ATV’deydim
10.Hazir an saat:13.00 de Doğruya Doğru programındaydım
10.Hazir an saat:13.00 de Doğruya Doğru programındaydım
MİLLİYETÇİ KÖKLERİNİ BİLENDİR Bizdeki bazı aklı evvellerin “aman tehlikeli milliyetçilik yükseliyor, falan araştırma da bunu kanıtlıyor” demediği gün olmuyor. Milliyetçilik kötü bir damga olarak pazara sürülüyor devamlı. Bu ezberi bozacak teoride ortalarda yok. Milliyetçiliğin tarifini Batı’dan alan elitler “ırkçı,şoven ve emperyal” demek istiyorlar. Ancak bu kavram Batı’ya ait. Neden beni ve kültürümü temsil kabiliyeti olsun ki? Bence yok. Kendi kavramlarını üretmeyen zihinler ezber üzerinden konuşuyor.Bu robotik zihinsel yapılanma bizi bir yere götürmüyor. En basit milliyetçilik tarifi;köklerini bilmektir.
Avrupalı bunu bilmeden aydın sayılmaz. Ürün veremez. İtibarı olmaz.Markamız milli kültürel kimliğimizdir.Türk bir ırk ifade eden sözcük değildir.Kavimler topluluğuna verilen isimdir. Neden korkuyorsunuz? Türk olmanın değerini ,onurunu yeniden tarif etmek zorundayız. Etrafınıza bakın;İran milliyetçiliği 2500 yıllık koyu mu koyu, Arap milliyetçiliği, Yunan milliyetçiliği saldırgan, Bulgar milliyetçiliği ve Rus milliyetçiliği. Kimse okuma yazma bilmiyor mu yoksa? Türkiye’nin en temel sorunlarından birinin aydın tavrı olduğunu düşünürüm hep. Gördüklerim, işittiklerim, okuduklarım ve yaşadıklarım bu noktaya gelmemde etken oldu. Mesnevi der ki: “Gözlerimiz, bakışlarımız gönle uymuştur. Gönül isterse göz zehire bakar, yılana bakar; gönül isterse ibret alacağı, ders alacağı şeye bakar. Gönül ne tarafı işaret ederse, beş duyu da eteklerini toplar o tarafa koşar..” Sürekli kendi milletini, kültürünü, dinini, tarihini küçümseyen ve horlayarak konuşan aydınlar gördüm. Akademik en ünlü yerlerde ve unvanlarda aydınların tek kelime Osmanlıca bilmeden tarih profesörü olduğu, sadece Batılı yazılı kaynaklardan öğreticilik yaptığı ve tez yazdığı zaten bilinen bir gerçek. Hiçbir Doğu dili bilmeden Doğu, İran ya da Arap uzmanları olduğu gibi kendi dilini yetersiz bulan, sevmeyen de çok gördüm. Kendi dil köklerini merak etmemiş ve etmeyen, Türk lehçelerine hiç ilgi duymamış. Orta Asya’yı hâlâ Cengiz Han döneminde sanan aydınlar. Dede Korkut ya da Manas destanı okumadığı gibi Kur’an-ı Kerim okumadığı için övünen aydınlar dinledim. Medyanın çok sevdiği aydınlardan ne kadar göçebe ve ilkel olduğumuzu devamlı suratımıza haykırdılar. 90 yıl geçti Çanakkale Savaşı’nı sahiplenmek için. Ben 1998’de ‘Gelibolu Yarımadası’nın Yeniden Düzenlenmesi’ konulu uluslararası açılan bir yarışmaya Mimar Sinan Üniversitesi’nden bir ekiple birlikte katıldım. Ne kadar terk edilmiş olduğunu Gelibolu’nun gördüm. İngilizce kaynaklardan başka kaynak olmaması içimi dağladı. O olağanüstü kültürün kahramanlarını İngilizler anlatıyordu. Hakkını vererek. Onlar bile dize gelmişti bu insani değerlerin karşısında. Bizim ise ne tarih kitaplarımızda vardı ne de öğrenci olarak Gelibolu’ya götürdüler. İdeolojik şizofreni ortadan ikiye bölmüştü ülkeyi ve bu kanama sürüyor. 90 yıl önce 25 milyon kilometrekareden kopup gelmiş kahramanlarla kim bilir ne ilginç öyküler dinleyerek tarihi yazacaktık. Sözlü tarih çalışmasını ne akademik dünya ne de TRT gibi devlet kurumları yaptı. Son kalan on kişi belgelenebildi yeni. Kendi tarihinden, kültüründen ve dinî değerlerinden kopmuş, boşlukta gezinen bu insanlar yabancı kültür odaklarından eğitim almışlardı. Tek becerisi sadece bildiği dilden çeviri yapmak olanlara ne payeler verildi. Aydın cesareti hiç önderlik edemedi. En etkili ve can acıtıcı cümlesini yazının sonunda ediyor: “Ancak kuşkusuz Türklere karşı propagandanın en ilkelini; ama etkilisini her zaman olduğu gibi Türklerin kendileri yürütüyor.” Bu medya, Akademik dünyanın global bir oyuncu ve yarışçısı olmak yerine kendi yabancılığıyla, yarılmış kişiliğiyle medyanın çoğu gibi yumruğunu Türkiye’ye indiriyor. Kendi dilinden hazzetmeyen, dinini gerici, geleneklerini ilkel bulan aydınlar sisli bir gece gibi örtüyor önümüzü. Bu sisi delecek el feneri kültürümüzün değerlerine sahip çıkan, üreten ve sentezi yapan aydınlardır. “Tarih bilgisi olmayan insanların desteksiz konuşması bir özgürlük konusu değil, sorumsuzluktur. Bizim bu gibi sorumsuzluklara müsamaha etmemiz doğru olmaz.” diyen İlber Ortaylı’ya katılalım ve “aman damgalanırız” diye köksüzlüğe müsamaha etmeyelim. EKONOMİK MİLLİYETÇİ AVRUPA Yükselen milliyetçi dalga Avrupa’da milliyetçiliğin capcanlı durduğunun kanıtı. Bütün iddialı ülkelerde bunu izledik. 2006 Avrupa Kupasında Fransa mavi kırmızıya kesti, Hollanda portakal rengi oldu, İtalya zaten sokaklarda bayraklara sarınıp yattı. İngiltere, Almanya’yı adeta işgal etti, her yerde İngiliz bayrağı salladı. Türkiye’nin kafasını karıştırmaya, Türk olmaktan utanan aydınlarla sadece program yapmaya kararlı televizyonlarda Türkiye’nin üzerine atalet yorganı örtülüyor. Atalet bireysel ve toplumsal sağlanınca yolsuzluk varmış, yoksulluk varmış kimin umurunda. Yaldızlı dünyalar, boyalı siyaset… Türkiye iki pozisyonda hareket ediyor: Savaş ve atalet. Savaş pozisyonu en sevilen durum. Taraflar belirlenip, karşı karşıya kaldı mı gündeme heyecan yağıyor. O bitince ses soluk kesiliyor. Atalet pozisyonu; ne sen iş yap ne de yapılmasına izin ver hali. Minimum enerjiyle hayatta kal. Ye, iç keyfine bak. Aman, fazla çalışıp kötü örnek olma. Devlet memuru olmayı en sağlam yol gören zihniyet ataletin körükleyicisi. Binlerce iş bulunmuş ancak iş göremez insanı sırtlayan Türkiye, AB’ye girme kararlılığında. Yani daha 50 yıl önce savaştan çıkıp yanıp yıkılan ülkelerini çalışma azmiyle kuranların iradesine ortak olacak. Avrupa milliyetçiliğin ve ulus-devletin doğduğu topraklar. 20.yüzyılı kana boğan ırkçı ve milliyetçi savaşları çıkaran Avrupalılar. Avrupa medyasında kendini aşağılayan hangi Fransız, Almanı gördünüz? Avrupalılar ekonomik milliyetçiliği önemser.Uygular. kendi menfaatleri her şeyin önündedir. GENÇLERİN İÇİ BOŞ “Çocuklarımızı en önemli hazinemiz olan anadilimizden habersiz ve uzakta yetiştirdiğimizi yazmıştım. Bu tespit ne yazık ki, sadece anadilimiz olan Türkçe ile sınırlı değil. Bu acı gerçek, Türk kimliğimize damgasını vuran diğer öğeler için de geçerli. Türkçe ile bire bir bağlantılı olan Türk edebiyatı, Türk sanatı ve Türk kültür hazinesinin diğer eşsiz değerleri için de geçerli. Daha da önemlisi, nereden gelip nereye gittiğimizi gösteren Türk tarihi için de geçerli. Etrafımıza bir bakalım ve şu sorulara yüreklice cevaplar arayalım: Almanya’da yetiştirdiğimiz çocuklarımızın kaçta kaçı Yunus Emre’nin, Pir Sultan Abdal’ın, Mevlana’nın, Karacaoğlan’ın, Dadaloğlu’nun hayatıyla ilgili yeterli bilgi sahibidir? Kaçta kaçının belleğinde ezbere okuyabilecekleri bir şiir veya deyiş vardır? Bu büyük ozanları okumadan, sevmeden, özümsemeden Türkçe nasıl öğrenilir, nasıl sevilir? Yirminci yüzyıla damgasını vurmuş çağdaş Türk şairlerinin hangisinden haberdar çocuklarımız? Yahya Kemal’i, Ahmet Haşim’i, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı duymuşlar mıdır? Veya şiirleri bütün dillere çevrilmiş olan Nazım Hikmet’i, ‘Yaş otuz beş’ şiirini ölümsüzleştiren Cahit Sıtkı Tarancı’yı, Necip Fazıl Kısakürek’i? Garip’lerin babası Orhan Veli Kanık’ı? Ve daha tadına doyulamayan yüzlerce, binlerce şairler, yazarlar, ressamlar… Ya Türk tarihi? Bırakalım uzak Osmanlı tarihini, ya da uygarlıklar beşiği olan Anadolu tarihini. Yakın tarihimize damgasını vurmuş olayların tarih bilinciyle donatabiliyor muyuz çocuklarımızı? Mustafa Kemal Atatürk’ten kalan mirası onlara aktarabiliyor muyuz? Ortaçağ karanlığı ve bağnazlığı içinde çağdaş bir vatan ve ulus yaratmanın sorumluluğunu verebiliyor muyuz onlara? 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül tarihleri çocuklarımıza acaba neleri hatırlatır? Bu gibi soruları çoğaltabiliriz. Ancak eminim, bu sorulara alacağımız yanıtlar hepimizi üzecektir, derin derin düşüncelere salacaktır. Bizleri çareler bulmaya, kalıcı çözümler üretmeye zorlayacaktır. TÜRK KÜLTÜR PAZARI Kalıcı çözüm ne olabilir? Kalıcı çözüm kalıcı kurumlar yaratmakla bulunur. Bilimsel titizlik ve profesyonel mantıkla yürütülen kurumlarla ancak kalıcı çözümler bulunur. Böyle yürütülen bir kalıcı kurumun adı ‘Türk Kültür Enstitüsü’ olmalıdır. İspanyollar (Instituto Cervantes), İtalyanlar (Istituto Italiano di Cultura), Amerikalılar (Amerika Haus), İngilizler (British Council), Fransızlar (Institut Français) ‘kültür enstitülerini yıllar önce kurmuşlar.” diye yazan Münih Yabancılar Meclisi Başkanı Cumali Naz sadece Almanya’daki sorunu mu dile getiriyor sizce? Türk eğitim sisteminde çocuk ve gencin kimlik oluşumunda estetik ve kültürel değerlerimiz ne kadar kullanılıyor? Kaç öğrenci Mimar Sinan eserlerini ilkokulda gezdi? Fatih’in teknik bilgisi ve komutanlığı kadar şairliği ne kadar öğretildi bize? Divanı var desek liseliler ne anlar dersiniz? İlkokula kadar inen uyuşturucu trafiğinin anlamı sadece “satış” mı? Yoksa kimliği yapılandırılamamış çocuklarımızın yabancı özentiliğiyle birleşen arayışı mı? Kendi ülkesini, kültürünü bilmeyen zihinsel boşluklarını yapay seslerle, ürkütücü sanal alem oyunlarıyla dolduran çocuklarımızdan kim sorumlu? Çocuklarımızı iyi mi yetiştiriyoruz? Yoksa gelecek, gelecek diye para ile sınırlı anlayışın sonucu mu bunlar? Modanın dışında dilin imkanlarından yararlanmak kültürel ruhumuzun zenginliğidir. Ruh yoksa o boşluk uyuşturucu, sigara, şiddetle dolacaktır. 1934’te Tanpınar “hemen bir sanat müzesi kurulmalı” diye yazıyor. Bildiğiniz gibi bu dilek 2000’li yıllarda hayata geçebildi ancak. Kim olduğunuzu bilmezseniz geriye “din gider taassup kalır; ahlak gider riya kalır; neşe gider hüzün kalır” diyor Tanpınar bize. Karamsar bir milletle gelecek inşa edilemez. MİLLİ ÇÖZÜMLER 40-50 yıldır değiştiremediğimiz sorunlar, yasalar ve kemikleşmiş zihniyetlerle nasıl irade kullanacağız dersiniz? Sadece karşıt olmayı, tepkiselliği marifet sayanların bol kepçe salladığı ülkemizde nasıl kalkınma sağlayacağız? Dünün komünistleri, köylüleri bizi geçerken el sallayarak durumu kurtarmamız söz konusu değil. Bunalımlar, krizler, darbeler bizi köklerimizden söküyor, yıkıyor, yaralıyor ve yok edecek kadar zedeliyor. Olağan yaşam çizgileri altüst oluyor. Dağılıyor insanlar. Yaşama duyulan saygı, sevgi, duygusal kavrama yok olunca hangi yapıştırıcı bizi tutar? Teknik altyapı bozulan toplumsal ruh sağlığımızı yeniler mi? Türkiye bir türlü yaşadığı kopuk kopuk an parçalarından sıyrılıp süreklilik kazanan bir nehre dönüşemiyor. Dedikodu yönteminin her yere sirayet etmesi de “an an” yaşama, kopuk parçalar halinde yaşamın üstünde kaymayı anlatıyor sanki. Bu birbiriyle ilişkilendirilmemiş kültürel yapı parçaları dağınık bir boz yap gibi köşede beklemekte. Ne bilim çalışması yaptığını iddia edenler, ne liderlik iddiası olanlar bütünleştirmeye yarayacak bir bellek oluşturamamakta Türkiye’de. Sanki bütün görsel dünya otistiğin içinden nasıl bir nehir gibi akıp gidiyor , ama hiçbiri anlam taşımıyorsa, içselleşmiyorsa Türkiye’de yaşadıklarını içselleştiremiyor. Deneyimlerine anlam katamıyor. Bundan dolayı yaptığı, yaşadığı hiçbir şey onun bir parçası olmuyor. Birbirinden uzak sosyal ve kültürel yapılar zihinsel bir işlev bozukluğu gibi Türkiye’yi kendine uzak tutuyor. “En büyük güçlükler maddi olanlar değil. Zihinlerdekilerdir: Rutini kırmakta, gündelik ihtiyaçların çemberinden kurtulmakta, münferit tedbirlerin ötesine geçmektedir. Hatta gündelik ihtiyaçları karşılarken bile yarının temeli kılmak ve bu endişeyi zaruri kılmak programdır.” Bir medeniyetin markasını oluşturan, onun temelinde yatan değerler dünyasında insana verilen mevkidir. İnsan odaklı bin yıllık kültürümüz bugün sentezini yapmak, bu sentezin ürünü olan insanı var etmekle geleceğin yolunu açacaktır. Eğitim, öğretim ve aile buna yardımcı olacak şekilde yapılanmalıdır. Bunlar kapıları açmalı ve çocuklar, gençler arayıp bulmalıdır. Bulma serüveni öğretici ve eğiticidir. “Bu toprağın macerasını ve kendi maceramızı bilmek, onun içinden büyümek, onun içinden tabii şekilde yetişmek ve Garplı anlayışla Garplı ustaları severek eser vermektir.” diyen Tanpınar ustamız yaşam sevincini buradan almıştır. Kültürümüzün olağanüstü yaşama sevincini boğmaya çalışan karamsar düşünceler, ezik bir tarih bilinci, kendi hakkında cehalet ve özgüven yoksunluğunun doğurduğu 16-17 yaşındaki gençler, serseri mayın gibi ortalıkta dolaşırken düşünmesi gerekenler bir kez aynaya baksın. Eğitimde nasıl bir insan üretiyoruz?Okulla ev arasında sallanarak gidip gelen çocuklar mı gelecek? Yoksulluk, işsizlik tek başına neden değildir. Onunla mücadele etmek için de insan malzemesinin yapılanması, onu oluşturan değerleri dikkate almamız gerek zaten. RUHİNŞASILAZIM 1960’ta Tanpınar yazıyor: “İktisadi enflasyonun yanı başında çok vahim değerler enflasyonu vardır. Yassıada’nın temelleri onun üstüne kuruldu”. Akademisyenler, siyasiler, aydınlar bunu ülkenin ortak sorunu olarak görseydi bugün aynı şeyi mi yazıyor olacaktım diye düşündüm. Bir ömür geçirmişim bu satırlar yazıldığı andan itibaren. Bir insan ancak cemiyetinin adamı olmakla ve onun sıtmalarını taşımakla entelektüel olabilir, diyen Tanpınar’a rahmet. Bir türlü kaynaklarını bulamayan deli dolu akan bir nehir yeni ruh inşasında kullanılmalı. Yoksa kendinden nefret eden, öteki beriki diye insanları ayıranlardan yeni bir ruh inşacısı çıkmaz. Onlardan ancak komplo teorisi üreten düşünce fakirleri ürer. İşte bataklık burasıdır. Yaşama sevincini kaybetmek ve sevgisiz dünyaya bakarak insanı ufkundan silmektir. “İlim ilim bilmektir/İlim kendin bilmektir” diyen Yunus’u dönüp dönüp okumalı. Türkiye sahteciliğin kolaycılığından, rantından samimiyetin derinliğine ancak özeleştirinin sularında yüzerek varabilir. Türkiye kendi özgün kültürel sentezini yapmak için zihinsel çaba harcamalı. Zihnini muazzam bir depo halinde kullanmak yerine çağrışımlara açık kılmalı.Geçmişteki her şeyi anlamadan ileten değil, kendi değişimini sağlayacak bilgiyi üreten olmalı. Türkiye geleceğin kanatları altında uyuklamak yerine kendi kanatlarını kullanmayı öğrenmeli ki şafak vaadkar olsun bize. Kendi sosyal,kültürel ve ekonomik modellerimizi üretme zamanı. O zaman yıllardır söylediğim Türk Rönesans’ı hayal olmaktan çıkar.
Ülkenin bağrı yanıyor.Kadınlar,erkekler,gençler,nineler ve dedeler ağlıyor.Bebeler ağlıyor.Gözyaşı sel olmuş durumda. Siyasi iktidar bende diyenler ne yapıyor?15 şehit bile ses getirmiyor iktidardan. “Şehit cenazeleri üzerinden siyaset yapmayın” diye emir veriyor hala !!! Şehitlere “kelleler” diyen zihniyetin temsilcisi hala konuşuyor. Yok mu bir ayna hediye edecek ? PKK’nın örgüt İletişimini kesmek, Roj Tv yayını durdurmak gibi en basit işleri yapmaktan aciz olana iktidar mı denir? Askerle kavga etmeyi marifet sanan zihniyet ülkeye en büyük darbeyi vurdu. Ulusal güvenliği kim koruyacak?
NTV’de çıktığım yayında seyirci olarak oturan gençler yayın sonunda yanımıza geldi ve şikayet etti.Boğaziçi, Koç ve benzeri pahalı üniveristelerden gelen bu gençlerin “devlet ayrı,millet ayrı.Devlet düşman “demesi Milli lafının fuzuli olduğunu sanan Milli Eğitim Bakanını aklıma getirdi. Devlete düşman yetiştiren solcu geçinen kafalarla bu ülke nereye varacak? Millet bu ülkenin sahibini arıyor. Ey millet! bu lke sahipsiz değildir de ve oyunu düşünerek ver. Türkiye’nin ciğeri yanıyor ve sınır ötesine geçmek gerekiyorsa gidilecektir. Tavır koymak bir siyasettir. Tavrı olmayanın ne iktidarı olur? Kamuflaj aday vitrinleri bu tavırsız yapının vitrini olmakla övünebilir. ” mehmetÇİğe BİR MEKTUP, BİR BAYRAK” “Ne Mutlu Türküm” diyen sevgili kardeşlerim, Ben bir TSK mensubuyum, son günlerde artan terör olayları hepimizi etkilediği gibi bizleri de çok derinden etkiliyor. Özellikle mevcut hükümetin duyarsız davranışları, gerekli yasal düzenlemeleri muhtemelen bilinçli olarak yapmamaları, yeterli ve organize bir kamuoyu desteğinin olmaması, İç Güvenlik Harekatında halen görev yapan Mehmetçikleri bizlerden daha fazla etkiliyordur. Buna eminim. Çünkü benzer duyguları yıllar önce bizler de yaşadık. Bizler sıcak evlerimizde oturup siyasi tartışmalar, seçim hazırlıkları ile meşgul olurken; onbinlerce Mehmetçik, gecenin karanlığı ve soğuğunda, karlı buzlu dağlarda, tepelerde, daracık keçi yolarında, sırtlarında ortalama 30-35 kg. teçhizatla, elleri tetikte, dağ bayır demeden, her an ölüme hazır olarak, emperyalistlerin, “vatanımızı bölmekle görevlendirdiği” teröristlerin peşinde koşuyor. Bu çocukların manevi desteğe şiddetle ihtiyaçları var. Her şehidin; ailesine şehit olmadan önce söylediği, yazdığı, “şehit olma ihtimali”nden bahseden konuşmalar… şiirler… helalleşmeler… Aslında bölgedeki hemen hemen bütün mehmetçiklerin bu manevi desteği; hiç olmazsa kendi yakınlarından sağlama ihtiyacının, manevi destek arayışının tezahürleridir. İç Güvenlik Harekat alanında görev yapan hemen her askerin ; bir şiir defteri, bir günlüğü, evlerine yazılan mektuplarda bazen hayali çatışma anıları… vardı. O zamanlar biz genç subaylara bunlar garip gelir, bazen de kızardık… Ama şimdi bunun sebebini çok daha iyi anlıyorum: Mehmetçik Türk Milletini yanında görmek için, desteğini hissetmek için, manevi gücünü arttırmak için, kendince bir yöntem geliştirmiş… Mehmedimiz aslında çok mütevazıdır. Komutanlarının yazıp evlerine gönderdiği bir takdir yazısı, silah arkadaşları ve komutanları ile birlikte çektirdiği bir fotoğraf, bir komando andı içmek, “sen Türk komandosusun !” denmesi bile onlara çok büyük bir güç vermekteydi. Bu gün işleri daha zor, kendilerine destek olmayan bir hükümet ve bu hükümet yanlıları tarafından oluşturulmuş bir medya var. Türk Halkının sağlayacağı manevi desteğin iyi bir organizasyon ile gerçekleştirilebileceğini düşünüyorum. Böyle bir organizasyonun; ancak sizin gibi vatanını milletini seven kişiler tarafından yapılabileceğine inanıyorum. Mevcut durumda TSK tarafından terhis olan askerlere sadece yasal mevzuat çerçevesinde bir terhis veya üstün başarı terhis belgesi verilir ve bu yoğunluk içersinde birlik komutanları yapabilirler ise ailelere çeşitli takdir, teşekkür belgeleri gönderirler. Bu kapsamda bizler ne yapabiliriz. 1. Her Mehmetçiğe bir mektup 2. Her Mehmetçiğe bir Türk Bayrağı Oturalım, elimize kağıt kalemi alalım; oğlumuza, kardeşimize, sevdiğimize neler söylemek istiyor isek, duygularımızı kağıda dökelim, ekine bir bayrak koyalım ve askeri birlik adreslerine gönderelim “MEHMETÇİĞE BİR MEKTUP, BİR BAYRAK !” Kampanyamızın adı bu olabilir. Bildiğimiz askeri birlik adreslerine , askerlik şubelerine, il jandarma komutanlıklarına, yakınlarımıza, tanıdıklarımıza hiç olmazsa bir mektup gönderelim. “MEHMEDİM ! BAYRAĞIM SANA EMANET… ” diyelim. Zarfın üzerine adres olarak sadece “MEHMETÇİK” yazacagiz. Altına da adresini ilâve edeceğiz. Gittiği adreste, mektuplarımız sıra ile komutanları tarafından askerlere dağıtılsın. Eminim ki dağıtılacaktır da… Ben bazı adresleri aşağıda vereceğim. Değişik adresleri bilenler, herkesin katılmasını isteyenler, bildikleri başkaca “birlik, kıta, bölük” vb. adresleri eklesin ve bu çağrıyı birbirlerine iletsin. Türk Milletini yaninda gormek isteyen Mehmetciğe bundan güzel manevi destek olmaz. EMPERYALİZME KARŞI İLK KURTULUŞ SAVAŞINI BAŞARIYA ULAŞTIRAN BÜYÜK MİLLETİME MİNNET DUYGULARI İLE SAYGILARIMI SUNUYORUM. Gün; Yüce Türk Milletinin birlik ve beraberliğini kanItlama günüdür… İşte bazı adresler ! Komando Tugay Komutanligi Zincidere/ Kayseri Komando Tugay Komutanligi Bolu Komando Tugay Komutanligi Siirt Komando Tugay Komutanligi Tunceli Dag ve Komando Tug. K.ligi Hakkari 23 .J.Sinir Tumen K.ligi Sirnak J.Komd . Tb. K.ligi Hozat/Tunceli J.Ozel Hrk. Grp. K.ligi K.ligi Tunceli 51.Mot . P.Tug.K.ligi Hozat/Tunceli Ic Guvenlik A.K.ligi Kiği/Bingol Ic Guv. Tug. K.ligi Şırnak P.Tug . K.ligi Ercis/Van Dag. Komd. Tug. Ic. Guv. Tb. K.ligi Yuksekova/Hakkari Mot. P.Tug. Bingol Ic Guv. Tug. K.ligi Adakli/Bingol Mot. P.Tug. Lice Mot. P.Tug. Silopi Mot. P.Tug. Sarikamis Dostlar, Sırtında 30 kiloluk yük, elinde silahıyla, gece gündüz dağlarda nöbet tutan, emperyalistlerin sinsi ve hain planlarına karşı, ölümü göze alan bu evlatlar hepimizin… Bu günlerde yanlarında olmayacağız da, ne zaman olacağız. Onlar bizim çocuklarımız ! Gencecik… fidan gibi… kıyamadığımız… Bizler için, bu vatan için, gecenin ayazında, güneşin kavurucu sıcağında, sınır boylarında görevdeler. Adını bilmediğimiz, yüzünü görmediğimiz çocuklarımıza, dinlenme anlarında, mektuplarımızla yoldaş olalım, destek olalım, moral verelim, yazdığımız cümlelerin içine sevgimizi, minnetlerimizi, dualarımızı yerleştirelim… Sevgili dostlar bu güzel çağrıyı ulaşabildiğim her yere yollamaya çalışacağım. Lütfen sizlerde destek veriniz ve bir Mehmedimize mektup yazınız: “Mehmedim ! Bayrağım Sana Emanet !…” ONLARA CANIMIZ FEDA Hicbir an kuskum yoktur ki, Turklugun unutulmus buyuk uygar niteligi ve buyuk uygar yetenegi, bundan sonra ki gelismesi ile, gelecegin yuksek uygarlik ufkunda yeni bir GUNES gibi dogacaktir. Ne Mutlu Turkum Diyene!! Mustafa Kemal Ataturk Gönderen: oktay yurtbay
E-Posta: oktayyurtbay@mynet.com
Konu: TERORLE MUCADELE STRATEJISI
Mesaj: TERORLE MUCADELE STRATEJISI Dunyanin hangi ulkesinde olursa olsun, terorle mucadelede ortak genel strateji; halk destegi, siyasi otoriteyi elinde bulunduran hukumet ve terorle/terorist ile mucadeleyi yurutecek guvenlik guclerinin kararlilik icinde olmasi temeline dayanmaktadir. Halk destegi ve silahli guc konusunda ortak bir paydada bulusulurken, siyasi otoritelerin terore karsi mucadelede uygulayacagi yontem ve tekniklerde ortak bir yol bulunmasinda zaman zaman sikintilar yasanmaktadir. Zira her siyasal iktidarin kendi dunya gorusune paralel olarak “terorle mucadele anlayisi” bulunmaktadir. Carl von Clausewitz, unlu ‘Savas Uzerine’ adli eserinde savasin uc yanli, onemli bir olay oldugunu ifade eder ve bu su unsurlari su sekilde siralar; “Bir yanda kin ve nefret, ote yanda olasilik hesaplari ve tesadufler, son olarak savasi butunuyle akla baglayan politik amac niteligi. Bu uc unsurdan birincisi ulusu, ikincisi komutan ve ordusunu, ucuncu ise hukumeti ilgilendirir. Bunlardan birini dikkate almayan ya da bunlar arasinda gelisiguzel bir iliski kurmak isteyen bir teori, sirf bu yuzden tum degerini kaybeder.” Aslinda sadece teoride degil, her askeri stratejinin planlanmasinda ve uygulanmasinda bu gercegin dikkate alinmasi gerekir. Yani, askeri stratejinin uygulanmasindan once halkin destegi saglanmali, askeri stratejiyi yonlendiren akli temsil eden ve askeri stratejiyi politikanin devami bir arac olarak kullanmasi gereken politik otorite ile stratejiyi politik yonlendirmenin isiginda hazirlayarak uygulayan ve politikacinin belirledigi politik amaclara ulasmayi hedefleyen guvenlik gucleri arasinda hem lisan ve anlayis birligi hem de olumlu bir diyalog olmasi gerekir. Ornek olarak, ABD, Vietnam Savasi’ni politikacilarin, savasin politik amacini acik secik belirlememesi, politik gerekcelerle askeri harekat uzerine tahditler koymasi ve savasin yonetimine karismasi nedeni ile kaybetmisti. İrak’ta ise isgalden once, politik otoritenin generallerin onerilerini dinlememesi bu nedenle de savasin yetersiz askeri guc ve hatali askeri stratejiyle baslatilmasi nedeni ile ABD basarili olamadi. Turkiye gercegine gelince, PKK ile mucadelede ulke halkinin bu mucadeleye verdigi destek hususunda sorun yoktur. TSK bireylerinin halkin icinden gelmesi, TSK’nin Turkiye’de en cok guvenilen kurum olmasi ve halkin sehitler konusundaki hassasiyeti destege isaret eden olgulardir. Ayni zamanda bolge halkinin da bu mucadeledeki destegi onem kazanmaktadir. Cunku, bolge halkinin ve desteginin kazanilmasi, PKK ile mucadelenin agirlik merkezini olusturmaktadir. Ancak, bolgede sosyo-ekonomik ve psikolojik tedbirler askeri yontemler kadar ciddiyetle ve planli bir sekilde uygulanmadigi icin bu agirlik merkezinin etki altina alinmasinda sorunlar vardir. Sinir otesi harekat ile ilgili talepler tekrarlanarak gundeme getirilmesine ragmen Turkiye’nin (her turlu tahriklere kapilmadan), sinir otesi harekat oncesinde mumkun olan iktisadi, siyasi ve diplomatik tedbirleri uygulamasi gerekmektedir. PKK teroru ile mucadeledeki asil onemli sorun ise, TSK’nin askeri yontemleri kesintisiz ve ciddiyetle uygulamasina ve terorle mucadeleye yillardir devam etmesine ragmen, terorle mucadelenin teroristle mucadeleye indirgenmesi sorumlulugunun guvenlik guclerine yuklenmesidir. Terorle mucadele kapsaminda, bizzat teror eylemlerine katilan teroristler ve bunlarin isbirlikcileri guvenlik yontemleri cercevesinde etkisiz hale getirilmistir. Ote yandan, sempatizanlarin; psikolojik ve yasal, bolge halkinin; psikolojik ve sosyo-ekonomik, ic kamu oyunun; psikolojik, dis destegin; diplomatik, dis kamu oyunun ise; diplomatik ve psikolojik yontemlerle etki altinda tutulmasi gerekmektedir. Ortadogu’da ve ozellikle de K.Irak’taki gelismeler PKK ile mucadeleyi daha da karmasik duruma sokmaktadir. İcinde bulundugumuz sartlarda, PKK’yi ve teroru K.Irak’taki gelismelerden soyutlamak mumkun degildir. Irak’in kuzeyini Turkiye’ye bagimli duruma getirerek PKK’yi etkisizlestirmenin, sorunun cozumunde gecici bir sure etkili olabilecegi tahmin edilmektedir. Turkiye’nin karsi karsiya oldugu sorun, etnik farkliliklardan degil, global ve bolgesel guclerin jeopolitik ihtiyaclarindan kaynaklanmaktadir. Yani, Turkiye dahil bolgenin, yeni jeopolitik ihtiyaclara gore yeniden sekillendirilmesi ile ilgilidir. Bu nedenle de teshiste, irade olusturmada, strateji gelistirmede ve uygulamada gercekci olmak kacinilmazdir. Oktay Yurtbay oktayyurtbay@mynet.com