KADINLAR NE İSTİYOR? Bazen bir dost meclisinde, bazen de önemli bir toplantının ortasında söylenen bir cümlenin içine hapsolur insan. Zihni bedenden ayrılarak yöneltilen bir sorunun peşinden sürüklenir. “Sizce kadınlar siyasetçilerden ne istiyorlar?” Banko! İşte peşinden sürükleyecek bir soru cümlesiyle daha karşı karşıyasınız.
Ülke seçim havasına girdi. Her yerde siyaset konuşuluyor Mitingler, afişler ve milletvekili aday tanıtım çalışmaları ön planda. Seçme yaşı on sekize indirildi. Seçmen sayısının büyük çoğunluğunu kadınlar ve gençler oluşturuyor. Türk aile yapısında çocukların eğitimi ve bakımının anne tarafından yapıldığı, babanın evden dolayısıyla çocuklardan uzakta olduğu hatırlanınca annelerin çocuklarına tesirleri babadan daha ziyade olabiliyor. Dolayısıyla da kadınların beklenti ve hayata bakış acılarının bilinmesi ön plana çıkıyor. Ülkede yaşanan son toplumsal olaylarla birlikte kadın seçmen sayısının önemi daha bir kendini gösteriyor. Dolayısıyla doğru soru “kadınlar ve gençler ne istiyor” olmalıydı diye düşünüyorsunuz. Kadın ve çocuk tabir ne kadar doğrudur bilinmez toplumun yumuşak karnını oluşturuyor. Gerek aile içinde gerekse toplumsal boyutta tüm olumsuzluklardan en çok yara alan kesimi oluşturuyorlar. Okumaz yazmazların büyük çoğunluğunu kadınlar oluşturuyor. Yüksek işsizlik oranlarının içinde ev hanımlarının sayısı hesaba katılmıyor bile. Bu durum kadınların sorunlarını daha da fazlalaştırıyor. Eğitim ve ekonomik sorunlar kadın ve gençlerin birinci gündemi. Evin babası hastalığından sebep, uzun süredir çalışamıyor. Evde bakıma muhtaç yaşlı anne ve baba, ayrıca yaşları küçük iki çocuk var. Dolayısıyla annenin de dışarıda çalışması olası değil. Oturdukları ev kira. Ev sahibi evi başka birisine satmış, yeni ev sahibi ısrarla evi boşaltmalarını istiyor. Acilen ev bulunması gerekiyor. Anne çocukları komşuya bırakarak kiralık ev arıyor. Ancak ev kiraları yüksek geliyor. Evin tüm yükü annenin omuzlarında. İsteyenlere dantel, örgü vs. örüyor. Evde sipariş edenlere pasta, börek yaparak ailesini ayakta tutmaya çalışıyor. Bu kadının tek istediği başını sokacak bir ev. Çocuklarının önüne koyacağı sıcak bir çorba. Tek umudu iki yavrusu. Çocukları okusun ve hayatın bir yerlerinden tutunsun istiyor. Ancak çocuklarını okula gönderecek, defter kitap alacak parası yok. Bu kadın aş, iş ve çocuklarının okutulmasını istiyor. Bu kadın insanca yaşamak istiyor. Aile içi şiddetten en fazla mağdur olanlar kadınlar ve çocuklar. Kadın ve çocuklara uygulanan fiziksel şiddet giderek artıyor. Her gün küçük bebek ve çocuklara işkence ve tecavüz haberleri ajansların gündemine oturuyor. Ülkemizde duygusal şiddetin adı dahi bilinmiyor. Ortaya çıkardığı sorunlar konuşulmuyor. Giderek zorlaşan yaşam koşullarıyla çocuklar sevgisiz ve ilgisiz büyüyorlar. İngiltere’deki, tıp alanında otorite kabul edilen Royal Society of Medicine’ın en son yaptığı araştırmada, üç yaşındaki normal çocuklarla yoksunluklar içinde yetişen çocukların beyin yapılarının farklı olduğu gözlemlenmiş. Yoksunluk içinde büyüyen çocukların beyinlerinin kimi bölgelerinin gelişmediği saptanmış. Başka bir çalışma da, Houston’da bulunan Çocuk Travması Akademisi (Child Travma Academy) doktorlarından Dr. Bruce Perry tarafından gerçekleştiriliyor. Dr. Perry, Amerika’daki en az 5 milyon çocuğun, fiziksel ve ruhsal şiddetin kurbanı ya da tanığı olduğunu söylüyor. Çalışmasında incelediği bazı çocuklar, aileleri tarafından ürkütücü koşulların ortasına itilmiş. Ortaya çıkan sonuç: “Duygusal şiddet, bedenin ölümüyle sonuçlanmıyor, ruhu öldürüyor.” Buna benzer başka bir çalışmayı da, Amerika’da bulunan Wayne Eyalet Üniversitesi pediatri profesörlerinden Dr. Harry Chugani yapıyor. Chugani, yetimhanelerde hiçbir sevgi ve ilgi görmeden büyüyen Romanyalı çocukların beyinlerini, gelişmiş tarama yöntemi olan PET (Positron Emission Tomografi) ile inceliyor. Bu çocukların çoğu, bir kere bile sevgiyle okşanmıyor ve kucağa alınmıyorlar. Bu çocukların beyin gelişimlerinin yeterli olmadığı ortaya çıkıyor. Ülkemiz insanı ve kadını fiziksel ve duygusal yoksunluk içinde yaşarken geleceğimizin emanetçisi olan çocuklarımızın sağlıklı olabilmelerini nasıl bekleyebiliriz. Sağlıklı nesiller için önce sağlıklı, mutlu ve bilinçli ebeveynlerin olması gerekiyor. Aile içindeki her türlü yoksunluktan birinci derecede etkilenen annelerin yetiştirdiği nesillerin ne kadar geleceğin bekçileri olacağı sorgulanmalıdır. Bu ülke hepimizin. Bu çocuklar da hepimizin. Acilen kadını ve aileyi güçlendirecek devlet politikalarına ihtiyaç var. Erkek eğemen Türk siyaset yapılanmasında, erkeklerin bu bilinçle hareket etmeleri gerekiyor. Kadınlar ise dört yılda bir de olsa kendilerine verilen söz hakkını çok iyi değerlendirmeliler. Kadınlar çocuklarıyla ve eşleriyle önce aile içinde sonra da toplumda insan muamelesi görmek istiyorlar. Düşünen, fikirleri olan, duyguları, hayalleri ve beklentileri olan insanlar olarak yaşamak istiyorlar. Dünyada yaşayan her insanın hak ettiği şeyi “insan olma” hakkını istiyorlar. Bu sese kulak veren siyasal partiler kazançlı çıkacaklardır. Hem bu seçimde hem de gelecek tüm seçimlerde. 23 Temmuz sabahında siyasal parti liderleri bunun gereğini çok daha iyi anlayacaklardır. İnsan kalabilmek ve insanca yaşayabilmek temennileriyle… Mutlu hafta sonları diliyorum. Yirmi iki temmuz seçimlerinin sonucunu genç ve kadın seçmenlerin oyları belirleyecek. BİRSEN AYVAZ ANADOLU’DAN KADIN MANZARALARI… Anadolu’nun farklı bölgelerinde, özellikle kırsala gidildiğinde değişik kadın kıyafetleri dikkat çeker. Bu farklılık farklı baş örtme şekillerini de beraberinde getiriyor. Evli, bekâr ya da dul olmalarına göre kadınlar farklı renk, desen ve bağlama teknikleriyle örtüler takarlar başlarına. Saçlarını (ya da başlarını) örtmek dini bir gereklilikten öte insanlık tarihi kadar eski bir gelenek. Bir dönemin Türk filmlerinde köyden gelen güzel ve saf köylü kızları büyük şehre başörtüleriyle gelirlerdi. Filmin ilerleyen sahnelerinde köy gelenekleriyle birlikte başörtülerinden de sıyrılırlardı. Başörtüsünü çıkartmak kentli olmakla özdeşleştirilirdi. Ancak iki binli yılların Türkiye’sinde başörtüsü kentli kadınlar arasında da yaygın olarak kullanılıyor. Kimileri başörtüsü diyor adına, kimileri türban. Özellikle gençler saçlarını sıkı sıkıya kapatsalar da bedenlerine alışılagelmiş pardösü tarzı dış giyim eşyaları giymeyebiliyorlar. Uzun pardösüler üzerine eşarp takanlara rastlandığı gibi kot pantolon tişört üzerine de başörtüsü takanlara rastlamak mümkün. Boyu diz kapağında biten etek giymiş bir hanımın saçlarını hiç göstermeyecek şekilde, boynunu sıkı sıkıya kapatarak eşarp taktığını görebiliyorsunuz. Kadının örtünmesinin (dini yada kültürel sebeplerle) farklı yorumlarına özellikle metropol kentlerde daha yakından tanık olunulabiliyor. Kamuya açık yerlerde örtülü olan genç bir kızla konuşuyoruz. Bu genç bayan iş yerinde baç örtüsü takmıyor. Çoğunlukla kadınlara hitap eden bir işle meşgul olsa da bazen erkek müşteriler ya da firma temsilcileriyle de muhatap olabiliyor. Ve “işim gereği bunu yapıyorum ve rahatsız da değilim” diyor. Konu üzerine sohbet ediyoruz. Neden başörtüsü taktığını soruyorum kendisine. “İşimde takmıyorum. Erkek ya da kadın, kim gelirse fark etmez. Ama dışarıya çıktığımda eşarbımı kapatıyorum. Saçlarımı kapattığımda yirmi beşli yaşlarımı geride bırakmıştım. Yani benimkisi bilerek bir seçim. Kendi tercihim. Zira bu eşarp beni sınırlandırıyor. Belki başımda örtü olmazsa kollarımı, bacaklarımı açıkta bırakacak ya da göğüs dekoltesi açık da giyinebilirim, özellikle sıcak havalarda. Örtü beni bu noktada otokontrole teşvik ediyor. Zira ben toplum içinde önce insan kimliğimle var olmak, kabul görmek istiyorum. Beni güzel tenim ya da saçlarımdan yani cinsel kimliğimden ziyade, insan kimliğimle beğenmelerini, kabul etmelerini istiyorum. Bu sebeple de tesettürüm sayesinde kadın kimliğimi daha geri plana ittiğimi düşünüyorum. İş yerime zaten benim yaptığım iş için geliyorlar. Cinsel kimliğimi benim tercih ettiğim, kendi seçeceğim insanların görmesini, bilmesini isterim. Beğenilen değil beğenen olmayı tercih ederim. Bilhassa erkeklerin önce insan olduğum için beni beğenmelerini, sevmelerini istiyorum” diyerek örtünme sebeplerini açıkladı. “ Kadın giysileri” üzerine yüzyıllardır araştırmalar yapılıyor. İşin dini boyutu ise ilahiyatçıların alanına giriyor. Hatta uzman olsun olmasın pek çok kişi bu konuda ahkâm kesmeyi seviyor. Milletin kılık kıyafeti üzerinden puan kazanmak mevcut sistem içinde kolay görülen bir olgu. Konuştuğumuz bu genç hanım “ ben vücudumun ne kadarını kimlere ya da kime göstereceğime kendim karar vermeliyim” diyerek düşüncesini belirtiyor. Kadın tesettürüne dini bir ritüel gereği diye bakmanın dışında bir de insan hak ve özgürlükleri açısından bakmak gerekiyor. Bir okurumuz kadını en iyi bir kadın anlatır demiş. Kadını en iyi onu yürekten ve tarafsız dinlemesini bilen anlatır. Büyük Sultan Yavuz’un Mısır seferinden nakledilen bir öykü vardır. Padişaha âşık olan Mısırlı bir hizmetçi “derdi olan neylesin ?” diye sorunca hünkâr ; “söylesin” demiş. Ben bir adım daha atıp kadınları en iyi kendileri anlatır diyorum. Hanımlara buradan çağrıda bulunuyorum. Söz sırası sizde. Sizler kendinizi anlatın ve bana yazın. Bu konuda ve her konuda… Sağlıkla, sevgiyle kalın, mutlu hafta sonları diliyorum…