Yusuf ÇOPUR C.B.Ü. Eğit.Fak. copuryusuf@hotmail.com ÇOK SEVİNDİ’K… Nevval Sevindi… Çiçek yüzlü, sevgi gözlü bir hanımefendi… Yaklaşık 7 yıldır okuduğum, takip ettiğim, bir çok yazısının altını çizdiğim bir yazar… Türkiye’de incinmenin kadınların kaderi olmadığını anlatan, kanserin yenilemeyecek bir düşman olmadığını kanıtlayan bir mücadele âbidesi… Kadının aslında dinimizde dahi bulunmayan kural! ve kaidelerin! toplumsal anayasa haline gelmesine baş kaldıran bir aydın… Toplumuyla, halkıyla, geçmişine ve geleceğine bağlı bir münevver şahsiyet… Nevval Sevindi’yi kelimelerle anlatmaya ne hacet? Atalarımızın sözü “Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz” değil miydi nihayet? 11 Mart Pazar Günü ilçemize “Ne Kadar İlgi O Kadar Sevgi” konulu bir söyleşi yapmak üzere gelen Sevindi’yi ilk olarak geçen yıl davet etmiştim. Programının yoğunluğundan dolayı gelemeyeceğini söyleyen ama bir gün muhakkak -daha önce de geldiği ilçemize- gelmek isteğini belirten Nevval Sevindi’nin “bir gün” dediği gün gelip çatmıştı…
11 Mart Pazar Günü ilçemize “Ne Kadar İlgi O Kadar Sevgi” konulu bir söyleşi yapmak üzere gelen Sevindi’yi ilk olarak geçen yıl davet etmiştim. Programının yoğunluğundan dolayı gelemeyeceğini söyleyen ama bir gün muhakkak -daha önce de geldiği ilçemize- gelmek isteğini belirten Nevval Sevindi’nin “bir gün” dediği gün gelip çatmıştı… Tatlı bir esrimeyle, yorucu bir günü haber veren alarmlı saatin sesiyle uyandım Pazar sabahı… Bu sabahlar ki bitmesini istemediğim günlerin ilk mahmurlukları… Uyanmadan önce nazlanmayı, mızmızlanmayı o kadar istedim ki ömrümce… Ama nazlanmak ve mızmızlanmak yok gurbet elin lügatinde… Siyah bir araba yanaştı öğretmen evine… Sığmayan bir sevinç doldu yüreğime… Televizyondan görmüş, gazeten okumuştum ama yine de merak ediyordum “Nevval Sevindi nasıl biri” diye… Arabanın kapısı açıldı… Etrafa sevgi saçıldı… “Sevgi” gelen insanın bir diğer adıydı… İşte Nevval Sevindi karşımda… Çiçekleri sevdiğini biliyordum çiçek yüzlü insanın… Uzattım elimdeki rengarenk buketi… Şöyle baktı çiçeklere, tebessümüyle okşadı onları ve “teşekkür ederim” dedi bizlere… O çiçekleri Demirci’den gidene kadar yanından ayırmadığını günün sonunda anlayacaktım… Öğretmen evinin insanı ferahlatan balkonunda yudumladık ilk çaylarımızı. Sevgili Ümit Er, Züleyhâ Yüksel’le beraber… Temiz havayı içimize çekmenin verdiği huzurla daldık sohbete… Doymak ne mümkün Sevindi’ye… Demirci’nin nadide mekânlarından olan Chackra Restourtan’ta derin bir sohbet eşliğinde yapılan kahvaltının, ve şöminenin sıcaklığında yudumlanan çayların güzelliğini anlatmak ne mümkün? Tarih, edebiyat, sanat ve hayata dair koyulaşan sohbetin ılıklığında büyülenen yüreğim içime sığmıyordu adeta… Sevgiydi konuşulan, aşktı, muhabbetti, sevebilmekti aslolan… Sevebilmek ve sevdiğini hissettirmek işte mutluluğun formülünü arayanlara verilecek tek cevap… Sevmenin ve sevilmenin insanoğlunun fıtratında olan bir ihtiyaç olduğunu belirten Sevindi’nin sözleri çok dikkat çekiciydi: “ Biz seviyoruz, ama bu sevgimizi göğüs kafesimizde gizliyoruz. Sevmek güvercinin bir kanadıysa sevdiğini hissettirmek de diğer bir kanadıdır.” Bu sözlere katılmamak mümkün mü? Biz, genellikle sevmemizin yeterli olduğunu düşünüp tek kanatla taşımaya çalışıyoruz hayatı. Ve maalesef çok çok sonradan öğreniyoruz tek kanatla taşınamayacağını hayatın. Baba sever, belli etmez, bey sever hanım bilmez, hanım sever bey görmez, şu bir gerçektir ki bu ömür böyle geçmez… Evet sevmeli insan, tabii ki sevilmeli, ama sevdiğini de söylemeyi asla ertelememeli… Yüreğindeki sevgiyi gizlememeli, fark ettirmeli sevdiğine sevildiğini… Halıkent Gazetesi ziyareti Nevval Sevindi’yi oldukça etkileyen bir bölümdü. Genel Yayın Müdürümüz Cengizhan Erdem Bey’in eşsiz arşivi büyüledi Sevindi’yi… Cengizhan Bey’in babası Namık Kemal Erdem Bey’in 54 tarihli bir yazısının günümüze ışık tuttuğunu öğrenince Nevval Sevindi gibi bizler de şaşırdık. Zamanımızın darlığından birkaç dakika kalabildik Halıkent’te. Teşekkür ettik orta şekerli kahve için Cengizhan Bey’e… Daha sonra Turgut Bey’in misafiri olduk Zaman bürosunda. Orda da ancak kalabildik birkaç dakika… Ve 50. Yıl Çocuk Kütüphanesi ziyareti… Nevval Sevindi kütüphanenin 7 yıldır âtıl bir vaziyette kalmasına üzüldüğünü ama şu anda çiçeklerle donatılan bu kütüphanenin tertemiz ve nezih bir ortamda çocuklara hizmet vermesinden oldukça memnun olduğunu belirtti. Ve Demirci Gençlik Derneği’nin gerekliliğinden bahsetti. Tabi hanımlar derneğimizin olup olmadığını sordu. Ben de İlknur Bursalı Hanım’ın Kadınlar Derneği başvurusunu yaptığını bir gün önce öğrenmiş olmanın rahatlığıyla “Kadınlar derneğimiz kuruluş aşamasını tamamlamak üzere” dedim. .. Vakit çok dardı. Nevval Sevindi’nin lügatinde her ne kadar “yorgunluk” kelimesi olmasa da ben kıyamazdım konuğumuza… Uğurladık Sevindi’yi doğa kokulu kaplıcalarımıza…. Ve söyleşi saati geldi çattı. İçimdeki hüzün iyice arttı. Hüzün dedim, çünkü günün sonu yaklaşıyordu, birazdan söyleşi bitecek, kitabını imzalatmanın mutluğuyla insanlar evlerine dönecek, ve mutluluk, heyecan ve hüznü yaşadığım bir gün de böyle bitecek… “Hüzün cemaatinin mensubu olmak” kolay değil tabi… Her anımız hüzündür bizim… “Sevmediği zaman duyamaz insan” diye başladı Nevval Sevindi söyleşisine… Bu söz, sadece bu söz bile anlatmaya yeterdi her şeyi… Bu söz yetti gözler önüne sermeyi gerçeği… Toplumumuzda maalesef sevgi sağırı insanların sayısı her geçen gün artmıştı. Aile içi şiddet, “insan” demekten imtina edeceğim hemcins olmaktan utandığım kişilerin eşlerine, çocuklarına yaşattığı vahşetin, önceden “kim önce okul kapısına çıkacak” yarışmasının heyecanıyla beklenilen okul çıkış zilinin, okullar, sınıflar arası “düello” nun habercisi olmasının, nazenin, burcu burcu hayat kokan genç kızların düşürüldüğü tuzakların, gençlere kurulan tezgahların en önemli sebebi de sağırlık değil midir? Sevmeyen insanın, sevmeyen toplumun sağırlığı değil midir bu feci çığlığın kaynağı? “Sevginin samimiyeti”ne dikkat çekti Sevindi. İşte bir sağırlık daha, samimiyetin sağırlığı… Sevgiyi samimiyetten ayırmak mümkün değildir. Samimiyetsiz sevgi, sevgisiz samimiyet olmaz, olamaz. Ne zaman ki kaybettik sevgiden samimiyeti, işte o zamandır taşıyoruz yanımızda cehaleti… “Sevginin kadir olamayacağı hiçbir şey yoktur” dedi Nevval Sevindi. Evet, öyle bir güçtür ki güçlüleri, en zayıflara hizmet ettirir sevgi. Güçlünün haklı olduğu bu zamanda, haklının güçlü olmasının tek çaresi o gücün adının sevgi olmasıdır. Gücümüzün kaynağı nükleer silahlar, tanklar, füzeler değil de “sevgi” olursa, o zaman ölmez bebecikler kundakta, katledilmez anacıklar yatakta… Sevginin gücüne olan inancımızı ne zaman ki kaybettik, kendimizi arar olduk dehlizlerde… Denilebilir ki böyle güzel bir söyleşi sonrasında bunlar mı yazılır. Haklı olabilirsiniz… Ama söyleşiden not aldığım yukarıdaki üç cümle bile yaşananları özetlemeye yeter. İşte Nevval Sevindi belki de unuttuğumuz “sevgi” nin varlığında, yokluğunda neler olabileceğini hatırlattı bizlere ki yokluğunda neler olabileceğini tecrübe ediyoruz toplumca… Sevgiye inanmanın, onu hatırlamanın zamanı geldi geçiyor zannımca… Ve imza saati… Okurların belki de en mutlu olduğu anlar. Onları uzaktan izledim… Yüzlerindeki tebessümü yüreğimin en derininde hissediyordum. Onlar sevdikleri bir yazarın yanında ve yakınında olmaktan, ben ise bu duruma vesile olmaktan dolayı mutlu ve huzurluydum. Oradaki her okurun tebessümü yüreğime dalga dalga mutluluk yayan birer sevgi rüzgârıydı. Chacra Restorant’taki akşam yemeğine Başkan Bey’in tatlı sohbeti vurdu damgasını. Öğretim görevlilerimizden Dr. Bilâl Elbir, Resul Attila, Ertuğrul Erdoğmuş, Yurt Kur müdürümüz Güngör Bey, ve çok sevdiğim değerli bir kaç arkadaşımın katıldığı yemekte yaşanmış ve yaşanmaya dair ne varsa konuşuldu her şey. Nevval Sevindi Demirci Kebabını oldukça beğendiğini ifade etti.” Yerel olan güzeldir” dedi… İçilen çaylar, söylenen sözler derken zaman ayrılık zamanıydı. Teşekkürü bir borç bildiğim, bu söyleşide emeği geçen başta Belediye Başkanımız Mithat Erşehin olmak üzere, Sayın Bilâl Elbir’e, Sayın Kâzım Aysan’a, sevgili Nevin Aktaş’a , sevgili Ümit Er, Züleyhâ Yüksel, Akın Akar, Ali Balta, Mustafa Uras’a sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum… İşte gelmişti yine veda meleği… Alıp götürecekti Nevval Sevindi’yi… O kadar alışmıştım ki Sevindi’ye… Sanki yıllardır aynı ortamı paylaşıyor, aynı mekanda buluşuyorduk… Evet, yanlış değil bu. “Sevgi” ortamında “sevgi” mekanındaydık hepimiz… Bundandı yabancılık çekmememiz… Beyaz bir lâle masumiyetinde, beyaz bir lâle asaletinde, beyaz bir lâle sadâkatinde geçen o gün de bitiyordu artık… Gittim evime… Büründüm mavi nevresimime… Kapadım gözlerimi… Tekrar yaşadım günü…