Volkan: Türkiye’yi milliyetçilik kurtardı diyor Nobel’e üçüncü kez aday gösterilen dünyaca ünlü Türk profesörü Vamık Volkan ,bu konuya açıklık getirerek, Atatürk’ün kadınlara bakışına yönelik önemli anekdotlar aktarıyor. Osmanlı’nın çöküşü Cumhuriyet’in kuruluşunda bizi milliyetçiliğin kurtardığını söylüyorsunuz, açıklar mısınız? Kişiler gibi toplumlar da yas tutmalıdır. Osmanlı çöküyordu. Büyük travmalar vardı. Biz bunun yasını tutmadık. Atatürk bizi milliyetçilik ile kurtardı. Atatürk şahsi olarak onarıcı olma dürtüsüyle gelişmiştir. Çocukluğundan başlayan uzun bir hikayedir. Talihimiz burada. Yas tutan annesini kederden kurtarması, keder altındaki ülkesini kurtarma ile özdeşleşti. Yas altındaki her grup gibi biz de lider arıyorduk, Atatürk’ü bulduk. Bizi kurtardı ve o zaman kimliğimiz değişti, bir Türk kimliği geliştirildi. O heyecanla yas tutamadık. Yasını tutmayınca bu, ileride karşınıza çıkıyor. Milliyetçilik nasıl bizim kurtarıcımız oluyor? Bizim kişiliğimize hürmet kazandırıyor. Hani deniliyor ya “milliyetçi olmayalım” filan. O güne baktığımız zaman Atatürk’ün yaptıklarını daha iyi anlıyoruz. Diyor ki “Biz müslümanız, dinimiz var. Laikiz. Türklüğümüzle Müslümanlığımız arasında daha başka bir yakınlık bulalım. Bu din bize ait olsun.” Yaptığı şey o. Dine aykırı değil. “Bunu modernize edelim” diyor. Avrupalıların daha önce yaptığı buydu. Hem milliyetçiliği hem dini, tarihin değişik dönemlerinde liderler çok kötü kullandılar. Bakınız şu anda dünyada neler oluyor. Her şey din meselesi oldu. Dünyada dine dönüş büyüyor. Amerika’da da böyle. Ama dinin siyasete alet edilmesi felakettir. Türk kadınını ayrı bir başlıkta incelemek gerekiyor değil mi? Türk kadınını onarmak Atatürk’ün liderliğinin önemli bir bölümüdür. “Kadınlara hak verilirse Türkiye değişecek” diye düşüyor. Daha o tarihte kadınları modernitenin taşıyıcısı olarak görmüş. “Efendiler” diyor, “Ayıp size hanımları bu şekilde eziyorsunuz, bunu yapmayın.”
Milliyetçilik ve kimlik konusunda konuşmamız gerekiyor.O zaman neresi olacağımızı değil kim olduğumuzu merak ederiz. Vatan gazetesi de “Malezya olur muyuz” tartışıyor diğerleri gibi.hepsini okumak çok ilginç doğrusu. Aşağıda prof.Nur Vergin ve Ali Bulaç’ın dedikleri sorunumuzun temeli açısından başlangıç noktası. Hocam siz ne diyorsunuz, laikliğin elden gitmesi tehlikesi var mı? Vergin: Olabilir. İhtimal dahilindedir. Olacaktır demiyorum. Neden olabilir? Çünkü bugün Türkiye’de laikliği öngören, laikliğe dayandığını ilan eden ve savunan partiler aciz durumdalar. Belirgin şekilde laikliğin savunucusu bugün Türkiye’de yok. Tamamen darmadağın bir insan kitlesi var. İşte o insanların bir kısmı malum cumhuriyet mitinglerine katıldılar. Ben cumhuriyet mitinglerini çok dikkatle seyrettim. Çünkü ayağım ameliyatlıydı, bütün gün televizyon seyrediyordum. Orada bir şey dikkatimi çekti, o kürsüden konuşan insanlarla meydanları dolduranlar arasında hiçbir alaka yoktu. Meydanları dolduran insanlar güzel insanlardı. Neşeli insanlardı, sevimli insanlardı. Hava da çok güzeldi, rengarenkti, yani müthiş bir panayır, müthiş bir neşe manzarası.. O tarafta da, kürsüde de dargın, küskün, fevkalade mahalli yani köylü diyebileceğim boyutlarda mahalli insanlar kendi kendilerine konuşuyorlardı kimse dinlemiyordu. Şimdi o insanların partisi yok. Belki isim olarak var ama faal olarak, aktif olarak, dinamik olarak o insanların partisi yok. Bulaç: Şu anda bana sorarsanız AKP başarılı bir parti değil. Hak etmemesine rağmen yüzde 47 oy aldı. Bir ara AKP’nin oy oranı yüzde 26-28 arasında seyrediyordu. Fakat 27 Nisan süreciyle buna 10 puan eklendi. Son haftada da yeni puanlar gelince yüzde 47 oldu. Ekonomide başarısız bir parti. İşsizlik duruyor, orta sınıfların hali parlak değil. Güneydoğu meselesi olduğu gibi duruyor. AKP’nin elinde iki yol haritası var: IMF ve AB. Bu ülkede yolsuzluklar var. AKP de bu işe bir miktar karışmış durumda. Ortadoğu’nun sorunları var. CHP ya da laikçi kesim bunlar üzerinden muhalefet yapacağına din konularına kapılıp kalıyor.” YANİ;AKP ülkede ne yapıyor onu zengin bir bilgiyle tartışamıyoruz. zaten tartışacak politika üreten kuurm olarak partiler ortada yok! ATV ve Habertürk programlarıma gelen mektup ve telefonlara teşekküre diyorum. tahakküm ve baskının siyasi artışı herkesin korkusu anlaşılan. sayın hanımefendiye, çalışmalarınızı yakından takip etmekteyim. başarılarınız katlanarak devam ediyor..bu çok iyi bir gelişme.. önce habertürk\’te,sonra atv\’de;üst üste iki büyük programa katılıp tüm ülkeye seslendiniz.. sizi tebrik eder,üstün başarılar diler;saygılarımı arz ederim.. Hatay
BU GÖNÜL NE İSTER
Unutulmak ölümden beter,
Unutulmamayı ister bu gönül,
Bir güleryüz, bir selam yeter,
Umursanmayı ister bu gönül.
Küçük Amerika olduk, ama nedense herkes Amerikan karşıtı!!! Artık yamyamlarımız var,seri katillerimiz, kadın döven her renk ve statüde erkeğimiz,19yaşında müşteri döven minibüsçülerimiz, Türkçe konuşamayan çocuk ve gençlerimiz, birbirini devamlı aldatan karı kocalarımız ve de insanlarımız var. Beş vakit namazını kılıp evdeki kadına kıza saldıran özel şoför hikayeleri dinliyorum.Kimse kimseye güvenemiyor.herkes Amerikan karşıtı amma velakin herkes birer küçük Amerikalı!!! hatta çok yakında onlar bizden muhafazakar kalacak ,bizim muhafazakarlar şeklen korudukları durumu bile koruyamayacak.Kimin umurunda bunlar?
Yalan en büyük günah.Yalan su içmekten kolay bu ülkede.İnsanlar çevremizde devamlı yalan dolan içinde yaşıyor.şeklen insan ve kabuk var, içerik evlere şenlik! gerçek hikayeler dinliyorum dudağım uçukluyor.Kültürel erozyon denilen insanın kimliğini, ahlakını, inançlarını ve dilini kaybetmesidir.Çevrenize bakın…Haberlere bakın…. Yakınınızda geçen bir olaya tepkinize bakın…. Nelere sahip çıkıyorsunuz veya itiraz ediyorsunuz?sadece kendi menfaatinize olan şeylere.Kul hakkı mı?O da ne diyenler sadece dine uzak olanlar olsaydı keşke! maalesef şeklen çokkkk iddialı olanlar bol kepçe yiyor kul hakkı.Kurum olarak sahtekarlık yapıyorlar haberiniz olmadan sizi giriş çıkış yaparak yıllarca kandırıyorlar, tazminat ödemeden sepetliyorlar.Yönetici çıkarıyor sizi sonra elaleme yazılı beyan ediyor “valla kendi isteğiyle ayrıldı” ve tazminat ödemeden ertesi günü işsiz bırakıyor sizi. Söyleyince bana ne diye üstüne tuz biber serpiyor.Yüzsüzlük dizboyu….Neden gören yok.Herşey gizli.Bizim oğlanın pisliğini örtelim o bizden, diğerini boşver. Dul kadın rıskını yiyen yiyene…yetim hakkı yemeyene rst gelmek marifet. Bu mu muhafazakarlaşan Türkiye? Güldürmeyin adamı….Adalet bir kadın adı sadece. onu koymaz oldu ya kimse.Af çıkarmak gibi modern dünyada varolmayan bir geleneği 1800lerden bugüne taşıyoruz. nerede kimliğizin yapılandırılması için çalışmalar? Yok Anayasa’ya türban girsin yeter başka sorun yok. herkes ruh sağlığından başkasını sorumlu tutuyor.Aynaya bakan var mı?merak ediyorum….. En çok ekranda görünenlerin,gözümüze sokulanların ve muhteşem para kazananların komikliği ise aşağıda açıkça görülüyor: Kadir Çöpdemir, bir internet sitesinde “Çapkınlık” >üzerine sorulan soruya > >şöyle bir cevap veriyor… > > sizlerle paylaşmak istedim… > > > > Kadın : Merhaba Kadir bey, ben Mehtap. Avukatım. Size >sorum şu: erkekler > >çapkınlıktan neden vazgeçmiyor? > > > > Kadir Çöpdemir : Şimdi Mehtap Hanım, hadiseye şu >açıdan bakalım, diyelim > >ki biz çapkınlıktan vazgeçtik, her birimiz birer tane kadına adapte > olduk, ne olacak o vakit? Ne süslenmenize gerek kalacak, ne şık >giyinmenize, ne hamarat olmanıza? Çünkü bizi kendinize bağlamak için bi >çabaya gerek kalmayacak. Kozmetik sanayi çökecek, tekstil ve moda >sektörü > bitecek, otomobil satışları duracak, işsizlik artacak, global kriz >çıkacak.. Gördüğünüz gibi hadisenin açılımları global krize kadar >varıyor. Böyle de bilimsel çözümleme yapan bir insanım. Ama isterseniz >konuyu baş başa bi yemek yerken de konuşabiliriz. O zaman detay da >veririm hadise hakkında? > > > >
Aşağıdaki yazı DP’nin kendi içine kapalı ve dört duvar arasında çözüm aramasının öyküsü.Yani değişen bir şey yok garp cephesinde. Yeni siyaset üretmek için yol açmayı düşünen yok, şeffaf politika mı? O da ne ki?
Kalan “sağ”lar kampı “Merkez sağı canlandırmak için ne yaparız?” Seçimde yenilgiye uğrayan DP’li 100 kadar eski milletvekili ve parti yöneticisi, hafta başında kampa girip, 2 gün bu soruya yanıt aradı. Beyin fırtınasını bu soruyla sınırlı tutmadı; 17 Kasım’da yapılacak DP Büyük Kongresi’ni de masaya yatırdı. Yeni liderin portresi üzerinde çalıştı. Önce toplantının yapılış şeklini aktaralım. Anlatıldığına göre kamp, bir grup eski milletvekilinin arasındaki sohbet sonucu gerçekleşti. Herkes, bir tanıdığına haber verdi; sonuçta 100′e yakın isim Kumburgaz Marin Princess Otel’de buluştu. Pazartesi başlayıp salı sona eren kampın katılımcılarına gelirsek. Liderlik yapmış veya adı lider adayları arasında geçenler çağrılmadı. Yönetimden ise sadece Genel Başkan Yardımcısı Nevzat Ercan, Teşkilat Başkanvekili Ahmet Uyanık bulundu. Seçim döneminde istifa etmesine rağmen, bağını koparmamış bazı eski DP yöneticileri de katıldı. Ne olacak halimiz? Aktarıldığına göre, ilk gün şu sorulara yanıt arandı: * Seçim yenilgisinin nedenleri ne; yeniden toparlanır mıyız? * Merkez sağda bütünleşme mümkün mü? Biraz nostaljik havada geçen ilk gün toplantısında, herkes eteğindeki taşı döktü. Şu görüş çıktı: “DP birleşmesi, hoşgörü ve uzlaşı adresi olarak yüksek oy alacakken, kişisel beklentiler bizi batırdı; millet de cezalandırdı…” Anavatan’la bütünleşmeye destek gelirken, dikkat çeken bir diğer görüş şöyleydi: “Canlanmamız, AK Parti içindeki gelişmelere bağlı. Zamana karşı tahammül göstermeliyiz…” (tahammül koltuklarda oturarak mı oluyor acaba?) 17 Kasım’daki Olağanüstü Kongre’ye dönük düşünceler de muhtelifti. Örneğin, Nevzat Ercan aceleye getirilmeden ilkbaharda olağan kongre yapılmasını önerdi, “Teşkilatın içinden gelmiş birinin lider olması gerekir” dedi. Bu sözler Ercan’ın liderliğe soyunduğu şeklinde yorumlandı; kongre tarihinin ötelenmesi fikri yer bulmadı. Ankara ve İzmir’de de geniş katılımdı iki toplantı daha yapılması kararıyla kamp bitti. (Umarım bu kamplarda sadece dertleşme ile yetinmezler de aday olan isimler varsa çağırır ne yapacağını sorar ve fikir tartışması yapmayı da keşfederler) Ağar’ın kararı Kampta, üzerinde uzlaşı sağlanabilecek lider adaylarının isimlerinin dahi dile getirilememesi normal. Çünkü, DP’de aday adı çok, soyunan yok. Örneğin, aday olacağı ileri sürülen Genel Başkan Mehmet Ağar … Hemen belirtelim Ağar kesinlikle aday değil. “Ecevit, Baykal, Bahçeli de liderlikten ayrıldı, tekrar geldi; sen de gel” telkinlerine de tepkili: (ne tepkisi acaba?Yoksa DP sitesindeki yazılardan haberi yok mu diye düşünüyor insan) “Kararımı açıkladım, aday olmam. Ar damarım yırtılmadı…” (hatırlarsanız bunu teybe dahil okumuş ve seçim yenilgisisonrası söylemişti ancak geri döndü.Ayrıca Nevzat Ercan telefonda kendisine geri dönmeyeceğim dediğini Ağar’ın ben dahil herkese söyledi.Sonra da bir kağıtla çıkageldi) Adı geçen diğer isimlerin liderliğe soyunamama sıkıntısının nedeni de yaklaşan yerel seçim.(yani benden başka resmi aday çıkamıyor hesaplar eski model çalıştığından sanırım) Geçen seçimde çıkardığı 380′e yakın belediye başkanından bir bölümü ayrıldı; bazıları da AK Parti ile flörtte. Genel seçimde ulaşılan %5′in altında kalma ihtimali de cabası. Her ne olursa olsun, bir organizasyon yapılmadan 100 kişinin “kalan sağlar bizimdir” diyerek DP’nin geleceğini tartışması, partideki dinamizmi göstermeye yeter. (Evet ne olursa olsun bu dinamizm takdire şayan ) Muharrem Sarıkaya yazdı Sabah
Pasaportunuz Türkse, dünyevi bir kapıya kul olmadınızsa ve istenen etiketlerden birine haiz değilseniz aydını okumayan toplumda dediğinizi anlatmak çok zor elbette!Siyasete neden girdiğimi ne kadar anlatsam anlamayan ve de bana demediğini bırakmayanlara değerli bilim adamı Şerif Mardin’in pişmanlığını ve yorumlarını okumalarını öneriyorum.Bizim saklaımız yok amma belki hocanın dediği anlaşılır:
1994′den itibaren bugün “mahalle baskısı” diye tartışılan konuya, RP’nin çalışma yöntemlerine ve protest hale gelen orta sınıfa dikkat çekmişim yazılarımda.Diziler yapmışım anlatmak için.Ne yazık ki aydınların dikkatini çekmeyi,tartıştırmayı başaramadım. Aydınlar teori üreten,yeni kavramları topluma sunanlardır değil mi? Neredeler sizce…..Politika üretmekten uzak partilerin yerini eminim siz bilirsiniz.
1994 seçimlerinden sonra kültürel örgütlenmeyle ilgili bir yazı yazdım ve YeniYüzyıl’da yayınlanan yazımı Aydınlık dahil bir çok yer aldı o günlerde. Ancak tartışılması gereken entelektüel boyut her zamanki gibi boynu bükük kaldı tabii. “1991-1994 seçim sonuçları birbirini tamamlayan ve bildiren mesajlardır.Milletvekillerinin partilere göre dağılımı,son seçimlerde partilerin güçlü olduğu bölgeler.Sadece metropoller farklı.Burada ilginç olan büyük kentlerdeki oy verme eğilimlerindeki parçalanma. Kadınlar ev gençler enden Refah’a kaymakta?Ciddi olarak örgütlenen,seçmenle birebir ve psikolojik ilişki kuran RPliler gecekondulu nüfusu çektiler. Varolan kültür alanının karşısına alternatif koydular.İnsanlara inanç duygusunun korunmuşluğunu sundular.Bu varolan kültürel erozyona tepkidir.Diğer siyasiler hukuk devletinin yasal çerçevesinde acil reorganizasyonu yapmamanın,hukuk ve adalet kavramının yozlaşmasına göz yummanın sonucunu aldılar. Kentli insanı etkileyecek ve bir yere toplayacak imaj eksikliği siyasi partilerin kültür projesizliği sonucudur. Heterojen kent sosyal yapısını homojenleştirecek sosyal projeler üretilmedi. Türk toplumunun kimlik sorunu seçimlere yansıyarak önümüze kondu.Hukuk devletinin elek gibi çatlaklarından sızan denetimsiz kır kökenliler büyük paralar ele geçirdi.Para el değiştirdi. Bu para inançlar doğrultusundaki “kültürel etkinlikler” için kaynak yarattı. Yaşama alanı açtı kendine. İşte ilginç bir örnek İzmir’e bağlı Kemalpaşa’nın RPli olma öyküsüdür. Sol çevreler bir halkevi çalıştıramazken RP iki vakıf bir özel kütüphane açtı 20.000 nüfuslu ilçede.Açılan Kuran kurslarının sayısını SHP yöneticileri bile bilmiyor. Özel kütüphanede dini içerikli video film gösterileri var. İlçeye RP ayırdığı seçim bütçesi 2 milyar.SHPli belediye kenar mahallelere hizmet götürmüyor.Egede taban bulamayan RP Erzurum ve G.Doğulu nüfusun yoğun yaşadığı kenar mahallelerde çalışıyor.” 1994’de yayınlanan bu yazımdan sonra da ilk kez Türkiye’de 96 yılında RP kadınları ve örgütlenme modelini inceledim ve dizi yaptım. Bu diziden sonra benden daha çok bilgi almak için Fransa Cumhurbaşkanı danışmanı, Fransa DPTsi başkanı, İngiliz ve Amerikalı yetkililer geldi. Bir tek Türk yetkili veya partili gelmedi! Bu konu tartışılmadı. Yıllar sonra TESEV bir çalışma yaptırdı Prof.Yeşim Arat’a İslam ve kadın bağlamında. Namuslu bir aydın olan Arat bu konuda ilk benim araştırmam olduğunu makalesine yazdı. Hepsi bu. İşte mahalle baskısının diğer yüzü. 1996’da yayınladığım bu çalışmayı şöyle değerlendirmişim: “Toplumdaki ekonomik zorluklar ve yaygınlaşan adaletsizlik , merkez partilerini eritiyor. Orta direk “protest” hale gelirken bundan en çok etkilenen de kadınlar. Sonuç olarak RP kadınlar örneği biraz da şunu gösteriyor:Topluma bir hedef koymayı ve toplumsal değişimi beceremeyen politikacılar ve aydınlar durdukları yerleri terk edip biraz kıpırdamalılar. Durdukları yerden gördükleri manzara işin küçük bir ayrıntısı.” Daha sonra RP kapatıldı. Yerine Fazilet kuruldu. RP hanımlar komisyonunun çalışkan üyeleri görevden alındı ve milletvekilleriyle akrabalık bağları olan kadınlar getirildi.Vitrin tabandan temizlendi. “Fazilet Partisi’nin politikası değişmeyecek ve işçi karıncalar asla taltif edilmeyecek. Tüm partilerin kadın politikalarından çok farklı olmayan bir yapılanma. İş varsa çalış, seçim varsa listeden kaybol!” diye de 1998 de eklemişim. White’ın dediği gibi parti kapatma ile çözülmeyen ilişkiler ağı FP’den de AK Parti’ye taşındı. Bu kez en etkili mazaret olan “başörtülü” olduğunuz için listelere sizi koyamıyoruz lafı havada kaldı, çünkü çok sayıda başı açık kadın Ak Partili oldu. Ama milletvekili aday adayı olamadı. Milletvekili de olamadı. Kapılar kontrollu bir aralıkla izin verdi geçişe. Refah Partisi yerel politikalarıyla, kurduğu insan ilişkileriyle etkili olmasında en büyük motor güç kadınlardı. Bu kadınlara yer vermeyen Fazilet hiç varlık gösteremedi. Ak parti ise protest oyları toparladı. Kadın politikasında diğer partilerle ortak bir davranış sergiledi. Bunda ısrar ederse geleceğini Fazilet Partisi’ nin aynasında görebilir. Çünkü bu kadınlar köyden, kasabadan göç etmiş kadını mobilize ettiler. Onların şehir hayatına katılmalarını sağladılar, örgütlü güç olmayı öğrettiler. White Ümraniye’deki bulgularından CHP’ye söz edince onların “biz modern bir partiyiz, o tür çalışma için vaktimiz yok” dediğini söylüyor. İşte ondan sonra çok vakitleri olmuştu, çünkü Meclis dışında kalmışlardı! Ben CHP adına İzmit taraflarında bir konuşmaya katılmıştım o dönemde ve kadınların en büyük sorunları şiddet, yoksulluk ve ezilmişlikti. Buraya CHP için gelmedik siz belki bize yardım edersiniz diye geldik demişlerdi. White kitabında ilginç bir şeye değiniyor: “Ziyaret ettiğim gecekondu mahallelerinde kolsuz ya da kısa bluzlar ya da dar elbiseler uygun sayılan açıklık sınırını geçiyordu. Ancak değişmez kesinlikte kurallarda yoktu. Hem “kapalı” , hem “açık “ giysi tarzları sürekli değişiyor, uygunluk sınırları neredeyse yıllık olarak belirleniyordu.” * İşte, Türkiye’de medyayı meşgul eden, kıyametler kopartan kapanma eyleminin gerçeği burada anlatılıyor. Tesettüre de moda ve şık olduğu için bayılan kadınlar gördüm diyor Şahin Alpay’a White. Oysa medya ne anlamlar yüklüyor! Türk kültürünü ve bu kültürün taşıyıcısı olarak temel rol oynayan kadını dikkate almayan hiç kimse Türkiye’de politika üretemez. Türk kültüründe aşırı yasaklayıcı unsur yok. Pragmatik bir yapı ve değişime açık uçlar var. Geleneksel ve geleneksel dindar aileler üstünde çalışan White bizim aydınlardan daha fazla nasıl anlamış toplumu? Önyargısız bir bilim kadını olarak çalışarak. Samimiyetini koruyarak. Siyasette samimiyeti göstermesi gereken AK Parti, entelektüel alanda ise aydınlar samimiyeti bir değer olarak benimsemeli. Gerçek demokrasi , eşitliği kabul etmek değil, eşit kılmaktır. O zaman yıllardır söylediğim Türk Rönesans’ı hayal olmaktan çıkar. *25 Ağustos 96 YeniYüzyıl gazetesi *Para ile Akraba Jenny B. White NEVVAL SEVİNDİ
RAMAZANA TESLİM OLMAK Din Arapçada bir çok anlama gelir.Bu anlamlardan her biri dinin genel anlamı içinde yer alır.Bunlar arasında boyun eğme ve adetler anlamı da var. Adet ,yani alışkanlıklar .Kısaca din, kulun Hakka zahiren ve batinen teslimiyeti.Allah kelamında “Allah indinde tek din İslam’dır”. Bunun anlamı; nüfus kağıdında “İslam” yazanın Müslüman olduğu ve otomatik servisle cennete gideceği değildir. Bugünün politize edilmiş çarpık bakışı ve kavrayışıyla “kendini Müslüman ve diğerini cehennemlik” diye damgalayanların ne büyük günah işlediğini görmek için mürşidleri okumak yeter.
Tam teslimiyet bugün daha da önemli. Çünkü kimse teslim olmayı bilmiyor. Dilde söylediğine “hal dilinde” uymuyor. Cezayı mükafatı elaleme kendi kulluğuyla kesen adam teslim değildir, Allah’ın yüce sözlerini araç olarak kullanmaktadır.Bu zül ona yeter. Bu yıl da Ramazan ayının gelişini görmek nasip oldu. “onbir sultanı” diyor, oruç tutuyoruz. Namaz eda ediyoruz. Bu teslimiyet zahiren ve batinen gerçekleşti anlamına gelir mi? Kalbin örtüsünü sıyırmadan bunları yapmak “şekli” değil mi? O zaman oruç diyetten ,namaz jimnastikten öteye geçer mi? “nefsini temizleyen kurtulmuş,onu kirletip örten ziyana uğramıştır”(Şems9-10) ayetinde belirtilen nefsini temizleyen, kalbini sadece Allah’ın ışığı ile dolduran kibirden kurtulur. Başkalarını yargılama keyfini nefsine bol bol bahşeden ne kadar temizlenmiş olur ki? O nedenle herkes alim olamaz.Bu defter ,kitapla olsaydı dünya bambaşka bir mekana dönerdi. Teslim olana alim deniyor. “İnsanlar ölüdür/Alimlerse diri. İnsanlar hastadır/alimler hekim. İnsanlar yetinmiştir lakin alimler bu yetinmelerin üstündedir.” Oruç tuttum bir ay ve de namaz kıldım. Yetinelim mi? Ramazanın anlamı daha derin bir dünya ve ahiret anlayışını idrak etmektir. Ramazan, hem dünyayı hem ötesini idrak etmek. Ramazan hem açı,hem toku anlamak. Ramazan hem kendini,hem diğerini sevmek. Empati yapmayı denemek. Ramazan vermeyi öğrenmek. Kanserli hastalar için yardım istediğimiz derneklerimizde bir ilin tüm bilgisayar esnafı birleşip bir tane veremedi. Bu dindar Anadolu kentimizde bir tek genç avukat kendi rızkından vererek buna vesile oldu. Bu esnaf arkadaşlara sorsak çok dindarlar. Ramazanda hiç eksik bir şey yapmıyorlar,yapanın da kafasına vururlar. Onların kafasına kim vursun da anlasınlar? Kanserli hastalara veya birine kendi sevdiğini vermek marifet,kendi eşyanı vermek Müslümanlık.Yoksa eskini çöpe atmak yerine vermek,yemediğini önüne koymak değil. Kimi kandırıyorsun? Ramazan kendini dinlemek gereken bir mübarek ay. Sen ne yapıyorsun?Eve koşarak geliyor yemek hazır değilse belki herkese buğuz yapıyor. Yemeğe saldırıp tıka basa yiyor ve televizyon seyrediyorsun. Kendine ve alışkanlıklarına nasıl dur diyeceksin? Bu kadar yemek ne oluyor?İlla Ramazan sofrası kuş sütü eksik olmayan sofra mı demek? Çocukluğumda bütün ailenin büyüklerine yemek verilirdi.Sonra onlar da bizi çağırırdı. Özen gösterilir,güzel yemekler yapılırdı.Abartı söz konusu olmazdı.Orada önemli olan aile ruhunu korumak ve dini sevgiyi paylaşmaktı. Anneannem ya da babaannem şişman değildi.Hep itidalli yerlerdi. Şimdi depresyondayım diyen şişiyor.O insanlar ki, ne sürgünler ne savaşalar geçirmişti. Ama onların teslimiyeti tamdı. Şimdi dili teslim diyen bile değil. Hal dilinde herkesle eşit. Hayata geçirmediğin düşüncenin ne faydası var. Koskoca bir alim,bugünün karşılığı Konya Üniversitesi rektörü olan Mevlana nelerden vazgeçerek kemale erdi,bir bak! Şimdi ne kendin vaz geçiyorsun ,ne çocuğunun eksiği kalsın istiyorsun. Çocuklarımıza sadece isyan öğretiliyor.her ailede bunu görmek çok üzücü. Bugünün hayatında “teslimiyet” insanlara acaip ve kötü bir anlamda zuhur ediyor. Bunu irade kaybı diye görüyor . Allah bizim irademizle teslimiyet istiyor. İradesi olmayan zaten ne kendine,ne çocuğuna söz geçiremiyor: “Beni dinlemiyor ki” deyip devam ediyor. Ruh güzelliği ve inceliği küfürle yakalanmaz. Etrafımızda en yaygın dil ve hal küfür üstünden. Buna kızgınlık ve nefretle cevap vermek de ayni sonucu getiriyor. Sevgi dilini öğrenmek ve öğretmek için Ramazan vesile olabilir hepimize. Çünkü hiç kolay değil alışkanlıklardan vaz geçmek. “Ey kardeş,o menzil için sana yol verilmediğine göre neden yürüyüp duruyorsun: Kendi aklın bir şey bildirmiyor,susmanın yeridir,neden konuşup duruyorsun?” Bugün ne geçerli alimin söyledikleri yarabbi. Çünkü “Allah’ın laneti kafadaki “ben” e, Allah’ın rahmeti vefadaki “ben”e”. “Alemde insan dışında hiçbir yaratık kendi zatıyla kulluk makamında sağlamca durmadı. İnsandan başka ,hiçbir varlık sağlam ve derinlemesine kulluk özelliği taşımadı.Bu özelliği yüzünden de Rabb’lık kuvvetini ve ilahi özellikleri diğer şeylerde görerek bu özelliklerin aslında o varlığın salt kendinden kaynaklandığını sanabilir.Sonunda da ona kulluk etmeye karar verir.Puta tapanlar gibi.”* Yani insan kendine verilen üstün nitelikleri hakkıyla kullanırsa dünyamız sevgi dolar. Teslimiyet zahiren ve batinen gerçekleşir. Kalp nura boğulur. Bu olmayınca kalp nerde diye Mevlana gibi sormak kalır geriye. Kalbini yitirmiş insanda ne merhamet olur,ne sevgi. Ramazanda oturup düşünelim. Bugün ben başkasını kötüledim mi, of dedim mi, dedikodudan zevk aldım mı, kendim olan maddi veya manevi bir şeyi elim titremeden verdim mi? Benim değerlerim nedir?değerli olan nedir benim için?Şimdi vaz geç deseler nelerden vaz geçerim? Ya da kimin için çiğ tavuk yerim? Şanı şöhreti olmasa da kime yer veririm hayatımda? Çocuklarıma bunları öğrettim mi? Tabii, “yap” demek öğretmek değil,yapmak öğretmek.Yani büyük öğrenirse “hal diliyle” küçük öğrenir kalp diliyle. Çevreye,ailemize daha dikkatli bakmak ve onları anlamaya çalışmak için bir vesile olsun Ramazan. Otuz gün teslim olmaya çalışalım. Ne kadarını başarırsak onu bilelim. Her şey Allah’tan geliyor .Biz irademizle onun yoluna gitmek ve iyi insan olmakla mükellefiz. Bu yılda hoş geldi sefa geldi Ramazan diyelim ve de aynada kendimize bakalım. B ayna illa ki diğer insandır biline. Boş odada ayna aramayın zahir. *Muhyiddin İbnü’l Arabi “Nakşe’l – Füsus” şerh İsmail Rusuhi Ankaravi 2006
Maltalı futbolcu takımı eleştirmiş onu okurken zihniyet tuzağının bizi siyasetten futbola he yerde yakaladığını gördüm. Ne diyor Maltalı Mifsud:”Türk Milli Takımı her zaman ilgiyle izlediğim bir ekip. Çünkü, kadrosunda dünya çapında futbolcular var. Ancak, görebildiğim kadarıyla bu oyuncuları iyi kullanamıyorlar. Türk Milli Takımı’nda her şeyden önce arkadaşlık ve yardımlaşma yoktu. Takım oyunu oynamıyorlar. Modern futboldan çok uzaklar. Hücum varyasyonları çok kısıtlı. Mesela 10 numaralı futbolcuları Gökdeniz, ceza alanında defalarca kalecimizle karşı karşıya kaldı; şut çekeceğine topu Hakan Şükür’e attı. Bu, maç boyunca hep böyle oldu. Sadece Gökdeniz değil diğer oyuncularınız da aynı şeyi yaptı. Topu alan hemen Hakan Şükür’e şişirdi. Tek bildikleri buydu. Bu, çözülmesi çok kolay bir taktikti. Biz de hemen çözdük ve tedbirimizi aldık. ”
Fatih Terim bir kere adı çıkmış imparatora indirilemiyor tahtından yere halinde. Malta öncesi rakibini küçümseyen ve karşı tarafı intitici ifadeler kullanan adama lider denmez. Dünyayı bilmeyen kasabalı denir. centilmenlik sıfır. Siyasete bakın sanki futbolun aynası.
Liderlerin işi “küçümseme,aşağılama dolu lafları sokak bıçkını halinde döktürmek. ya da maşalarını kullanarak öfkelerini çıkarmak. ne liderlik ama! Futbolda da liyakat sistemi yok. hem de havada milyarlarca euro uçuştuğu halde iyi oyuncular kuullanılmıyor. Siyasette de iyi olan değil yağı bol olan geçerli….dalkavukluk ciddi bir kurum. Arkadaşlık ve yardımlaşma yok tam tersine takım bile batsa sonunda benim nefret ettiğim adamı batırmak daha önemlidir. hep beraber batalım abi!!! Siyasetin ne kadarsa futbolun da o kadar. Siyasette,futbolda takım oyunu ve yardımlaşma yok da akademik dünyada var mı? Hemen bir kitap alın ve yabancı akademisyenlerin en az iki sayfa olan teşekkür girişlerine bakın.Bir çok bilim adamı ve kadını doğal olarak arkadaşı ve onlar günlerce emek vermiş,yardımlaşmıştır. O kitap filanın çelme takalım fikri ancak fikir hırsızlığına etiket alma başarısı gösteren Türkiye’de var demek. tek başına kaleci ile karşı karşıya kalanın gol atma İRADESİ yok. Hepsi top bize yakışmaz Hakan abimizin hakkı ona vermemiz emredildi bekleyelim bari diye oyun oynuyor.Yani akıllar cepte! başkaının aklıyla futbol da bu kadar oynanır. Tıpkı siyasetimizde olduğu gibi. Parti kalmadı hala başkasının aklına muhtaç etraf….. Bu çözülmesi çok kolay taktikti lafına hayran kaldım. Çünkü bizim neden AB’ye giremediğimizi ve dış ilişkilerimizdeki sorunları çözemediğimizi şahane anlatıyor! Bu kadar aklı cebinde adamın bu kadar basit ve kendine güvenmeden oynadığı (daha doğrusu şeklen) oyunu bebekler bile çözer diyor adam. Siyasetimize bak futbolumuzu gör futbola bak siyasetimizi gör. Bu kafayla buraya kadar!!!!
18 yaşındaki çocuğunuzu Tanzanya’ya yollar mıydınız?başlıklı yazıda Mehmet Yılmaz çocuk terbiyesi diye benimsediğimiz aşırı korumacı ve bencil tutum ve davranışı anlatıyor.Aslında soru soruyor. kendine ve herkese. Çocuğunu servis olmadan sokağa çıkarmayan,arabasız bir yere bırakmayan,sokaktaki hayatla yüzleşmesini devamlı engelleyen anne ve babalar yüzünden gençlik bizim geleceğimiz olmakatan uzaklaşıyor.Hiç bir sorumluluk almadan yetişen bu genç kız ve erkekler öyle bencil ve korkularla dolu ki evlilik hayallerindne bile geçmiyor neredeyse. Çocuk istemiyorlar. Sorumluluk ev fedakarlık isteyen her şeye uzak duruyor.Dehşete kapılıyorlar. he rşey hazır ağızlarına verilsin istiyorlar. Türkiye’de bu “modern” sanılan çocuk terbiyesi son 40 yılın ürünü. Sürekli üniversitede okuyan,yeni diplomalar alan gençlere aileleri “çok seviyor da okuyor dördüncü fakülte” diyor!!! oysa hayattan korkan genç için tek çare son durak olan üniversiteye demir atıp kalmak.Hiç büyümemek. Çocuklarına yapışarak bir hayat geçiren anneler yüzünden erkekler bağımlı kızlar huysuz. Ortalıkta yetişkin insan yok!!!!Ama anne babalarına bağımlı yaşayan, kimseyi çekmeyen 30lu,40lı yaşlarda bencil ve mutsuz insanlar çoğunlukta. Çocuklarına hayatıacılarını değil, bedeni acı bile çekmesine izin vermeyen aileler “aman da aman ” sloganıyla gerçek dünyayı sevmeyen, sanal aleme kaçan kuşaklar yetiştiriyor.
Başkasının acısına omuz silken çocuklarımıza Mevlana, Yunus Emre okutalım. Kendi kültürel kodlarımızda sevgi öğretelim.
Mesnevi şöyle başlar:
İŞİT
Bu ney neler anlatıyor;
Dinle, ayrılıklardan nasıl şikayet ediyor