Türkler de Çifte Vatandaş Olabilmeli“ Schleswig-Holstein İçişleri Bakanı Ralf Stegner´in Türklere çifte vatandaşlık imkanı tanınması gerektiği yönündeki açıklamasını destekleyen Türkiye Araştırmalar Merkezi Vakfı Direktörü Prof. Dr. Faruk Şen, „Türk göçmenler artık iki ülkeye bağlılıkları konusunda tercih yapmak zorunda bırakılmamalıdır“ dedi.
„ Schleswig –Holstein Eyaleti İçişleri Bakanı Ralf Steiner´in Alman basınında geniş yer bulan Türklere çifte vatandaşlık hakkı tanınması gerektiği yönündeki açıklamalarını tümüyle desteklediklerini söyleyen Türkiye Araştırmalar Merkezi (TAM) Vakfı Direktörü Prof. Dr. Faruk Şen, „Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerini kendilerine yurt edinmiş 5,2 milyon Türkün yarattığı yeni transnasyonal kimlik, hem bulundukları ülkeyle hem de köken ülkeleri ile sıkı sıkıya bağlılık faktörünü içermektedir. Bu bağlılığın somut göstergesi olan ülke vatandaşlığı konusunda tercih yapmaya zorlanmamaları gereklidir“ dedi. Çifte vatandaşlığın gerçek bir entegrasyon için de zorunlu koşul olduğunun altını çizen Şen, „Bir kişiden uyum talep ediliyorsa, o kişiye öncelikle toplumsal katılımda eşit şanslar sunulması gerekmektedir. Bunun zorunlu koşulu ise eşit hakların garantisi olan vatandaşlık hakkıdır“ dedi. Bugüne kadar izlenen yöntemin hatalarına dikkat çeken Şen „Vatandaşlığa alımda kişilerin uyum gösterip göstermediklerine bakılıp, vatandaşlık adeta bir ödülmüşçesine sunuldu. Vatandaşlık ödül olarak değil, uyum için temel olarak verilmeli“ diye konuştu. Son yıllarda Alman vatandaşlığına geçişlerde gözle görülür düşüşe dikkat çeken TAM Uygulamalı Projeler Bölüm Başkanı Yunus Ulusoy ise „2000 yılında 84 bin kişi Alman vatandaşlığına geçmişken, sayı 33 binlere düşmüş bulunuyor.“ dedi. Çifte vatandaşlık yolunu kapayan yasal düzenleme ve İslam´a ilişkin tartışmaların 11 Eylül sonrasında kazandığı boyutun düşüş üzerinde etkili olduğunu söyleyen Türkiye Araştırmalar Merkezi (TAM) Vakfı Uygulamalı Projeler Bölüm Başkanı Yunus Ulusoy, „Yürürlüğe sokulan yasa mevcut engelleri kaldırarak Türklerin ilgisini arttırmak bir yana yeni engeller çıkarmış ve yasanın en temel mağduru Almanya´daki en büyük göçmen grubu olan Türkler olmuştur. Bunun aksine çifte vatandaşlık konusunda ciddi talepleri olmayan diğer ülkelerden gelen göçmenler ödüllendirilmiştir“ dedi. Yunan, İtalyan ve Polonyalılar Çifte Vatandaş 2005 yılında Alman vatandaşlığına geçen Yunanistan, Polonya ve İtalyan vatandaşlarının % 94 ile % 99,5´i eski tabiiyetlerini korurken, bu Türk kökenlilerde % 15,3´e düşüyor. Çifte vatandaşlık imkanı bulabilenlerin büyük bölümü Almanya´ya iltica etmiş kişiler. Avrupa Birliği ülkelerinin vatandaşları arasında yüksek çifte vatandaşlık oranlarının yanında İran, İsrail, Afganistan, Tunus, Fas, Lübnan ve Suriye gibi ülkelerden gelenler arasından Alman vatandaşlığına geçenlerin yaklaşık % 99´u eski tabiiyetlerini korumuş bulunuyor. Yasanın bu haliyle özendiricilikten uzak olduğunu söyleyen Ulusoy, „Türk göçmenlerin vatandaşlığa çekilmesi için çifte vatandaşlığa olanak tanıyan değişikliklere gidilmesi gerekmektedir. 21. yüzyılın çağdaş çoğulcu toplumları için, kişinin yalnız bir ulusa sadık olabileceği tezi anlamını yitirmiştir. Çok geç olmadan bu yöndeki istek dikkate alınmalıdır“ diye konuştu. Essen, 13.06.2007 TAM Basın Bildirisi: Fişlemeye Hayır Alman İçişleri Bakanı Wolfgang Schäuble´nin göçmenlerden parmak izi alma planına tepki gösteren Türkiye Araştırmalar Merkezi Direktörü Prof. Dr. Faruk Şen, göçmenlere potansiyel suçlular olarak yaklaşmak hukuka ve ahlaka aykırıdır dedi. Almanya Federal İçişleri Bakanı Wolfgang Schäuble´nin göçmenlerden parmak izi toplama yönündeki niyetini sert bir dille eleştiren Türkiye Araştırmalar Merkezi (TAM) Vakfı Direktörü Prof. Dr. Faruk Şen, insanları parmak izleri ile fişlemenin demokrasi ve hukukun günümüzde ulaştığı nokta ile örtüşmemesinin ötesinde, fişlemenin belli bir gruba has olarak yapılmasının hukuk ve ahlak dışı, diktatöryal rejimlere göre bir davranış olduğunu söyledi. Bir yandan sözde İslam zirveleri düzenleyerek gövde gösterileri yapan Schäuble´nin, diğer yandan göçmenlere potansiyel suçlular gibi yaklaşan bu tavrını anlaşılamaz bulduğunu ifade eden TAM Direktörü, “Avrupa Birliği dışından gelecek yabancıları hedef alan uygulamanın esas olarak ülkedeki en kalabalık göçmen grubu olan Türkleri hedef almaktadır. Eğer göçmenlerden uyum beklentisi bulunuyorsa, bu tür paranoid davranışlardan kaçınılması gerekmektedir” dedi. Böhmer´e açık mektup Federal hükümetin uyum sorumlusu Maria Böhmer´in de bu tür planlar karşısında sessiz kalmasına tepki gösteren Şen, kendisini göçmenleri böylesine yakından ilgilendiren konularda tavır koymaya çağırdı.
ÇEKİRGEYİ SALIVERDİM ÇAYIRA… Tulumun kıvrak melodisi kendisine doğru çekiyor. Kızlı erkekli bir grup horon tepiyorlar. Çok geçmeden bu küçük horon grubu caddeyi tümüyle kaplayan kocaman bir halkaya dönüşüyor.
Küçük büyük her yaştan kadın ve erkek tulumun giderek artan temposuna ayak uyduruyorlar. Tempo hayli hızlandı. Horondan ayrılmalar başladı. Yorulan, halkanın dışına çıkıyor. Kalan gençler ve kendini genç hisseden beyler ve hanımlar devam ediyorlar. Artvin-Arhavi kültür ve sanat festivalindeyiz. Bu yıl 17-18-19-20 Ağustos arasında kutlanacak olan festival 1973 den beri kutlanıyor. Festivalin hâkim teması tulum eşliğinde tutulan horon. Birbirini tanımayan her yaştan kadın ve erkek el ele tutuşup müzik ve horonun ritmine teslim oluyorlar. Yüksek perdeden müzik ve tempolu dansın içinde birbirine saygılı ve ölçülü insanlar görüyorsunuz. Ne bir taşkınlık ne de bir saygısızlığa şahit oluyorsunuz. Horondan ayrılan yoluna devam ediyor. Biraz evvel elini tuttuğu kadın ya da erkeği hayatında belki bir daha hiç görmeyecek. Yolgeçen köyü Arhavi’nin yüksek rakımlı köylerinden bir tanesi. Çay, fındık ve doğu Karadeniz’in yeni gözdesi kivi bahçeleri arasında sakin ve şirin bir Karadeniz köyü. Köyün hemen hemen tüm gençleri Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlerde yaşıyorlar. İş güç sahibi, devlet kademelerinde söz sahibi olmuş eğitimli insanlar. Ancak köyleriyle irtibatlarını hiç kesmemişler. Her yaz mutlaka buraya geliyor ve ailenin tüm fertleri burada buluşuyor. Üzeri fındık dalları ve otlarla kaplı çardağın altında birisi genç kız, 3 kadın 2 erkek oturuyorlar. Akşama doğru her yaştan kadın ve erkek bu çardağın altında buluşuyor. Kimisi kaç yıldır birbirini görmemiş çocukluk arkadaşları. Orta yaşlı adam sevgi ve özlemle komşu kızının elini sıkıyor ve kucaklaşıyorlar. Kadın yanındaki kocasını ve kızını takdim ediyor. Orada bulunan herkesin yüzüne tatlı bir tebessüm yayılıyor. Yaşlılar evladım diyerek, gençler enişte diyerek kucaklıyor gelen yabancıyı. O yabancı değil. Kendilerinden birinin kocası ve torunları olarak gördükleri kızın babası. O da kendilerinden olmuş artık. Bunu da açık yüreklilikle ifade ediyorlar. Dün ilçede tepilen horondan açılan sohbet, çocukluk yıllarının horonlarına, aşağı mahalleli bilmem kimin oğlunun düğününe kadar uzuyor. Yaşlılar yokluk yıllarında ıslatılıp yenilen mısır ekmeğinin tadını konuşuyor. “Findukların hazı yok bu sene” diyorlar orta yaştakiler. Tatlı esen rüzgâra aşağı derenin sesi eşlik ediyor. Gök mavi, toprak yeşil. Toprak yeşil insanlar güler yüzlü. Geçenlerde özel bir okulun bahar şenliğindeydik. Her yılsonunda yapılması artık gelenek halini aldı. Kadın erkek, genç ve çocuk hep birlikte oturuyorlar. Yiyecek stantlarına gelip giden insanlar da olmazsa şemsiye altında oturanların maket olduklarını düşüneceksiniz. Ortada koşuşan birkaç küçük çocuk durumu kurtarıyor. Bahçeyi Oğuz Yılmazın neşeli sesi kaplıyor. “ çekirgeyi salıverdim çayıra, / ot koymadı koyun ile kuzuya.” Kadın ve erkekler kendi aralarında sohbete dalmışlar. Genç bir hanım masanın altından ayağıyla tempo tutuyor. “ İçimden oynamak falan gelmiyor hatta müziği duymuyorum bile” maskesini takmış suratına. Göz ucuyla yan masaları kolaçan ediyor. Müziğin temposu artıyor ; “hoplayıver çekirge / zıplayıver çekirge”. Parmaklar masanın üzerinde dans ediyor. “ Bıdı bıdı bıdı çekirge ” ritme beden de iştirak ediyor ki. Göz göze geliyoruz. Zınk diye kalakalıyor oturduğu yerde. Komşunun erik ağacından erik çalarken yakalanan çocuk misali mahcup gülümsüyor. Fazlamı kaptırdı ne kendisini. Bir bahar şenliğinde adı “oynayan geline” çıkacak. Hafazanallah… Yüzü utançtan kızarıyor. Bu duyguyu çok iyi biliyorum dercesine tatlı tatlı tebessüm ediyorsunuz karşılıklı. Bu durum sadece Çorum’ a has bir durum mudur yoksa tüm orta ve doğu Anadolulun kaderi midir bilemiyoruz? Konserlerde Tempo tutmak bir yana insanlar alkışlamaya korkuyorlar. Festivaller yapılıyor. Birkaç sergi ve panelden ibaret sönük geçiyor. Açılan lunaparka çocuklarınızı dahi götüremiyorsunuz. Eskilerde kadın ve erkeğin kamusal alanları belliymiş. Nasıl toplanacakları, nerede eğlenecekleri… Cumhuriyetle birlikte değerler değişmiş, 80 yıl geçmiş lakin içi doldurulamamış. Kadın ve erkek yan yana şenliğe gidebilirler ama oynayıp dans etmek bir yana, tempo dahi tutamazlar. Müziğin dayanılmaz daveti karşısında kendisini sıka sıka ter içinde evlerine dönmek zorundadırlar. Düğünlerimiz karışıktır ama erkekler oynar kadınlar seyreder. Hiç dikkat ettiniz mi bazı düğünler ne kadar da sönük ve sıkıcıdır. Donuk tebessümlü maskeler takmış kadın ve erkekler oturur masalarda. Bu durumu orta yaşa gelmiş kadın ve erkekler kabullenmişlerdir. Usulen orada bulunmaları gerektiğini bilirler. Ve “altı üstü kaç saat” diyerek teselli bulurlar. Lakin genç kuşağa bunu anlatması çok zordur. Gençler ne oldukları gibi görünebiliyorlar. Ne de göründükleri gibi olabiliyorlar. Aileleriyle bir arada bir şeyleri paylaşamamanın sıkıntısını yaşıyorlar. Giderek ailelerinden uzaklaşıyorlar. Ebeveyn korkusunun olmadığı ilk ortamda sınırları zorluyorlar. “Sungurluyu geçince erkeklerin kişilikleri değişiyor. Sungurludan bu tarafta başka bir adam, öbür tarafta başka bir adam oluveriyor çoğu arkadaşımız” diyor bir beyefendi. “ Başka bir ortamda , çok muhafazakâr görünen bir hanımın Akdeniz de bir halk plajında giydiği tanga bikini konuşuluyor ve bastırılmış duyguların insan ve toplum üzerindeki tahribatları tartışılıyor. Olduğu gibi görünmenin kişiyi hem kendisiyle hem de toplumla daha barışık kıldığı konusunda hem fikir kalınıyor. Tüm bunlar olurken ben ne mi yapıyorum? Dinliyor, gözlüyor ve Hz. Mevlana’nın dizelerini mırıldanıyorum. “cömertlikte yardım etmede akarsu gibi ol,/ şefkat ve merhamette güneş gibi ol,/ başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol,/ hiddet ve asabiyette ölü gibi ol,/ tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol ,/ hoşgörüde deniz gibi ol ,/ ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol. ” Ey nefsim ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” diyorum kendime. Kendimizle ve tüm evrenle barışık olabilmemiz temennisiyle mutlu hafta sonları diliyorum.
Mehmet Tezkan yazdı:
En büyük sorun: Erdoğan kriz yönetemiyor.. Çuvallıyor..