Ekim 21, 2007

Gerçek Oyundayız

Ekim 21 2007Yorum Yok Kategori: Politika

OPERASYON ZAMANI TBMM’den yetki alan tezkere kararından sonra bugünkü PKK saldırısı çok ciddi ve de tarihi bir dönüm noktasıdır.Türkiye’nin kararlılığı test edilmektedir. Sözle oyalanma zamanı bitmiştir. Eylem ve operasyon zamanıdır. Hükümet eline aldığı tezkereyi son kışkırtmada da kullanmazsa, Türkiye dünyadaki tüm inandırıcılığını kaybedecektir. Bu yüzden ilk adım;askerlerin yıllardır istediği dağların ötesinde K.Irak sınırları içinde ovalık alanda güvenlik şeridinin oluşturulmasıdır. Bu adımın teröre karşı asgari bir önlem olduğu bütün dünya kamuoyuna açıkca anlatılmalıdır. Hükümet bunu başarabilmelidir.

Eğer bölgedeki Kürt yönetimi güvenlik şeridi oluşturan Türk askeri yetkililerine karşı her hangi bir askeri harekatta bulunursa onlara da gereken ders verilmelidir.Bunun ötesinde Türkiye’nin bölgedeki Kürtlere yönelik her hangi düşmanca bir tutumu olmadığı da tüm dünyaya ilan edilmelidir. Yalan yanlış haberler engellenmeli. Dezenformasyonun yoğun yaşandığı dikkate alınmalıdır.Hükümet ve siyasi kadro açısından önümüzdeki günler ve aylar gerçek bir sınav niteliğindedir. Aynı sınav askerler için de geçerli. Türkiye Ortadoğu’da ve tüm dünyada yeniden ateşle imtihan dönemine girmiştir. Ülkemiz bu zor ve belalı dönemden başı dik çıkacak insan potansiyeline , tarihi birikime , moral güce sahiptir ; elbette yönetilebilirse. Yoksa hükümette gitmelidir.gerçek demokrasilerde sadece Cumhurbaşkanını halk seçsin demekle olmaz, siyasi başarısızlığın sonucu iktidar gider.gerçek demokrasi budur. ŞEHİTLERİMİZE RAHMET DİLİYORUM. HABER:İran’dan sınır ötesi harekata destek yok. Başbakan ABD’de el sıkışıp dünyaya İran’la poz verirken bunu düşünemedi. İşte siyaset bilgisi bu kadar olanlar krizi nasıl yönetsin?Yok mu bunu merak eden acaba memlekette…….. NEDEN ????? Bir şehir efsanesi olan (maalesef aydın geçinenler bu basma kalıp fikirleri destekliyor) “oraları ihmal ettik bizim suçumuz bu savaş” lafının yalan rüzgarı esintisi 1997′de ordunun bölgeye götürdüğü gazeteciler tarafından anlatılmış: Ali Bayramoğlu (Yeni Yüzyıl, 19 Kasım): Köy korucu ve Oraman aşiretinin. Varlığını bu tabur sayesinde idame ettiriyor. Sadece güvenlik açısından değil. Eğitim ve sağlık açısından. Askerler köye ilkokul inşa ediyor, halen açık olan ilkokul binasında öğretmenlik yapıyorlar. Sağlık sorunlarını tabur doktorları çözüyor. Devlet ve ülke adına utanılası, ağlanası bir halde mutluluk duyuyoruz. Kerem Çalışkan (Yeni Yüzyıl, 19 Kasım): 800 kişilik bir köy ve zor koşullarda mücadele eden bir birlik… Az ötesi Irak, çatışma muhtemelen o tarafta. Onca gürültü arasında, tabur personeli ve subayların büyük kentlerdeki eşleri tarafından toplanan paralarla derme çatma barakada, genç bir asker çocuklara eğitim veriyor. Acil ihtiyaçlarda tek güvence, helikopter. Korucular 24 saat nöbet tutuyor. Gülay Göktürk (Yeni Yüzyıl, 20 Kasım): Operasyonlar dışında tepeciler küçük ekipler halinde üssü çevreleyen tepelerde günler süren nöbetleri tutarken, üste kalanlar ya eğitim yapıyor ya da sosyal hizmet uzmanı gibi halka yardım ediyor, okulda öğretmenlik, inşaatta işçilik yapıyor. Erler sayılı gündür geçer deyip teskere bekliyor. Ama subaylar öyle mi? Basında 10 yıl önce Dağlıca….. Radikal En kötü senaryo Birleşmiş Milletler’in müdahale etmesi Kürt sorunu konusunda BM’nin Türkiye’ye müdahalesi… Halil İnalcık’ı uykusuz bırakan, onu en çok endişelendiren senaryo bu. Peki nasıl mı? Kendisine “itidal” uyarılarını da yaptıran asıl dehşet tablosunu İnalcık şöyle izah ediyor: “PKK’nın asıl hedefi sınırda kalmayıp Türkiye içinde kanlı olaylar çıkarmak. Türkiye’de etnik temelli olayların çıkması halinde Barzani bunu hemen BM’ye götürür. Zaten temasta… Talabani’nin oğlu Kubad, ABD’de elçi gibi duruyor… BM ‘Türkiye karıştı, dünya barışı için buraya güvenlik konseyi müdahale etsin’ dediği anda dava Türkiye’nin elinden alınır ve tamamen ABD’yle AB’nin kontrolüne girer.” Ünlü tarihçiden ‘itidal’ çağrısı Taha Akyol’un 2 Kasım’daki yazısının başlığı “Tarihçiden uyarı”ydı. Uyarıyı yapan tarihçi, Emeritus* Prof. Dr. Halil İnalcık… İnalcık, yazarımız Akyol’u arayıp, “Sabahlara kadar uyuyamıyorum” diyerek mevcut duruma ilişkin endişelerini paylaşmış, sonra da kamuoyuna iletilmesi için kaleme aldığı metni göndermiş. Çeşitli çevreler tarafından da ilgiyle takip edildiğini öğrendiğimiz o metin Akyol’un köşesinde yayınlandı. Medyaya çıkmayı çok az kabul eden İnalcık, her nasıl olduysa bu kez kapının tokmağını kendisi çevirmiş ve her kesimden herkesi uyarıyordu. Hoca’nın tüm görüşlerine katılır ya da katılmazsınız, ama şu bile tek başına çok önemliydi: “Tarihçilerin şeyhi”** ülkesini uyarma ihtiyacı hissediyordu! ‘Üç saldırgan düşmanımız var’ Biz bu uyarının içeriğini konuşmayı ve İnalcık’ın araladığı kapıdan biraz daha içeri girebilmeyi istedik. Halil İnalcık Hoca da isteğimizi geri çevirmeyince, 7 Kasım Çarşamba günü Bilkent’teki çalışma ofisinde bir araya geldik. İnalcık’la görüşmemizde ilk merak ettiğimiz Hoca’ya “Batı’nın 19. yüzyıldaki parçalama politikalarına devam ettiği”ni düşündürenin ne olduğuydu. İngilizlerin Haydarpaşa garını bombaladığı günlerde doğmuş (1916) biri olan İnalcık, Türkiye’nin şu anda içinde bulunduğu uluslararası konjonktürü şöyle görüyor: “Türkiye’nin ittifak halinde üç saldırgan düşmanı vardır: Yunan, Ermeni ve ayrılıkçı Kürt cephesi. AB, daima Yunan-Kıbrıs ortaklarının dümen suyunda, Türkiye’yi içeriden zayıflatmak, son kertede parçalamak siyaseti güder görünmekte. Batı’nın bu olumsuz yaklaşımında kamuoyunda yer etmiş iki tarihi faktör rol oynamakta. Biri, bin sene Avrupa, Türkleri Avrupa için bir tehdit görmüş, Haçlı saldırılarını politikasının temeli yapmıştır. Avrupa kamuoyunda özellikle idealistler arasında hâkim ikinci faktör, Fransız Devrimi’nin ortaya attığı milletlerin self-determinasyon haklarına olan inançtır. AB’nin 6 Kasım tarihli son raporu, hayati sorunlarımızı anlayışla karşılamaktan uzak, kışkırtma doğrultusundadır. Çünkü AB’nin Türkiye politikasında Yunan-Kıbrıs ağır basmaktadır. Türkiye Doğu’da hayati sorunlarla uğraşırken Ege’de sözde dostumuz hemen harekete geçmiş, daima desteklediği Kürt dostlarına yakınlığını göstermiştir. Güneydoğu’da istikrar isteğinin ne anlama geldiğini, geçmişteki misallerden iyi anlıyoruz. Azınlıklar ve öz vatandaşlarımız Alevileri kışkırtıcı bir dille sözde himayesi altında göstermektedir. Türkiye’ye hayati tehditler ortada iken, ‘Ordu siyasete karışıyor’ teranesini yineliyor. Patrik hazretlerinin Lozan ile tespit edilen statüsünü birtakım oldubittilerle değiştirme çabalarına göz yummamalıyız. İstanbul, dünya Ortodokslarının başına merkez olamaz. Ama ABD ve AB bu doğrultuda ellerinden geleni yapmakta.” ‘ABD’nin oyalama taktiği’ İnalcık’ın ABD’yle ilgili görüşleri de AB’ye karşı duyduğu kuşkularla benzer… 5 Kasım’daki Bush-Erdoğan görüşmesini bir “oyalama taktiği” olarak değerlendiren İnalcık şöyle devam ediyor: “Şunu açıkça söylemeliyiz: Barzani, Talabani ve PKK, ABD himayesinde aynı hedef için birlikte çalışmaktadır. Barzani’nin Türkiye’ye açıkça tehditler savurmasındaki gayesi, güney ve doğu vilayetlerimiz halkını kışkırtmak, güç propagandası yapmak, yeni bir Öcalan gibi kahramanlık satmaktır. Amerikan himayesi onu bu cüretli propagandasında fiilen desteklemektedir. O yüzden de bizim PKK ile Kürt sorunumuz son bulmaz. Devletimiz bir sınır operasyonuyla sorunu çözeceğini sanmamalı.” * Emeritus: Emekli olmasına karşın görevini sürdüren. İnalcık Hoca bu unvanı 1986′da Chicago Üniversitesi’nde emekli olduktan sonra aldı. ** İKÖ Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu: İnalcık Hoca için “Tarihçilerin Şeyhi” sözünün sahibi. *** Prof. Mihai Maxim: “Halil İnalcık’ın derslerinde insan kendini bir hakikat tapınağındaymış gibi hisseder.” (Kaynak: İş Bankası Yayınları “Tarihçilerin Kutbu” Emine Çaykara)

Nizar Kabbani

Ekim 21 2007Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Arap şiirinin önemli ismi Nizar Kabbani; “Seni seviyorum
öyleyse varım
şu an.”
der şiirinde. Sevmek hoşgörünün nefes alabildiği tek iklimdir. Orada hoşgörü denen köprüler açık ve davetkardır. Sevginin kıyısız denizinde hoşgörü ılık rüzğarlarla yelkenini doldurur. Binlerce yıllık geçmişi olan Anadolu topraklarında hoşgörünün çok özel bir yeri vardır. Bizim kültürümüzün temeli olan hoşgörü Anadolu topraklarına varmamızla yeni bir ruh bularak değişime uğramış, bugüne kadar varlığını koruyabilmiştir. Kültürümüzdeki hoşgörüyle övünüyoruz da , peki o bugün nerede? Mevlana’nın dediği gibi “beni yediyüz yıl sonra anlayacaklar”, bazı şeylerin yaşama geçmesi tarihi süreçlere bağlı. Buna ise, insan ömrünün sınırlarıyla bakmak dar görüşlülük olur.
İnsanlığın uzun kültürel tarihinde eski öğretiler, mistik inanışlar ve dinler insan ruhunu beslemekle insanın ruhsal dünyasının genişliğini anlatmaya çalışırlar bize. Tek sınırsız kaynak insanın ruhsal ve zihni kapasitesidir. Biz onu kullanmayı unuttuysak ya da bilmiyorsak bu onun yok olduğu anlamına gelmez. Sadece bizim bilmediğimizi gösterir. Unuttuklarımızı hatırlamamız gerektiğini. Nefret ve düşmanlık kültürünü yenerek yeniden var olmayı öğrenmemiz gerektiğini gösterir. Batı kültürünün yerleştirdiği ve modern zamanların beslediği rekabetçi kıskançlık kültürü başkalarının felaketi üstüne kurulu hiyerarşik mutlulukların anlamsızlığı kaçınılmaz şekildi sırıtıyor artık.
Bunca mutsuzluk, bunca hastalık insanoğlunun bedenini ve ruhunu kemiriyor. Ruh olmayınca beden sadece bir ceset çünkü. Onu sürüklemek zorlaşıyor. Ruh olmayınca iş, evlilik bir rutin angarya sadece. Ruh olmayınca diplomalar işe yaramaz ansiklopedik bilgiler haline dönüşüyor.İnsanın enerjisini veren sevgi zihinsel bir dinamo elbette. Aşk bu nedenle bu devinimin motoru. Hoşgörü tüm bunların üstünde her şeyi sarıp sarmalayan bir ince tül bulutu. Ona sarınmadan gerçek sevgiyi yaşamak ve hissetmek mümkün değil.
İşte bu yaşama sevincini şairler bize anlatır bir kaç dizede.
“Belirsiz
Minnacık solgun bir ışığım-
Güzün hüzünlü yılıdızları gökyüzünün sönerlerse
rüzğardan
- varsın sönsünler- ben ışıtırım.”
Ermeni şair Zahrad ‘ın bize ilettiği gücün yanında paranın, evlerin ne anlamı olabilir ki? Bu denli büyük bir gücün kullanılması zaten her şeyi getirir insana. İçini ve gönülünü dolduran her şeyi.

“Bugün Ahmet benim /ama dünkü Ahmet değil” der Mevlana. Eğer değişmeden yürüyorsak yaşam yolunda her şeyin değişmezliğinden yakınır dururuz. Oysa yakındığımız değişmeyen kendimizdir. Rutin ve sıkıcı olan kendi yoksul ruhumuzdur. Başkalarını ve kendini bir türlü affetmeyen ruhumuzdur bizi kendi kanımızda boğan. Bunun öfkesi yıkıcı bir sel gibi kendimizi , çevremizi ezer durur. Öfkenin kızıl renginde tüm insani duygular bir girdaba teslim olur.
Hoşgörünün derinliğini tasavvufta bulmamız bir tesadüf değildir. Yüzlerce yıllık birikimin elene elene, süzüle süzüle geldiği son duraktır tasavvuf temel felsefe olarak. Bugün dünyanın aradığı akıl ve gönül beraberliği onun koynunda buluşur. Bugün onu yeniden irşad etmek için bugünün, anın gizemini de ona katmalıyız. Yeni yüzyılın yeni felsefesi bu ruhtan doğmayı bekliyor hoşgörüyle. Onun gülümseyerek izlediği arayışlarımız yitirdiklermizin azlığından değil, gönül gözlermizin körlüğünden. Gönül gözü olmayınca neyleyim…
Ölmezlik kaynağı bu derin aşk kültürmüzde yatıyor. Sınırsız gücümüzün varlığını bilmek ve onu kullanmayı öğrenmek ciddi çaba istiyor. Çaba harcamadan cebimizi doldurabiliriz, ama gönlümüzü dolduramayız. Kendini tanımadan ötekini tanımak, kendini sevmeden başkasını sevmek mümkün değil. Sevgi ve hoşgörü evreni önce içimizde yarattığımız bir dünyadır. Sonra onu dışarıya yansıtabiliriz. Dünyamız bizim yansıdığımız bir aynadır. O dünyayı biz kurarız.
“Ben bir denizim/ kendi varlığı içinde taşan/ uçsuz bucaksız/ alabildiğine geniş/ kıyısız,hür bir deniz.” Mevlana bu toprakların ve kültürün özgün sesi olarak yüzlerce yıl öncesinden sesleniyor. Bize düşen insanın bu aydınlık yüzünü yeni bir yüzyıla taşıyabilmek. Aydınlıkla karanlığın kavgasında hoşgörünün ılıman iklimini yeryüzüne kıyısız bir deniz olarak hediye edebiliriz.
NEVVAL SEVİNDİ

 

Sayfa 1 / 11