Şubat 28, 2007

Evlendim

Şubat 28 2007Yorum Yok Kategori: Haberler

Yalçın Bayer Hürriyette yazdı Hürriyet Avrupa genel yayın yönetmeni Kerem Çalışkan ile Zaman gazetesi yazarı Nevval Sevindi evlendi….

Herkese duyuruyorum arkadaşlar…… Ben Nevval Sevindi Çalışkan oldum. 13 Şubat 2007′de Frankfurt Başkonsolosluğunda evlendik. Sayın başkonsolos Boğaç Gürdere ve eşi Can hanımefendi dahil herkesin neşeli bir ortam sağladığı nikahımız kıyıldı. Frankfurt Hürriyet camiasının ve yakın dostlarımızın katılımıyla geçen evlilik törenimiz için herkese teşekkür ediyorum. Şimdi çok mutluyuz. Tebrik eden herkese çok teşekkür ediyorum. Nevval Hanim Merhaba, Yeni bir hayata “Merhaba” dediginizi ogrendim ve tebrik etmek istedim. Hayirli ugurlu olsun, Allah mesut etsin, omur boyu mutluluklar dilerim. Saygilarimla, Fatih BALCI SEVGİLİ NEVVAL HANIM Öncelikle kurdugunuz yeni hayatta sonsuz mutluluklar diliyorum.Umarım herşey sizin için çok iyi olur. Yani kısaca evliliğinizi kutluyorum. Bu gün 8 Mart ve ben kadınlar gününü kutlamak yerine ( mutlaka sabah okumuşsunuzdur ama ) Bekir Çoşkun’un bu yazısını yolluyorum. Sevgiler…Işın

Kültürevi

Şubat 28 2007Yorum Yok Kategori: Politika

1993′de kurduğum ve 7 yıl yöneticilik yaptığım Pimapen Kültürevi kültürevi adıyla kurulan ilk merkezdi.Levent’te açılan ilk mekanında 3 milyonluk Levent bölgesinde bir ilk idi.Ayni zamanda STKlar network’ü kurma girişimim başarılı olmuş ve bölgedeki tüm STK’ları ilk kez biraraya getirip iletişimi sağlamıştım.maalesef tüm bilgi ve belgeler elimde kalmadı.kalanlardan bir kısmını yayınlıyorum.

KÜLTÜR PENCERESİ DERGİSİ BAŞYAZISI* “Kent,göze sunduklarıyla,ya kıvanç verir ya da tasa;soyluluk duygusu,gurur ya da isyan,tiksinti , aldırmazlık,mutluluk ya da bıkkınlık. Hiçbir dönemde bir toplum,bizimki kadar şaşkın,çaresiz kalmadı.Yaşamın maddesel süreciyle düşünsel davranış biçiminin doğal öğeleri arasındaki ilişkiyi böylesine koparıp yitirmedi.Amaçlarla araçlar arasında bir ilişki kopmasıydı bu,izlenecek bir çizginin yokluğuydu.Yapı alanında tutarsızlık dorukta bugün ve bir tür Bizans entrikacılığı,bir uygarlığın sahip olduğu en büyük gerçekleştirme olanaklarının akıllı amaçlara yönelmesini engelliyor.En büyük maddesel gücüne ulaştığı anda insanoğlu,görme yeteneğini yitiriverdi. Yeni bir yapı dünyası doğdu,her yanı istila eden,iğrenç,tuhaf,kaba,kötü ve çirkin;manzaraları,kentleri,yürekleri kirleten.”Bunları Le Corbusier’in Fransa için söylediğini yazmasam belki bir çoğunuz İstanbul’u anlattığımı sanabilirsiniz.Çevremize baktığımız zaman bu ortak duygunun boğazımıza sarıldığı aşikar.”Yapılacak bir şey yok”diyen insanların bize sunduğu acımasız yazgının yerine derin kökleri olan kötülük ve çirkinlikle mücadele derin kökleri olan iyilik ve estetikle göğüslenebilecek bir kültür atmosferidir.Bu kültürel ortam kentin nefes aldığı ve yeniden ürettiği bir nefestir.”Her yüz bir mucizedir.Onu taşıyan insana saygı duymayı öğretmek gerekir..” Şiddete ve çirkinliğe daha fazla şiddet ve çirkinlik üreterek karşılık vermek bir yöntem değildir.Üç bin yıllık bir metropol olan İstanbul’un ya da on bin yıllık kente sahip Anadolu’nun bugün üretmesi gereken kent kültürü ve insan davranış biçimleridir.Aşkı,sinemayı,estetik değerleri ve sanatın her alanını bulmalıyız kentte.Gece yürünebilen sokakları olmalı bir kentin.Bir kentten çok efsane olan bir kentin insanı olmak için “kent kültürü”nün üretici mekanları daha fazla olmalı. PİMAPEN Kültürevi , kentine,kültürüne sahip çıkan/çıkmak isteyen, ülke ve kentin sorunlarıyla ilgili vatandaşlara kapılarını açalı dört yıl oldu.Bu yeni yılda yine sizlerle birlikte konuşacağız,tartışacağız ve vatandaş olma bilincinin yaygınlaşmasına olduğu kadar günün çirkinliklerinden sonra lezzet alınacak iyilikleri,bilgiyi birlikte yaşayacağız.Tüm dünyada kötülüklerden ,çirkinliklerden geçilmiştir,geçilecektir.Önemli olan bunlara karşı direnen duyarlı bireylerin yaşamın uyumuna yaptıkları katkıdır.Hiç bir katkı küçük değildir.Kötü olan varlığını ortaya koyamayan,temsil edilmeyen ve kendini ifade edemeyen katkı sahibidir.”Buluşun,yaratıcılığın gücüdür bu ve insana içindeki en saf şeyleri verme olanağını sağlar.Başkalarına sevinç götürebilmek için:evlerin gündelik sevincini…” Bir çok sıkıntı buluşmanın sevinç saatleriyle dengelenir yaşamda.. NEVVAL SEVİNDİ *Kültür penceresi dergisi Kültürevi’nin bir yayını olarak basılıyordu. ÇOCUKLARIMIZ VE DÜŞLER Mısırlılar pek az tarih ya da geçmiş ve gelecek duygusuna sahiptiler.İçinde yaşadıkları dünyayı esas olarak durağan ve değişmez görüyorlardı.Geçmiş ve gelecek ilgi duymaktan uzak kavramlar olduğu gibi ,bütünüyle şimdiki zaman içinde ifade ediliyordu. 1750 gibi bir başlangıcı modern zamanların girişi olarak alırsak,beklentiler ve gelecek fikrini giyotinden kaçmak için intihar eden filozof Condorcet şöyle ifade eder:”İnsanın mükemmelliği aslında sonsuzdur ve bu mükemmelliğin bundan sonra onu durdurabilecek her türlü güçten bağımsız olarak ilerleyişinin,doğanın bizi üzerine yerleştirdiği yerkürenin ömründen başka hiç bir sınırı yoktur.” 21.yüzyılın insan ve kültür merkezli yeni yapılanması çevre dahil her konuda yeni duyarlılıklar oluşturmakta. PİMAPEN Kültürevi de bölgesel bazda yerleştirmeye çalıştığı iletişim ağıyla kentli insanın yaşamını zenginleştirmeyi hedefliyor çalışmalarında.Bu senenin konusunu “çocuklar” olarak belirleyen Kültürevimiz çocuk istismarına yönelik bir dizi konferansı yaptı.Yardıma muhtaç çocuklarla birlikte kutladığımız yaşgünü partileriyle sevgiyi paylaştık 60 çocukla.Onların ihtiyacı olan sıcaklığı,dostluğu onlara taşımaya çalıştık. Levent bölgesindeki okullardaki çocuklarımızla gerçekleştirdiğimiz resim yarışması ve sergileriyle onların düşlerini,yeteneklerini heyecanla paylaştık.Onlarla birlikte sevindik.Anaokulu öğrencilerinin sergisini görülmeye değer bir “çocuk psikoloji labratuarı” durumundaydı.Onların sevgiyi,acıyı anlattıkları resimler çok etkileyiciydi.Yarışmayı değerlendiren sevgili ressamlarımızla bir gözlemimiz çok etkileyiciydi; ana ve ilkokul düzeyinde çok zengin olan düş dünyaları,yaratıcılıkları orta düzeyde azalıyor ve lise sıralarında ise resim bulmakta zorlanmamız anlamlıydı.Çocuklarımızın düşlerini nasıl öldürdüğümüzü anlatan bir semboldü bu.Eğitim adına çocukların büyüdükçe düşlerden ve renklerden uzak düşmelerine bir mazaret bulmamız çok zor sanırım.Onların özgür ve yaratıcı zihinlerini nasıl körelttiğimizi kendimize sormamız şart.Yoksa modern çağın “gelecek” diye belirlediği kavramın içini doldurmamızın imkanı yok. Çocuklar geleceğimiz demek yeterli olmuyor.Yaşadığımız kentteki yoksul ve bakıma muhtaç çocuklara sahip çıkmazsak,en azından haftada bir saat bir çocuğun elini tutacak zamanımız yoksa çocuklarımız da olmayacaktır.Eğer yaşadığımız çevredeki çocukların sadece okula gitmesini yeterli görürsek çocuklarımızın geleceği “meslek”le sınırlı olacaktır.Çocukların şiddete uğramasına ve istismarına karşı mücadele etmezsek çocuklarımız ve geleceğimiz tehlikede demektir. PİMAPEN Kültürevi kentte yaşamanın bir anlamı olmalı diyor ve kültürel her etkinlikte sizleri ve çocuklarınızı bekliyor.Çevre,sanat ve kültür çalışmalarımıza her katılımınız düşlere,kente ve geleceğe katkıdır. NEVVAL SEVİNDİ YENİ YILIN DEĞİŞİMİ PİMAPEN Kültürevi sizlerle yeni bir yıla “Merhaba” diyor. Dünya ve Türkiye aynı zamanda yeni bir yüzyıla giriyor. Yeni yüzyılın kurgulanan dünyasının dinamiği değişim. Zihinsel alanda bir devrimi gerektiren değişim zihinsel haritamızı genişletmemizi istiyor bizden. Global bir dünya küçük bir köye dönüşürken ortak değerlerimiz artıyor. Onunla gelişen bir diğer eğilim yerelleşme. Biz yıllarca bunun için gerekli kültürel alt yapıya karınca kararınca bir katkımız olsun diye uğraştık Kültürevi olarak. Çünkü kendi tarih perspektifinden ve değerlerinden bir ulus olamaz. Özgün fikir üretiminin arka planını bu zihinsel dünya oluşturabilir. Kültürel yeniden üretim yapamayan ulusun dünyaya entegre olması mümkün görünmemektedir. Değişim toplumsal, siyasal ve kültürel alanda ilişkiler biçiminin değişmesini de içermektedir. Hepsinin ortasında duran ana unsur ise kadına bakışın değişmesi. Kadın değişimin adı yeni yüzyılda. Dünyadaki gelişmeler bunun kanıtı zaten. Türkiye sosyalizasyonu gerçekleştirmeden çağdaş bir ulus olma şansını yakalayamayacağı için öncelikle kadını toplumsal kalkınmaya entegre etmelidir. PİMAPEN Kültürevi , beş yıldır yaptığı çalışmalarda değişimi gerçekleştirmeye yarayacak düşünsel platformu yaratmaya çalıştı. Şimdi sizin daha fazla bizimle olmanız, birlikte yeni yüzyılın yeni kentini, insanını ve Türkiye’yi yaratacak gücü birleştirerek bir sinerji yaratmamız gerekiyor. Artık biliyoruz ki, toplumun sahiuplenmediği hiç bir şey hayata geçemez. Ortak hedefimiz sevgi ve hoşgörü içinde birarada yaşanacak bir toplum oluşturmak.Kaliteyi yaşama geçirmek. Çünkü artık yeni bir yüzyıla girmiş bulunuyoruz. NEVVAL SEVİNDİ

Konferans

Şubat 28 2007Yorum Yok Kategori: Politika

CUMHURİYETİN 75.YILINDA TORBALI ‘DA VERDİĞİM KONFERANS “Türk ulusunun yüreğinden, vicdanından doğan ve esin veren en köklü, en açık istek ve inanç belli olmuştu:Kurtuluş! Bu kurtuluş çığlığı, Türk yurdunun bütün ufuklarında yansımakta idi.Ulustan başka bir açıklama istemenin yeri yoktu.

Artık bu isteği, dile getirmek kolaydı. Nitekim, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde ulusal istek belirtilmiş ve dile getirilmiştir. Bu kongrelerin ilkelerine bağlı oldukları için ulusça bilinen kişiler,bu topluluk, ulusal örgüte ve dolayısıyla ulusa dayanarak her nerede olursa olsun, ulusun kutsal isteklerini yüreklilikle yerine getirecek ve savunacaktı.”diyor Atatürk ve Misak-ı Milli’nin hazırlanması sırasında her görüştüğü kişi ya da kişilerin kendisiyle görüş birliğine vararak ayrıldıklarını ama sonra “Müdafaai Hukuk Cemiyetini” kurmadıklarından yakınır. Buna bugün cevap istiyorum der Nutuk ‘da. Sorunun cevabını kendi verir: Çünkü bu cemiyeti kurmayı vicdan borcu, ulus borcu bilmek durumunda olan bu beyler inançsız, korkak ve bilgisizdiler İnançsızdılar;çünkü ulusal isteklerin önemine ve kesinliğine, bu isteklerin kaynağı olan ulusal örgütlerin sağlamlığına inanmadılar Korkak idiler; çünkü ulusal örgütlere bağlılığı korkulur durumlara yo açar nitelikte gördüler Bilgisiz idiler; çünkü tek kurtuluş dayanağının ulus olduğunu ve olacağını kavrayamıyorlardı. Padişaha dalkavukluk ederek, yabancılara hoş görünerek, uysal ve saygılı davranarak, büyük ülkelerin ancak bunları gerçekleştirebileceği bönlüğü içindeler “der Atatürk. Baylar bilirsiniz ki, yaşam demek , savaşım ve çarpışma demektir. Yaşamda başarı, kesinlikle savaşımda başarıyla sağlanır. Bu da somut ve soyut yani maddi ve manevi güce yaslanır. Bu nedenle ulusal egemenlik temeline dayanan halk hükümetini; Cumhuriyet’i kurmaya karar verir. Ulus kendi vekillerini seçerken neden kıskanç olamlı sorusunun yanıtı şudur: Sayın Baylar, pek güzel bilirsiniz ki, padişahlarla yönetilmiş bir ülkelerde en korkulacak durum onların düşmanlarca satın alınmalarıdır. Meclislerle yönetilen ülkelerde de en yıkıcı durum, kimi milletvekillerinin, yabancılar adına ve çıkarına çalınmış ve satın alınmış olmalarıdır. Millet meclisine kadar girebilmenin yollarını bulabilen yurt hayinlerine rastlamanın uzak olmayacağına, tarihin bu konudaki örnekleriyle inanmak gereklidir. Bunun için ulus, vekillerini seçerken çok dikkatli ve kıskanç olmalıdır. diyerek milletvekilini seçimi konusuna açıklık getirir. “Saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne değin çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz mayayı çok iyi incelesin, bundan bir an geri durmasın! Baylar ,Cumhuriyetin ilanı ,bütün ulusça sevinç nedeni oldu. Her yerde parlak sevinç gösterileri ve mutluluk açığa vuruldu. Yalnız İstanbul’da iki üç gazete ve yalnız İstanbul’da toplanan bir takım kimseler ulusun bu içten sevincine katılmakta duraksadı, kaygıya düştü. Cumhuriyetin kurulmasına önayak olanları eleştirmeye başladı.” Kurulan bebek cumhuriyete yöneltilen ağır eleştirileri, kuşkuları bize birer birer aktarır Atatürk Nutuk ‘da.Bunu acelecilik olarak nitelendirenlerden tutun da padişaha bile verilmeyen hakların şimdi cumhurbaşkanına mı verileceğini soranlara kadar . Nutuk okunması gereken bir tarihi belge. Burada bize Cumhuriyet kuruluncaya kadar ve kurulduktan sonra neler yaşadığını birinci elden anlatır Atatürk. Bu tarihi belgeyi incelemeden Cumhuriyet hakkında değerlendirme yapmamız zordur. Burada önemli olanın değişim olduğunu bir tek Atatürk kavramıştır. Bu çok önceleri 1902’de söyler: 1902 Haziranı Osmanlının son yıllarındaki tartışmaların yüzyıl başında olduğu gibi hala canlı tutulabilmesi demokrasi adına bir ayıptır. Çünkü demokrasi bir yaşama biçimidir. Demokrasi hoşgörüyle birarada, çeşitlilik içinde yaşama sanatıdır. Ama dünyada yapılan hoşgörü araştırmasında Türkiye en az hoşgörüye sahip ülkeler arasında çıktı. Ülkenin kutuplaşması ve fikir zafiyeti buna neden olmakta. Kendinden farklı komşuya, yabancıya, insana dayanamayan bir toplum. Sadece kendi benzerleriyle rahat eden bir toplum. Demokrat olabilir mi sizce? 1874’de yayınlanan bir karikatürde alafranga ve alaturka giyinmiş iki hanımın birbirine laf atması işlenir: Alaturka giyinen Kız bu ne kıyafet utanmaz mısın der diğeri de bu asrı terakki de (ilerleme çağında) asıl sen utan kıyafetinden diyerek karşılık verir. Bu size bir şeyler hatırlatıyor mu acaba ? Giyim kuşamla dış görünüşle gelişme ve ilerleme arasında kurulan yakın ilişki günümüzde de sürmekte. İnsanlar sadece dış görünüşlerine göre yargılanmakta. Demokrasilerde ise insanlar özgür bireyler olarak değerlendirilir. BU nedenle yetişkindirler ve ne istediklerine saygı gösterilir. Ondan daha fazla birinin bildiği iddia edilmez. Çünkü bu birey hakkına tecavüz. Son dönem Osmanlı aydınları da birbirinden çok farklı kavramlar olan batılılaşma, çağdaşlaşma ve demokrasiyi birbirlerinin yerine kullandılar. Anayasa , parlamento gibi kurumları toplumdan gelen taleplerin sonucu olarak değil de bunları Batılılaşmanın sembolü olarak benimsediler. Bazı modernleşme alametleri yani. Kanuni Esasi taraftarlarınca halk “cühhal” yani cahiller güruhu idi. 2.Abdülhamid döneminde Jön Türklerin gözündeyse halk cahil , ittihatçıların sevdiği tabirle “sebükmagzan” akılsızlardan öteye taşınamadı. Son dönem Osmanlı aydınlarıyla halk arasındaki ilişki aydınlatan/aydınlanan bazında oldu. Siyasal katılım çağdaş yönetimin ihmal edilen bir ayrıntısı olarak kaldı. Esas sinirlenilen nokta ise; bu akılsızlar ve cahiller onları aydınlatmaya çalışanlara her fırsatta nankörlük etmiştir. Türkiye enerjisi bu kadar uzun süredir tüketen yüzeysel tartışmalar yeni bir yüzyıla girerken sona erdirilmeyi bekliyor. Bunun ilacı demokrasi ve fikir özgürlüğüdür. Yaşam kalitesini arttırmaktır. Ülkem benim için ne yapabilir diye sormayın ben ülkem için ne yapabilirim diye sorun der Roosvelt. Demokrasinin temeli devletten beklemek değil devletin ve toplumun kalitesini arttıracak bireyler olmaktır. Bu dünyada hiç bir zaman hazıra konamayız. Başarısız olmaktan korkar insanlar. Başarısızlık zordur ama başarmayı hiç denememiş olmak tek kelimeyle felakettir. Çalışanların ve iyiyi üretenlerin yaratacağı dünya özgür olabilir ancak. Rahatımızı düşünürsek, şikayet etmekle yetinirsek, kendimizi beğenmeye devam edersek, tek ve biricik doğrunun kendi fikrimiz olduğunu savunursak, ülkenin refahını sadece ekonomik kalkınmayla sınırlı görürsek, hem dürüst hem cesur olmayı enayilik sayarsak, böyle olanları hep yalnız bırakırsak, bedavacılığı uyanıklık bellersek 21. yüzyılda diğer ülkeler yanımızdan koşarak geçerken biz seyirci olarak kalırız. Gerçek ve büyük bir ulus olmak ideallerine sonuna kadar bağlı kalmaktır. Mücadeleden, zorlu yıllardan düşe kalka ama bıkmadan devam etmektir. Zordan ve yeni olandan yılanları Atatürk nasıl aşağılıyor size okudum. Çünkü korkaklarla yeni bir ulus yaratılamaz. Bizim ulusumuzun bir ideali var: Muasır medeniyetler seviyesine çıkmak. Atatürk Batılı devletler seviyesi dememiş, batılı olun da dememiş. Muasır devletler seviyesi demiş. Gelişmiş bir uygarlık olmak. Cesaretle ideallere hizmet etmek güçlü ve büyük bir Türkiye’nin temeli ülkemizde.Aşağılık ve pis işleri görmezden gelemeyiz. Kötüler teşhir edilmeli ve adalet yerini bulmalı. Demokrasi hukuk devleti demektir ve adalet toplumun vazgeçilemez kavramıdır. Ama bu demek değil ki sadece kara tablo olarak bakın Türkiye’ye. Eğer karşımızda sadece kapkara bir tablo görürsek o zaman alçakları diğerlerinden ayırt etmek de mümkün olmaz. Bu tablo ahlaki renk körlüğüne neden olur. İnsanlar sonunda ne saldırının haklılığına inanabilirler ne de saldırıya uğrayan adamın dürüstlüğüne; suça olduğu kadar suçlamaya da kuşkuyla bakarlar. O zaman insanlarda infial yaratmakta çoşku yaratmak da imkansız hale gelir. Halkın karamsarlık sonucu böyle bir ruh haline gelmesi tüm alçakların umuda, dürüst insanların da umutsuzluğa kapılmasına neden olur. Demokrasi daha fazla özgürlük ve daha iyi bir hayat için her zaman mücadele edebilme gücüdür. Bunlar iyidir, çünkü bir ulusun geçirdiği aşamaları temsil eder. Politik sıkıntılar, soygunlar, bunalımlar, duvarlar karşısında aklına yıkımdan başka bir şey gelmeyen halk tarihinden habersiz demektir. Türkiye tarihine yabancılaşmış ve hiç bir bilgisi yok. Tarihi bilgimiz olmadan bugünü değerlendirmemiz hep eksik ve yanlış olur. Bu ayarı bozuk bir camdan dünyaya bakmak gibi tepetaklak bir duygu. İçinde bulunduğumuz karmaşadan çıkmak ancak kendi gücümüzle mümkün. Bu karmaşadan daha iyi günlere zaferle çıkacağımıza inanmalıyız ki güçlü bir Türkiye’yi yaratalım. Her istediğimizi anında elde edemiyor olabiliriz amam cesaret ve mertlikle bizim ummadığımız başarıları yakalayabiliriz. Her gittiğim yerde bana seçimden ne çıkabilir ki, ne değişiklik olabilir sorusu geliyor, ya da peki bu karmaşadan , pislikten nasıl çıkabiliriz umut var mı diye soruyorlar. Evet bu karmaşadan ancak kendi gücünüzle çıkabilirsiniz siz olmadan gelecek olamaz . Bu nedenle Cumhuriyet’e inandık. Halk bireylerden oluşan bir topluluk , kuru kalabalık değil. Demos da halk demek. 21. yüzyılda yeni çağda yeni bir ruh ortaya koymalıyız. Bu Türk kültürünün bugüne kadar taşıdığı maddi ve manevi kültürün sentezine dayanmaktadır. Birinden birini tercih etmeye değil. Biz Batı ile Doğu arasında binamaz değiliz. Biz bunun Türk kültürünün felsefi sentezini yaratmış bir ulusuz demeliyiz. Bunun için malzememiz var, biraz da cesaret ve bilgi istiyoruz. Cumhuriyet halkın kendi kendini yönetmesiyse eğer bizim kendi kendini yöneten bir ülkede tek kuralımız var:Ortak çıkarlarımız. Önce Türkiye dersek her şey buna göre ölçülüp biçilmeye başlanırsa ortak zemin bulabiliriz. Yönetim bir çıkarlar çatışması değildir. Yönetim bir ülkenin ufkunu görmek ve o ufku bulutlardan temizlemektir. Atatürk bu nedenle ufku görmek ufku görmek değildir ufkun ötesini görmektir der bize. Ayağa kalmak ve ufku oturduğumuz yerden daha farklı algılamak. Demokrasilerde yönetim herkese danışılarak gerçekleştirilen bir şeydir. Ben yaptım oldu diye yönetim olmaz. Açıkca konuşup tartışmayı rededen herkesi bu danışma meclisinden sürüp çıkarmak gerekiyor. Danışma süreci bir masa etrafında herkesin bir sandalyeye sahip olması. Gelecek ve yeni yüzyıl ayak oyunlarından başka marifeti olmayan politik partilerin değildir. Gelecek , vizyonu ve misyonu olan liderlerin olacak, demagogların değil. Adalet, dürüstlük ve doğruluk adına hizmet edecek liderler yükselen değerlerimiz olacak yeni yüzyılda. Yürütme gücü halkın geleceğinin bekçisidir. Temsil organları tek bir sınıfın ya da halkın bir kesiminin değil halkın tümünün temsilcisidir. Yargıdan beklenen de insanların mülkünden çok refahıyla ilgilenmesidir. Bir insandan söz ederken nasıl onun iyi insan olması kadar sağlam karakterinden de söz ediyorsak ülke içinde sağlam karakter ve ilkeler önemlidir. Bizim ortak ilkelerimiz nelerdir? Ortak ahlaki değerlerimiz neler? Biz sağlam bir karakteri temsil ediyor muyuz? Eğer bunları temsil edemezsek hiç bir yasa, yasak, baskı bu ülkenin iyi olmasına neden olamaz. Biz ne istediğimizi bilmiyorsak gelecek bize gülümsemez. Yasalar cehalet ve körlüğe dayanarak bir bağlılık talep etmez halkından , sadakat ve sevgiye dayalı bir yurtseverlik talep eder. Ölü geçmişin korkularından kurtulmazsak bu üstümüze serpilecek ölü toprağı olur. Nefret ve kutuplaşma ülkemizin yeni bir yüzyıla yeni ruhla girmesinin önünde engeldir. Gelin bu duvarı yıkalım. İngiliz Disrali’nin dediği gibi: Kafasını duvara vuran insanlar gördüm ama kafasını vurmak için duvar öreni görmedim. Biz kafamızı vuracak duvarları elceğizimizle örmeyelim. Kötü koşullarda çocuk yetiştirilemez, enflasyonun ezdiği bir aile mutlu olamaz, doğru dürüst beslenemeyen ya da konutta oturamayan insanlardan verim alınamaz. Asgari insani koşulları yaratmalıyız. Ne yapılabilir? Ülkesini seven kadın ve erkeklerle, onların ruh yüceliği ve zihinsel güçleriyle Türkiye zaferi yakalayabilir. Paylaşılan bir idealimiz ve ortak hedeflerimiz bu zaferin elleridir. Bu bereketi Türkiye ‘ye getirebiliriz. Sevgi yasayla üretilemez ya da düzenlenemez. İnsanalar sevgilerini ifade etmekte şiddete baş vurmadıkları sürece özgür olmalılar. Sevgisizliğinin nedenini mahkemede anlatan Gandhi yasaları sorgular ve der ki: İyi ile işbirliği yapmak ne kadar görevse kötü ile işbirliğini redetmek de aynı ölçüde insanın görevidir. Özgürlüğün kaynağı insandır. Tek başına Gandhi, Atatürk ve tarihi bir çok lider ülke sevgisiyle , iyinin yanında olmakla yeniyi yarattılar. Düşünce suçu utanç verici….. ile bitir. 1997

Lahey’i Kınıyoruz

Şubat 28 2007Yorum Yok Kategori: Analiz

Hollanda insan haklari mahkemesi, bir sene devam eden soykirim mahkemesinin kararini dun Bosna aleyhine verdi, Sirbistan, Hirvatistan, Karadag yi savas disi tutatarak, onlari aklayarak, bosnada bulunan sirplar ile bosnaklar arasinda sehirler arasinda yapilan bir savas ve bu savastan bosnali sirplar suclu bulunmustur, soykirim yok… karar boyle… Şimdi onları protesto edelim,gazetelere protesto yağdıralım. 20 yüzyılı kana boyayan Avrupalı soykırım kültürünü lanetleyelim. Holanda uluslararasý adalet divaný sarayýnýn web sitesi ve tel. nosu var. Buraya protostolar yağdırın: http://www.vredespaleis.nl/showpage.asp?pag_id=429 Carnegieplein 2 2517 KJ The Hague Tel: +31-70-3024242 – buradan fax numarasi alinabilir Rezultat Glasanja imena onih koji su glasali za DA, i vidjecete ko nam je u stvari prijatelj Da Srbija nije poèinila genocid i da nije uèestvovala u zavjeri, odluka je donesena glasovima 13 prema dva, a da nije bila sauèesnik sa 11 prema èetiri, dok je 14, odnosno 13 sudija glasalo da je Srbija prekr¹ila obavezu o spreèavanju genocida i ka¾njavanju Holanda Lahey Uluslararası Insan Hakları Mahkemesinin 15 uluslararasi hakimden oylamada kimler Bosna Hersegte yapilan soykırımdan Sirbistani aklamistir ve soykirima kimler hayir kimler evet demislerdir.. Sirbistanin Soykrim yapmadigina dair Karar 13 karsi 2 oyla verilmistir, Soykirima dahil olmadigina dair 15 karsi 4 oyla verilmistir. Daha doğrusu, Sirbistanin soykirimi durdurmak icin savasa katildigina dair yapilan bir oylama…. Kimin dost kimin dusman oldugu ortaya ciktigi bir oylama… Sirbistan-Karadag soykirim yapmismidir, yapmamismidir…. President: Dame Rosalyn Higgins (United Kingdom) HAYIR Vice-President: Awn Shawkat Al-Khasawneh (Jordan)- EVET Raymond Ranjeva (Madagascar) – HAYIR Shi Jiuyong (China) – HAYIR Abdul G. Koroma (Sierra Leone) – HAYIR Gonzalo Parra Aranguren (Venezuela) – HAYIR Thomas Buergenthal (United States of America) – HAYIR Hisashi Owada (Japan) – HAYIR Bruno Simma (Germany) – HAYIR Peter Tomka (Slovakia) – HAYIR Ronny Abraham (France) – HAYIR Sir Kenneth Keith (New Zealand) – HAYIR Bernardo Sepúlveda Amor (Mexico) – HAYIR Mohamed Bennouna (Morocco) – EVET Leonid Skotnikov (Russia) – HAYIR

1- Amor MAŞOVIÇ- BOSNA HERSEK FEDERASYONU, KAYIP CESETLER ARAŞTIRMA FEDERAL KOMİSYONU BAŞKAN-BAŞKAN YARDIMCISI Bosna Hersek e yapılan saldırılar sırasında, 27.793 kurban cesedinin kayıp olduğu kaydedilmiştir. Bu sayının % 95 1992 den 1995 yılına kadar, Bosna Hersek cumhuriyetin topraklarında olanların karakterine şahitlik edecek olan ve yok edilen sivillerdir. Etnik kimliklerine göre % 92 Müslüman Boşnaklardır. % 6, Boşnak Sırplar, % 1,7 gibi Boşnak Hırvatların ve geri kalan azınlık, Arnavutlar, Romenler, Macarlar ve Bosna Hersek’e yapılan saldırı sırasında burada bulunan yabancılardır.. Biliyoruz ki onlar hepsi öldürülmüştür. Miloşeviç, Karaciç ve Mladiç’’in savaş sırasında hükmettiği bugün ise mirasçılarının hükmettiği, Bosna Hersekin küçük bölümünde, 370 den fazla toplu mezar yeri tespit ettik ve kurbanların cesetlerini bulduk. Mayıs 1993 yılının savaş hatlarını belirten haritada yeşile boyanan bölge Bosna Herkek’in, Ali İzzetbegoviç yönetiminin o zaman kontrolünde olan bölgedir. Açık renge boyanan bölge ise Miloşeviç, Karaciç ve Mladiç askerlerinin kontrol ettiği bölgedir. Burada her bir kırmızı nokta, tespit edilen toplu bir mezarı belirtmektedir. Bunlar sadece bugüne kadar bulunan toplu mezarları göstermektedir. Buradan da görüyorsunuz ki, Karaciç ve Mladiçin askerleri hangi Müslüman, Hırvat köyünden, şehrinden , yerleşim bölgesinden geçtilerse, arkalarında kanlı iz olarak bu büyük toplu mezarları bırakmışlardır. Srebrenisadaki bir tek toplu mezarda, binin üstünde kurban bulunmuştur. Geçen sene, 2006 da Kamenisa adlı yerde, Zvornik yakınında, doğu Bosnada, Drina nehri yakınında toplu soykırımın yapıldığı 1153 kurbanın iskelet kalıntılarının olduğu toplu bir mezar bulduk. Sarayevoda, Kasımdovska caddesi, Sadece Boşnak ve Hırvatların yaşadığı bir cadde idi… 14 Mayıs 1992 de sakinleri tümü evlerinden çıkarıldılar, kurşuna dizildiler. O zamandan sonra dolu dolu 14 sene geçti, onbeşinci yıla giriyoruz, onlardan hala iz yok, cesetleri gizlendi. Bu bize Bosnada soykırımların sürekli tekrarlandığını gösteriyor. Onbinlerce kişi bu soykırımın bizzat içinde idi, onbinlercesi soykırımları biliyor, kurban cesetlerinin tam olarak nerde olduğunu biliyor ve sürekli susuyorlar, 1995 te sustular, Dayton’da sustular, Pariste sustular, taraflar asasında barış anlaşması imzalandığı zaman da sustular, bugüne bugün hala susuyorlar, içlerinde çok azı, çok seyrek olarak konuşuyor, belki de bazı güçlerin baskılarından dolayı bizim ekiplerimize yardım etmeye hazır görünüyorlar. Yok olanların içinde % 12 si kadındır, En yaşlı kadın kayıp, bilinmeyene doğru götürüldüğünde, yok olduğunda 101 yaşında idi, en genç kayıp ise adı olmayan, sadece soyadı olan ve sadece 48 saatlik olan bir kız bebekti. Anne ve babası ona bir isim vermeyi bile başaramamışlardı, ebeveynleriyle ve beraberlerindeki 50 kişi ile, Vişegrad şehrinde bir evde kapatılmışlardı, sonra yakılmışlardı. O, büyük ihtimalle hiçbir zaman bulunamayacaktır. Henüz tamamlanmamış çalışmalarımızın analizlerinden, 200 kurbandan fazlasının yakılmış olduğunu biliyoruz… Foça’da daha önceleri barut deposu olarak kullanılan yerde kapatılan 25 erkek, bir yaz günü 1992 yılında buradan çıkarıldılar, bir ahıra götürüldüler, kurşuna dizildiler, yakıldılar. Şans eseri içlerinden biri kurtuluyor. Bu canlı şahit, savaştan sonra o ahıra götürdü, soykırımın yapıldığı yeri gösterdi, yaptığımız DNA incelemeleri soykırımı doğrulamıştır. Soykırımdan, tek olduğu için canlı kalmayı başaran başka bir şahid bizi Sokos yakınlarındaki bir mağara’ya, götürdü. Vişegrad şehrinden sokaklardan, evlerinden toplanan, serbest bırakılmak üzere, değişimin yapılmak üzere götürüldüğü söylenen 53 erkeğin elleri bağlı ikişer ikişer kurşuna dizildiği, sonra da bombalanan 38 metre derinliği oğlan bir mağara. DNA analizleri Soykırımı doğrulamıştır. Şu ana kadar 19 bin kayıp kurban cesedi bulunmuştur, hepsinin kimlikleri tespit edilememiştir. Son çalışmalarımızda bulduğumuz 3 bin kişi şu anda DNA çalışmalarımızı, analizlerimizi ve isimlerini bulmamızı beklemekteler. Kuyularda, nehirlerde, göllerde, dağlarda, çöplerde, madenlerde, ulaşamadığımız her yerde sayısız kurbanın cesetleri bulunmaktadır. 4-5 sene içerisinde büyük bir sayıyı bulabileceğimizi ve kimliklerini tespit edebileceğimizi umuyoruz. Sanski Most adlı, Doğal bir mağarada katledilen 124 boşnak müslümanın cesetlerini ararken, ikinci dünya savaşından 1944 yılından kalan, çetnikler tarafından kurşunlanan iki Boşnak müslümanın daha cesedi bulunmuştur, DNA larını alabildik, kimliklerini tespit ettik ve kabirlerini yaptırabildık. Bu da, soykırımların sürekliliğini, hiç bitmediğini kanıtlamaktadır. 2. Latin Dilleri Tarih. Prof. Fadila MEMIŞEVİÇ – Tehdit Altında İnsanlar Birliği Bosna Hersek federasyonu Şube Başkanı Mayıs 1992 yılında Zenicada tarih kayıtlarına kanıt toplamak için çalışmalar yaparken gönüllü olarak bu organizasyona dahil oldum, Müslümanlar üzerine uygulanan soykırımı, zulmü, araştıran, belgeleyen Merkezinin kurucularından biri idim, sonra da uluslar arası bir organizasyon ve Merkezi Luxenburg’ da bulunan bu İnsan Hakları Organizasyonun Bosna Hersek Başkanı oldum. Organizasyonun adı Tehdit Altında İnsanlar Birliği, ben Bosna Hersek birimini yürütüyorum. Halen hazırda Bosna Hersek Savaş Kurbanları ile çalışıyorum, yazık ki bu sayı çok yüksek. Mayıs 1992 yılında Sarayevo yakınlarındaki Zenisa şehrinde çalışmalar için bulunuyordum.. Savaş sırasında bu şehir, esirlerin toplandığı merkez konumunda idi. Bu şehre, işkence görmüş insanlar, tecavüze uğramış kadınlar, yerlerinden sürülmüş Müslüman Boşnak insanlar, çıplak, yalın ayak, ellerinde küçük bir naylon poşetle geliyorlardı. Bu şehrin nüfusu 120 bin iken, Kasım ayında yarım milyon yerlerinden sürülmüş insanla 620 bin idi… Meslek olarak Latin dilleri tarih profesörüyüm. Soykırımın yapıldığına kendim de inanmak istememiştim… Okullarda eğitim bitmişti, bütün okullar, savaş kurbanı insanlarla dolu idi. Tecavüze uğramış kadınlar bana geliyordu, kendi başlarına gelenleri bir tanıdığının başına gelmiş olarak anlatıyorlardı, sonra ancak hamile olduklarını anladıklarında kendileri olduğunu söylüyorlardı… Trnopolye esir kampından, 26 Haziran 1992 sürülmüş insanlar trenle geldiler. Omarska esir kampında 6 bin kişi vardı, bu kamta kalan 36 kadına toplu tecavüz edildi. Onlar hepsi Hollanda- Hag İnsan Hakları mahkemesinde şahitlik ettiler. Trnopolye esir kampında on bir esir vardı, çoğu kadın ve çocuktu. Erkekleri öldürebilmek için, 2000 kadını serbest bıraktılar, bütün müslümanlar öldürüldü, kadınlar otobüslerle, vagonlarla Ozren dağına kadar getirildiler, sonra da yayan yürütüldüler, yolda arkalarda bırakarak tecavüz ettiler. Zavidoviç Serbest bölgesine kadar yayan geldiler, onları bekleyen trene bindiler. Serbest bölgeye gelen kadınlarımızı karşılamak için müzikle bekliyorduk, hava soğuktu. Kadınlar çıplaktı, yalın ayaktı, üstleri yırtık, aylarca hiç yıkanmamış, üstlerindeki tek elbiseyle onca zaman… Çıplak vücutlarını utanarak elleriyle örtmeye çalıştılar. Aramızda bulunan erkekler yüzlerini çevirdi, hepimiz üzerimizdeki hırka ve ceketleri otomatikman çıkarıp onları örtmeye çalıştık, korkunçtu, korkunçtu… O zaman dedim ki, bu olanlar bir soykırımdır…! Bilgisayarda verileri toplamaya başladık.300 veriden oluşan belgelemeler. Katledilenlerin verileri-listeleri, kayıpların verileri-listeleri, soykırım verileri-listeleri… Önemli bir faktör olması nedeniyle, Bu belgelerle, Müslümanlara yapılan soykırımı durdurmaları için Almanya’ya gittim. 320 bin Boşnak savaş mültecisini kabul etmişlerdi, ama soykırımı durdurmamışlardı, soykırıma inanmak istememişlerdi. Soykırıma, saldırıya doğal bir felaket gözüyle bakıyorlardı, sel gibi, yangın, gibi, deprem gibi… Vicdanlarını, bize insan yardımı yaparak temizlemeye çalışmışlardı… Bize silah ambargosu konulmuştu, hayatlarımızı kurtarmak için ambargomuz vardı, savunmamızı yapacak silahımız yoktu. “Eğer kendimizi korumamız için yardım etmeyecekseniz, bari bizi koruyun” dedik. Yapmadılar, müslüman olduğumuz için, bunu söylemek zorundayım, sadece müslüman olduğumuz için. Eğer Yahudi olsaydık edeceklerdi… Bunu ben Fadila Memişeviç söylemiyorum, bunu prof. Fransiz BOY söylüyor, bizim soykırım listemizi hazırlayan prof. Bizimle beraber burada acıları yaşan kişi. Ona minnetarız. Sonra başka saldırı oldu, Hırvatların saldırısı… bu trajediyi kendim yaşadım, bir buçuk sene o esarette idim. Yaşananların canlı şahidiyim. Kendi derimde vahşeti hissettim, çareyi gece gündüz çalışmakla buldum. Çok önemli belgeler edinmiştim. Almanya kriminal Polisine savaş soykırımını yapanların listesini vermiştim. O listeden bir kişinin 4 Şubat 1994 yılında Almanyaya gideceğini bildirmiştim, yakalayıp hapsettiler. Kişinin adı Duşko Dule Tagiç, Omarski esir kampındandı, esirlerin kıyımından sorumlu idi. Emir Baliçi katledilmişti. Esir Kampında bulunanları birbirlerine işkence ettirmişti… Almanya onu yakalamakla kendini biraz affettirmeye çalışmıştır. O ilk hapsedilen kişidir 25 yıl ceza almıştır. Buraya, Sarayevoya Ocak 1993 yılında, Foça esir kampından hepsi hamile olarak serbest bırakılan 50 kadın otobüsle geldiğinde, çok iyi hatırlıyorum, kendi gözlerimle gördüm, otobüsün üstünde şunlar yazılı idi : Kendi Sırplarından Ali İzzetbegoviçe” Kadınları doğuma çok yakın zamana kadar kamplarda tutuyorlardı, “bize sırp bir çocuklar doğuracaksınız”, diyorlardı… Kemal adını verdiği bir erkek doğuran 16 yaşında bir kız, çocuğunun yüzüne dahi bakmadan hemen vermiştir. Srebrenisadaki annelere, özellikle savaş kurbanı kadınlara yardım ediyorum. Avrupalı kadınlarla ilgili büyük hayal kırıklığı yaşamıştım, onları kınıyorum, yatlarla geliyorlardı… işbirliği için yalvarıyordum, yardım için yalvarıyordum hiç ilgili değillerdi… Hollanda’dan, Avrupa Parlamentosu Başkanı, iki kadınla tecavüzleri araştırmak için gelmişti, Boşnak müslüman kadına yapılanlara inanmayan bir ifade ile, hemen toplu tecavüze uğrayan 50 kadınla görüştürmemi istemişti, duyduklarıma inanamamıştım… Oğlunun hayatını kurtarabilmek için saklayan, oğlu duymasın, ortaya çıkmasın diye, 30 kişilik Sırp birliğinin, hepsinin ama hepsinin ona tecavüz ederken, kollarını ısırmaktan param parça eden anneye götürmüştüm. Kadına tecavüzleri bir günle, bir defayla kalmamıştı… Bundan daha dehşet verici olanlar da vardı… Kozarac, Pryedor yakınlarında, 13 yaşlarında ikiz kızları olan bir baba vardı. Bu ikizlere tecavüz edilmişti, Avrupa parlamento başkanını onlara da götürmüştüm, kızlar sayısız yerinden sürülmüş müslüman kadın gibi ve çocuk ve erkek gibi, okulda kalıyorlardı. Yüzleri bembeyazdı, iskelet gibi idiler, bir süre sonra, başına gelenlere dayanamayan bir tanesi öldü, 6 gün sonra da ikizi öldü… Daha fazlasını duymaya ve görmeye dayanamadılar, bembeyaz yüzlerle döndüler ülkelerine. Tecavüzler başta savaş soykırımı olarak kabul edilmemişti, bunun için çok mücadele verdik. İsviçrede, Brürkelde Birleşmiş Milletlerde. 1993 yılında yapılan insan hakları konferansına katılmıştım, o zaman tecavüzün savaş soykırımı olarak kabul edilmesini başarmıştık… Avrupalı Feministlerin yaptıkları büyük haksızlıktı, hoş olmayan şeyler yazıyorlardı. “Stratejisi olmadan yapılan vahşet” diyorlardı. Tecavüzün bir soykırım elementi olmadığını iddia ediyorlardı. Bu beni çok incitmişti, kendilerine gereken cevabı vermiştim… Savaş devam ediyor… Savaş yorumlanma süreci içinde… Kurbanlar için en önemli şey nedir? Hakikatin söylenmesi, adaletin yerini bulması ve onlara hakklarının verilmesi. Bu gerçekleşmediği takdirde savaş tekrar olacaktır… Sırpların zaptettiği tüm köylerin adları değiştirilmiştir… Kanıt olarak bende binlercesi var, belge olarak ve kafamda, beynim bir bilgisayar gibi, herşey içinde kayıtlı… Savaş kurbanı kadınların maaş almaları kabul edildi, bu Karara Türkiye de katılmıştı. Kurbanların yaşamak istedikleri ülkeyi özgürce seçebilmeleri ve onlara maddi desteğin verilmesi… Kimliğin değiştirilmesi ile ilgili bir örneğimiz var, Tecavüz edip hamile bıraktığı kadını zorlayarak evlenen ve kimliğini değiştiren bir çetnik ile ilgili… Bu kadın doğumundan sonra kaçmayı başardı, şu anda tamamen farklı bir kimliği var. Önemli şahitlerden biridir. Ancak bukadarını söyleyebilirim. Burada Bosnada kendi Mahkememiz var artık. Şahitler ve konuşanlar çok çabuk öğreniliyor, korkarım ki güvenlikleri yeterli değil. burası küçük bir ülkedir. Maalesef ki kurbanlar kendi hallerine bırakılmış durumdalar. Çok önemli bir konu daha var, onun üzerine çok çalışacağım. Savaşta Hamile bırakılan savaş kurbanı ve çocuklarını alıkoyan kadınların durumu… Çocuklarını alıkoyan kadınlar var, çocuklarını veren kadınlar var, çocuklarını alıkoyan ama gerçeği gizleyen kadınlar var ve çocuğunu veren ama bağlantı içinde olan kadınlar var… En büyük sorun, bu çocuklara gerçeğin nezaman ve nasıl söyleneceğidir. Bir milletin başka bir milleti tarihte eşi benzeri olmayan etnik bir kıyımla yok etmek, soyunu kurutmak, değiştirmek eyleminin… bu nesillerin gelecekte yaşayacakları büyük sorunların neler getireceği ise en ciddi ve geleceğin büyük sorunu. Bosna hersek saldırı ve soykırım yaşamıştı… Savaş kurbanı, toplu ve sistematik tecavüzlere uğrayan kadınlara gelince, bir tarih profesörü olarak, buna mağruz kalan kadınları yer ve isimleri ile tek tek sayabilirim, Drina nehri kanlı akıyordu, nerede kampların olduğunu; Vişegrad’daki kadın kampı, Foçada, Partizan, genel evler, Kalinovk”ta 13 yaşında bir kız tecavüzden sonra fenalık geçirdiğinde, ayılması için su dökerlerken, Sırp kadının “bırakın Türkü gebersin” dediğini… Başka bir örnek, kaçmayı başaran, sürekli tecavüz edilen bir kız, kaçmayı başarıp, leşlerin aktığı kanlı Drina nehrini sandalla geçmeye çalışırken, kürek çekerken, olur da Vişegrd’da öldürülüp nehre atılan babasının başına kazara vurmamak için, baş ve cesetlerin arasında korkarak kürek çektiğini… 3 – Bakira HASEÇIÇ – SAVAŞ KURBANI KADINLAR Derneği kurucusu ve başkanı Bosna Herseke saldırı yapıldığında Vişegrad’da evimde eşim ve biri 19 diğeri de 16 yaşında iki kızlarımla beraberdim . 21 Nisan 1992 tarihinde savaş soykırımcıları, kıyımcıları biri Vişegrad” da polis Veljko Paninçiç, komşum, beraberinde Sırbistanlı ve Kara Dağlı soykırımcılar ve diğer komşum İvanoviç Miodrag ile evimize daldılar. Bizi yan yana dizdiler, her bulundukları yeri kırıp geçerek, evin altını üstüne getirdiler. Altın, döviz, para, radyo istasyonu ve hiçbir zaman bizde, Boşnak Müslümanlarda olmayan silahları arıyorlardı. İki katı da talan ettiler… İlk önce 16 yaşında küçük kızımı ayakları çıplak olarak dışarı çıkardılar… Komşum Veljko Paninçic, elinde bıçak ve tüfekle tartakladı, oda oda aramaya başladılar. Öyle yaparken Müslümanları suçlamak için bir yerlere silah tıkadıklarını biliyordum, bu nedenle arkalarından gittim. Onlardan biri büyük kızımı odanın birine götürdü, ne olduğunu kavradığım zaman odaya daldım, bütün gücümle adamın sırtına atladım, yumruklamaya, vurmaya başladım, ama maalesef, maalesef çok geç kalmıştım… Ertesi günü iki asker ellerinde bir tebligatla gelerek beni emniyete sorgulamak için götürdüler, Hristo Perisiç bodruma götürdü, orada müslüman kadınlara toplu tecavüz ettiklerini biliyordum. Milan Lukuç çocukluğundan beri tanıdığım biri idi, ailesini de, hatta anneannesine emeklilik işlemlerine bizzat yardım etmiştim, Vişegrad Belediyesinde görevli idim… Lukiçin elinde orak biçiminde bir bıçağı vardı, o bıçak bugün de gözlerimin önünde saate binlerce kez havada uçuşuyor… Soyun dediğinde şaka yaptığını zannettim, ikisinden birini seç dedi… Bıçak ve tüfek zoruyla soydurdu, yapacağını yaptıktan sonra da, iğrenç bir aşağılama ile, üstüme işedi… Yanında orduda binbaşı olan kuzeni Sledoye Lukiç vardı, tek kelime etmeden durmuştu, seyretmişti başından sonuna kadar… Oradan görümceme gittim, gittiğimde acı içinde onun da aynı akibete uğradığını öğrendim, sonra eve gittim, herkes bana ne olduğunu anlamıştı… Üçüncü günü Orta Öğretim Merkez Okulu, Ahmet Beşireviçe götürdüler. Orada, gözleri morarmış ve şiş olarak Münevver KARIŞIK ile karşılaştım. İkimiz de konuşacak durumda değildik. Beni bir odaya götürdüler, orada askeri kimlikli, sağ işaret parmağı olmayan, uzun sarı saçlı, kendini binbaşı olarak tanıtan biri vardı. Bir saatlik sorgulamadan sonra, kendine ve bana birer büyük bardak konyak doldurdu, alkol içmiyordum, silah zoruyla içirdi, ardından tecavüz etti… Eve giderken, yolda müslüman erkekleri kampa götürmek için topluyorlardı, giden gelmiyordu… Arkamdan eşimin de geldiğini farkında değildim, yol boyunca ağladım, eşimle tek kelime konuşamadık… Ertesi günü evimin önüne çikolata renginde Titovo Ujise plakalı bir araba geldi, beni tekrar götürdüler. Götürdükleri yerde, Dragan Joroviç ile karşılaştım, çok iyi tanıdığım bir yüz, 4 yıllık kiracımdı, askeri elbise içinde idi, en çok bu vurmuştu, yanından geçerken sırtını çevirdi… Mirko İvanoviç bir çetnik, büyük payetlerle, askeri üniforma içinde, sözüm ona bana yardım etmek istediğini, istersem işime ve evime dönebileceğimi söyledikten sonra tecavüz etti… Beze tecavüz ederken, “Siz Türkler, bundan sonra Türk çocukları doğurmayacaksınız, artık bizim çetnikleri doğuracaksınız, diyorlardı. Bu sözler ise binlerce kez zihnimden geçiyor, “Türk, bundan sonra seni Ali İzetbegoviç bile bir çuval un karşılığında dahi istemeyecek” şekildeki aşağılamaları, aşağılayıcı sözleri idi. Onlar için şarkı söylemeye zorlanıyorduk, bilemediğim kadar aşağılayıcı sözler bize yöneltiyorlardı. Bize başka hiçbir şekilde hitap etmiyorlardı sadece, “Türkler” ve sürekli “Türkler yerine çetnikler” doğuracağımızı tekrarlıyorlardı. 4. Yasna FİSOVİÇ – Foça’lı Annemi, beni ve yedi kardeşimi Foça hapishanesine hapsettiler, En büyüğü ben 12 yaşında, en küçüğümüz de 8 aylıktı, arada 27 gün kaldık. Babamı götürdüler, bir daha odan haber alamadık. Orada iken beni, annemi ve başka bir kadını hapishaneden çıkarıp bir eve götürüyorlardı. En fazla beni götürdüler, 9 defa. Bir seferinde üçümüzü aynı odaya aldılar, Sırp çetnik önce bana tecavüz etti, zorla onlara seyrettirdi, sonra anneme etti, ikimize seyrettirdi, sonra da o kadına etti annem ve bana seyrettirdi… Ardından 9 gün Foça – Partizan kampında kaldık, oradan Konovik’te 10 gün kaldık. Orada yiyecek hiçbir şey yoktu, 8 aylık kardeşim sadece su içiyordu biz ise kırıntı toplayıp yiyorduk. Sarajevoya geldiğimizde çok kötü idim, ameliyat oldum, anneme öldüğümü söylemişler, öyle biliyordu, 6 ay sonra karşılaştık. Evlendim, çocuğum yok. Başkasının evinde kalıyoruz. Eşim çalışmıyor, iş yok, ben çalışmıyorum… 5- Vasviye FİSOVİÇ, Yasna’nın annesiyim. Çetnikler Akşam yemeğini yerken baskın yaptılar. Eşimi, çocuklarımı ve bir komşumu Milyan istasyonuna götürdüler. Erkekleri orada bıraktılar, kadınları Foçaya kadın esir kampına götürdüler. Bizi geçenin bir saatinde, hayvanlar gibi karanlıklar içine hapishaneye attılar. Ne yatak ne eşya, ne oturacak yer, hiçbir şey yoktu. Sabah olduğunda, aydınlandığında bir köşede tepeleme kadın giysileri gördük. Burada bizden önce 200 kadar kızın bulunduğunu, sayısız tecavüzlerden sonra onları bir yere götürdüklerini, öldürdüklerini anlattılar. Kızımı bir gece biri çetnik alıp götürdü, bütün gece bekledim gelmedi, sabah geldiğinde perişandı, ağlıyordu, ne olduğunu anlamıştım… O gün akşam aynı kişi tekrar geldi, kızım gitmek istemedi, tekmeleyerek götürdü. Aynı kişi beni, kızımı ve Sena adlı komşumu beraber götürdü bir gece, birimize tecavüz ederken zorla seyrettirdi. Kıştı, zorla soğuk suyla yıkattırdı. Sarhoştu. Korkmuyorsanız hadi gidin, dedi. O gece yanında tuttu hepimizi, kızım ve komşum beraber yattılar, üstleri açık. Beni kendisinin yanına, elinde kocaman bıçakla yatmaya zorladı, bütün gece korku içinde gözümü hiç kırpmadım. Bizi Kalvanik’e götürdüler. Biri geldi, başka kişilerin seni götürmeleri yerine bir tek benimle olman senin için daha iyi, diyerek kızımı götürdü. Orada, aralarında kavgalar, dövüşler olmuş, kızım gecenin bir saatinde perişan bir halde geri geldi… 6- Müyesser MEMIŞEVİÇ – Vişegrad Talihsiz savaş, Sırpların ansızın saldırısı başlamıştı, çocuklarım, eşim, kayınbiraderim vardı. Tartaklamalar, işkenceler başlamıştı, her çeşit işkence. Milan Lukiç eşimi kurban bayramının ilk günü katletti, kayınbiraderimi üçüncü günü. Evlerimizden sürmeye başladılar. Çetnikler evlere baskın yapmaya başladılar, önce sürmeye çalıştılar, sonra kalın dediler. Zoran Saviç tanıdığımız kişi idi, tartakladı, tecavüz etti. Çocuklarımıza bir şey olmasın diye hep saklamak zorunda kalıyorduk. Defalarca geri geldiler aynı şeyleri tekrarladılar… Çocuklarımı öldürdüler gözlerimin önünde, sonra kaçmaya çalıştık. Çocuklarımın kemiklerini aramaya çalıştım, bulamadım, kocamın, kayınvalidemin, görümcemin, kemiklerini bulabildim ama çocuklarımın bulamadım. Görümcemin dokuz aylık bebeğini öldürdüler. Anne babamı da kaybettim, burada Sarayborsanada yaşıyorum. Hastalıklar içindeyim, şeker hastası oldum, artık dayanamıyorum. Çetniklerin cezalarını bulmalarını istiyorum, yaptıkları zulümler, kıyımlar için ceza görmelerini istiyorum, kimin ne yaptığı artık ortaya çıksın istiyorum. İstediğim tek şey çocuklarımın kemiklerini bulmak, onları huzura kavuşturmak istiyorum. Bayram geldiğinde en kara günüm oluyor. Kurban gibi gittiler hepsi. Hala o günlerin korkusu bende devam ediyor, sürekli kabuslar görüyorum, karanlıkta uyuyamıyorum. 7- Memnuna YAŞAREVİÇ – Vişegrad Vişegrad’danım, o talihsiz savaş başladı, Çetnikler saldırıya başlamışlardı Vişegrad şehrine, benim yaşadığım köyde Sase’de 17 kişi şehit olmuştu, hepsini katlettiler, benim oğlum da rahmetli aralarında idi. Köyün adı Sase. Birleşmiş güçler vardı ve bize hiçbir şey olmayacak demişlerdi… Artık nereye gideceğimizi bilmiyorduk, bir oraya bir oraya kaçışmaya başladık… Ondan sonra da erkekleri toplamaya başladılar, çok erkek götürdüler, gidenler geri gelmiyordu, çığlıklar, bağrışlar, yankılanıyordu, Vişegrad yanıyordu, tam bir facia idi. Lukiç, benim üstümde oturan, Biliyordu görümcemin Almanyada olduğunu, rahmetli eşimin de Yak’da olduğunu, tam bir yağmalama idi, nerde altın var, nerde para var, nerde güzel Boşnak – müslüman kadın var hepsini biliyorlardı, kadınları bulup alıyorlardı götürüyorlardı, tam bir felaket, bir facia idi… Ben o köyde en güzel değildim, benden çok daha güzelleri vardı, Lukiç geldi, altın ve para istedi, görümcemin evi yakınımda idi, evinde değerli hiçbir şey tutmazdı, bana da bırakmazdı, bahçeden geçerek oraya götürdüm. Evi aradılar, hiçbir şey bulamadılar. Beni kapıya dayadılar, onlardan biri, bir bıçak aldı, başıma nişan alarak fırlattı, uzun saçlarım vardı, bir tutam saçım kapıda kaldı. Orda bana tecavüz ettiler, sonra başladılar tükürmeye ve… Sonra saçımdan yakalayarak yukarıya, evime sürüklemeye başladılar, haykırdım. Oğlumun adı Muhammed’di, dışarıda, evimizin biraz yukarısında idi. Eve girdiler ve her tarafı alt üst ettiler, beni de bir tarafa fırlattılar, bıçakları aldılar, en keskin hangisi sordular, nereden bilirdim o bıçağın oğlumun gırtlağını keseceğini… İşte bu, en keskini bu dedim, sandım ki bıçağı alıp gidecekler. Peki dedi, ve tekrar orada tecavüz ettiler… Evden evin avlusuna sürüklediler. Ben acıdan çığlık atınca oğlum duydu, kurtarmak için koşarak geldi, onu yakaladılar… oğlumun gözleri önünde, evin avlusunda ulu orta tekrar tecavüz ettiler. Oğlum, bırakın annemi diye yalvarıyordu. Gel buraya Türk, dediler, oğlumun adının Muhammed olduğunu bilerek… Bir yandan beni tutarken, o en keskin olarak seçtiğim bıçakla, kemikleri bile kesebilen, görümcemin Almanya”dan getirdiği… Yalvarmaya başladım, bıraksınlar diye, o daha genç dedim… 16 yaşında idi… O kişi, burada da resmi olan, Lukiç, arkasından, saçından yakalayarak, sarı, çok gür saçı vardı, başını geriye çekti, “gel buraya Türk” dedi, oğlum sadece “Anne yardım eeet…! diyebildi… bıçağın boynunu kestiğini, gördüm… beni tutandan kurtularak koştum, başını bedenine birleştirmeye çalıştım, ama ne çare… Burada resimde olan Lelek ve diğeri, biri bir ayağından diğeri diğer ayağından tutarak, yola doğru sürüklemeye başladılar, orada septik kuyusu vardı, iki bacağı açılmış vaziyette başı ayrılmış, gırtlağı görünüyordu, dili kocaman ve simsiyah olmuştu, kan oluk gibi kuyuya doğru akıyordu. Beni bir arabaya attılar, ilk öldürülen Behiyenin Pasat arabasına… Başım öylece oğluma bakar halde kaldı, taa ki gözden yok oluncaya dek… Bir daha oğlumu görmedim, beni bir ay götürdükleri otelde tuttular, kestiler, yaktılar, meme uçlarımı kestiler, affedin, başkalarında gibi benim memelerimin başları yok, o halde iken kestiler, her tarafım kesik, dudaklarım, her tarafım. Altın ve para vermediğim için, evimden ne varsa değerli almışlardı. Orada öyle işkence ettiler, götürdükleri andan itibaren kollarımız açık bir halde bağlı idiki, çarmıha gerilmiş gibi… Oğlumu katleden kişiye dedim ki ki, annen acıdan öyle bir kararsın, öyle bir acı ile en sevdiği için inlesin ve öyle acı nedir görsün ki, ömrünce unutmasın, öyle de oldu, en sevdiği küçük oğlu öldü. Komşumun oğlu bir şekilde kurtardı sabahın erken saatinde, temiz havayı hissederek boğulur gibi oldum. Kızımı da orada buldum, burada gördüğünüz kızımı, o da hayatta kalabildi. Haziran 1992 yılında idi, Vişegarad kanlar içinde idi, yürekler, parmaklar, cinsel organlar, bağırsaklar görebiliyordunuz, orası öyle iken, ben de orada idim, esir kampında idim. Pribojdan otobüs geldiğinde, erkekler topallayarak, inleyerek yürüyorlardı, Erkeklerin başlarını kesiyorlardı, sandalye üstünde, bıçaklar başlarına saplanmış vaziyette bırakıyorlardı.. Bu Lukiç’i kapatmak lazım, 3 metre kalın betondan yapılmış küçücük bir hücreye koymamız lazım ve bir damla su vermeden, normal insan gibi ölmesine izin vermeden, bir it gibi can versin. Benim çocuğum ve bizim, Meüsserin ve başka çocuklar nasıl öldü ise, Allah ona da versin ve bütün etleri lime lime olsun, bizim kalplerimiz acı içinde kıvranıyor, anlatıyoruz anlatıyoruz ve hiç kimseye anlatamıyoruz, savaş soykırımını, kıyımı, bize, binlercemize yaptıklarını ödüllendiriyorlar, onları nezamana kadar ödüllendirecekler? En iyi avukatları tutuyorlar, o avukatlar ki seni sıfıra indirebiliyorlar. Bu bir felakettir. Bizim davaları ise hiç kimse almıyor, ne buradan ne de başka ülkelerden, hiç kimse. Biz işte böyle savaşıyoruz, ama nereye kadar? Onları bize bıraksınlar, görelim ozaman. Benim kuvvetim olsa…. artık ağlamak istemiyorum, benim oğlum… Benim oğlum her gece geliyor, dolaba vuruyor, patlatıyor, aptal değilim görüyorum. Yerini bilip de ona bir Fatiha okuyamadım daha, hala yerini kemiklerini bulamadım, onu huzura kavuşturamadım, diğerler insanlar gibi. Ama yok… Avukatlar, Hag’taki hakimler onları ödüllendiriyorlar, kim bize para veriyor, hiç kimse, hiç kimse! Bizi alternatif konutlara yerleştirdiler (Belediyeye ait, geçici olarak tahsis edilen sığınaklara) bizi istedikleri gibi ve akıllarına estiği gibi oradan oraya şutluyorlar. Biziz onlar, Bosna Hersek’i kurtaranlar. Doğu Bosnadan veya orta Bosnadan olmuş olmasi hiç önemli değil, biz Boşnaklar kurtardık Bosnayı. Ama Yok…! Bize geçici, sığınaklar veriyorlar, kızıl haçın verdiği gibi veriyorlar, nereye kadar, nereye kadar…! 8 – Cemile SUBAŞIÇ – Zvornik Savaş başladığı zaman Zvornikte idim, orda yaşıyordum ve çalışıyordum. Hiç kimse ne olduğunu ve nedeni bilmiyordu, birdenbire saldırıya uğradık, kurtulmak için ormana kaçıyorduk, bizi hayvan gibi avlıyorlardı. Bizi müsümanları, kadın ve erkekleri esir kamplarında kapatıyorlardı, yakaladıklarını esir alıyorlardı, yakalayamadıklarına ise ateş açıyorlardı, öldürülüyordu. Gözlerimin önünde ateş açtıklarını ve vurdukları erkeklerin sadece yere düştüğünü ve kanın aktığını görüyordum. Kadınları boşalmış Müslüman evlerine yerleştiriyorlardı, bir katında erkekleri bir katında kadınları. Lipla’da, adı Rahmo olan bir müslümanın evine idik önce, Ljiple kasabasında, Orada 15 gün kaldım. Sürekli kadınlar getiriyorlardı, orası dar olduğu için okula götürdüler. Oradan da Zvornikte, Novi İzvorda bulunan, bir tuğla fabrikasına götürdüler. 3 ay orada kaldık, her gece, dayak, ırza geçme tekrarlanıyordu, hatırladığım orada 50 kişinin, 50 çetnikin bana tecavüz ettiğini, bayıldığımda, kendimi kaybettiğimde devam edenlerin sayısını bilmiyorum… O zamana kadar çocuğun olmamıştı, “bundan sonra da asla Türk çocuğun olmayacak” diyorlardı. Bizi Türkler diye çağırıyorlardı, Erkekleri ayakta duramayacak kadar dövdükten sonra “Türkiyeden Türkler gelsin şimdi ve ödünç alınanın nasıl iade edilirmiş görsünler şimdi” diyorlardı. “Bundan sonra çetniklerin çocukarını doğuracaksınız, siz bizim soyumuzdan, Sırplardan geliyorsunuz, siz Sırpsınız” diyorlardı, güya biz Sırplıktan Müslümanlığa dönme imişiz.. Sonra bizi hastaneye görürdüler, bayılıncaya kadar dövüyorlardı, Sevgili Allah nasıl bir dayanma gücü vermişti ki, okadar şeye nasıl dayanabildim bilmiyorum 3 kişi bizi sürekli dövüyordu, isimlerini de biliyorum. Sırp isimler idi, erkeğin adı Yovandı, kız kardeşi Biser ve Divna adında biri, ikisi hemşire idi, erkek ise teknisyendi, bizi dövmelerinin onlara terapi yerine geçtiğini söylüyorlardı. Bir çetnik birliği oraya geldiğinde, alem yapmaları için biz müslüman kadınlarını götürüyorlardı, eğlenmeleri ve tecavüz etmeleri için, bir land Rover e bindirip götürüyorlardı, çırılçıplak soydurup dans oynatıyorlardı, eğer gönüllü olarak oynamak istemezsek, kim olduğumuzu, adımızı, ne olduğumuzu unutuncaya kadar dayak atıyorlardı. Başımızı tuttuğumuz zaman hissetmiyorduk, her tarafımız uyuşmuş oluyordu. Yıkanırkan bedenimi hissetmemeyi isterdim.Hava değişikliği olduğunda öyle bir acım oluyork ki, her tarafımın acıyla yanıyır. Nörolojide tedavi görüyorum, bir sürü ilaç kullanıyorum. Bazen başım dönüyor, yazmadan bir şey yapamıyorum, aklımda hiçbir şey tutamıyorum, bazen nerde olduğumu unutuyorum. Her zaman konuşamıyorum, yalnız bir yere gidemiyorum, artık eskisi gibi değilim ve hiç olamayacağım. Bir çoğunun adını biliyorum, Branko Gruyiç onlardan biri idi, o ırzıma geçen ilk kişi idi esir edildiğimde, güzel bir kadındım, o kişi “Ben işimi yapmadan kimse ona elini sürmesin” demişti ve öyle de yaptı… Şimdi burada yaşıyorum ama korku altındayım, korkum hiç bitmedi. Çocuklarım var. Esir kampından bizi çıkardıklarında, değişim için beni Kücük Zvornik’e, Sırbistana götürdüler, bir daha Bosnaya dönemem için. Oradan trene bindirdiler ve Subotisa, Paliçeye götürüldük, orda toplu tecavüzlere devam edildi, kimlerin geldiğini, kimlerin gittiğini bilmek mümkün değildi, orası Sırbistandı, adamların sayısını ve kimliklerini bilmiyorum, felaketti, bungalo tipi evlere götürüyorlardı, 10 12 yaşında kızlara da tecavüz ediyorlardı, içim yanıyordu, kaç defa engellemeye çalıştım, bırakın, onlar çocuk daha, diyerek… Bu toplu tecavüzlerden çıktığım zaman bacaklarımdan su gibi kanlar akıyordu. Adamlar hepsi sakallı, kafalarında çetnik bereleri vardı. Nöbetçiler vardı,, sözüm ona bizi birilerinden koruyorlardı, bilmem kimden… Gençten bir asker kapıda nöbet duruyordu, ondan pamuk almak için izin istediğimde, halimi görünce dehşete içinde kaldı, başını eğerek, git ve bir daha da sakın gelme, dedi. Koşarak bir dükkana girdim, Macar bir kadındı satıcı, nereden geldiğimi söyleyince dükkanın arka tarafta sakladı, pamuk ve temiz çamaşır verdi, giydirdi. Akşam olunca da oradan gittim, kurtulmuştum ama Sırbistan’dan çıkamadım, 9 sene orada kaldım, müslüman olduğumu gizleyerek. Eşim de esir kampında idi, onunla 92 yılının sonunda buluştuk, 17 senelik evlilikten sonra çocuğum oldu, eşimle buluştuktan kısa bir süre sonra hamile kaldım, çocuğum olduğunda çetniklerden olduğunu sanıyordum ve çok üzülüyordum, Allah verdiğine göre, doğurmam için verdi, diyordum, bu benim çocuğum diyordum. Sonra kendime geldiğimde, hesapladığımda hamileliğimin o yaşadığım korkunç şeylerden çok sonra olduğunu idrak edebildim. 9- Fatima KEPEŞ – Rogatisa Rogas’danım, ormanda esir düştük, otobüse bindirdiler, Saraybosnaya gideceğimizi söylemişlerdi, 11.11.1992 Sarayevo ya giderken, Sokolac kadar geldik sonra bizi Rogasa geri götürdüler, bir ahıra koydular, 65 kişi idik, tamamen terkedilmiş bir yerdi, oraya soktular, onbeşgün yiyecek olarak bir yağ veriyorlardı, sonra erkekleri öldürmeye başladılar, kadınların ise ırzına geçmeye. Bir ay sonra beni oradan bir yere götürdüler, başlarındaki kişi, Vinko Boriçin emriyle bana gençler tecavüz etti, gece idi, ışık yoktu, sonra geri getirdiler. On onbeş gün sonra, bu sefer başlarındaki o kişi, Vinko Boriç tacavüz etti, sonra geri götürdüler. Sonra bir Brane Paneviç, arkamdan tuvalete geldi tecavüz etmek istedi, izin vermedim, sövdüm, bağırdım, sonra eşimin ve oğlumun, annemin olduğu yere, arkamdan geldi, onların yanında eğer yapmazsam gözlerimin önünde oğlumu ve kocamı boyunlarını keseceğini söyledi, sustum, cevap vermedim. Kocamı ve oğlumu da istedikleri zaman götürüyorlardı. Nekadar zaman geçti bilmiyorum, beni tekrar götürdüler, anadan doğma soydular, kendimden geçmiş, bayılmış olmalıyım hiç birşeyi hatırlamıyorum, kendime bir türlü gelememiştim nasıl giyindiğimi de hatırlamıyorum. Sonra tekrar götürdüler, Kıştı, çok soğuktu, saati sorduğumda kaldığımız yerdeki yaşlı bir kişiye sabahın 3 ü olduğunu söylemişti. Bir sonraki sefer götürdüklerinde sorguya tuttular, o Türk kadında şu varmı, o Türkte bu varmı gibi şu varmı, altın varmı, döviz varmı, gibi sorularb Sonra, artık Kur’anınınz yok, camiiniz yok, şalvarınız da yok, hiçbirşeyiniz yok, ve bundan sonra olmayacak, diyorlardı, susuyordum veya bilmiyorum, diyordum. Bıçağını çenemin altında tutuyordu, nekadar süreyle bilmiyorum, başlarındaki kişi Vinko Boriç emretti, “bıçağı bırak, tüfeği ve Türkü bırak öldür”. Bu sefer tüfeği çenemin altına tuttu uzun süre, sonra tekrar tecavüz… Yılbaşına kadar, iki aydan fazla bu böyle sürdü. Yılbaşından sonra da tecavüzler devam etti, erkeklere de kadınlara da, ister genç olsun, ister yaşlı, yetmiş yaşında da olsa, tecavüze uğramayan bir tek kadın bırakmıyorlardı. Altı ay hiç yıkanmadık, su yoktu, vermiyorlardı. İçmek için bile su vermiyorlardı, kar yiyorduk. Erkekleri öldürüyorlardı. İçimiz kuruyordu, açlıktan değil, susuzluk ve korkudan. Onlara su gerekmez, yıkanmak, abdest almak, taret almak için kullanıyorsunuz, başka şey bilmezsiniz siz Türkler, diyorlardı. Ve çocuklarımızın, eşlerimizin önünde ağza alınmayacak küfürler ediyorlardı, bütün erkeklerin önünde, Onların, çetniklerin kullandığı o sözleri kimse kullanamaz. Altı ay sonra bitlenme başladı, ne yıkanma vardı ne de bir şey. Toz ilaçlar getirdiler, ilaçlar sudan daha ucuzdur diyerek verdiler. Yiyeceğimiz sadece yağ idi, tarihi bilmediğimizden, bayramın nezaman olacağını da bilmiyorduk, ama onlar biliyorlardı ve yemeklerin içinde özellikle domuz eti koyuyorlardı, alın işte size bayram yemeği, domuz eti ile kutlayın, diyorlardı. Altı aydan sonra arabalara bindirdiler ve Zvornik’e götürdüler, orda bizi çetnikler karşıladı. Hepimizi öldüreceklerini söylediler. 55 kişi kalmıştık, erkekleri ve kadınları ayırdılar, oğlumdan ayrılmak istemedim, çentiklerden biri, yeterince gördüğümü söyleyerek ayırdı, o geceyi ayrı geçirdik, ertesi sabah hepimizi tekrar arabalara doldurup Bjelina şehrine götürdüler, Yine kadın ve erkekleri ayırdılar, oğlumu bu sefer yanımdan ayırmadılar. Bizi öldüreceklerini söylediler, onlardan başka birşey beklenemeyeceğini söyledim. Ertesi günü başlarındaki çetnik geldi, geri gönderilmemiz için bizi tekrar arabalara doldurdular ve geldiğimiz yere tekrar geri Rasadnyak’taki yere götürdüler. Bu sefer hiçbir eşya yoktu, duvarlar kanlan içinde idi, orada korkunç şeylerin olduğu belli idi, kaldığımız yerlerde ne varsa herşeyi yakmışlardı. Erkeklerden 25 kişi bir gecede yok olmuştu, hiç biri tüfekle öldürülmemişti, çeşitli işkencelerden sonra, gözleri çıkarılarak, motorlu testere ile biçilerek, kesilerek, katledilerek. Kadınları da aynı şekilde, ırzına geçirilmemiş tek kadın yoktu. Yaşlı adamı, komşumu, korkudan tir tir titreyen, çırılçıplak soyuyorlardı, utancımdan yüzüne bakamıyordum, yere yatırıyorlardı ve cinsel organını emmem için zorluyorlardı, karşımızda durup gülüyorlardı, “sizi böyle videoya çekmek lazım” diyorlardı. Kalbimin nasıl çatlamadığını bilmiyorum, nasıl dayandığımı bilmiyorum, bu ancak Allahın verdiği güçle olabilir, onun gücü olabilir. Ve şimdi onlara madalyalar veriyorlar, üstün başarılarından dolayı, benim bildiğim 19 kişiye verdiler. Bir kıza neler yapmadılar, ne işkenceler, bir sandalyeye oturttular, her öldürdükleri erkeği seyrettirdiler, çıldırsın diye, aklını yitirsin diye, zihninden hiçbir şekilde hiç çıkmasın diye. Sarayevoya döndüğünde bitmiş bir halde idi, ceset gibi… Açlık içinde idik, yirmidört saate bir, bip parçacık ekmeğimiz vardı, Vinko Boriç kapıya geliyordu,yeterince ekmek ve yiyecek olduğunu ama bize vermeyeceğini, kendisi için domuzunun bir kılının, bizden hepimizden daha değerli olduğunu söylüyordu… Bu vahşeti iki sene boyunca yaşadım. 10- Ziba YAJIÇ – Sarayevo Eşimi öldürdükleri yerde, gözlerimin önümde boynunu kestikleri, Grbavisa-Sarayevoda esir düştük. Bizi bir eve götürdüler, 6 ay orada kaldık, talan etmeler, dayaklar, işkenceler, eşime düzenli olarak her iki günde bir dayak adıyorlardı, 30 Ekim 1992 ye kadar Grbavisa’da kaldım. Değiş tokuşun olması gerektiği 29.9.1992 de bana yapacaklarını, eşimin gözleri önünde yaptılar, sonra da onu benim gözlerimin önünde kestiler, katlettiler. Radomil Furtulanın emrine göre, çocuğumla birlikte kurşuna dizilmem gerekirdi, bu ara “bir iyi bir komşu…?” çıkarak kurtardı ve kendi evine götürdü sonra da 30 Ekim 1992 de Vrbanja köprüsüne götürerek bizim tarafa bıraktı. Bütün bunlar bende çok kötü izler bıraktı, Allahım sen yardım et diyorum. kayınpederim, kayınvalidem öldürüldü, görümcem de aynı şekilde savaş kurbanı, ama o dayanamadı ve Bosnayı terk etti, ben kaldım burada Sarayevoda, gitmek istemedim, bütün acılarımla burada kalmaya karar verdim ve yaşadıklarımla savaşmaya. İleriye doğru gitmeye kararlıyım, Çocuğumu çok seviyorum. Onun için ve kendim için. Hiçbir şeyimiz yok, bizi kimse görmüyor, seyrek olarak birileri duyuyor bizim cehennemimizi, herşey yakıldı, yıkıldı, ben hala varım… Bütün bunlarla beraber, yaşadığımız bunca şey, binlerce kadınız, hiç kimse bizimle ilgilenmiyor, dernek başkanımız Bakira mücadele veriyor, devletten herhangi bir şey yok. Şimdi gideceğim bir yer olsa, hemen yarın buradan giderdim, çocuğumun iyiliği için. Benim yaralarımı hiç kimse tedavi edemez, saramaz. 25 yıllık iş hayatından sonra, firma satıldı, biri geldi aldı, çoğu benim gibi hasta, hepimiz hastayız, onlar ise hastaları çalıştırmak istemiyorlar, hasta ise hemen çıkışını veriyorlar, 6 aydır işsizim. Bizi koruyan kimse yok, bu durumda olan yalnız ben değilim. Sağlığımız nasıl, ne haldeyiz soran yok, hiç birimiz psikolojik olarak sağlıklı değiliz. Sonra bakıyorum dernek üyelerimize, tamamen yatağa bağlı hastalar var, bazıları çocuklarını kaybetmiş, bazıları bütün ailesini, o zaman diyorum ki, sen iyi durumdasın… 11- Nizama KOS – Vişegrad Savaş sırasında, benim için en zor olan günü sadece anlatacağım, O gün 3.Haziran 1992 idi. Çetnikler günde onbeş yirmi defa yaşadığım kasabaya, Kosovo Palje ye baskın yapıyorlardı. O gün, 3 Haziranda 5 tane araba evin oto parkına daldı, bizler saklanıyorduk. Çocuklarımla, büyüğü on iki, küçüğü onbir yaşında, yanımızda ve kalan gelinimizin iki kızı ile, biri sekiz, diğeri ise ikibuçuk yaşında, evimizde gizlendik. Evimizin önüne kırmızı bir opel park etti, içinden 4 ya da 5 çetnik indi. Kendi iki oğlumu, penceresi açık olan odalardan birine sakladım. Başka bir odada ise gelinim ve iki kızı gizlenmişti, ben ise mutfakta duruyordum. Kapı ayak darbesiyle açıldı, önünde otomatik silahlı, uzun sakallı bir çetnik göründü, evde kimlerin bulunduğunu sordu, benden başka kimse yok, dedim. Çocuklarımı saklamıştım ve bana herhangi bir şey olursa, silah sesi duyarlarsa çıkmamalarını, pencereden kaçmalarını, büyük oğluma kardeşini çıkarmasını söyledim. Bana vurmaya, tartaklamaya başladığı zaman vitrine dayalı idim, para, mark, altın arıyordu, her ne varsa. Olan paramla bonolar almıştım, onları verdim, attı, sonra küfretmeye, tükürmeye, aşağılamaya başladı, bağırarak beni öldüreceğini söyleyince çocuklarım çok korktu ve dışarı fırladılar, ayaklarına sarılıp öpmeye, “amca annemize bir şey yapma, onu öldürme” diye, yalvarmaya başladılar, ikisini tuttuğu gibi koridora attı, yerden kalkıp tekrar ayaklarına yapıştılar ve yalvarmaya başladılar. Ona bakarken bayılmak üzere idim, onlara dokunmamasını, beni öldürmesini güçlükle söyleyebildim, yalvardım. Çocuklarımın hayatı karşılığında, 10 dakika içinde 300 mark masaya koymasam onları öldüreceklerini söyledi. Param yoktu, yapacaklarına dayanamayarak bayılmışım, üstüme atılan suyla kendime geldim. Kalkmam için bağırmaya başladı, bir şekilde kanepeye yaklaşabildim, çocuklarım yanıma koştu. O dışarı çıktı, bana da çıkmamı söyledi. O çıkar çıkmaz gözlüklü başka biri geldi. Çocukları hemen yine sakladım. Evde kim var diye sordu, kimse yok deyince yalan söylediğimi, hiddetle küfrederek, bağırdı ve çocukların odasına gitti, ayağıyla tekmeleyerek açtı, gelinim çocuklarıyla orada idi. Gelinimin kucağında ikibuçuk yaşında küçük kızı vardı, ağzını sıkıca kapatmıştı, ağzını sıkmaktan dudaklarından kanlar akıyordu çocuğun. Onları, dışarı kovdu, benim çocuklarım da dışarı fırladılar, hepimizi dışarı kovdu. Kapının önüne çıktık, başka kimim var diye sordu, üst katta hasta kayınvalidemin oturduğunu söyledim, yatalaktı, kalçası kırıktı ve hareket edemez durumda idi, oraya götürmemi söyledi, gittik, kanepede yatıyordu, emekli idi, kayınvalideme eğer parası varsa vermesini, yoksa hepimizi öldüreceğini söyledim. Onun da parası yoktu, onu göğsünden tuttuğu gibi kaldırdı ve yere fırlatıp attı, şimdi ikimizi de havaya uçuracağını söyledi. Ben o anda koridor kapısının önünde idim, cebinden yeşil bir bomba çıkardı, parmağına güvenlik kilidini taktı, o anda nasıl oldu, nasıl başarabildim, oradan nasıl aşağıya kaçabildim, bilmiyorum, hatırlamıyorum. Aşağıya kapıya vardığımda çocuklarım, gelinim, onun çocukları dizili idi, onlardan beş kişi onara oturuyordu. Bir tanesi beyaz saçlı idi, gözlüklü olan kişi de arkamdan koşarak geldi. Korkudan titriyordum, çocuklarıma birşey yapıp yapmayacaklarını sordum, başlarındaki kişi, ben başlarıyım, buradayım, korkma bir şey olmayacak,dedi. Onlara kahve yapmamı söylediler, çocuklar çok açtı, uzun süre bir şey yememişlerdi, önce onları doyurmak için izin istedim, izin vermediler. Kahveyi koy dediler. Bende kahve yoktu, kayınvalidemde olduğunu, alıp alamayacağımı sordum. Sen değil, o gitsin dediler, gelinim için, o koşarak gitti, elinde değirmen ile geldiğinde elleri korkudan, titremekten gidip geliyordu, onlar gülüyordu,, elektriğe ihtiyacın yok, böyle de kahveyi öğütebilirsin, dediler. Kahve için hazırlık yaparken odaya gitmiştim, arkamdan başları olduğunu söyleyen ve adı Dragan Şekariç olan kişi geldi, o anda dolabı açmıştım fincanları almak için, omuzumdan yakaladı, soyunmamı söyledi, yapmasın diye yalvardım, bluzumdan yakalamıştı bile, yırttı, parçaladı, sedirin üstüne attı, orda tecavüz etti, başımı kendisine çevirmeye çalıştım, çevirmedikçe vurdu, vurdu, defalarca vurdu, çok dövdü. Bana o anda olanlar olurken, gözlüklü olan da gelinimi çocuk odasına götürmüş tecavüz etmişti. Öyle olduğunu onlar gittikten sonra konuştuğumuzda anladık., yalnız biz biliyorduk, çocuklarımıza hiç söylemedik. Sonra kahveleri hazırlayıp dışarı çaktım, o da arkamdan geldi, herkes orada oturuyordu , garnizonlarının merkezi orada idi, onlar hepsi bahçemde, masanın etrafında oturuyordu, sonra aralarında arabaları nerde nasıl buldukları ve talan ettikleri ganimetler için kavga ettiler. Kahveyi doldurmak için getirmiştim, fincanları masanın üstüne koymaya çalışırken tepsinin içinde uçuşuyorlardı, korku içinde idim. Kahveyi dolduramıyordum, dökülüyordu, ben dolduramayınca gelinim denedi, o da yapamadı, siz doldurun ben yapamayacağım dedim, hayır nasıl doldurursan doldur dediler, bir şekilde dökerek doldurdum. Sigara çıkardılar, içmeye zorladılar, ağzımıza götüremiyorduk, dişlerimiz zangır zangır titriyordu, konuşamıyorduk, Kahveyi önce benim ve gelinimin içmesi için zorladılar. Onlara birşey yapmış olmayalım içine bir şey koymuş olmayalım diye koktular. O anda bir komşumu getirdiler, adını hatırlamıyorum, bizim bir yere gitmememizi, onları ikimizin de beklemesini, tekrar geleceklerini, geç kaldıklarını, bir kızın yanına beşte olmaları gerektiğini, onun işini bitirdiklerinde yedi buçukta bizi, götürmek için geleceklerini, söylediler. Bir an önce gitmelerini bekliyordum. Onlar gider gitmez, yanmakta olan evi söndürmemizi söylediler, komşumuzun evini yakmışlardı. Arabalarına bindiler ve gittiler, gider gitmez hemen tekrar geri geldiler. Fatıma adlı komşuma,” arabayı, para vermeden, altın vermeden, hiç bir şey vermeden satın almak istiyorsun öyle mi? Şimdi ateşte yanacaksın” diyerek, ayaklarıyla bahçe içinden geçerek çitleri yıkarak onu alıp götürdüler. Olup biteni görebiliyordum, yakındı çünkü, Fatıma evin altına gitmişti, geri geldiğinde yaktıkların evin koridoruna, alevlerin içine canlı canlı attılar. Nasıl yandığını gördüm, bir insan vücudunun öyle yanabileceğini bilmiyordum. Üç kez bağırdı, yardım edin, yardım edin, yardım ediiiiiiiiiin, üçüncü bağrışı dehşetti, korkunçtu…Dragan Şeçariç tabancasını çıkardı ve iki el ateş etti, onu vurdu. Bana koşarak geldiler bahçeye, su istediler, ama yoktu. Dragan sokak çeşmesine gitti, yüzünü yıkadı, gideceğini ve tekrar geleceğini, bizim bir de yere gitmememizi söyledi. Onlar arabayla gider gitmez, çocuklara patik ve ekmek almak için eve koştum, onlarla parka kaçacaktık, ama başaramadık. Bu sefer çetniklerin asılları geldi. Siyah üniformalı ve büyük şapkaları ile, filmlerde gördüğüm gibi, büyük bıçakları vardı, Birisini arıyorlardı, bize sordular, bilmediğimi söyledim. Bizim için geldiklerini sanmıştım. Bizim evin önünden geçerek gittiler, aşağıya gittiler, komşumun kalmış bir renosu vardı, onu iterek caddeye çıkardılar, çalıştırıp gittiler.. Diğeri geri kalan adamlarını toplayarak kampa götürdüler. Onlar gidince, Bakira ve eşim arabayla geldiler, o korkunç şeyler sırada yoklardı. Fatımanın yandığını, bulurlarsa başında metal bigudisi ve boynunda altın zinciri olduğunu söyledim. Bakira kardeşimle beraber gitti, bana birşeyin olup olmadığını sordular, hayır dedim. Hiçbir zaman söylemedim, bir tek eşime söylemiştim. Çocuklardan hep gizledim, sadece gelinlimle biliyorduk. Onlar dedikleri gibi 8,30 dönmüşlerdi, kayınvalideme sormuşlardı, o da bir yerlere gittiğimizi, belki de öldüğümüzü söylemişti. O günler çok korkunç geçiyordu. Komşumuz Stanko öldüğünde, tam tarihi hatırlamıyorum, o zaman kendi çocuklarımla, kalan 12 erkekle, kadınların sayılarını bilmiyorum Drinayı geçerek kaçmıştık. Bir komşumuz kaçın dedi, nereye sorduğumuzda, nereye olursa, yerde yok olun yoksa bu gece herkesi öldürecekler. O zaman erkekler günün ortasında drinayı yüzerek geçtiler, hayatlarını risk ederek, çünkü her yerde nöbet tutan çetnikler vardı. Saat beşte de sanallarla bizi karşıya geçirdiler. 12 – Adisa LİKİÇ, Vareş köyünde yaşıyorum, savaş sırasında da orda yaşıyordum, benim köyüm Hırvat barış birliği tarafından saldırıya uğradı. 23.10.1993 yılında Hırvat’ların saldırısına sabah sekizde uğradık. Öldürüyorlardı, çocukları, kadınları, yaşlıları, kimi bulurlarsa, öldürdüler. Alimle evde idik, sonra bizim altımızda daha korunaklı bir evde saklandık. Bir süre orada idik, sonra vantilatörün arasından bir asker gördüm, köyümden komşum olan, o anda dışarı çıkmamız için seslendi. Babama, bunlar bizim komşumuz, bize bir şey yapmazlar dedim,onlarla görüşüyorduk. 12 kişi kadardık, çocuk, kadın ve 3 yaşlı erkek, babam ve komşular. Evin önüne çıktığımız zaman bir sürü kişi vardı, kimseyi tanımıyordum komşumuz orada değildi,, evin arkasına gitmişti, bize görünmedi. Hemen erkekleri kadın ve çocukları ayırdılar bir tarafa, bir asker tecavüz ettiği bir kızı getiriyordu, onu bıraktı ve beni bir tarafa ayırdı. Orda babamı, komşumu öldürdüler, 27 yaşında olan amcamın oğlunu katlettiler, yaşlı bir kadını aynı şekilde. Beni bir komşunun evine götürdüler, orada tecavüz ettiler, o zaman 16 yaşında idim, karşı koydum, bağırdım, direndim, yumruklandım, dişlerimi kırdılar, hala yaptıramadım… Bir şekilde kurtuldum, o nafakam nereden geldi bilmiyorum. Kendimi dışarı zor attım, dışarıda kadın ve çocuklar vardı, onlara katıldım, onları dövmüşlerdi, işkence etmişlerdi, sonra artık öldürme yok dediler, hepimizi yazın kullandığımız küçük ahşap kulübeye soktular. Bana tecavüz edenin hatlarını biliyorum ama tam olarak tanımıyorum, adını bilmiyorum, maskeli idiler, üniformalı idiler. Bizi ispiyonlayan komşularımızın yardımı ile Kiselyaktan gelen birlik en fazla bela çakarmıştı. Kulübeyi içinde biz canlı canlı, yaktılar, ölüleri ateşe attılar, ve gittiler köyün içlerine doğru, biz köyün tam başında idik. Dumandan boğulmak üzere iken annem ve bir komşumuzla kapıyı kırmayı başardık, onlar yakıp gitmişlerdi. Ormana kaçtık, orada 3 gün kaldık, sonra teslim olduk. Ormanda gece kaçmayı, kurtulmayı başaran başka kadın ve çocuklarla birleştik. Sonra tekrar onların elinde kaldık 3 gün, çünkü ormanı kuşatmışlardı ve hiç bir çıkış yoktu, Sonra haberlerde duyulunca, birleşmiş Milletler devreye girdiler ve serbest bölgeye çıkmaları için insanları bıraktılar, Ben çıkmadım, ormanda 5 gün kaldım, canlı olarak bir daha ellerine düşemezdim. Birleşmiş güçler benim ve daha sonra bana katılan bir arkadaşım için özellikle geldiler ve bizi kurtardılar. Daha ne diyebilirim, korkunç, babanın ölümünü, akrabalarının katliamını görmek, bilmek, annen ve baban baksınlar, onların gözleri önünde hayatını söndürsünler… 1994 de evlendim, iki çok iyi çocuğum var, sağlıklılar, bugüne kadar yaşabildik… Başlarında olan kişi 12 seneliğine Hagda hapis cezası aldı, suçunu kabul ettiği için. Biz ise, Yaşıyoruz, çalışıyoruz, tabletlerle. Çocuklarıma, kiminle yaşadıklarını, kiminle iş yaptıklarını, komşu olarak kime güveneceklerini bilsinler ve unutmasınlar diye anlatıyorum, öğretiyorum. Bize kimse yardım etmedi, belki Allah onlara yardım eder… 13- Feride LİKİÇ – Vareş Konuşan kişi, Adisa öz kızımdır. Önce dünyadaki bütün Müslümanları ve Türkiyeyi selamlamak istiyorum. Bir anne, bir eş, bir müslüman kadın olarak, diğerleri neyi yaşadılarsa ben de yaşadım. İki çocuğum vardı, oğlum 14, kızım 16 yaşında idi, çok iyi bir evliliğim vardı. Bizi Hırvatlar, Hırvat barış gücü esir aldı, başlarında Ivisa Rayıç vardı. Suçunu kabul ettiği için 13 seneliğine hapis cezası aldı. Başlarına gelenleri konuşmayan çok aile var. Adamlar hepsi maskeli idiler, küçük kızlarımıza tecavüz ediyorlardı. Türklüğümüze, Müslümanlığımıza, herşeyimize kürfrediyorlardı. Kızlarımızın işlerini bitirdiklerinde, “tertemiz kızlarınızı bize sakladığınız için, bukadar güzel yetiştirdiğiniz için çok teşekkürler” demeleri en fazla vurmuştu, sarsmıştı… Bunu asla unutamıyorum. Bu söylediklerini zorlukla dile getirebiliyorum, yine de herkese bizim insanımıza, Müslümanlarımıza söylüyorum. Herkes nerede yaşıyorsa yaşasın, kiminle yan yana yaşıyorsa yaşasın, ama iyi bilsin kimlerin yanında olduğunu, kime inanması gerektiğini, kimin düşman olduğunu, kimin komşu olabileceğini iyi bilsinler… Bizi canlı olarak küçücük ahşap evimizde yaktılar. Kocam, bir odaya götürülen kızının sağ çıkacağını bilmediğinden, kulağıma, kurtulursak oğluma iyi bak demişti… Kapıyı kırabilmiştim, çocuklar ormana kaçtılar, ben bayılarak orada kalmıştım. Bütün akrabalar canlı olarak yandı, herşeyimizi, altın, para, giysileri ne varsa hepsini talan etmişlerdi. Ormanda 2 gün 2 gece kaldık, yiyecek hiç birşeyimiz yoktu, çok soğuktu, donuyorduk, kızım donmak üzere idi, masajla ısıtmaya çalıştık, teslim olmaya karar verdik, oğlumu yanıma aldım, kızım onların eline canlı olarak düşmek yerine, açlıktan ve soğuktan ölümeyi tercih edeceğini söyledi, gelmeyi reddetti ormanda tek başına kaldı. Caddeye çıktık, kurşunlar yağıyordu. Bizi durdurdular. O anda oradan geçen barış gücü arabasını fark ettim, önlerine attım kendimi, Boşnakça çok az biliyorlardı, zorlukla anlaştık, arabaya aldılar, açlıktan bayılıyorduk, yiyecek verdiler. Müslümanların çoğunlukta olduğu bir yere gittik. Kızımı kurtarmaları için herkesten yardım istedim, polisten, tanıdıklardan. kızım Adsa iki gün daha ormanda kalmıştı tek başına. Sonunda kurtarabildik. Üstümüzdeki giysiler nemden, kandan,kirden, çürümüştü, dökülüyordu. İnsanların vicdanı yok, Avrupanın vicdanı yok, Hag’tan umutlu idik, büyük bir acı, hüsran yaşadık. Ivisa Rayıçın mahkeme sonucu, cezası 13 sene olarak geldiğinde herkes sarsıldı, bütün köyü kara hüzün kapladı. Köyde 38 kişiyi katlettiler, annelerin karnında bebekleri, hamile kadınları canlı yakıyorlardı, 3-5-13 yaşı arası çocukları, 70 yaşında kadınları bile, canlı kim varsa, herkesi yok ediyorlardı. Adalet, adil yargı, yok öyle bir şey, hangi adalet? Bize göre bu asla adalet değil. Şehirdeki bütün Müslümanları, okullarda, hapishanelerde, esir kamplarında, evlerde, genel evlerde, hastanelerde her yerde kapatıyorlardı, katlediyorlardı, yakıyorlardı, işkence ediyorlardı. Vareşte tecavüz etmedikleri tek bir kadın yok. Kızlar gizliyor, kadınlar gizliyor. Öğrenen erkekler sevdikleri kızları terk ediyor… * Bosna’ da önden gelen tv ve gazete adreslerine-ingilizce olarak Sýrbistaný, Hýrvatistaný, Karadaðý aklayan kararý protosto ettiðimizi, Hollanda Ýnsan Haklarý Mahkemesini, Toplu- sistematik, etnik soykýrýmýn-kadýna ve erkeðe yapýlan namus soykýrýmýnýn, Bosna sýnýrlarý içinde Bosnak ve Sýrp halký arasýnda yapýlmýþ bir þehir savaþýndan ibaret olduðu kararýný protesto ettiðimizi, kýnadýðýmýzý, bu mahkemenin müslüman toplum aleyhine verdiði bu kararýn insan haklarýný bizatihi ihlal ettiðini, bundan böyle bu mahkemenin verceði hiç bir kararýna itibar edilmeyeceði, beyanýný vermek, onlarin yaninda oldugumuzu, destekledigimizi belirtmek çok iyi olur. press@rtvfbih.ba desk@rtvfbih.ba tvdesk02@rtvfbih.ba www@pbsbih.ba informativna@ntvhayat.com marketing@dnevni-list.ba ahmet@ntvhayat.com fena@fena.ba redakcija@avaz.ba express@avaz.ba

Bosna’da Soykırım

Şubat 28 2007Yorum Yok Kategori: Kadın

BOSNA’DA BİR KÜLTÜR YOK EDİLİYOR Bosna savaşı boyunca bir çok sergi,konuşma,panel ve yazı yazdım. maalesef bununla ilgili hazırladığımız kitaba sponsor bulamadık.Oraya yazdığım önsözde bunun bir savaş olmadığını, savaşta iki taraf gerektiğini oysa burada tek taraflı sırp Çepnik soykırımının bulunduğunu ısrarla yazdım,söyledim.Bu bir kültürün yok edilmesi,bir kültürün soykırımıdır dedim. lahey Adaletsizlik divanı kararı bunu yıllar sonra doğruladı. Müslüman,Osmanlı ve Türk kültürünü yok etemk için yapılan soykırım her türlü maddi mekana,belgelere ve de Mostar köprüsüne de uygulandı.

1996-1997 DE KOSOVALI GÖÇMENLERLE RÖPORTAJ Kosova’da yaşanan bir soykırımdır. “Balkan tarihi baştan sona kurbanları Müslümanlar olan bir göç ve etnik temizlik tarihidir” diyor Triesteli bir gazeteci. Tıpkı benim anneannemlerin Zivoşki’den kaçışı gibi. Balkanlarda çeşitli dönemlerde insanlar bu ırkçılık ve soykırım nedeniyle acılar yaşadılar. Kosovadaki etnik temizlik, soykırım ve göçler tümüyle “Balkanlardaki Türk dehşeti” efsanesi üzerine kurulmuş bir oyundur. Bu nedenle bu iki tarafı olan bir savaş değil Sırpların ve dolayısıyla Hıristiyanların Avrupa’da uyguladıkları kültürel bir savaş açma hali. Müslümanlığa ve Osmanlıya ait tüm sembolleri yerle bir eden bir kültürel savaş.Dilimizdeki “muhacir” sözcüğü bir göç ifadesi değil bir kovulma ve şiddet öyküsüdür. Şu anda dünyada 1.2 milyar mülteci var ve bunun 800 milyonu kadın ve çocuklar. En büyük vahşeti onlar yaşıyor. Sırplar aileleri bölerek, aile birliğini yok ederek, kadınlara tecavüz ederek bir soykırım uyguluyor. Kayıp kuşakların büyüyeceği acı dolu bir yüzyıl başlangıcı. Türkiye’ye yaklaşık 9000 mülteci geldi ve 20.000 bekleniyor. Kırklarelinde kurulan kampta 3274 Kosovalı kalıyor, 500 kadarı Türkiyedeki akrabalarının yanına ayrılmış. 6 yıldır bu kampta yaşayan Boşnaklar var hala geri dönmeyi umut ediyorlar. Perva gibi Makedonyadaki kampta inceleme yapıp dönen Cindoruk taze bilgilerini bizimle paylaştı. Kırklareli kampı her türlü övgüye değer bir temizlik ve bolluk içinde. Tatil beldesi sukuneti var ortalıkta. Bu sessizliği bozan bitip tükenmek bilmeyen salıncak zincirlerinin gıcırtısı , çocukların yaşama sevincini tüm kampa duyuran kampanalar gibi. Fevziye Hoca ve 3 yaşındaki Harissa’yı sallıyor üşünceleri Kosova’da. Priştinede araba boyacısı olan eşinin yanında olmaı en büyük tesellisi. İzmir’deki akrabalarının yanına gidecekler. Bir aydır gece gündüz demeden çalışan görevliler kampın tüm ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyor. Bir görevlinin dediği gibi: Bütün Kırklareli burada Valisinden memuruna, ilde bürokrasi durdu. Kamptaki kadınların çoğu kocası kaybetmiş ya da Kosova’da bırakmış yalnız kadınlar. Kocalarını gözleyen kadınlarla babalarını özleyen çocukların öykülerini dinliyoruz. Kosova’daki güzel evlerini ve yaşamlarını özleyen genç kızlar, kadınlar… Hadiya Kira üç çocuğuyla birlikte , kocası Kosova’da kalmış. Çocukları Türk okulunda okuyan Hadiya iki hafta önce terk ettikleri evini anlatıyor gözü yaşlı. Kocası Türklerin partisi olan Türk Demokratik Birliği partisine üyeymiş. Makedonya sınırında onu geri göndermişler. Barış, Berkant ve Bahar en çok babalarını özlemişler. Valentina ve Balerda 13 ve 12 yaşındalar onlar da okullarını özlemiş. Şeperessa elektronik mühendisi kocası Kosova’da kalmış. Bir oğlu ve kardeşiyle gelmiş kampa. Türkçe bilen Günay hanım masadaki konuşmaları tercüme ediyor. Hepsi Gilan kentinden geliyor. 80.000 nüfuslu güzel bir kentmiş Gilan.Hepsi memleketlerini özlemiş. Günay hanımın kocasından haberi yok, onu merak ediyor. Bize bu ırkçılığın on yıl önce aleni olarak başladığını anlatıyor. Sırplar müslümanları işten atıyor ve okumalarını engelliyorlarmış. Dört oğlu da kendi de işsiz kalmış. O nedenle de öğretmen olan eniştesi Fatmir işten atılınca Cafe-bar işletmeye başlamış. Makedonyadaki kampı görünce dehşete kapılmış ve tekrar yollara düşmek ona daha anlamlı görünmüş. Onların Türkiyede akrabaları yok. Onların istedikleri Türkiyenin aileleri birleştirmesi. Buyar bir üniversite öğrencisi İngilizce konuşuyor. Orda hem okuduğunu hem Cafe-bar işlettiğini anlatıyor. Bu insanların iyi bir hayatları, gelirleri varmış Kosova’da bugün hiçbir şeyleri yok. Bir Kosovalının dediği gibi: Çingene gibi bu hallere düştük. Yerde bulaşık ya da çamaşır yıkayan kadınlar görüntülenmek istemiyorlar. Çok onurlu bu insanlar durumlarından utanıyorlar. Siz neden utanıyorsunuz kardeşler, ırkçılığa göz yuman Avrupa ve soykırım yapan Sırplar utansın. İşte 21. yüzyıl işte Avrupa ideolojisi. Kampın kuaförü ve okulu bugün hizmete başlamış. Zil sesiyle annelerinin eline sımsıkı yapışan çocuklar biraz olsun okul özlemini gidermeye çalışıyor. Kocası kuyumcu olan kadın Kuaför kalabalık küçük kızlar ve gençler ilgi gösteriyor kuaföre. Önce saç kesimi. Kadınlar ve genç kızlar çok bakımlı ve tertemiz geziyorlar. Üstlerindeki tek giysilerini akşam yıkayıp ütüleyip sabah sırtların geçiriyorlar. Birikmiş olan kullanılmış şyalara el sürmüyorlar. Onların ağırına gidiyor. En çok iç çamaşırına ihtiyaç duyuyorlar. Eşofman ve kot istiyorlar. Ermira 16, Florita 19, Afrodita 19 ve Şöhreta 21 yaşında pırıl pırıl gençler. Tercümanımızla bize yaşamlarını anlatıyorlar. Hepsi eğitimlerini yarım bırakmış. Florita ekonomi okuyormuş, diğerleri lise. Sırp deyince akıllarına kaçmak geliyor onların. Türkiye diyince daha önce akıllarına sadece turistik bir ülke gelirmiş. Oysa bugün anlamı değişmiş mecburen gelinen ülke. Kosovalı hacılar evlerine döneceklerine kampa getirilmişler ve ailelerinden, çocuklarından, torunlarından haberleri yok onların. Gözleri yaşlı Kosovalı hacıların. Çadırları dolaşıyoruz. Burada karınca çok. Kosovalı bir mülteci diyor ki: Karınca bacağına tırmanırsa yağmur yağacağına inanırız diyor. Gerçekten öğleden sonra yağmur başlıyor. Ajrabası olmayanlar çok zor durumda Şemside Zogu bunlardan biri. Priştineden gelmişler 14 kişiler. Kendisi elektronik mühendisi, kardeşini gösteriyor kimyager. Gelinlerinin 4 aylık bebeği var ve 72 yaşında anneleri. Bu Kosovalılar için kardeş aileler gerekiyor. Bizi kamptan alın diyorlar. Bazıları kulübelerinde oturmuş ellerindeki en değerli şey olan albümlere bakıyor. Kapaklarında türk kadın sinema sanatçılarının fotoğrafları olan bu albümler elden ele dolaşıyor. Kocasını gösteriyor, evlerinin ne kadar güzel olduğunu. O güzel, mutlu günü düğün gününü gösteriyor. İlk gece giyilen sırma işli geleneksel giysiyi. Bembeyaz giysileriyle neşeli bir gelin elinde kırmızı mendil. Sanki her an geri dönecek gibiler, sanki tatile gelmişler sanki herkes kayıplara kavuşacak birkaç güne kadar. Kosovalı bir nine : Allah aklımızı beklesin diyor. Balkan cehenneminin yollarına düşenler hep Türkiyeye geliyor. 1890’da, 1912’de, 1987’de,1991’de ve 1999’da olduğu gibi. Osmanlı sonrası bir yüzyıl süren soykırım ve ırkçılık. Balkan coğrafyasına damgasını vurmuş olan Türk ve müslüman kültürü oradan kazımak kolay değil. Benim dedemi ninemi Balkanlardan sürenler bugün Kosovalıları sürüyor. Rasgele evinden yurdundan çıkartılan 40 bin Arnavut göçmenin 10 binden fazlası kayıp.Açlık, sefalet ve korku yolları bekliyor. Bu bahar aylarında gönüllerimizde hüzün çiçekleri açıyor. Bir mültecinin söylediği gibi: Aman bre olmaz böyle zulüm. Vahşet ve soykırım nefes almadan koşan bir sırtlan sanki. Sırplar evlere girip insanları kovalıyor, evleri yakıyor, çalıyor ve tecavüz ediyor. Sistematik tecavüz uygulaması sonucu kadınlar ölümden beter bir hale geliyor. Makedonya sınırında üç gün çamur içinde yaşayanlar bize öykülerini anlattı. Makedonya kampında sefalet çeken mülteciler Kırklareli Gaziosman paşa misafirhanesinde şimdi daha mutlular. Kadın ve çocuklar en büyük vahşeti yaşıyorlar. Sırplar aileleri özellikle parçalıyorlar. Herkesin aklı gönlü ya babasında ya annesinde ya oğlunda ya kızında… Mülteci kadınlar kocasız, çocuklu ve parasız. Eğitimli ya da eğitimsiz akrabası olmayan kadınlar kardeş aileler istiyorlar yanlarında kalacak ya da kardeş aile ilgisi ve iş istiyorlar. Onlara ruhsal destsk vermemiz de mümkün . Onlara yakın olalım . Mülteci kampında zaman geçmiyor. Hep gözlerinde yanan evleri var. Arkada bıraktıkları güzel bir hayat var. Bir vatan var. buRada dilleri bile olmayan yabancılar onlar. Televizyondan Türkçe öğrenen bir güzel genç kız bize tercümanlık etti. Okulunu çok özlemiş. Pıriştinada Türk okuluna gidenler Türkçe konuşabiliyor onlara kitap ve defter götürebiliriz. Çocuklara okul açıldı onlara malzeme götürebiliriz. Oyuncak gönderebiliriz. Bu gururlu insanlar sevgi ve destek bekliyor. Eluard der ki; İnsanlardaki tek zorlu kanun Savaşlara yoksulluğa karşı Kendilerini ayakta tutmaları Ölüme karşı yaşamalarıdır İnsanlardaki tek güzel kanun Suyu ışık yapmaları Düşü gerçek yapmaları Düşmanı kardeş yapmalarıdır Hep var olan kanunlardır bunlar. Biz Türkler hep düşmanı kardeş yaparak yaşadık ama Sırplar ilkel bir ırkçılığı soykırıma dönüştürüyor 21.yy başında ve Avrupa’nın ortasında.

Kahire

Şubat 28 2007Yorum Yok Kategori: Zaman

Kahire’de modernizm
Üstünde yirmi ada bulunan kilometrelerce uzanan uygarlıklar nehri Nil, sessiz sedasız akıyor. Kıyısında lüks oteller gece pırıl pırıl yanıyor. Gecenin içinde görkemli bir kendine güvenle göz kırpan Kahire’deyiz.
‘İslam Batı ve Modernleşme’ konulu 12. Abant Toplantısı için El Ehram binasındayız. Mısır’ın en eski gazetesi olan El Ehram’la birlikte gerçekleştirilen toplantı ilk kez Arap ve Türk aydınları bir araya getirdi.

 

Sayfa 1 / 11