Temmuz 14, 2007

Gazeteport

Temmuz 14 2007Yorum Yok Kategori: Haberler

Gazeteci, yazar, ilk kadın anchorwoman, yaşadığı ağır hastalığı okurlarıyla paylaşacak ve bu konuda konferanslar verebilecek kadar da cesur bir kadın Nevval Sevindi. Ailesi sağlam bir CHP’li olmasına rağmen adaylığını sağ bir partiden, DP’den koydu. Bunun nedenini de “Sağlam bir sağ olmazsa, sağlam bir sol olmaz” diyerek açıklıyor. Adının sürekli Fethullah Gülen’le anılması ve milletvekilliği adaylığını DP’den koyması nedeniyle “Gülen DP’yi mi destekliyor” sorusuna ise “Fethullah Gülen’in böyle bir emri yok ama cemaatten sevenler, beni destekleyecektir” diyerek açıklık getiriyor. Arzu Erdoğan arzu.erdogan@gazeteport.com

Gazeteci, yazar, ilk kadın anchorwoman, yaşadığı ağır hastalığı okurlarıyla paylaşacak ve bu konuda konferanslar verebilecek kadar da cesur bir kadın Nevval Sevindi. Ailesi sağlam bir CHP’li olmasına rağmen adaylığını sağ bir partiden, DP’den koydu. Bunun nedenini de “Sağlam bir sağ olmazsa, sağlam bir sol olmaz” diyerek açıklıyor. Adının sürekli Fethullah Gülen’le anılması ve milletvekilliği adaylığını DP’den koyması nedeniyle “Gülen DP’yi mi destekliyor” sorusuna ise “Fethullah Gülen’in böyle bir emri yok ama cemaatten sevenler, beni destekleyecektir” diyerek açıklık getiriyor. Arzu Erdoğan Gelmeden önce hakkınızda neler yazılmış diye Ekşisözlük’e şöyle bir baktım; daha çok “Dinci yazar”, “Feminist yazar” deniyor. Sizce bu iki kavram yan yana gelebilir mi? Ya da siz ne kadar dincisiniz, ne kadar feminist? Bir kere Türkiye’de kavramların içi boşaltılmış. İnsanlar o kavramları araştırarak bulmuş değiller. Dinci dediğinde kulaktan dolma bilgilerle söylüyor. Eğer benim 14 kitabımı, makale ve köşe yazılarımı okumuş olsalardı, bunun böyle olmadığını çok rahatlıkla görebilirlerdi. Onların kafasında bir imaj oturmuş, bu da daha çok dedikodu bazlı. O dedikodulardan bir etiket oluşturup, onu da size yapıştırıyorlar. Ondan haberi olmayan başka biri de, benim yaptığım başka işlere bakarak onun tam zıddı başka bir etiket yapıştırıyor. Dolayısıyla bu tavırla bir sürü etiket oluşturulabiliyor. İlkleri yapan, çok değişik alanlarda çalışan biri olduğum için, Türkiye’nin çok alışık olduğu bir model değilim. Bir prototipe uymuyorum. O nedenle benim hakkımda efsane, rivayet muhteliftir. Yani dinci ve feministle sınırlı değildir. Dincilikten kasıt eğer Müslüman olmaksa evet Müslüman’ım ve de Müslümanlığımla gurur duyuyorum. Feministlikten kasıt, kadınları korumak ve kadın haklarına sahip çıkmaksa, sonuna kadar bunlara sahip çıktım ve çıkacağım. Daha çok kadınlar, gençler, çocuklar gibi toplumda engellenmiş gruplar dediğimiz grupların haklarına sahip çıkıyorum. Eğer bir 28 Şubat oluyor ve insanların din ve vicdan özgürlüğüne itiraz ediliyorsa, ona da sahip çıkarım. Öbür tarafta benim düşünce özgürlüğüm kısıtlanıyorsa, ona da karşı çıkarım. Ben esas olarak tümüyle özgürlüklerden yanayım. Bu kadar dinci minci diyerek ahkâm kesenlerin hiçbirinin, anayasada tam düşünce özgürlüğünün sağlanması için, büyük kampanyalar yaptığını ve hayatlarını feda ettiklerini de görmüş değilim. Oysa benim bundan bir önceki kitabımın adı bile “Daha Fazla Özgürlük.” Ne yazık ki herkes kendine kadar özgürlük istiyor. Özgürlük tek bir taraf için istenirse onun adı özgürlük olmaz. Komünist Rusya da kendini özgür sayıyordu, İran İslam Cumhuriyeti de. Demokrasinin anlamı; farklı olan bir tek kişi bile olsa, o farklı kişinin haklarını ve özgürlüklerini koruyabilmektir. Sağda veya solda, demokrasiyi içine böyle sindirmiş insanlara ihtiyacımız var. – Biraz önce dediniz ki, “Ben etiketlere uymuyorum.” Siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Özgürlüklerden yana, sonuna kadar kimliğine sahip çıkan, yani hem Evlad-ı Fatihan Rumeli tarafıma, hem de kendi kültürüme sonuna kadar sahip çıkan biriyim. Kültürünün temel değerlerini benimsemiş, bu anlamda bunları muhafaza eden, ama aynı zamanda modern değerlerin hepsini yaşamış ve yaşamakta olan –çünkü kentli biriyim- ve de bugünün dünyası içinde daima değişime açık olan biri olarak tanımlıyorum. Çünkü ben tek gerçeğin değişim olduğuna inanıyorum. Çok ağır bir hastalık geçirdiniz ve bunu da “Kanserle Yaşıyorum” adlı bir kitapta topladınız. Böyle şeyler yaşayanlar biraz daha bencilleşir ve hayata dair anılar biriktirmek için kendilerine dönerler. Sizde bu oluşmadı mı? Tam tersi oldu. Ben birinci günden itibaren insanlarla paylaştım. Bunun nedeni de hiçbir bilgi olmaması. İnsanların çok çaresiz olduğunu, “kanserim” demenin günahmış veya bir cezaymış gibi algılandığını, o yüzden de insanların çok acımasız bir şeklide terk edildiğini gördüm. Bunu değiştirebilirim diye düşündüm. “Bu hastalığı Allah bana verdiyse, demek ki imtihan olarak verdi. Başka insanları iyiye yönlendirerek, bilgimi, sevgimi, kalbimi açarak, hem onların enerjisini alırım, hem ben bu bilgiyi paylaşarak onların hayatlarına bir iyilikte bulunabilirim” diye düşündüm ve öyle yaptım. Gerçekten de çok önemli bir boşluk doldurdum. Anadolu’da üç bin kilometre yol yapıp kanserle ilgili konferanslar verdim. Oraların bu konuda ne kadar cahil, ne kadar geri olduğunu gördüm. İnsanlar hâlâ kanserin bulaşıcı olduğunu düşünüyordu, bir kısmı eşlerini terk ediyordu. Yani hastalığın sosyolojik bir boyutu da vardı. Birçok gerçeği ortaya çıkarmak ve bunları cesurca söylemek “Bunca yıllık karısını, çocuklarının anasını kanser olduğu için terk eden erkek değildir, pantolon giymekle erkek olunmaz” diyecek kimse yoktu, bir tek ben vardım. Ben de gidip bunları söyledim ve birçok şeyin değişmesine neden oldum. Hem de kendimdeki değişimi yaşadım. Ölümle yüzleşmek çok önemli bir şeydi. Bu bütünleşme, benim ölüm korkumu da aldı. Ölümden korkmadığınız zaman da zaten korkulacak başka bir şey kalmıyor. Çok saf bir hale dönüşüyorsunuz. Ben Mevleviliğe ve Hazreti Mevlana’ya çok yakınım, onunla iç içe olmak, onun öğretisini de yaymak ve sevgi esaslı bir ilişki kurmak benim için de ilaç oldu. Yani benim paylaşımcı karakterimi daha net bir şekle dönüştürdü. Bence egoist olanları, daha egoist yapıyor. BURADA BİR ŞEY BELİRTMELİYİM:Okuduğunu anlamaktan uzak, zaten önünden gelip geçen ne varsa gördüğünü okuyanların buna yorum yazması mümkün olamamış.Hele “başını okudum sonrasını okumaya gerek kalmadı” gibi zihni sinir lafları yumurtlayanlardan Türkiye çok çekiyor.Okumadan ve araştırma ne demek bilmeden ahkam kesen sivriler sadece Türkiyeyi geriye çekenler. Hepsi bu!

TurkishDAilyNews

Temmuz 14 2007Yorum Yok Kategori: Articles

“My opponent is the Prime Minister. I think it is a fair match.” Nevval Sevindi: Challenging Tayyip Erdoğan from taxi hubs Saturday, July 14, 2007 MUSTAFA AKYOL ISTANBUL – Turkish Daily News

Nevval Sevindi is running for Parliament on the list of the center-right Democratic Party. Her election flyer describes her as a “brave intellectual who calls herself Muslim, Turkish and modern.” If you were running for Parliament from Istanbul’s First Region, which is a large area covering most of the Asian side, how would you reach the voters? Many candidates use classic tactics: Distributing pamphlets, grab-and-grin tours and playing loud music from extravagant buses. Nevval Sevindi has invented a smarter tactic. She is trying to win over taxi drivers, who can, possibly, win over their customers to her campaign. Sevindi, a public figure in Turkey, is a champion of women’s rights. She has been a columnist for daily Zaman for more than a decade. There are at least a dozen books, many TV appearances and countless public speeches in her resume. She is especially distinguished as a secular woman who defends the rights of Turkey’s conservative Muslims, including the ones wearing a headscarf. Her friendship with Fethullah Gülen, the country’s most popular and influential civil religious leader, is something that some ultra-secular Turks see as treason to her own social class. She thinks it is rather about being democratic and open-minded. Nowadays Sevindi is quite busy, because she is running for Parliament on the electoral list of the center-right Democratic Party, which is led by Mehmet Ağar. It seems that Ağar trusts her a lot, and that is why he put this newcomer – she joined the party only a few month ago – on the top of his list for Istanbul’s First Region. Here, the candidate of the incumbent Justice and Development Party (AKP) is no one other than Tayyip Erdoğan. “My opponent is the prime minister,” says Sevindi. “I think it is a fair match.” In Turkey each party creates a list of its candidates for electoral regions. The higher you are on the list, the more chance you stand of getting elected. Since Sevindi is the first name on the list – and by the way she is the only woman to be that prominent in any party’s list for Istanbul – her seat in Parliament looks to be virtually guaranteed. Yet there is a problem: Her party needs to pass the nation-wide 10 percent electoral threshold, and the polls show that the chances of that are 50-50. Thus Sevindi keeps her fingers crossed, and her campaign boosted. Her election flyer describes her as a “brave intellectual who calls herself Muslim, Turkish and modern.” Besides that broad picture, she is interested in the mundane issues of local politics. I spent three hours with her last Monday, during which she visited four taxi hubs in the Kadıköy area, at which she spoke convincingly about the problems of the cab drivers, about which you probably would have no idea. “Rüsum is unjust and it needs to be abolished,” she said; a comment that made the drivers happy and left me clueless. ‘Rüsum’ is a sort of levy that the Istanbul municipality collects from each cab driver twice a year. Actually for the drivers, it was interesting enough that a parliamentary candidate – and, moreover, a charming one – has come to visit their modest place. “You are the first candidate that has come to talk to us,” said a middle-aged driver at the taxi stand called “18 Mart Taksi Durağı.” In another one, Osman Oruç, who runs the taxi stand “Oruçlar Taksi Durağı,” appreciated their political guest because “she takes notes while talking with people; that means she is serious.” She was indeed. And her campaign looks promising. The real question is, of course, whether her party will get 10 percent of the votes and make its way to Parliament. That will determine her political fate, and perhaps even the economic fate of the rüsum-stricken cab drivers. Dear Nevval, though I’m sorry that the DP failed and you couldn’t make it to the parliament, I hope you can take it and I’m rather sure that you’ll remain in the public/political scene. I guess some progress has been made despite all; at least, I take the candidacy of a prominent Alevi on the AKP ticket as a sign of this, as well as the (moderate) increase of women in parliament, the rejection of a military coup of sort by the voters, the return of the DTP-Kurds to the parliament. And the general fact that the legitimacy of the parliament has been strengthened considerably – besides the above-mentioned, by high voter participation and by a better representation of votes in parliament. It’s a sad irony that the ten-percent-monster has hit exactly the DP. With a German five-percent-hurdle, the DP might be in the position of the “kingmaker”, like was often the case with the German liberals (FDP). As to the DP, are we going to see a Yilmaz – Ciller rivalry again? But whatsoever, another positive aspect of current events may be the speech of a new constitution by Erdogan and many others. That will be a big task and challenge not just for parliament or some experts, but for society at large. Hopefully. Best wishes, Hans-Peter

Sayfa 1 / 11