyacağı bazı şeyler vardır. Tarihi vardır,tarihi dinamikleri vardır.Özü vardır,din gibi çok önemli bir dinamiği vardır.Bunu nasıl telakki ederseniz edin,nasıl yorumlarsanız yorumlayın atamayacağınız şeyler var.Bunları nazarı itibare almadan farklı dünyanın şeylerini farklı dünyanın kıstaslarına göre gelişmiş, oluşmuş alıp, konfeksiyon usülü hazır elbise gibi milletin başına geçirmek problem meydana getirir.Bu nedenle yaratıcı dimağlara, düşüncelere ihtiyaç var. Bilim aşkıyla yanıp kavrulan, hakikati arayan insanlara ihtiyaç var. Ayrı ayrı güzel şeyler söyleniyor ama kendi özümüzü yakalama fırsatını bulamıyoruz. Yine de iyimser beklentilerim var.Kendi cevherlerimizi meydana çıkaramadık,üzülerek ifade edeyim böyle bir gayret yok.Kendimize güvenimiz de yok. N.S:Neden kendimize güvenimiz yok? F.G:Bir zaman böyle bir bombardımana maruz kalmışız, Türk insanına “Türk-i bi idrak” denmiş Osmanlı döneminin son yıllarında bile. Bir milletin kendine itimadını sarsan böyle bir yaklaşım fevkalade yanlıştır. Bizi esir olarak kullanmak isteyenler bizim çok dinamik olan kendimize güvenimizi yıkmışlar zannediyorum.Ben kendimize güvenin sarsıldığı, harman gibi savrulduğu dönemde yetiştim. Katiyen bir Türk iş beceremez onun uçak yapması müsbet ilimler adına bir şey ortaya koyması,o zaman NASA yoktu öyle bir yerde çalışması, bir Edison, Einstein gibi bilim konusunda bir şeyler ortaya koyması hele bunları dinle telif etmesi bunlar milletimizin kabiliyetlerini aşkın şeyler bununla uğraşmayalım denmiş.Hatta biraz da tahkirle, bunları gavur yapar biz de kullanırız gibi milletin düşünce serbestisine, iradesine zincir vurulmuştur.Son yıllarda,biz bunu hep kırıp atmaya çalışıyoruz ama pratikte bize birşeyler ifade edecek durumlar olması lazımdı.Bu nedenle matematik,fen olimpiyatlarına öğrencilerin katılmaları ve başarıları ben de bu duyguyu pekiştirdi.Bunun olması lazımdı. Nereye giderse gitsin dünyada ,Japonya da birinci oluyorlar. Bu gösteriyor ki,bunlar teknolojik bir dünya kurabilirler.Kaç senedir dünya birincilikleri var.Bunlar bizi içine koydukları fanusu kırmamıza vesile oluyor. Bizi kültür emperyalizminin baskısı altında tutmak için birileri bizi kabiliyetsiz göstermeyi bu işin bir gereği olarak görmüş.Böyle bir telkin bombardımanına maruz bırakmışlar.Bizden bişey olmaz demişiz. N.S:Aydınımızın da pek inancı yok diyebilir miyiz? F.G:Maalesef,aydınımız bile söylüyor.4. asrın sonu 5.asrın başında Asya’da gerçekleştirilen bir rönesans var.Atalar onu alıp değerlendirmişler, bilim dediğiniz şey birdenbire ot gibi bitmez yani. Fikirlerin birbirinin içine girmesi, tecrübe birikimi, istialeler, çağın yorumları bunlar bir yere getirilmeli.Aydınımızın önce bizim bir şey yapabileceğimize inanması lazım. Hep dışta arıyoruz,oysa içimizde çok cevherler var.İbrahim Hakkı’nın dediği gibi “bir hazine gibi yatıyor”,onu keşfetmek lazım. N.S:Sizin “Altın nesil” diye kast ettiğiniz ve yetiştirdiğiniz çocuklar bu hazinenin keşfi midir? Bir muhalif rüzğar esmezse bu harmanı yanlışlıkla savurmazsa Türkiye ; daima bu tür tehlikeler mevcuttur,son günlerde de bir kriz yaşandı.Kriz tam atlatılmış sayılmaz ama, yine de demokrasi yani, hiç olmazsa demokrasi.Bir rüzğar savurmazsa fikir mimarları, geleceğin fikir işçileri bu okullardan,devletin okullarından çıkacaktır.Birbirlerinden etkilenecektir. Batı ile bir birleşme çok önemlidir.Batı ile entegrasyonun ayrı kazançları olacak.Amerika’yı yakın hissedeceğimiz yanlarıyla,yakın takibe alma ve değerlendirme önemli şeyler bunlar. Bunlarla bu “Altın Nesil”i yetiştirebilir ve dünyada ilmi teknolojiyi temsil eden bir genç nesil .Psikososyolojik açıdan da inanıyorum buna. N.S:Diğer İslam ülkeleri arasında Türkiye’nin farklı bir yeri var. Demokrasiye inanan bir İslam ülkesi olarak Türkiye İslamla demokrasi yi bağdaştıran tek sentez olacak mı bölgede? F.G:Demokrasi de tam değil Türkiye’de tabii.Mesela ben öyle bir demokrasi arzularım ki; dünyadaki belli düşünce devrimlerini kucaklamanın, korumanın yanıbaşında benim kabir sonrası hayatımla ilgili problemlerimi de çözsün isterim.Onları da müsamaha ile kucaklasın.Demokrasi bir gelişme süreci yaşıyor.Demokrasi geriye dönülemez bir süreçtir.Demokrasinin gelişimi,olgunlaşması; Darwin’in evrim teorisi ne kadar doğru bilemeyeceğim ama ruhta, insanların düşüncelerindeki evrim yaşandığına şüphe yok.Bir gün çok yüksek seviyeli bir demokrasiye erişilecektir.Önce zamanın yorumunu beklemek lazım.Zamana saygılı olmak lazım. Hazımsız insanların hazımsızlığını da tahrik etmemek lazım.Türkiye’de her iki kesimde de hazımsızlar var. Türkiye rüştünü ispat etme konusunda da bir şüreç yaşıyor.Her doğruyu söylemek her zaman doğru değildir. Doğrular topluma mal edilmeli ama henüz mevsimi değilse o doğruları öldürmeyelim derim.Doğrulara saygının ifadesi olarak o gerdanlığı öyle boyunlara takalım ki bir kıymet ifade etsin. N.S:İnsanlar farklılıklardan hoşlanmıyor,farklılığa karşı önyargılı. Diğerlerinin de kendisi gibi olması isteği çok dayatmacı bir talep. Bizde tüm cepheler bunu istiyor. F.G:Çok doğru buyurdunuz.Bizim hoşgörü esprisiyle aşmaya çalıştığımız da belki budur.Çok farklı konumların, anlayışların kabulü demektir bu.Onu kabullendiğiniz takdirde çok kimsenin düşüncesinden, fikrinden istifade etme şansınınz olacak. Batılı düşüncenin öyle yararlı yanları vardır ki;sistemli düşünme, bu mümince bir sıfattır. Bence her mümin her sıfata mümin değildir.Bu mümince bir sıfatsa , böyle bir sıfatı olmayan mümin kafir sıfatı taşıyor demektir benim anlayışımda. Böyle bir sıfatı taşıyan hıristiyan olsun,mecuzi olsun, budist olsun mümin sıfatı taşıyor demektir.Burada çok ince bir husus vardır, Allah insanlara muamelesini onların sıfatlarına göre yapar.Yani sizin sıfatlarınız , davranışlarınız önemli.Mesela burada bir şeye hayran kaldım, burada mükemmel ve işleyen bir sistem var.Hastanede tüm doktorlar herkesin işini aynı anda yürütüyor, sizi incitmiyor. Hastanede en az yirmi doktor,otuz hemşire gördüm,biri hariç, bizim doktorların abus çehresine hiç benzemiyor onların ki.Sıcak ve inandırıcı , güleryüzlü davranıyor şimdi bu mümince bir sıfattır. Beriki mümin camiden çıkmıyor ama bu yoksa demek işin esprisinden mahrumdur,bütün hayatı boyunca mahrum yaşar.Bu bana çok önemli geliyor. N.S:Genellikle zerafet gibi, incelik gibi şeyleri günlük yaşamımızda artık kullanmıyoruz.Kimse kimseyle biraraya gelmiyor,paylaşmıyor. Avrupa Topluluğuna girmeli miyiz? F.G:Hoşgörü olunca herkese, her düşünceye açıksınız demektir. Eğer arada uçurumlar meydana getirilirse entegrasyonun avantajlarından mahrum kalırsınız demektir.Biz Batı’nın bizim için avantaj sayılacak çok yanlarından mahrum kalmışızdır. Amerika’nın bize kazandıracağı avantajlarından mahrum kalıyoruz. Soyut,kuru bir Doğu’dan söz ediyoruz,doğrudur Batı’nın yanında Doğu tutulmalı ama Doğu diye de çok yüceltilecek bir şey yok ortada. Hoşgörü öyle bir köprü ki, onun yanında her şey cılız kalıyor. Çok açık ve net olarak söyleyebilirim,Avrupa ile entegrasyonu gerekli görüyorum ben. Gelecekte daha ciddi beraberlik olacaksa, bunun içine planlı programlı girilerse şayet bizim için olumlu olur.Bizi mecburi istikametler zorlarsa işin içine plansız itilmiş oluruz, içinde bulunduğumuz dünya bu dünyaya göre teşekkül eder ve biz çok mağdur oluruz. İkincisi böyle bir entegrasyonun Allah nezdinde bir kıymeti varsa; ameller niyetlere göredir.Baştan işe kendi irademizle, isteğimizle girmeli ve irademizi kullanmalıyız.İçine gireceğimiz dünyada bizim de diyeceklerimiz vardır, pazarlıklarımız vardır.Biz entegrasyona evet diyoruz ama bizim de şartlarımız vardır. Vakum bizi yutarsa eğer, 20.asra girerken başımıza gelenler tarihin tekkerrürü olur. N.S:Avrupa ile entegrasyonu ciddiye almayıp D8 adı altında müslüman ülkelere yönelme ne kadar doğru sizce?Refahyol Türki Cumhuriyetleri tümüyle göz ardı etti. F.G:Bu biraz hissi, biraz bir mantelitenin,bir kesimin tabanına mesaj vermeye matuf şeyler.Onlar D8’in bir şey getireceğine inanıyorlar mı, ben aklı selimin buna inanacağına ihtimal vermiyorum.Tabana mesaj vermek için böyle bir yanlışlıkta ısrar ediyorlarsa yanlış yapıyorlar. Bir kere dünyadaki konjoktür buna uygun değil.İslam ülkeleri olarak her biri bir Batılının elindedir. Suudi Arabistan da böyledir,İran’da böyledir. Dümendeki insanların izni olmadan sizle böyle bir anlaşmanın gerçekleşmesine kimse izin vermez. Bir de İslam dünyasının size bir bakışı var, İslam dünyası iki üç asırdan beri dinin kaynağı kendilerinde zuhur etmiş diye bize tepeden bakmışlardır. Dilleri Arapça, Farsçadır.Biz dillerini bilmeyiz.Dinin yorumunu başkalarından alırız.Hepimiz tufeylileriz, bizim gücümüz ne ki falan gibi bu açıdan bakılır.Hatta Asya’da okullar açmaya çalışırken bunu daha sonra düşünürüz diyorlar sözü size bırakmıyorlar söze saygısız davranıyorlar.Oysa ki Asya Türkiye’yi idare edenler için çok önemli. Avrupayla bütünleşmemiz çok önemli ama Türk işadamlarına , girişimcilerine bir köprü olacaktır,dünya ile rekabetini kolaylaştıracaktır.Belki müşterek bazı şeyler yapacaktır bu Avrupa’ya karşı da kullanma imkanı verecektir.Biz kimseye halatla bağlı değiliz Pasifik’i de kullanırız, Asya’yı da Avrupa’yı da. Ayrı ayrı alternatiflerin olması bize daha geniş bir zeminde pazarlık imkanı verirdi.Politikacılarımız,yatan hariciyemiz bunu bilemediler.Bu açıdan Asya önemliydi,bir fırsat terk edildi. Geleceğin de önemli bir teminatıydı bu. Hiç olmazsa uzun vadedeki fırsatlar kaçırılmasın diye benim gibi düşünen arkadaşlarla aydınlarımızı aynı çatı altında yetiştiren ilim,irfan yuvalarını kurduk.Kaçırılmış bu fırsat acaba 25 yıl sonra yeniden elde eder miyiz ya da şartlar daha hızlı seyrederse onbeş sene sonra bir daha idrak eder miyiz diye uğraşıyoruz.Bunlar anlamadılar ama onların anlayacağını umuyorum.Ben ,şahsen D8’i tabana verilmiş çok ucuz bir mesaj olarak görüyorum.Riski çok olan bir mesele buna değmez. N.S:Politikada hep fırsatlar kaçırdığımızı söyleyebilir miyiz? F.G:20.yüzyıla girerken Türkiye ciddi bir sarsıntı geçirdi. “Mehlika Sultan”da anlatılan gençler tipini temsil eden, Tanzimat’ın kendi değerlerinden kopmuş nesli.Bu dönemde Batı ile tam bir içli dışlı olsaydık, çok büyük değişmeler olurdu.İsviçre’de değil Atllanta’da olmayı tercih ederdim.Cumhuriyet,demokrasi yaşanırken bir takım değerler çok ciddi ihmale uğradı.Türk toplumunda bazı gerçekler irdelene,irdelene ortaya çıkıyor.Yeniden onlara sahip çıkılıyor. Manada bir değişim yaşanıyor.Kendi kültürümüz ağırlığıyla kendisini hissettiriyor.Kendi din yorumumuz ve anlayışımız ağırlığıyla hissediliyor.Bu dinamiklerle artık 21.asra açılırken, bence hangi dinin içinde olursak olalım kimsenin bize bir şey bulaştırmaya gücü yetmeyecektir.Ne Dalay Lama’nın başdöndürücü meditasyonları,ne de Uzak Doğu’nun esrarı ,ne bu mistisizmler ne maddenin illüzyonu başımızı döndüremeyecek. Toplumumuz maddi ve manevi dinamikleriyle yeniden toparlanıyor.Mutlaka bazı küçük kayıplar yaşanacak ama Cumhuriyette,demokrasi de bu milletin istikbali için önemlidir. N.S: Mistisizmin toplum için gelecek vad etmediğini söylediniz.İran’da ve Mısır’da mistisizm ağırlıkla vardır ve burada toplumun yüzü sanki ölüme dönüktür.Onun içinde kaybolma,ağlama olarak tezahür eder. Türklerin İslam anlayışı hayata bağlı,yaşamı seven bir anlayıştır. Toplumun yüzü hayata dönüktür.Ramazan’da eğlenen, bayramla onu şenlendiren ve bayramını “şeker” e dönüştüren bir yaşama sevinci görülür.İslam aleminde Türkler böyle sadece.Ramazan’da yaşanan fark bile bizim diğer İslam anlayışıyla aramıza ciddi ayrımlar mı koyuyor? Din de eğlenme var mı? F.G:İnsanın değişik yanları vardır. Hukuk sistemleri de bunu böyle kabul eder.Din eğlenmeyi meşru kılmıştır.Peygamberimizin(s.a.s) olgunluğuna erişemediğimizi anlatan bir öykü: Zenciler camide kılıç mızrak oyunu oynamışlar,def çalmışlar.Ayşe validemizde diyor ki:”Ben de bakmak istedim,AllahResulünün omuzundan baktım onlara.Mescidde seyrettim onları”diyor. Yani onlar oyun çıkarıyordu ben de seyretmek istedim diyor.Bugün Süleymaniye’de oynatın bakalım millet ne diyor bakın.Ben oynatılsın demiyorum fakat ufuk enginliği meselesi yani.Harp oyunları oynuyorlar camide.Bir defasında da kına gecesine geliyorlar Araplarda adettir türkü söylenir diyor mescidde türkü söylüyor.Buna kadar yani.Nikah önemli bir hadisedir mescidde yapın bunu diyor.Herkes görsün bunu.Nikah gizli, kaçamak iki kişi arasında değil diyor. Açıklık olsun diyor. N.S: Kilisede olduğu gibi evlenme öneriyor yani? F.G:Çok daha zengin.Neden?Çünkü mescidin içinde o mesele aynı zamanda bir ruhaniyet kazanacak.Allah’a yakınlık içinde cereyan edecek,verilen sözler tutulacak.Böyle sağlam bir yerde yapmayı öneriyor.Demek ki bazı şeyleri biz ksıtlamışız.Bu meseleler iyi tetkik edilirse başka şekilde şekillendiren yanlış anlayışlara yol açar bilmemek.Dinin hayata bakan yanını yapan aslında “deve çobanları”dır.Bununla iftihar ederlerdi.Allahın Resulü de ifade buyurur:” Bir gün bu deve çobanları yüksek binalarda çalım satacaklardır”diye mucizevi bir haberidir. İran ise baştan beri sünni toplumlara reaksiyoner olmayı yeğlemiştir.İran tarihi ihtilaller tarihidir.Bir tepki cemaatidir.O nedenle doğru düşünmesi, dengeli karar vermesi,dünya konjoktürüne göre bir yol takip etmesi mümkün değildir.Devletlerarası münasebetler açısından komşumuzdur bu açıdan nasıl ilişki kurulacaksa kurulmalıdır ama iran’ın iki önemli ve tehlikeli yanı vardır:1. Dini ihraç etmek. Kendi mezhep ve yorumlarını gerçek dinin önünde tutarlar.Bir insan şii değilse hiç bir şey değildir yani. İkincisi:Ali muhabbetine gelince sadece bir renk kazandırma için bahanedir.Onları Ali sevgisi değil Ebubekir-Ömer düşmanlığıdır ayakta tutan onları. İşin kaynağı açısından Ali’ye mecbur olmuştur.Bugün bölgede yayılmacılığı ve bölgede bize rakip olması tehlikelidir.İran bölgede rahat duracağa benzemez. Irak’ta %80 şii vardır , endişe ederim ben. Fransa İran’ı desteklemiştir Humeyni’yi barındırmıştır.İrangate Amerika’nın durumunu da ortaya koydu. D8’ler falan denince aramızda problem yok dendi,tarihte aramızda problem olmadığı dönem yoktur. N.S:İran’da neden okulunuz yok?İzin vermediler mi? F.G:Devlet izin vermedi. Komşumuz,Türklük adına Azerbeycan’da bir okul açalım diye ısrar ettik.Bir komik teklifte bulundular: “Öyle çok paranız varsa,yardım edecekseniz siz parayı verin biz açarız”. N.S: Siz İran’ı Orta Asya’dan kovdunuz hatta alfabenin Latince olmasında rol oynadınız.İran Tacikistan haricinde tutunamadı, kimse Vahabilere ve onları inandırıcı bulmadı. F.G:İran hep fitneler tarihi olmuştur.iran İslam’ı zorla kabul etmiş, mukavemeti entrikada bulmuştur. Sporda bile teknik nakavt olur. Ali ‘nin kitabı tam bir edebi şahaserdir.Sheakspear gibi okunur. Hz. Ali büyük bir şahsiyettir , bizim için çok önemlidir.Ama Ali’nin büyüklüğü izafi bir büyüklük değildir.Ali’nin büyüklüğünü anlatmak için başkalarını küçültmeye ihtiyaç yoktur.Bir mana eridir.Tüm tasavvuf erleri, babaları onu severler.Fakat ,Şia, Fars Aleviliği müslümanlığa karşı kin ve nefretini Hz.Ali’ye de yansıtır, Ali’yi kendi mitolojilerindeki Zaloğlu Rüstem haline getirmişlerdir. Mübalağa zihni bir yalandır.Doğru olandan yalan insan haline dönüşmüştür.Türkiye çok dengelidir. Selçuklularda, Osmanlılarda da böyledir. Biz dergahlarda “canım Ali” diye destanlarını dinleyerek büyüdük. Vahabiler de Ali’yi küçümser. Biz herkesi severiz. İran tarihinde mübalağalarıyla ünlü. Hayatlarına sinmiştir. Ben Mekke’de ağlıyor gibi göründüklerine şahit oldum,misafirhanede komşumuzdular.Akşam bunları teybe aldıklarını ve dinleyip eğlendiklerine şahit oldum.Samimi değillerdir.Bunlar komşumuz olması nedeniyle münasebete engel değil.Humeyni “Velayeti Fakih” kitabında aynen şöyle der: İmam olmayan insanlara başvuran Allah’a karşı gelmiş sayılır,takuta hizmet etmiş olursunuz”.Velayeti Fakih doktrini Humeyni ile Şii tarihine girmiştir.Kendini beklenen imam (12.imam) yerine koymuştur bunu açıkça söylememekle beraber.10.yıl kutlamalarında dinlemiştim; “Humeyni peygamberden büyüktür,çünkü peygamberler hayatta iken hiç bir işi sona erdirememişlerdir oysa humeyni başarmıştır” dediler. Bu esef tablosudur. N.S: İran Türkiye’de İslamcılara eziyet edildiğini söylüyor, Cumhuriyet döneminde yapılanları örnek gösteriyorlar. F.G: Her şey kendi zamanında ve koşullarıyla ele alınmalıdır.Kılıç Aliler, Kel Aliler,mahkemeler ben daha mutedil olmayı yeğlerim. Nedenleri görmezlikten gelerek bunu bir din düşmanlığı şeklinde,dini ortadan kaldırmak şeklinde dış basında da , iç basında da insafsızlık olarak görüyorum.Bunu bugün bir kısım müslümanlar anlayamaz. Demokrasi havarileri bile anlayamıyor.Ben Mustafa Kemal’in, İnönü’nün dinin üstüne yürüdükleri kanaatinde değilim. Son günlerde bir şeyler oldu mesela Sincan’da birileri kalkıyor bir şey söylüyor.Bazıları ağza almamın imkanı olmayan tabirleri söyleyen insanlar nasıl müslüman olur?Bir müslüman davranışı olamaz.Uslup kişinin aynasıdır.Buna karşı asker huruç ediyor.Askerin yaptığı haraketin nedenlerini görmemezlikten gelirseniz yanlış kararlar verirsiniz. N.S:İran ‘ın siyaseti Hep İslam içinde görmesi ve siyasi İslam olarak yönlendirmiştir.Türkiye İran gibi olur mu?.Bizim din anlayışımızla Arap ve Fars anylayış arasındaki farklar neler? F.G:İran o bölgede olmanın gereğini yerine getiriyor.O bölgede din olmadan hakimiyet olmaz.Yayılmak dinle mümkün ancak.Onlar din anlayışı çok farklı sundular, imamlarla idare edilen,işin içinde ruhani bir şeyler olma zorunluluğu koymaları.Asıl mesele Kuran ya da Kur’an değil Ali’dir. Türkiye İran gibi olamaz bir kere din esprisi çok farklı. Kaynaklar itibariyle de çok farklı.Esas imamet meselesi akideleridir. Dinin hükmüdür.Sünnilikte böyle mesele yok.Din bir değildir ki Türkiye İran olsun.Türkiye’de nasıl anlıyorsa anlasın herkesin dine sahip çıkması lazım bir yönüyle,Suud bağnazlığından ve İran fundemantalizmden Türkiye’yi kurtarmak için bu şart.Bizim arkadaşların Asya’daki faaliyetleri içinde aynı şeyi söyleyebiliriz.Vahabileri ve İranlıları uzak tutmak için tasavvufun enginliğinden de yararlanarak toplumunun her kademesine hakim kılmazsanız o tür bağnazlıkların hakim olmamaları için hiç bir sebep yok. N.S:İran’ın girebildiği bir Tacikistan oldu Farsça nedeniyle,sizin okullar gibi onlar rağbet görmediler. F.G: Orada da yine arkadaşların beş okulu var. Zengin bir arkadaşımız her şeyini sattı orada okulları açabilmek için yeni onu kalbden kaybettik.Tacikistan 3.5 milyonluk Ankara kadar yer. N.S:Orta Asya’da insanlar sizin okullarınızda çocukları okusun istiyorlar.Öğretmenleri örnek insan olarak seviyorlar. Çağdaş olandan yana taleplerini koyuyorlar.Türk İslam’ının farklılığı bunu getiriyor mu? F.G: Bizim İslam anlayışımız daha derindir diyebiliriz.Bu Mevlanalara,Yesevilere ışık tutan şey,ışık başka bir şeydir. Türk milletine yansıyan ışık Keşkek’te, Buhara’da prizma gibi yansıyarak ulaştı, mana derinlikleriyle.Asya steplerinin ……. onlara medyunuz. Dini,yoruma açık yanlarıyla, çok engin yorumlamışlar.Dinin evrenselliğini Ebu Hanefiler ,Yeseviler kabul ettirir. Gel gör ki, başkalarının olumsuz imajları bize de gölge düşürüyor. N.S:Avrupa bunu değerlendirebilir mi? F.G:Luther döneminde yaptığı gibi Hıristiyanlık yeniden kendini restorasyona tabi tutmazsa, İslam’ın bazı dinamiklerinden yararlanmazsa gelişen şartlar içinde yaşaması zorlaşır. Türk kültürünün dünyayya katkısı kavgasının verilmesi luzümuna inanıyorum.Dünya kuvvetler muvazenesinde Allah’ın izniyle yine bir güce ulaşıcaktır.Bakın, Bosna’da verilen kültür savaşla bile onlardan geri alınamadı.Demek öyle zengin ki atmadılar, o dönem için post moda olan bir şeyi ,İslam’ı benimsemişler.Bağnaz olan ölüp gidecektir. Bilinmemesi gerekenleri millet unutmuştur, millet ruhuyla Akşemsettin’i unutmaz.İşin cesedine talip olanlar, kabuğuyla uğraşanlar kendi kabukları içinde çürüyeceklerdir. NEVVAL SEVİNDİ 1997 Sesleri çıkmıyor Kitabın kadınlarla ilgili bölümünde çok derin gözlemleriniz ve vurgulu bir eleştirel bakışınız var. Bir yanda alabildiğine Batılı ve modern olduklarını ama kadın konusundaysa çok tutucu olduklarını söylüyorsunuz. Turam: Evet kadın konusunda çok ciddi çelişkileri var. Bu konuda çok sert eleştiriler getirdiğim için, son zamanlarda cemaatten çok kişi bana “benim karım evde oturmuyor” veya “eşim şurada çalışıyor” ya da “bizim evde yemekleri eşim değil ben yaparım” gibi açıklamalar yapıyorlar. Şimdi herkes savunma halinde. Yaşadıkları çelişkinin farkındalar, en azından hareketin aydınlarına bunu söylediğinizde kabul ediyorlar. Ama bu konuda en çarpıcı husus, kadın konusundaki çelişkilerinin onları devletin laik erkek elitlerine daha yakınlaştırması. Milliyetçilikte olduğu gibi, kadın politikalarında da zıt düşmemeleri, başka bir uzlaşmaya alan açıyor. Örneğin üniversitelerde kız öğrencilerin başını açmada hiç direnmedi, hiç zorluk çekmedi bu hareket. “Peruk takın, olmadı başınızı açın. Eğitim için yapıyorsunuz, ne olacak!” dedi çoğu. Fethullah Gülen kendisi bile “bu bir ayrıntıdır esas olan imandır” dedi. Bu konuda kadınların ihtiyaç, talep ve isteklerini göz önüne almadılar. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, devletle İslami hareket arasındaki uzlaşma alanları her zaman olumlu sonuçlar doğurmuyor, hatta çoğu zaman sivil topluma zarar verebiliyor. Yani hareketin kadını ikinci plana atması, onun dışa açılmasını kolaylaştırıyor diyorsunuz… Turam: Bu hareketin, mesela bir zamanlar Refah Partisi’nin yaptığı gibi, İslami feminist bir hareket çıkartmıyor olması devletle uyum kurmalarını kolaylaştırıyor. Şimdi AKP de benzer bir noktaya vardı. Hep başı açık kadınları bünyesine alıyor ve onların önünü açıyorlar. Başörtülülerin sesi hâlâ çıkmıyor, kadın hareketi oluşturmak ve direnmek de istemiyorlar. BERNA TURAN 2007 VATAN Berna Turam kadınların 1997′de nerede durduğunu ve cemaatin ataerkil erkek baskısının yoğunluğunun nasıl kırıldığını burada anlatmıyor.10 yılda yine de bir yol alındı.Ancak ülkemizde kadına ikincil bakış ve baskı nerede yok? Devlette mi eşit bakış var, siyasette mi yoksa terfi edemeyen asker kadınalrımız arasında mı? kadınlara ağır bir baskı var hem sol denilen cenahta ,hem sağda. yani ideolojisiz alan kadına ikinci sınıf ve hakir görme yeteneği. benim gazeteci ve aydın olarak uğradığım “belden aşağı” vurma da benim alanımda sansüre uğramama yol açtı. son söz: Türkiye’de erken öten aydın horozu aydınlar elleriyle boğar. ABD’de adına akademik araştırma denilen bilgiye burada “vay yobaz fethullahçı” denir. Sonunda 10 yıl kaybedilir. ne acıdır ki, benim kitabımda ABD üniversiteleri tarafından akademik bulundu ve 2008′de basılacak. İşte 1990′da 1997′de şehitlerine sahip çıkmayan yat kalk Cumartesi Anneleri haberleri yapanlar bugün şehitsever oldu. O günlerde bana “milliyetçi ” diye aşağılayıcı sıfat olarak kullananlar sıkı milliyetçi oldu bugün. O gün gazeteelrin 1.sayfasından yalan haber yazanlar Genel yayaın yönetmeni oldular bu ülkede. Gel de şehitlere ağlama….Bu ülkeye ağlama…..