Ocak 8, 2007

Nahcivan

Ocak 8 2007Yorum Yok Kategori: Haberler

Nahcivan için yapılan söyleşi(2005)

1. DA dergisinin ve Zaman gazetesinin Nahçıvan’lı okurları sizi yazılarınızdan tanıyorlar. Naqşıcahan okurlarına da kendinizi tanıtırmısınız? Neden ve nasıl gazeteci oldunuz? Benim web sitemden de bilgi derleyebilirsiniz. Ben çok kültürlü bir kent olan İzmir’de doğdum. Annemler Rumeli göçmeni, babam Rodos doğumlu ve dedelerim Girit ve Midilli adasından İzmir’e göç etmişler. İzmir’de Türk kolejinde okudum ve arkdaşalrım arasında çok sayıda Levanten yani İtalyan,Rum ve Yahudi kökenliler vardı. Bol dil ve kültür içinde büyümenin avantajını sonra İran ve Avrupa ile pekiştirdim ve kenid kültürümü çok merak ettim.Antropoloji denen bilim dalını bu nedenle seçtim. İnsanı merak ettiğim için onu biyolojik ve kültürel olarak öğrenme merakım bir süre sonra gazetecilğe döndü. 6 yaşından beri ciddi bir okur ve yazar durumdayım. Günde 3-4 kitap okuyan ve çılgın gibi öğrenme merakı olan bir çocuk ve genç oldum.Devamlı okur ve yazardım. Şiirler,makaleler,öyküler….Edebiyat ve özelde Rus edebiyatını yuttum desem yeridir. 1989’dan sonra Cumhuriyette ilk yazarlığa başladım.İlk ödülümü Cumhuriyet Gazetesi Yunus Nadi ödüllerinden aldım. Sonra çeşitli gazete ve dergilere çok sayıda yazı,makale yazdım. Konularında ilk olan çalışmaları yaptım. Sözlü tarih henüz bizde yokken sözlü tarih çalışmasıyla Ermeni, Yahudi, Rum ve göçmen yemeklerini yazdım. Kent ve kültür isimli kitap çıkardım. İk kez ne gazetecilerin ne de akademisyenlerin merak etmediği Refah partsisi kadınalrını dizi yaptım derin grüşmeler yayınladım. Sinema sanayinde çaıştım,televizyonlarda 8yıl canlı yayaın ve çeşitli programalr yaptım.Konferansalr verdim,kadın hareketi içinde dernekler kurdum ve Anadoluda çeşitli çalışmalar yanı sıra G.Doğu Anadoluda 5 yıl kadınlarla ilgili çalıştım.Bilgimi kamuya iletmek için gazete ve tv en rahat mecra olarak gördüm. Aslında iktidar odağı olduğu gerçeğini çok sonra fark ettim. 2. Dergimizin son sayısı mart ayında yayımlanacak. Martın 8-i kadınlar için özel bir gün. Bu Türkiye’de ideolojik bir anlam içerse de Nahçıvan’da ve eski Sovyet ülkelerinde köylü-kentli ayrımı yapılmadan Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmaktadır. Bu vesileyle kadınlarla ilgili görüşleriniz ilginç olacaktır. İlk soruyu şöyle soralım; Dünya kadınları arasında kabaca kıyaslama yapacak olursak eski sovyet ülkelerinde yaşayan kadınların yerini nasıl görüyorsunuz? Bu kadınlar SSCB-nin dağılmasından sonra hangi problemlerle karşılaştılar? Dünya Kadınlar Günü 1910’da kabul edildi ve işçi kadınların sömürülmesi neden oldu. Sanayileşen Batı kadın ve çocuğu ezmeye, sömürmeye çalıştığı için bir tepki doğdu. Kadınların dünyada çok ortak sorunları var. Kültürel farklar bulunsa da aramızda ortak dertlerimiz daha çok sayıda. Kadının erkekten daha güçsüz,akılsız ve ikinci sınıf sayılması örneğin yaygın bir tutum ve davranış.Sovyet kültürü kadınalra eştlik sunmuş ama bunun diğer yüzünde kaıdnlara en alt seviyedeki işlere göndermiş. Eşitsiniz adı altında çöpçü, inşaat ustası olarak kadınları ağır ve düşük ücretli işlerde kullanmak büyük haksızlık. Eşitlik falan değil. Kadınlar çok ağır sorumluluk altında Eski Sovyet ülkelerinde bugün kadın haklarını arayış devam etmekte. Meclis ve kota uygulamalrında kadınalrın drumu Türkiyeden daha iyi. Bizde kota olmaması nedeniyle siyasette kadının durumu iyi değil maalesef. Kadın STK’ları Türk Cumhuriyetlerinde faal ve çalışkan.Ancak kadının ailede tüm sorumluluğu üstlenmesi çok ağır bir işçilik. Rus kadınlar da genelde tek başına anne olmakta ve ailenin çöktüğü görülmekte. Çocuk hep annenin malı sayılıyor ve hiç baba ortada yok.baba figürü çok tahrip olmuş ülkede. 3Adına avrupalaşma denen bir sosyal-kültürel fırtına ortalığı kasıp-kavurmaktadır. Bu süreç, asırlarca cesur, fedakar, iffetli, hayalı ve b. ifadelerle tanımladığımız geleneksel türk kadınlarını nasıl etkilemektedir. Bu sürecin avantaj ve dezavantajlarından bahsedermisiniz? Arap toplumuna geldiğimiz zaman, belki de en çok bildiğimiz o. Arap cahiliye döneminde, İslamiyet öncesi kız çocuklarının doğar doğmaz gömülerek öldürülmesi ya da 4-5 yaşına geldikleri zaman, kuyulara atılarak, nehirlere atılarak boğulması sözkonusuydu. Yani baba kız çocuğunu hazırlamasını söylerdi, anne kız çocuğunu hazırlardı, baba bir kuyuya atmak için alıp götürürdü. Böylesine vahşi bir kadın düşmanlığı vardı Arap kültürü içerisinde. O yüzden İslamiyet Arabistan’da gerek ahlaken, o dönemin sosyal ahlak yapısı içerisinde gerekse kadınların hayatına çok büyük bir uygarlık getirdi ve onları koruma altına aldı. Ve sonra Batı’ya baktığımız zaman da bu çerçeveden çok farklı bir şey görmüyoruz. Bugün hep siz Batıdasınız ve batı’da Türk kadını en aşağı seviyededir ve kadın Doğu’da devamlı ezilmektedir, İslam kadını ezmektedir, namus cinayetleri sadece Türk kültüründedir ve işte sizin yüzünüzden olmaktadır diyerekten bu minvalde sayısız şablon üretilmekte ve bir taraf çok aşağıda bu tara Batı’da çok yukarıdaymış gibi gösterilmeye çalışılmakta. Oysa bu gerçek değil. Çünkü biliyorsunuz Ortaçağ’da kadınlardan o kadar çok nefret ediliyordu ki, onları cadı diye yakıyorlardı canlı canlı. Ve çok uzun dönemlerde “cadı avı” yapıldı. Bittikten sonra da sosyal bir deyim olarak kalmıştır bize. Oradan kaldı. aslında kadın-erkek eşitliği sağlanmış kültür olarak Türk kültürü, Avrasya kıtasında, yani Asya ve Avrupa’da biricikliğini gösteriyor. Çünkü Türklerin kadın erkek birarada sosyal kültürel alanda yaşama alışkanlıkları var. Zaten eski Türk inancına göre hanla hatun gökle yerin evlatlarıdır. Ve …… yedinci kat göktedir. Kadına kutsallık verilmiştir. Ve törede kadını horlamak, aşağı görmek veya dövmek sözkonusu değildir, çünkü kutsallığı vardır. Ve bütün Türk destanlarında, eski yazılı belgelerde bunu çok açık olarak görüyoruz. Ve her zaman kadınla erkek yanyanadır. Ünlü Arap seyyahı İbni Batuta seyahatnamesinde anlatır ve der ki, Türk illerine gittim ve hayretler içinde kaldım. Çünkü hatanla hatun yanyana oturuyordu ve hakan olmadığı zaman hatun hakanmış gibi davranıyordu. Hakan gibi ağırlıyordu. Bu Arap kültüründe imkansız olduğu için İbni Batuta buna çok hayret ettiği gibi biraz da yani alt tarafı işte bir kadın beni erkeksiz ağırladı ve erkek gibi davrandı falan diye anlatır. Oysa hakanla hatun doğru. Oysa Batı’ya bakarsak imparator, imparatoriçe, kral kraliçe falan yanyana oturmazlar. Bunlar eşit otururlar ve yanyana aynı şekilde otururlar. Savaş ve barışa birlikte karar verirler. Konukların ağırlanması gibi önemli adap erkan gerektiren şeylerde yine birlikte karar verirler. Kadınsız hiç bir iş görülmez. Kadın her zaman erkeğin tamamlayıcısıdır. Hakan’ın buyrukları, hakan buyuruyor ki, ifadesiyle başlamışsa geçerli kabul edilmez, çünkü hakan ve hatun buyuruyor ki diye başlaması gerekir. Yabancı devletlerin elçilerinin kabülünde hakanla hatun her zaman beraber otururlar. Tören ve şölenlerde kadın hakanın solunda oturur, siyasi ve idari konularda görüşünü de anlatır ve beyan eder. Hun İmparatorluğu adına Çin’le ilk barış görüşmesini mesela Mete Han’ın hatunu imzalamıştır. Ebu Gazi Bahadır Han Şecerei…. terakkimede der ki, Oğuz illerinde 7 kızın uzun yıllar beylik yaptığını anlatır. Kızların isimlerini de şöyle sıralar: Boyu uzun …… Yani bunların hepsi onların kahramanlığını anlatan isimlerdir. Ve Altay dağlarının en yüksek tepesine de kadın başı denir. Bu da kadının yüceliğini anlatan bir mesaj olarak verilir ki, Anadolu’da da kadınla ilgili isim verilmiş bir çok yer vardır gerçekten. Ve İbni Batuta der ki, mesela Kırım’da hatıralarını anlatırken, burada bir tuhaf hale şahit oldum ki, o da Türklerin kadınlara gösterdiği hürmettir. Burada kadınların kıymeti ve derecesi erkeklerden üstündür. Bu bir Arap tarihçisi için çok acaip bulunmuştur. Sonra Kırgızların Manas destanında yine kadın evin namusunun koruyucusudur. Kazaklar’da kadına verilen değer şöyle bir atasözü ile anlatılır: Birinci zenginlik sağlık, ikinci zenginlik ise kadındır. Yani evin zenginliğini kadın olarak görürler. Ve saygı, sevgi, sadakat ayrılmaz üç değerdir. Kadın ve kadın-erkek ilişkisinde. Gerdeğe girdiği günde murat alıp verme derler o ilk yalnız kaldıkları ana. Kadın orada işte ölünceye kadar kendisine sadık kalacağına, üzerine bir erkek sinek bile konmayacağına, kimseye yani bakmayacağına and içer. Kadınlar zaten savaşta da erkeklerin yanında yeralırlar genelde. Ve savaşta düşman eline düşmek zilliyet sayıldığı için esir düşmemek için intihar ederler. İranlı tarihçi Gerduz da bize der ki, malumdur ki Türk kadınları çok iffetlidir. Ve Türk kadınların ahlaki temizliği çok övülür, bu metinlerde de. Kadın isimlerini de sayar bu metinde. Ve hepsinin temiz, faziletli anlamına gelen isimler olduğunu, sebepsiz olmadığını anlatır. Ve diğer bu konuda bilgisi olan alimleri örnek gösterir. Avrupa ile tanışmak tek başına hiç açıklayıcı olamaz. Kadın düşmanı bir çok kültür var.Avrupa’nın etkisi değil modernleşmenin etkisinden söz edilebilir. Faydaları da oldu, bu kadının statüsünün yükselmesi ve eğitimden daha çok pay alması diyebiliriz buna. Böylece kadın toplumda karar verici yerlere modern zamanlarda d agelebildi.Ama aile Avrupada çöktü ve çocuk sevgisi azaldı. 3. Bu gün yazılı ve görsel medyanın ısrarla sunduğu kadın tipleri ve aile modelleri konusunda bir medya mensubu olarak ne düşünüyorsunuz? Bütün bunlar genç kızlarımızı ve aile yapımızı nasıl etkiliyor? “Benim gibi dünya güzeli kadın aldatılırsa siz kim oluyorsunuz, diğer zavallı ve de sünepe kadınlar zaten aldatılmanız normaldir. Bakın, ben bile normal karşılıyorum, siz de oturun yerinize” mealini taşıyan röportajında; “Aile hem önemlidir, hem en önemsiz ve değersiz şeydir.” diyen, hem evlilik değersizdir deyip, hem evliliği kendince kutsayan Hülya Avşar topluma kötü örnek olmuştur. “Benim gerçek anlamda ne düşündüğümü öğrenmekten çok, tartışma ve polemik yaratmaya yönelik çabalar var.” Hülya Avşar röportajında gerçek düşünceleri apaçık. Hürriyet’te bir ibretlik vaka olarak okunabilir. Bu denli çelişik ifade ve düşüncenin, kulaktan dolma bilgiyle harmanı en kötü rol model olarak Hülya Hanım’ın seçilmesine yeter de artar bile. Bu denli sorumsuz bir evlilik, sevgi ve ilişkiler üstüne konuşmayı yapan birine açılan mecralar gençliğimizin çürümesi olarak bize geri dönecektir. “Mutlu muyuz, mutsuz muyuz bilmiyorduk. Bu evlilik nasıl gidiyor, nasıl gidecek, nereye kadar gidecek bilemiyorduk. Belirsizlikler vardı, bizim evliliğimizin kendine göre bir saygınlığı vardı. Eğer ben yüz göz olup bu meseleleri konuşmaya kalkarsam, evliliğimi bitirmem gerekirdi. O noktaya gelmemek için olup bitenleri görmemiş ve duymamış gibi yaptım.” diyerek evliliği dört duvar arasında oturmaya indirgeyen bu bakış saygınlığın ne olduğundan habersiz. Zaten hemen çelişik bir ifade geliyor ardından: “Çok önemsemediğim için de görmezlikten geldim. Ama artık bu olayın konuşulması gerektiği, görmezlikten gelmenin de artık bir işe yaramayacağı ortaya çıktı. Kaya bunu fark etti. Belki de bu yüzden ilk o teklif etti konuşmayı. Açıkçası ben hâlâ cesaret edemiyordum.” Her zaman cesur olmakla övünen Hülya Hanım, burada tam tersini açıklıyor. Evliliğini, gidişatını ve de kocasını önemsemediğini açıklıyor ve sonra fedakârlıkta bulunduğunu vurguluyor. Neyin fedakârlığı? ‘Aldatılmayı önemsemiyorum’ derken benim dışımdaki kadınlar önemsizdir vurgusu yapıyor. Saatlerce konuşmadan beş dakikada bitirilen bir evliliğin saygınlığı, varlığı ve nasıl sürdürüldüğü anlaşılamıyor. Hiçbir hatası yoktu eşimin de belki olsa olsa son kaçamağı aleni yapması hataydı, dedikten hemen sonra ağır bir çelişki içinde “Belli ki bu seferki günlük bir ilişki değildi, uzun zamanlı bir ilişkiydi. O zaman gelip benimle konuşması gerekirdi.” diyerek anlamsızlık ve çelişkiler zirvesine oynuyor. Ama hiçbir cümle namus cinayetlerinin işlendiği, kadınların şiddete uğradığı ve ayrımcılık gördüğü ülkemizde bu cümle kadar kadınları aşağılayıcı değil. Kadın olmak eteklik giymek, süs püsler takınıp kıvırmak değildir. “Benim yetişme tarzım bu. Ben aşiret kızıyım. Çok geniş bir sülaleye aitim. Ben hep böyle gördüm. Erkek erkektir” denirdi. Ama benim yaşadığımı o ailede hiç kimse yaşamamıştır. Çünkü erkekler, bu işi çaktırmadan yapmayı becerirlerdi. Benim babam da çok çapkın bir adamdı. Ama anneme bunu hiç yansıtmadı. Babam ölene kadar annemle evli kaldılar. Aldatmayı ve çaktırmamayı bir marifet olarak öven bu anlayış, ayrıca yol gösteriyor “kaçamak yapabilirdi, yurtdışına gidebilirdi” diye. “Kimse bilmesin” en önemli bölüm onun için. Başkalarının ne düşündüğüyle ilgili hep, kendisine çok güvendiği iddia edilen sanatçı Hülya Hanım’a hiç benzemiyor bu! Bu devirde bozulmadan giden evlilik yok diye kendi yargısını gerçek gibi göstermeye çabalıyor. Hem evliliği aşağılıyor doğaya uygun değil diye bilimsel tespit yapıyor (!), hem de dinimize ve aile yapımıza uygun davrandım diyerek ne kadar kafasının karışık, kulaktan dolma olduğunu beyan ediyor. Sonra da suçu kadınlara yüklüyor “kadınlar çok fena” diye! Kişi kendinden bilir diye boşuna dememişler. Yüzlerce gazete, dergi sayfası geçmişinizde rüyalarınıza giriyorsa doğrudur. Hatta insanları aptal yerine koyup unutuldu numarası yapmak da işin ballı bölümü zahir. Gerçekten medya bütün eleştirilere rağmen çok kibar Türkiye’de. İngiltere ya da Amerikan magazininin eline düşseydi Hülya Hanım birinci sayfadan geçmiş evli erkek arkadaşları tam sayfa haber yapılırdı. Medya kötü rol modelelri özendirmektedir. 4. 5. Ünlü Azerbaycan şairi Hüseyn Cavid “Kadın gülerse şu ızsız muhitimiz gülecek, sürüklenen beşeriyet kadınla yükselecek!” diyor. Kadının ebediyen gülmesi ve sürüklenen beşeriyetin yükseltilmesi için neler yapılmalıdır? 6. Toplumun her alnaında yatay ve dikey anlamda cinsiyet ayrımcığını ve uygulamasını değiştirmek için eğitim şart. Bu eğitim bir devlet politikası da olmalıdır yaygınlaştırmak için. Oz aman şairin dediği gerçekleşir. TEŞEKKÜR EDERİM

Din ve iletişim

Ocak 8 2007Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Diyanet İşleri BAşkanlığı’nın ANkara’da düzenlediği Kutlu Doğm Haftası etkinliğindeki konuşmam (2004)  

Sayfa 1 / 11