Mart, 2007

Dindar

Mart 27 2007Yorum Yok Kategori: Zaman

Yükselen dindarlık mı?!
Yukarıdaki soru geçen hafta sonu Türkiye Diyanet Vakfı Kadın Kolları’nın panel başlığıydı. Bu panelde çok değerli konuşmacılarla birlikteydim.
Kelam hocası Prof. Saim Yeprem ve Prof. Şaban Ali Düzgün, Galatasaray Üniversitesi’nden felsefe profesörü Kenan Gürsoy ve ben tartışmacıydık.  

Nevruz

Mart 25 2007Yorum Yok Kategori: Zaman CumaErtesi

Erişdi bahâr oldu yine hemdem-i nevruz

21 Mart, bütün Türk dünyasında ve İran’da büyük bayramlarla kutlanır. İranlıların 13 gün kutladıkları Nevruz “yeni gün” demektir. Eski Zerdüşt bayramı olan Nevruz günlerin uzamasıyla aydınlığın karanlığı yenmesinin öyküsüdür.
 

İnternet Haber yazdı

Mart 22 2007Yorum Yok Kategori: Haberler

Hadi Özışık yazdı:DYP’li (!) Nevval Sevindi nerede?

Gazeteci Nevval Sevindi’nin DYP’ye geçişi, büyük (!) bir katılımla gerçekleşti. Sevindi’nin bilgisi, becerisi, entellektüel birikimi, kadın hakları ile ilgili mücadelesi pek itibar görmedi tabii… Niye? Şebnem’in Ş’si her şeye yetti çünkü. Ağar bilmiyormuş… Ağar bilmeyecek de, Faik İçmeli mi bilecek… Haşa… Eee.. Kimdir bu bir bilen? İlçe Başkanı… Marketçiymiş, tanışmış Şebnem Hanımla canı bu hanımefendiyi DYP’li yapmak istemiş. Sessiz sedasız tutmuş kızcağızın elini, çıkarmış Ağar’ın huzuruna. Ne yapsın Ağar? Bizim Selim Kibar’ın dediği gibi… “Almasın mı?” Aldı tabii… Hayırlı olsun… Olsun da… Şu bir Nevval Sevindi vardı taze DYP’li (!) olan.. O nerede sahi? Ne iş yapar? Hangi projenin altına imza atar? DYP’ye ne tür yenilikler katar? Kadınlarla ilgili hang adımları atar? Ağar’a danışman madem, Mehmet Bey, ne danışır bu hanıma? İstediğiniz kadar soru sorun siz… Nevval Hanım’ı gören hacı oluyor! Nasıl yani? Şöyle: Nevval Sevindi bir iki diklendi, iş yapar projeler sundu ama kimse oralı olmadı. Gazeteciydi Nevval Sevindi, fikirlerine önem verilirdi, ne söylese söylediği her şeyden istifade edilirdi: -Valla doğru yahu seni bizim partiye alalım. -E alın madem faydalı olacağım. Tamam mı? Tamam.. Nevval Sevindi’nin ne zaman yakasına DYP rozeti takıldı, o güzelim bilgiler, birikimler kendiliğinden yokolup gitti. Çünkü Sevindi evin kızı oldu; hiç bir fikrinin ehemmiyeti kalmadı. Sevindi’nin bazen fazla olduğu da oldu… Sonuç şu: Siyasetin dışında el üstünde olan Nevval Sevindi, siyasetin içine girince, bir anda kuş olup uçtu. Ne arayan var, ne soran. O sıradan, sade, kendi halinde etliye sütlüye karışmayan bir DYP’li oldu. Sahi şimdi nerede acaba? Bir bilen var mıdır sizce? Cevap: Nevval Sevindi nerede en iyi ben biliyorum arkadaşlar. İstanbul ilçelerini geziyor ve kadınlarla birlikte oluyorum haberiniz olsun.İl il de gezeceğim çünkü tabandan gelen ilgi çok.

1996

Mart 21 2007Yorum Yok Kategori: Politika

ÖLÜM YAŞAMDAN DEĞERLİ ÜLKEMİZDE Biri kültürü,öğrendiğimizi unuttuktan sonra bizde kalan şeydir diye tarif etmiş.İnsan topluma bakınca onlara kalan şeyin “ölüm” olduğuna karar verebilir.Ölümle ilgili her durum ve duygu toplumun en çok ilgili olduğu kavramlar dizisi sayılabilir.

İnsan toplumunun acılarını,sevinçlerini ya da umutlarını içinde hisseder.Biz toplumumuzun ölüm duygusunu her an içimizde hissediyoruz.Toplumda ölüme bir güzelleme var artık. Üç otobüsün arka arkaya çarpışmasıyla yaşanan kazaya gazete “cinayet” adını verdi haklı olarak,çünkü böyle kör kör gözüm parmağına kaza olamaz.Trafik ekibinin “haberleşme eksikliği” içinde bulunduğu yani organizasyon dışı bir kurum olduğu bile hayret verici değil.Gürün Trafik bölge yetkilisinin söylediği mazaret yanında; “ Tabi o şartlarda her şeyi düşünmek mümkün olamayabilir.” Zaten Trafik Bölge teşkilatları beyaz eşya satış bürosu olarak kurulmuştur da bu arada da kaza olursa gidip insanların yüzüne bakıverir acaba nasıl can çekişiyorlar diye! Bu şartlarda dediği adamın “kaza mahalli” yani trafik ekibinin çalışma alanı ve var olma nedeni.Kaza mahallinde önlem almaktan ve ne yapacağını bilmekten aciz bir devlet organizasyonu insanı ölümle akraba yapmaz da ne yapar? Yolcular ise hız yapan şoförü uyarıyor sayısız kez ama durduramıyor. Tıpkı seçim sandıklarında siyasileri sürekli uyardıkları ama onların aldırmadan yoluna devam etmesini engelleyememeleri gibi. Ona görevi hatırlatan bir irade koyup otobüsü sağa çektiremiyor ya da bir kuruma,trafik bölge teşkilatı gibi, baş vuramıyor ve göz göre göre ölüme gidiyor. Şoföre gelince iş kurumsal vehametten bireysel felakete kayıyor. Adamın sorumluluk duygusu ve görev bilinci diye bir şeyden haberi yok.Sollama edebiyatının en güzel örneklerini vererek yaşadığı şoförlük hayatına devam ediyor.O otobüsüyle bütünleşmiş onun yerine hız yapan bir araç sadece.Bu araç dünyaya ve topluma tüm hırsını ve isyanını otobüsüyle bütünleşerek gösteriyor.Koca koca kamyonların neden birbirini solladığını ve iki metre öne geçmek uğruna trafikte tehlike yarattığını kişisel yetersizlikler açıklayamaz artık.Bu aşağılık kompleksi sola yapışıp ve orayı hiç bırakmadan iri gövdesini herkese korku salmak amacıyla kullanan bir ruh hastalığı.Ufak tefek,göbekli şoförlerin dünyasını bir anda koca koca kamyonlar,otobüsler ve tırlarla özdeş olma hali sarıyor.Bu bütünleşme öldürme güdüsünün aracı oluyor.Ölme ve öldürmeye methiyeler düzen bir toplumda ölüme de bile bile gidiliyor.Mafia babasının yanında arkadaşlık eden devletin polisi bayrağa sarılı tabutta gömülüyor ki ölüm bir methiyeye dönüşsün diye. Herkes şehit bu memlekette.Çünkü ölüm kutsal, yaşam değil. Yaşamak küçümsenen ve başarılamayan bir durum olunca ölüm ulvi bir noktaya yükseliyor.Canlıyken herkesin aşağıladığı,hakkını alamayan,devleti ve kurumu olmayan toplum ölümle bütünleşerek “şehit” duygusuyla başka bir dünyaya göçmeye hazırlanıyor.Toplum ölümü öğrendi ve onu biliyor.Türk kültürü esaslı bir dönüşüm geçirmekte ölüm kültüyle birlikte.Ölmek yaşamanın yerini ikame ediyorsa ahlak yozlaşmasını ve “boşver abi” edebiyatını kabullenmek zorundayız demektir. Herkes kendisinin de bir parçası olduğu toplumun alın yazısı hakkında bir duygu taşır.Bu duyuş ve anlayış,bireylerin tek tek ızdıraplarından ve umutlarından oluşur.Bu toplumun kendi gölgesidir.Gölgeye bakılırsa aslının itibarı kalmadığından toplum gerçeklerle ilişkisini ölüm kültü üstüne oturtmaktadır.Bu totaliter dünyanın psikolojisine denk düşen bir tasarımdır.Totaliter zihniyeti ölüm ve şehitlik besler.Bu kültürün bütünleşme prensipidir. Toplumun ve bireyin kaderinin sinema filmi gibi izlendiği ama bir araştırma ve bilimselliğin parçası olmadığı Türkiye düzeni savaşı akla tercih edecektir.Üstelik bu ortak bir talebin anatomisidir.İçi kaynayan toplumun deşifre edilmemesi ve kültürel formların tıkalı olması ruhsuz bir taraftarlık yaratır.Ne şiirde,ne romanda kendini bulamayan toplum onu anlatacak mecralardan uzak. Türkiye’de ölüm yaşamdan güçlü ve itibarlı ise herkes düşünmeli. NEVVAL SEVİNDİ Antropolog/Yazar 1996′dan bugüne ne değişti???? O zaman attığım bu başlık rögar kapağı olmayan çukurda ölen Dilara doğmadan yıllar önce geleceği vurgular gibi.dinlemeyen,bilgiye inanmayan siyasetçilerle hayatımız hep tekrar……

Anakültür

Mart 21 2007Yorum Yok Kategori: Kadın

BİZ ANAKÜLTÜR OLARAK NEDEN BURADAYIZ? NEDEN 8 MART KADINLAR GÜNÜNÜ KUTLUYORUZ? BİZİM SLOGANIMIZ: SEVGİYİ KÜLTÜRLE PAYLAŞALIM ÇOĞALTALIM Sevginin sözlük anlamı:Beğenmek, çok arzu etmek, aşık olmak. Şeyh Galip :Aşk imiş her ne var alemde der bu nedenle. Bizim kültürümüzde aşk ve sevgi iki ayrı sözcüktür, Batı dillerinden farklı olarak. Aşk cesaret ve içtenliğin aynasıdır. Sevgi ve aşkın olmadığı yerde öfke yükselir. Dede Korkut öykülerini bilir misiniz? En eski Türk hikayeleri Dedem Korkut’ta kadının yeri çok güçlüdür Kadın erkeğin gücünü de deneyerek kendine eş seçer. Kadının tercih hakkı ve eşitlik duygusu çok açık seçiktir. Kadına en çok para veren alamaz. Kadın yarışmayla eş seçer, kendi gücüne denk erkek ister. İkili beraberlik eş olma hali de toplumsal statüde en üst düzeydir. Aile bu nedenle önem kazanır. Anadolu’nun binlerce yıllık geleneğinde de kadın güçlü ve toplumda saygın bir yere sahip. Anadolu’nun bağrı kadının yoğurduğu bir hamur ki bereket fışkırır. Hoşgörü fışkırır. Anadolu Müslümanlık anlayışı bu toprağın kültürüyle yoğrulmuş ve yüzlerce yıllık bir imparatorluk, Osmanlı imparatorluğu, yüzlerce dil ve kültürün bir arada yaşadığı topraklar olmuştur. 22 milyon kilometre kareden 22 ülke doğdu. Bizler bir arada yaşamanın ve yaşamdan zevk almanın inceliklerini bilen bir ulusuz. İşte bu bölgedeki yeme içme kültürü, inanılmaz güzellikteki türküler, aşıklar. Bu topraklar muhabbet kültürünün soluk aldığı topraklar. Bugüne gelirsek kadından korkan demokrasiden korkar. Kadın erkek arasındaki biyolojik farklılık egemenlik kurmak ve despotluk yapmak için neden değil, olamaz. Tıpkı devletin güçlü olmasının doğal ama diktatörlük yapmasına neden olamayacağı gibi. Devletle ilişkilerimiz kötüyse evdeki ilişkilerimize bakalım. Orası nasıl? Karısını döven, küçümseyen , ona saygı duymayanın demokrasi hakkı olur mu? Kadınlar toplumsal hayata katılmadan, sokakta erkek kadar rahat gezen, konuşan, çalışan olmadan buraları kalkınamaz. Demokrasi de buralara gelmez. Bir Arap köyü olan Sağlık köyünden Hülya şöyle demişti ilk sevgi şölenimizde: Cahil olmak gücüme gidiyor, koyun gibi satılmak gücüme gidiyor. Kadını koyun gibi satarak, okutmayarak ve üstüne kuma getirerek bir yere varamayız. Biz Araplardan bir şey çıkmaz demeyin çok şey çıkar. Ben hep çok okumak istedim. Yine Sevgi şöleni kutladığımız Kısas köyünün Belediye başkanı Ali Ersöz geçmiş yıllarda şöyle dedi: Arkadaşlar hepimiz çok ikiyüzlüyüz. Bir kızın elini tutabilmek için ne yalanlar söyleriz. Gözlerinde kutbu görüyoruz, dünyayı görüyoruz diye. Evlenince o kız aynı kadın değil mi? Onu evlenince unutuyoruz. Cizre’de bir lise öğrencisinin dediği unutulmazdı: Türkleri düşman gibi görüyordum ta ki buraya da bir dershane açılıncaya kadar. Sonra sizleri sevdim. Eğer çok önceden buralara gelseydiniz belki de buralarda hiç terör olmazdı. Öğrenci tercihleri genelde Batı illeri. Biz aynı ulusun çocukları ve Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşlarıyız. Kadın ve erkek hepimiz vatandaşız. Türkiye sadece erkeklerin vatanı değil. Bizimle birlikte bu ülkeyi, bu bölgeyi kalkındırabilirsiniz. Tıpkı Atatürk’ün dediği gibi: Toplumun bir yarısı zincirlerle yere bağlıyken diğer yarısı gökyüzüne yükselemez. Uçmak için bizim kanatlarımıza ihtiyacınız var. İnsan kutsal bir varlıktır. Farklılıklarıyla birlikte yaratılmıştır. Farklılıklar zenginliğimiz. Doğu Batı farklılığı da böyle. Doğulu potansiyel suçlu değildir, Batılı da Doğuyu sevmeyen, küçümseyen değildir. Önyargılar önümüzü tıkıyor. Bunları atalım. Elimizdeki tuğlalarla aramıza duvarlar değil, köprüler örelim. İnsan kültür demektir, insan kültürüyle vardır. Bizim kültürümüz sevgi kültürüdür. Sevgi umut demektir. Umut ise gelecektir. Kültürün en önemli araçlarından biri eğitim diğeri sosyal alanlar, yani sineması, tiyatrosu, çay salonu. Yatılı bölge okulları, kız meslek okulları umarım açılır. Açılan ekonomik paketlerden daha önemlisi bölgeye sosyal ve kültürel bir paket hazırlanmasıdır. Biz buraya “Gönüller yapmaya geldik” bundan büyük fabrika da yok. Türkiye ve Doğu kalkınacak, büyüyecek. Bunun için yeter ki sonuna kadar çaba gösterelim ve hiç kuşku duymayalım. Düşündüğünüz, inandığınız ve güvenle beklediğiniz her şey mutlaka gerçekleşir. NEVVAL SEVİNDİ

Anakültür Derneğini 1997′de kurduk.İlk 8MArt kutlamalarını büütn Güneydoğu’da köy köy gerçekleştirdik.

Kimlik

Mart 20 2007Yorum Yok Kategori: Zaman

YEREL TARİHE SAHİP ÇIK
Çanakkale savaşının dillere destan öyküsünü 90 yıl sonra fark eden Türkiye ruhunu arıyor. Kurtuluş savaşımızı yaşayan insanlar hakka yürüdükten sonra kalan on kişiyle Kurtuluş Savaşı belgeseli çekmek ve yayınlamak da ne akıl derken TRT’nin 1970’de Kurtuluş Savaşı için sözlü tarih çalışması yaptığını öğrendim.  

İnsan

Mart 18 2007Yorum Yok Kategori: Zaman CumaErtesi

Ismarlama insan modeli

İnsanlara mal satmak için neler yapılıyor reklam dünyasında? İnsan davranışlarını çözmek ve ikna yöntemleri için neler yapılıyor acaba? Reklamcılar gerçekte insanların ne istediğini bilmediğine inanır ve buna göre iş yönetir  

Yusuf ÇOPUR HAlıkent’te yazdı

Mart 15 2007Yorum Yok Kategori: Basında

Yusuf ÇOPUR C.B.Ü. Eğit.Fak. copuryusuf@hotmail.com ÇOK SEVİNDİ’K… Nevval Sevindi… Çiçek yüzlü, sevgi gözlü bir hanımefendi… Yaklaşık 7 yıldır okuduğum, takip ettiğim, bir çok yazısının altını çizdiğim bir yazar… Türkiye’de incinmenin kadınların kaderi olmadığını anlatan, kanserin yenilemeyecek bir düşman olmadığını kanıtlayan bir mücadele âbidesi… Kadının aslında dinimizde dahi bulunmayan kural! ve kaidelerin! toplumsal anayasa haline gelmesine baş kaldıran bir aydın… Toplumuyla, halkıyla, geçmişine ve geleceğine bağlı bir münevver şahsiyet… Nevval Sevindi’yi kelimelerle anlatmaya ne hacet? Atalarımızın sözü “Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz” değil miydi nihayet? 11 Mart Pazar Günü ilçemize “Ne Kadar İlgi O Kadar Sevgi” konulu bir söyleşi yapmak üzere gelen Sevindi’yi ilk olarak geçen yıl davet etmiştim. Programının yoğunluğundan dolayı gelemeyeceğini söyleyen ama bir gün muhakkak -daha önce de geldiği ilçemize- gelmek isteğini belirten Nevval Sevindi’nin “bir gün” dediği gün gelip çatmıştı…

11 Mart Pazar Günü ilçemize “Ne Kadar İlgi O Kadar Sevgi” konulu bir söyleşi yapmak üzere gelen Sevindi’yi ilk olarak geçen yıl davet etmiştim. Programının yoğunluğundan dolayı gelemeyeceğini söyleyen ama bir gün muhakkak -daha önce de geldiği ilçemize- gelmek isteğini belirten Nevval Sevindi’nin “bir gün” dediği gün gelip çatmıştı… Tatlı bir esrimeyle, yorucu bir günü haber veren alarmlı saatin sesiyle uyandım Pazar sabahı… Bu sabahlar ki bitmesini istemediğim günlerin ilk mahmurlukları… Uyanmadan önce nazlanmayı, mızmızlanmayı o kadar istedim ki ömrümce… Ama nazlanmak ve mızmızlanmak yok gurbet elin lügatinde… Siyah bir araba yanaştı öğretmen evine… Sığmayan bir sevinç doldu yüreğime… Televizyondan görmüş, gazeten okumuştum ama yine de merak ediyordum “Nevval Sevindi nasıl biri” diye… Arabanın kapısı açıldı… Etrafa sevgi saçıldı… “Sevgi” gelen insanın bir diğer adıydı… İşte Nevval Sevindi karşımda… Çiçekleri sevdiğini biliyordum çiçek yüzlü insanın… Uzattım elimdeki rengarenk buketi… Şöyle baktı çiçeklere, tebessümüyle okşadı onları ve “teşekkür ederim” dedi bizlere… O çiçekleri Demirci’den gidene kadar yanından ayırmadığını günün sonunda anlayacaktım… Öğretmen evinin insanı ferahlatan balkonunda yudumladık ilk çaylarımızı. Sevgili Ümit Er, Züleyhâ Yüksel’le beraber… Temiz havayı içimize çekmenin verdiği huzurla daldık sohbete… Doymak ne mümkün Sevindi’ye… Demirci’nin nadide mekânlarından olan Chackra Restourtan’ta derin bir sohbet eşliğinde yapılan kahvaltının, ve şöminenin sıcaklığında yudumlanan çayların güzelliğini anlatmak ne mümkün? Tarih, edebiyat, sanat ve hayata dair koyulaşan sohbetin ılıklığında büyülenen yüreğim içime sığmıyordu adeta… Sevgiydi konuşulan, aşktı, muhabbetti, sevebilmekti aslolan… Sevebilmek ve sevdiğini hissettirmek işte mutluluğun formülünü arayanlara verilecek tek cevap… Sevmenin ve sevilmenin insanoğlunun fıtratında olan bir ihtiyaç olduğunu belirten Sevindi’nin sözleri çok dikkat çekiciydi: “ Biz seviyoruz, ama bu sevgimizi göğüs kafesimizde gizliyoruz. Sevmek güvercinin bir kanadıysa sevdiğini hissettirmek de diğer bir kanadıdır.” Bu sözlere katılmamak mümkün mü? Biz, genellikle sevmemizin yeterli olduğunu düşünüp tek kanatla taşımaya çalışıyoruz hayatı. Ve maalesef çok çok sonradan öğreniyoruz tek kanatla taşınamayacağını hayatın. Baba sever, belli etmez, bey sever hanım bilmez, hanım sever bey görmez, şu bir gerçektir ki bu ömür böyle geçmez… Evet sevmeli insan, tabii ki sevilmeli, ama sevdiğini de söylemeyi asla ertelememeli… Yüreğindeki sevgiyi gizlememeli, fark ettirmeli sevdiğine sevildiğini… Halıkent Gazetesi ziyareti Nevval Sevindi’yi oldukça etkileyen bir bölümdü. Genel Yayın Müdürümüz Cengizhan Erdem Bey’in eşsiz arşivi büyüledi Sevindi’yi… Cengizhan Bey’in babası Namık Kemal Erdem Bey’in 54 tarihli bir yazısının günümüze ışık tuttuğunu öğrenince Nevval Sevindi gibi bizler de şaşırdık. Zamanımızın darlığından birkaç dakika kalabildik Halıkent’te. Teşekkür ettik orta şekerli kahve için Cengizhan Bey’e… Daha sonra Turgut Bey’in misafiri olduk Zaman bürosunda. Orda da ancak kalabildik birkaç dakika… Ve 50. Yıl Çocuk Kütüphanesi ziyareti… Nevval Sevindi kütüphanenin 7 yıldır âtıl bir vaziyette kalmasına üzüldüğünü ama şu anda çiçeklerle donatılan bu kütüphanenin tertemiz ve nezih bir ortamda çocuklara hizmet vermesinden oldukça memnun olduğunu belirtti. Ve Demirci Gençlik Derneği’nin gerekliliğinden bahsetti. Tabi hanımlar derneğimizin olup olmadığını sordu. Ben de İlknur Bursalı Hanım’ın Kadınlar Derneği başvurusunu yaptığını bir gün önce öğrenmiş olmanın rahatlığıyla “Kadınlar derneğimiz kuruluş aşamasını tamamlamak üzere” dedim. .. Vakit çok dardı. Nevval Sevindi’nin lügatinde her ne kadar “yorgunluk” kelimesi olmasa da ben kıyamazdım konuğumuza… Uğurladık Sevindi’yi doğa kokulu kaplıcalarımıza…. Ve söyleşi saati geldi çattı. İçimdeki hüzün iyice arttı. Hüzün dedim, çünkü günün sonu yaklaşıyordu, birazdan söyleşi bitecek, kitabını imzalatmanın mutluğuyla insanlar evlerine dönecek, ve mutluluk, heyecan ve hüznü yaşadığım bir gün de böyle bitecek… “Hüzün cemaatinin mensubu olmak” kolay değil tabi… Her anımız hüzündür bizim… “Sevmediği zaman duyamaz insan” diye başladı Nevval Sevindi söyleşisine… Bu söz, sadece bu söz bile anlatmaya yeterdi her şeyi… Bu söz yetti gözler önüne sermeyi gerçeği… Toplumumuzda maalesef sevgi sağırı insanların sayısı her geçen gün artmıştı. Aile içi şiddet, “insan” demekten imtina edeceğim hemcins olmaktan utandığım kişilerin eşlerine, çocuklarına yaşattığı vahşetin, önceden “kim önce okul kapısına çıkacak” yarışmasının heyecanıyla beklenilen okul çıkış zilinin, okullar, sınıflar arası “düello” nun habercisi olmasının, nazenin, burcu burcu hayat kokan genç kızların düşürüldüğü tuzakların, gençlere kurulan tezgahların en önemli sebebi de sağırlık değil midir? Sevmeyen insanın, sevmeyen toplumun sağırlığı değil midir bu feci çığlığın kaynağı? “Sevginin samimiyeti”ne dikkat çekti Sevindi. İşte bir sağırlık daha, samimiyetin sağırlığı… Sevgiyi samimiyetten ayırmak mümkün değildir. Samimiyetsiz sevgi, sevgisiz samimiyet olmaz, olamaz. Ne zaman ki kaybettik sevgiden samimiyeti, işte o zamandır taşıyoruz yanımızda cehaleti… “Sevginin kadir olamayacağı hiçbir şey yoktur” dedi Nevval Sevindi. Evet, öyle bir güçtür ki güçlüleri, en zayıflara hizmet ettirir sevgi. Güçlünün haklı olduğu bu zamanda, haklının güçlü olmasının tek çaresi o gücün adının sevgi olmasıdır. Gücümüzün kaynağı nükleer silahlar, tanklar, füzeler değil de “sevgi” olursa, o zaman ölmez bebecikler kundakta, katledilmez anacıklar yatakta… Sevginin gücüne olan inancımızı ne zaman ki kaybettik, kendimizi arar olduk dehlizlerde… Denilebilir ki böyle güzel bir söyleşi sonrasında bunlar mı yazılır. Haklı olabilirsiniz… Ama söyleşiden not aldığım yukarıdaki üç cümle bile yaşananları özetlemeye yeter. İşte Nevval Sevindi belki de unuttuğumuz “sevgi” nin varlığında, yokluğunda neler olabileceğini hatırlattı bizlere ki yokluğunda neler olabileceğini tecrübe ediyoruz toplumca… Sevgiye inanmanın, onu hatırlamanın zamanı geldi geçiyor zannımca… Ve imza saati… Okurların belki de en mutlu olduğu anlar. Onları uzaktan izledim… Yüzlerindeki tebessümü yüreğimin en derininde hissediyordum. Onlar sevdikleri bir yazarın yanında ve yakınında olmaktan, ben ise bu duruma vesile olmaktan dolayı mutlu ve huzurluydum. Oradaki her okurun tebessümü yüreğime dalga dalga mutluluk yayan birer sevgi rüzgârıydı. Chacra Restorant’taki akşam yemeğine Başkan Bey’in tatlı sohbeti vurdu damgasını. Öğretim görevlilerimizden Dr. Bilâl Elbir, Resul Attila, Ertuğrul Erdoğmuş, Yurt Kur müdürümüz Güngör Bey, ve çok sevdiğim değerli bir kaç arkadaşımın katıldığı yemekte yaşanmış ve yaşanmaya dair ne varsa konuşuldu her şey. Nevval Sevindi Demirci Kebabını oldukça beğendiğini ifade etti.” Yerel olan güzeldir” dedi… İçilen çaylar, söylenen sözler derken zaman ayrılık zamanıydı. Teşekkürü bir borç bildiğim, bu söyleşide emeği geçen başta Belediye Başkanımız Mithat Erşehin olmak üzere, Sayın Bilâl Elbir’e, Sayın Kâzım Aysan’a, sevgili Nevin Aktaş’a , sevgili Ümit Er, Züleyhâ Yüksel, Akın Akar, Ali Balta, Mustafa Uras’a sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum… İşte gelmişti yine veda meleği… Alıp götürecekti Nevval Sevindi’yi… O kadar alışmıştım ki Sevindi’ye… Sanki yıllardır aynı ortamı paylaşıyor, aynı mekanda buluşuyorduk… Evet, yanlış değil bu. “Sevgi” ortamında “sevgi” mekanındaydık hepimiz… Bundandı yabancılık çekmememiz… Beyaz bir lâle masumiyetinde, beyaz bir lâle asaletinde, beyaz bir lâle sadâkatinde geçen o gün de bitiyordu artık… Gittim evime… Büründüm mavi nevresimime… Kapadım gözlerimi… Tekrar yaşadım günü…

Vatan Gazetesi’nde

Mart 15 2007Yorum Yok Kategori: Haberler

Almanya’daki Türk kadını yükselişte Türkiye Araştırmalar Merkezi Vakfı (TAM) ile Türkiye İşveren Sendikaları Kondfederasyonu (TİSK) işbirliğiyle yürütülen ‘Avrupa’daki Türk Kadını’ başlıklı araştırma sonuçlarına göre, Türk kadının bilinenin aksine, toplumun pekçok sahasında varlık gösterdiği, özellikle genç kuşağın sosyal, kültürel ve ekonomik alanda kayda değer bir ilerleme sağladığı ortaya çıktı 08.01.2007

Almanya Örneğinden Hareketle Avrupa’daki Türk Kadınlarının Yaşam Koşullarına Dair Bir Analiz’ başlıklı araştırmada Almanya genelinde 1000 Türk kadını, 500 Türk erkeği ve 30 Avrupalı aydın kadınla telefon aracılığıyla anket düzenlendi. Anketin sonuçları TAM direktörü Prof. Dr. Faruk Şen, TAM direktör yardımcısı Gülay Kızılocak, TİSK Başkanı Tuğrul Kutadgubilik ve yazar Nevval Sevindi tarafından Radisson SAS Oteli’nde düzenlenen bir toplantıyla basına duyuruldu. TÜRK KADINI EĞİTİM VE POLİTİKADA ERKEKLERLE YARIŞIYOR Günümüzde Almanya’da 4 milyon 300 bin Türk’ün yaşadığını ve bunların yüzde 47′sini kadınların oluşturduğunu belirten TAM Direktörü Prof. Dr. Faruk Şen araştırma sonuçlarına göre Türk kadınlarının yüzde 33.6′sının iş yaşamında yer aldığını ve erkeklere oranla daha rütbeli işlerde çalıştıklarını söyledi. Almanya’da öğrenim gören 30 bin Türk öğrencinin yüzde 41′ini kızların oluşturduğunu belirten Şen, şunları söyledi: “Almanya’daki dönercilik, berberlik ve avukatlık sektörleri son yıllarda Türkler’in eline geçmeye başladı. Almanya’da 1050 Türk avukat var ve bunların yüzde 58′i kadın. Almanya federal ve eyalet parlamentosundaki 12 Türk milletvekilinin ise 8′i kadın. Bu veriler Türk kadınının Avrupa’daki sosyal ve siyasal yaşamda ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor.” TAM Direktör Yardımcısı Gülay Kızılocak, ise araştırma sonuçları hakkında bilgi verdi. Verilere göre Almanya’da yaşayan Türk kadınlarının yüzde 50′den fazlası çalışmaktan memnun, yüzde 97′si kadın hak ve özgürlüklerinden haberdar, yüzde 83′ü ekonomik özgürlüğe sahip, kız çocuklarının meslek edinme oranı ise yüzde 92. ALMANYA’DAKİ TÜRK TOPLUMU TÖRE CİNAYETLERİNE KARŞI Almanya’da yaşayan Türk kadınlarının yüzde 42′sinin aile birleşmesiyle ülkeye geldiğini, yüzde 55′inin ise Almanya doğumlu olduğunu belirten Kızılocak, aile içi şiddete hem kadınların hem de erkeklerin yüzde 77 oranında karşı çıktıklarını ve şiddetle mücadelede sert tedbirlerin alınmasını istediklerini ifade etti. “Almanya’da Türk erkekleri kadınlarını döven, töre için öldüren bir erkek imaj var’ diyen Kızılocak araştırma sonuçlarının bu ön yaragıların doğru olmadığını ortaya koyduğunu kaydetti. Kızılocak, Türk kadınlarının çoğunluğunun Alman aile yapısını özümsediklerini, ancak Alman kadınlarını iş hayatına fazla zaman ayırdıkları için aileye ve çocuğa gereken önemi verememekle eleştirdiklerini de ekledi. AİLE İÇİ ŞİDDET ETNİK DEĞİL, SINIFSAL TAM Direktör Yardımcısı Gülay Kızılocak, aralarında siyasetçi, sanatçı ve yazarların da bulunduğu 30 Avrupalı aydın kadınla yapılan anketin sonuçlarını da aktardı. Avrupalı aydınların özellikle aile içi şiddet ve töre cinayetleri konusunda Türk kadını aleyhinde oluşan imajı eleştirdiklerini belirten Kızılocak, “Avrupalı aydınlar, Türk kadının eğitim ve meslek hayatındaki durmunun çok iç açıcı olmadığını ancak yeni neslin büyük bir atılım gerçeklşetirdiğini belirttiler. Aydın kadınlar ayrıca aile içi şiddetin tüm dünyada yaşanılan sınıfsal bir sorun olduğu, etnik nedenlere dayalı olmadığını ifade ettiler” diye konuştu. Kızılocak, aydınların, Avrupalılar’ın Türk kadını hakkındaki olumusuz ve ön yargılı düşüncelerinin giderilmesi için, modern ve başarılı Türk kadınlarını ön plana çıkararak rol model oluşturulması yönündeki çözüm önerisinde bulunduklarını da anlattı. Yazar Nevsal Sevindi, Almanya’da son yıllarda yayınlanan televizyon dizilerinde Türk ailelerin yaşamlarının konu alındığını ve Türk ailelerinin birbirine bağlı, sevecen ve hoşgörülü insanlar olarak tasvir edildiklerini söyledi. TİSK Başkanı Tuğrul Kutadgubilik ise, “Türkiye iki ayağıyla koşan bir atlet olabilmek için kadın erkek eşitliğini benimsemelidir” diyerek önümüzdeki yıl yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bir Türk kadınının cumhurbaşkanı olmasını çok arzuladığını söyledi. Araştırma sonuçlarının önümüzdeki hafta Berlin’de ve ardından şubat ayı ortalarında Brüksel’de düzenlenecek bir toplantıyla Avrupa kamuoyuna sunulacağı belirtildi.

DYP Sevindi ‘ye SEVİNEMEDİ!

Mart 15 2007Yorum Yok Kategori: Haberler

Mahmut Övür yazdı 9mart2007 Sabah gazetesi

DYP ‘Sevindi’ye sevinemedi! Türkiye’de siyasetin nasıl yapıldığının en çarpıcı örneği geçtiğimiz hafta DYP’de yaşandı. Manken Şebnem Schaeffer bir törenle DYP’ye katıldı. Aslında bir mankenin DYP’ye katılmasına kimsenin itirazı yok. Ancak ilginç olan şu; o gün o toplantıda DYP’ye katılan bir isim daha vardı: Gazeteci yazar Nevval Sevindi . O gün DYP’yi Schaeffer’le manşetlere taşımayı hedefleyen politik deha kimse doğrusu tebrik etmek gerek. Çünkü hedefine ulaştı. Tabii o hedefine ulaşırken DYP’nin iktidar hedefine ne kadar yaklaştığı bir hayli tartışmalı. Neden derseniz anlatalım. Aynı toplantıda DYP’ye katılan Nevval Sevindi, magazin yıldızı Schaeffer sayesinde açıkça gölgede kaldı. Ve kimse Sevindi’nin DYP’ye resmen katıldığı konusunda bilgi sahibi olmadı. Oysa siyasetle biraz ilgili olanlar bilir. Sevindi, ağzı laf yapan, kadın hareketiyle yoğun ilişkisi olan, İstanbul gibi tartışmaların odağında bir kent hakkında bilgi sahibi olan aydın biri. Tartışma programları açısından da bir hayli deneyim sahibi. Peki DYP yönetimi bu ismi nasıl değerlendirdi? Doğrusu Sevindi’nin adını ve gücünü kullanmayı beceremedi. Bir parti kendi çıkarını koruma konusunda bu kadar beceriksiz olabilir mi? Dahası DYP, öyle sıradan bir parti değil, bu ülkenin son 50 yıllık tarihine imza atmış bir geleneğin devamı. Genel Başkan Mehmet Ağar ise tüm eleştirilere rağmen sivil siyasetin güçlenmesi için çaba harcayan ve “düz ovada siyaset ” çağrısıyla son döneme damgasını vuran bir isim. Bence Schaeffer’i partiye çağıranlar, sadece Sevindi’ye değil bu misyona da gölge düşürdü. Bu da açıkça siyasi acizliğe ya da parti içi ayak oyunlarına işaret ediyor… DYP yönetimi öncelikle rakiplerine koz veren bu süreci kimlerin örgütlediğini ortaya çıkarmalı ve bir an önce siyaseti doğal mecrasına çevirip, projeleriyle tartışma gündeminde yer almalı.

Sayfa 1 / 3123»