Anket
Loading ...Çok Okunanlar
- 19% Yeniden Kanser
- 15% Kanserle Yaşıyorum
- 15% Fethullah Gülen ile Global Hoşgörü ve New York Sohbeti
- 14% Kanser olmamda medyanın rolü var!
- 11% Aşk Kapıyı Her Zaman Çalar
- 11% Ne Kadar İlgi, O Kadar Sevgi
- 10% Ne Kadar Sevgi, O Kadar Çözüm
- 10% 32.GÜN PROGRAMINDA NELER OLDU?
- 10% Politikada Kadın Eli
- 10% Babalar ve Kızları
-
- SELDA: MERHABA BEN SELDA ERGENE 33 YAŞINDA...
- marandafer: Sevgili Nezahat hnm,pembe hanım der...
- Nevval Sevindi: Çokkk teşekkür ederim sevgili dost!...
- MEHMET ERDAL URAL: KIYMETLİ ARKADASIM, SENİ, BİRLİKTE ...
- fidan: Merhaba nevval hanım bende kemik ka...
- nezahat uzal: metastas geçiriyorum tedavi sonuç v...
- KARAHAN: sAYIN ARKADAS BENI MUTLU KILAN K...
- jajapa: sanırım yazınızdaki fikirleriniz g...
- Mayıs 2012
- Nisan 2012
- Mart 2012
- Şubat 2012
- Ocak 2012
- Aralık 2011
- Kasım 2011
- Ekim 2011
- Eylül 2011
- Ağustos 2011
- Temmuz 2011
- Haziran 2011
- Mayıs 2011
- Nisan 2011
- Mart 2011
- Şubat 2011
- Ocak 2011
- Aralık 2010
- Kasım 2010
- Ekim 2010
- Eylül 2010
- Ağustos 2010
- Temmuz 2010
- Haziran 2010
- Mayıs 2010
- Nisan 2010
- Mart 2010
- Şubat 2010
- Ocak 2010
- Aralık 2009
- Kasım 2009
- Ekim 2009
- Eylül 2009
- Ağustos 2009
- Temmuz 2009
- Haziran 2009
- Mayıs 2009
- Nisan 2009
- Mart 2009
- Şubat 2009
- Ocak 2009
- Aralık 2008
- Kasım 2008
- Ekim 2008
- Eylül 2008
- Ağustos 2008
- Temmuz 2008
- Haziran 2008
- Mayıs 2008
- Nisan 2008
- Mart 2008
- Şubat 2008
- Ocak 2008
- Aralık 2007
- Kasım 2007
- Ekim 2007
- Eylül 2007
- Ağustos 2007
- Temmuz 2007
- Haziran 2007
- Mayıs 2007
- Nisan 2007
- Mart 2007
- Şubat 2007
- Ocak 2007
- Aralık 2006
- Kasım 2006
- Ekim 2006
- Eylül 2006
- Ağustos 2006
- Temmuz 2006
- Haziran 2006
- Mayıs 2006
- Nisan 2006
- Mart 2006
- Şubat 2006
- Ocak 2006
- Aralık 2005
- Kasım 2005
- Ekim 2005
- Eylül 2005
- Ağustos 2005
- Temmuz 2005
- Haziran 2005
- Mayıs 2005
- Nisan 2005
- Mart 2005
- Şubat 2005
- Ocak 2005
- Aralık 2004
- Kasım 2004
- Ekim 2004
- Eylül 2004
- Ağustos 2004
- Temmuz 2004
- Haziran 2004
- Mayıs 2004
- Nisan 2004
- Mart 2004
- Şubat 2004
- Ocak 2004
- Aralık 2003
- Kasım 2003
- Ekim 2003
- Eylül 2003
- Ağustos 2003
- Temmuz 2003
- Haziran 2003
- Mayıs 2003
- Nisan 2003
- Mart 2003
- Şubat 2003
- Ocak 2003
- Aralık 2002
- Kasım 2002
- Ekim 2002
- Eylül 2002
- Ağustos 2002
- Temmuz 2002
- Haziran 2002
- Nisan 2002
- Şubat 2002
Kategoriler
Özgürlük çıkar çevre koruma Şehir 32.Gün Aşk Almanya Amazon Arşiv bayram Berlin Demokrasi Güncel gelenek Girişim Kültür Kadın Kanser Kent liyakat nevruz pembe hanım Politika Sevgi Türk tabiat toplum yalnızlık Zaman Zaman Turkuaz 32.Gün (3)
Analiz (59)
Arşiv (7)
Basında (116)
EN (82)
Güncel (304)
Haberler (89)
Kadın (34)
Kitap (11)
Kültür-Antropoloji (79)
Okuduklarım (77)
Politika (139)
Yeni Yüzyıl (31)
Zaman (2)
Zaman (233)
Zaman CumaErtesi (59)
Zaman Turkuaz (128)
WP Cumulus Flash tag cloud by Roy Tanck and Luke Morton requires Flash Player 9 or better.
Kasım, 2006
Ruslara göre ilgisizlik, en büyük ahlaksızlık
Kasım ayında okuyucusuyla buluşan uluslararası Diyalog Avrasya dergisinin 23. sayısı, “Nasıl bir insan?” sorusuna cevap bulmaya çalıştı. Toplumun gittikçe hem içe hem de dışa karşı yabancılaştığını gündeme taşıyan dergi, Rusların “insanların birbirine ilgisizliğini en büyük ahlaksızlık” saydıklarını okuyucunun dikkatine sunuyor.
Haziran ayında Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te “Medeniyetler Diyalogu ve Birlikte Yaşama” konusunu ele alan uluslararası sempozyumda gündeme gelen, dünyada diyaloğun ve hoşgörünün sağlam zemine oturtulmasının eğitimden geçtiği iddiası, sempozyum katılımcılarını şu sonuca götürmüştü: Dünyanın geleceği, yeni nesillere verilen eğitime bağlıdır. Diyalog Avrasya dergisinin Yayın Editörü Nevval Sevindi tarafından gündeme getirilen “dünyanın geleceği için yapıcı, ahlaklı, hoşgörülü, sorumluluk hisseden neslin yetiştirilmesi yönünde eğitim müfredatlarının şekillendirilmesi gerektiği” fikri, sempozyumun sonuç bildirgesinde de yer aldı. Dünyanın birçok yerinde sebepleri ne olursa olsun, yapılan askeri operasyonlarında ölen insan sayısı arttıkça, çatışma halinde olan halklar arasındaki düşmanlıkların da artması doğal. Avrupa’da ve eski Sovyetler coğrafyasında yaşanan milli azınlıklar arası krizler, suni bir şekilde dayatılan sözde Müslüman – Hıristiyan anlaşmazlığı, “öteki” kavramını gündeme getirerek, dünya insanlarının birbirine “öteki” gözüyle bakmalarını teşvik ediyor. Bu durumda, ciddi tehlike altına giren sadece medeniyetler arasındaki diyalog değil, dünya barışı ve bütün insanlığın ortak yaşadığı dünyanın geleceği. Problemin ciddiyeti ve boyutu, bilim adamları, politikacılar, sivil toplum kuruluşları ve sanatçılar; yani her kesimden ve meslekten olan ve dünyanın geleceğinin var olmasını arzulayan herkesi acil harekete geçirdi. Büyüyen ve gelecekte dünyayı yönetecek olan nesli, kendi devletine ve bütün insanlığa faydalı olabilecek şekilde eğitilmesi gerektiği, şu an en yaygın görüşler arasında yer alıyor. Bu nedenle DA dergisi de yeni sayısında “İyi insan nasıl olmalı?”, “Devletler nasıl bir insan ister?” “İstenilen gibi insanı yetiştirmek için neler yapılıyor?” sorularına cevaplar arandı. İranlıların %67’si, Türklerin %90’ı evliliğin modasının geçmediğini düşünüyor Bu konuyu araştırırken, DA dergisi orijinal bir yol seçerek, hemen hemen bütün Avrasya ülkelerindeki “iyi insan ve iyi vatandaş” yetiştirme adına yapılan uygulamalara göz atarak, bir değerlendirme sunmaya çalışıyor okurlarına. Türkiye’den Sakarya Üniversitesi öğretim görevlisi Doç. Dr. Recep Kaymakcan tarafından hazırlanan “Türkiye halkının sahip olduğu değerlerin analizi” dikkati çeken yazılar arasında. 2001 yılında yapılan Dünya Değerler Araştırması’ndan elde edilen sonuçlar birçok kriteriyle Türk aile ve din değerlerine bağlığını koruduğunu gösteriyor. Mesela, evliliğin modasının geçmediğini düşünen Türk sayısı nüfusun %90’ınını teşkil ediyor, İran’da ise aynı fikri paylaşan insanların oranı %67. İnanç konusundaki soruya verilen cevaplardan, Türkiye’nin nüfusunun %96,7’nin Allah’a inandığını öğreniyoruz yalnız bunun yanında dinin gereklerini yerine getirenlerin oranı çok düşük kalıyor. Yapılan değerler araştırmasının gayet şaşırtıcı diğer bir sonucu; nüfusunun büyük çoğunluğunun inançlı olduğu Türkiye’de, insanların bir birlerine güvenmemesi. Başka bir yazıda, Rusya’da yapılan benzer bir araştırmanın sonuçlarıyla karşı karşıyayız. Dergide ayrıntılarıyla ele alınan “Rus toplumunun son 15 yıl içerisindeki değişiklikleri” oldukça ilginç: Rusya’da yaşayanlar en büyük ahlaksızlık olarak, “insanların birbirlerine ilgisizliklerini” dile getiriyor. Aynı yazıda “öteki” konusuna değinilerek, Rus toplumunun %44’ünün diğer milletlere mensup olan insanlardan rahatsızlık duydukları ve onlara karşı antipati duygularının var olduğu ortaya konuyor. İnsan yetiştirmede önemli rol oynayan ötekileştirme olgusu, Rus bir gazeteci Vladimir Avdeyev’in yazısında daha da çarpıcı hale getirilmiş. Avdeyev, Rusya’daki toplumun, bütün insanları “bizimkiler” ve “bizim olmayanlar” olarak ayırdıklarını söylüyor. İnsanların umursamazlaştırıldığından bahseden Avdeyev, insanlığın “hala dostluğu, saygıyı, güzelliği, aşkı, emeğinin onurunu her şeyden üstün tutmasını öğrenmedikleri”nden yakınıyor. Manevi değerlerin hızla yok olduğuna seyirci kalmak istemeyen Rus Ortodoks kilisesi, Rusya’nın genelinde bütün ortaokul müfredatlarında “Hıristiyanlık” eğitiminin yer almasında ısrarlı. Çok milletli ve farklı din mensuplarını barındıran devletler olan Rusya ve Ukrayna’da okulda din eğitimi mevzusu birkaç seneden beri tartışılmaya devam ediyor. Sovyet usulü adam yetiştiren ARTEK hala faaliyette Çoğumuzun merak ettiği “Sovyetlerin insanları nasıl yetiştirdikleri” projesi bir yönüyle aralanmış. Belki bu proje (Artek) bu haliyle bile hala dünyaya örnek olabilecek nitelikte. Dünya çocuklarının bir araya getirilerek, kamplarda yetiştirilmesi ve belirli hedeflere yöneltilmeleri bugün birçok ideolojinin arzusu. İşte Sovyetler bu hayalini ARTEK denilen çocuk merkezinde gerçekleştirmiş. Bu merkez en küçük yaştan beri çocuklara hoşgörü ve birlikte yaşamayı öğretmeleri bakımından önem kazanıyor. 1925 yılında Sovyetler Birliği sınırında kurulan, şu an ise Ukrayna topraklarında bulunan uluslararası çocuk merkezi “Artek”, gerçekten bütün dünyaya örnek teşkil edecek bir uygulama. Buraya 80 yıldır her ülkeden gelen çocuklar tatil yaparak birlikte yaşamayı, çalışmayı, düşünmeyi öğreniyor. Ukraynalı gazeteci Svetlana Kiryanova, bu merkeze bir kez gelen herkesin hayatının, “Bir kez Artekli olan hayatı boyunca Arteklidir” sloganı üzerine devam ettiğini belirtiyor. “Artek”’in düşmanlığa, “öteki” korkusuna, nefrete bir nevi aşı niteliğinde olduğu belirtilmiş. Bunun gibi merkezler, bütün dünyayı ve bu dünyanın ayrılmaz bir parçası olan kendi vatanını seven nesiller yetiştirmeye odaklanmış. Küreselleşen dünyada insanların dünyaya açık ve entegre olup, kendi kültürlerini devam ettirmeleri bir hayli zorlaştı. Dergide bu konuyu merkeze alan Firuze Haşimhanova, 15 yıl önce bağımsızlık yoluna giren Özbekistan’ın, milli değerlerin canlandırılması ile var olan değerleri kaybetmeyip, aralarında sağlanmaya çalışılan ortak bir yolun örneğini sunuyor. Yazara göre, ancak bu şekilde hem kendi vatanını, kültürünü, dilini bilen, hem de dünyaya ve dolayısıyla gelişmeye açık, dinamik bir neslin yetişmesi mümkün. Diyalog Avrasya dergisi, incelemeye aldığı bu dosya konusuyla, Türkiye ve diğer Avrasya ülkelerinde sürekli tartışılan “nasıl bir insan yetiştirilmesi gerektiği” konusuna bir de Avrasyalı yazarların gözüyle bakmayı öneriyor. Özellikle Milli Eğitim Şurasıyla ilgili tartışmaların yaşandığı son günlerde, Türk eğitim sistemine biraz da bu yönden bakmak lazım. Soruya cevap verme gayretiyle dosyada ortaya konan “kendisi ve milletiyle barışık, vatanını seven, onun geleceği için elinden gelen her gayreti gösteren ve dünya değerlerini insanlık adına ve kendi ülkesi yararına benimseyen, sağlam ruhlu, tarih bilinçli, ileri görüşlü, ötekini de en az kendisi kadar değerli gören nesiller yetiştirmek” reçetesi, okuyucu için bir yol haritası mahiyetinde. Liliya Yakimova 24.11.2006. Diyalog Avrasya – Sayı: 23. www.da.com.tr
A.Özhan’la Tasavvuf
“Nasıl bir insan yetiştirmeli?” Diyalog Avrasya Dergisi 23. sayısında bu soruya cevap aradı. Avrasya cumhuriyetlerinde uygulanan eğitim ve terbiye sistemlerinin uygulamalarıyla incelendiği bu dosyada Türk Tasavvuf musikisinde önemli bir isim Ahmet Özhan’la yaptığım röportaj da yer aldı. Sayın Özhan, DA dergisinin bu inceleme konusuna “Türk toplumu tasavvufsuz iflah olmaz” cümleleriyle cevap verdi.
Nevval Sevindi: Bir insan modeli oluşturmada felsefe, din ve eğitim kendilerine özgü bir üslupla öneri getiriyorlar. Tasavvufun bu konudaki yaklaşımı nedir? Ahmet Özhan: Özgün bir tasavvuf modeli olarak “insan”ı düşünmenin, meseleyi ta baştan yeteri kadar kavrayamayan bugünkü insan topluluklarının meselesi olduğunu düşünüyorum. Çünkü Kur’an-ı Kerim’in besmelesinin b’sinin altındaki noktada bu insan modeli zaten bütün profiliyle, bütün perspektifiyle ortadadır. Çünkü Cenab-ı Hak Habibinin lisanıyla “Ben bir gizli hazineyken, bilinmeyi, sevilmeyi murad ettim. Bütün alemi insan için, insan-ı kâmil için yarattım” diyor. Meseleye buradan yaklaştığımız zaman, zaten nasıl bir insan olunmasının gerekliliği ortaya çıkıyor. O zaman Cenab-ı Hak merkezli ve O’nu hoşnut edecek yaşama biçimi farzın yerine getirilmesinden ibarettir. Tasavvuf zaten yaşama geçirilirken alınan tavırdır. Yaşama geçirme sürecindeki aldığımız tavırdır. Derinlemesine yaşam anlayışımızın konuyu anlamlaştırırken ortaya konan estetiğimiz, nezaketimiz ve irfanımızdır. Tasavvuf böyle bir profil çıkartıyor ortaya. Nezaket ve irfan olmadan tasavvuf olamaz mı? Olmaz. İslâm olamaz. Yani benim bugünkü düşüncem içerisinde tasavvuf ayrı bir profil değil. İslâm’ın özünün ortaya çıkışından ibarettir. Kati surette ayrı değildir fakat İslâm’ın arza inince anlama veyahut aktarma biçimi de bir tasavvuftur. Kaba, saba, marjinalleşmiş, fiile tapan bir üslupla değil de, o fiille hayatını aşka dönüştüren bir üsluptur tasavvuf. Bunun gerektirdiği ne kadar fiil ve yaşama aktarılmış bir biçim varsa, onlarda bu şekilde yaşamak isteyen insanların hayatlarında tatbik etmeleri gereken davranış biçimleridir. Peki, hayatımızda var olan tepkisellikten kurtulmanın bir yolu yok mudur? Gönül ve akıl uyanıklılığını mümkün olduğu kadar sürekli kılmakla tepkisellikten kurtulabiliriz. Her an hangi huzurda, hangi maksatla bulunduğumuzu unutmaz isek, yani her anın farkına varır isek, kurtulabiliriz. Kırıcı tepkilerimizden ancak bu şekilde pişman olabiliriz. Böylece bir adım geri döner, pişman olduğumuz anki psikolojimizin dışında olduğumuzu anında tespit ederiz. Pişman olduğumuz psikoloji ise, farkındalığımızı yitirdiğimiz andır. Üstelik nezaket bakımından da her zaman karşınızdakini kendimize tercih etmemiz lazımdır. Bir yanlış davranışa tepki verme konusunda “Ama o da bana böyle yaptı.” diye cevap veren birisine şunu demek lazım. “Sen de yaparsan, ondan ne farkın kalır?” O yapacak, sen yapmayacaksın. Nefse zor geliyor ama kemalin gittiği yolda bu ciddi bir engeldir, bu aşılması gereken bir şeydir. O zaman da eşyanın -yani şeylerin çoğulu olarak kullanıyorum eşyayı- insan da ona dahil olmak üzere, hakikatini anlamak adına ciddi mesai sarf etmek lazım. İnsanı kemale götüren süreç kendiliğinden mi oluşur, yoksa bizim bunun için bir şey yapmamız mı gerekir? Yapmamız gerekir. Kendiliğinden olmaz. Eğitim diye bir gerçek var. Malum için ilim gerek, ilim için de bir âlime ihtiyaç vardır. İlim – âlim – malum birbirine bağlılar. Bir şeyin malumatı için ilim lazım. Mutlaka biz birilerine önder oluruz, donanımımızla, mutlaka bize önderlik etmek durumunda olan önümüzde daha donanımlı insanlar vardır. Yani bir mürşide ihtiyacımız var. Aydınlatıcı, öğreticiye ihtiyacımız var. Hangi okula gitseniz öğretmenden geçilmez. Öğretmensiz okul olur mu? Dünya da bir okuldur, kemal sürecini yaşadığınız bir okul. Dünyanın öğretmenlerinin olmaması mümkün mü? Kitap var. Okulda da kitap var. Onun için Kuran-ı Kerim var ama Peygamber Efendimiz var. Üstelik o kitapları kim yazıyor? Hep öğretmenler yazıyor. Burada çok önemli bir şey var; okul. Okul, aslında insan üreten bir merkezdir. Bu okul nasıl bir insan yetiştirir? Beni bir okula konuşma için davet ettiler. Okulun ismi Yunus Emre Koleji. Ben okula giderken “Yunus Emrelik o kolejden mezun olan, Yunus Emre olur mu acaba?” diye tatlı bir çocuksu hayal kurdum. Ama maalesef Yunus Emre mezun olunmuyor, birileri mezun oluyor, okur-yazar oluyor ama Yunus Emrelik başka bir süreç, başka bir okul. Ama mutlaka yine böyle bir okula ihtiyaç var. Mutlaka derken tabii ekoller içerisinde Üveysilik diye bir ekol var. Bu, kendi kendine bir oluşma ve sadece kemale götüren kulvarlardan bir tanesi. Aslında bir zamanlar bunun tarikatlar ve dergahlar gibi ciddi müesseseleri, okulları vardı. Bugün onlar kanun gereği kapatılmış. Ama kültürü kapatmak mümkün değil. Kültür hâlâ yaşıyor. Peki, çocukları ne yapacağız? Bir çocuktan nasıl insan yetiştirilir? Görgülü kuşlar gördüğünü işler. Eğer ailede böyle bir yatkınlık söz konusu ise, çocuk kendinde genetik olarak var olan eğilimlerinin bir takım bilgisayar tıklamalarını kendi beyninde bir açılım olarak küçüklüğünden itibaren hissetmeye başlar. Ve o artık kendi karar verip, kendi arzularını tatmin etme dönemine geldiği zaman, kendi kâmilini aramaya başlar. Büyük bir iştah ve istekle o manevi yanı ona sinyal verir. Ama arama isteğini veremezsiniz. Var olan isteğini uyandırabilirsiniz. Yani onun yaradılış biçiminde o tıklanacak noktanın var olması lazım ki, siz orayı tıklayabilesiniz. Sizin bilgisayarınızda o yükleme yok, istediğin kadar tıklayın oraya, yanıt alır ama bilgi çıkmaz ortaya. Ama Cenab-ı Hakk’ın “ruhundan ruh üfürdüm” dediği ruhuyla var olma söz konusu olduğundan dolayı o istidat belli bir yüzdeyle her insanda var. Bu bağlamda İslâmiyet’in “Her insan iyi doğar” fikri çok anlamlı… Mesela Hıristiyanlık’ta her insan günahkâr doğar, sonra vaftiz suyuyla temizlenir temizlenebildiği kadar. Doğu inançları içerisinde herkes beyaz kâğıt gibi doğar. Cenab-ı Hak hangi kulunu nerde kullanacaksa o istidatla yaratır. Ne karalama kâğıdıdır, ne karalamış bir kâğıttır, aktır. “Murad-ı İlahi” dediğimiz; maksat, konsept ve her türlü fiilin oluşması gerekiyor ve o fiili oluşturacak bir kul yaratıyor Cenab-ı Hak. Cenab-ı Hakk’ın 99 kilit esması vardır. Er-Rahmandan başla Es-Sabırla biter. Ama bu kilit, esmadır. Cenab-ı Hakk’ın kudretini simgeleyen esmaların 99 ile sınırlı olduğunu söyleyen kişi konuyu kavrayamamış demek. Onlar kilittir ve her birinden 99 tane zuhur eder, her 99’un birinden yine 99 zuhur eder. Fakat senin esmanda bir tanesi daha ilerdedir, benim esmamda ona muhalif olarak bir tanesi daha ilerdedir. Ayniyet diye bir şey söz konusu değildir. Hepimiz kullanım yerine göre esmalarımızın dozu itibariyle değişiğiz. Senin sabır esman harcında daha fazladır. Benim daha çabuk sinirlendiğim meselelere “ya otur Ahmet, ne yapıyorsun Allah aşkına, dur. Mevla ne eyler görelim, ne eylerse güzel eyler” dersin. Bunun örneklerini çoğaltabiliriz. Siz bir sanatçısınız. Bir insanın birey olarak yetişmesinde sanatçının nasıl bir rolü olur? Cenab-ı Hakk’tan geleni Cenab-ı Hakk’ın diğer kullarıyla paylaşmak. Bu halim benim tercihlerimle ve yegâne gayretlerimle oluşmuş bir hal değil. Bu bir vergi, netice itibariyle bu bir görevdir. Bu görev Cenab-ı Hakk’ın diğer kullarına O’nun kudretini ve estetiğini hatırlatma görevidir. Ben bütün izahımla, bütün duruşumla, bütün sözlerimle ancak ve ancak insanoğluna “Ey, kardeşim. Allah var. Ve başka hiçbir şey yok ve sen şu anda da, yarın da sonsuza kadar, ondan dolayı varsın, onunla varsın, onun için varsın. Onun için yapay olmayan, seni sadece şu zaman dilimi içerisinde üç-beş dakikalık diyebileceğimiz sonsuzluğun yanında, bir zaman içerisinde sanal bir benliğin pençesine girip, bir takım şehvetleri tatmin için sonsuzdaki mutluluğunu ve sonsuzdaki sevgilini unutma. Farkında ol, hakikatli ol, sözünün eri ol, adam ol.” tıklamalarını sesimle, sözümle, duruşumla, hayatımla ve ilişkilerimle yapabilirim. Bunun haricinde yapılan her şey benim için şirk argümanıdır. Peki, çocuğun kişilik yapılanmasına ne katmalıyız ki, buradaki sorunlarını de aşsın. Tasavvufun bu konuda ne gibi katkıları olabilir? Türkiye gerçeğinden bahsedecek olursak, tasavvuf konusu tamamen içeride bir yerde gizlice söylenecek bir durumda. Bundan önce Türkiye’nin gerçek sorunlarını hal etmesi, ikilemden kurtulması lazımdır. Bu ikilem, laik-anti laik ikilemidir. Çocuğa manevi ilim vermeye çalışıyorsunuz, sistem karşı çıkıyor. Sistemin doğrultusunda gittiğin zaman, çocuk manevi olarak bir açmaza düşüyor. Yani demokrasiyi ciddi bir şekilde algılatıp etnik sıkıntılarımızı da, inanç boyutundaki sıkıntıları da bir düzene koymamız gerekir. Bunu da başa gelen insanlar becersin. Bütün yapılanmalar hakikaten çok bireysel kalıyor. Ben çocuğumla bireysel olarak ilgileniyorsam ne âlâ. Aksi takdirde sokağa bıraktığında ortaya ne çıkacak bilmiyorsun. Çocuğun yaratılışı doğrultusunda başarılı olması için ona yardım etmek, sağlıklı, uygun bir ortam hazırlamak velinin, mahallenin, semtin meselesidir, şehrin meselesidir, ülkenin meselesidir. Onun içerisinde adam katil olacaksa, yapacak bir şey yok çünkü onun psikolojik dengeleri onu buna yöneltiyor. Onu bu fiili gerçekleşmekten alıkoyacak tedbirlerle oluşmuş bir sosyal ortam gerekir. Tasavvuf, insanı maddi ve manevi olarak bir esma terkibi olarak görmedir. İnsanın yeterliliklerini veya yetersizliklerini kendi eğitimi veya Allah’ın yaratmasıyla alakalı bir şekilde gören kişinin O’na tepkisi tamamen pedagojik olmalıdır. Balık tutmanın bile pedagojisiyle alakası var ama caiz değil. Hayvanı aldatıyorsun çünkü. Aldatmak hayatın hiçbir safhasında doğru değildir. Ben sana kabalık yapabilirim. Sen ya “bunun psikolojisi yerinde değil” veyahut “bu eğitimsizin birisi” dersin. Eğer müdahale edecek gücün varsa bana bir artı ekleme adına yaparsın. İnsan eşya ile bu şekilde ilişki kurmalı. Tasavvuf bir varış biçimi, yol haritasıdır. Bu yol haritası içerisinde iletişim çok önemli çünkü objeyi onunla yaptığın iletişim yoluyla tanıyacaksın ve tarif edilmiş yolu bulacaksın. İletişim bir adres bulmaktaki sokak ismi, cadde ismi, köşe başındaki belirgin bir objedir. Türk insanının çoğunluk olarak genetik yapısında tasavvufi heyecan ve saygı vardır. Çünkü biz dostluğu seven, paylaşmayı seven, inanca çok yakın ve delikanlıyız. Veri tabanımız bu. Dolayısıyla bu toplumun en büyük ıslah ve kariyer argümanı tasavvuftur. En belalı adam bile tasavvuf sayesinde Allah’tan korkar. Tasavvuf; sosyalleşmiş, özgür ve fırsat eşitliği olan bir toplumda bu genetik yapıya sahip mükemmel bir toplum ortaya koyar. www.da.com.tr – Diyalog Avrasya / Kış-23 2006.
Türk-İsrail forumu
The Konrad Adenauer Foundation, Jerusalem Kültür University (IKU), Foreign Policy Platform, İstanbul SAM, Turkish Foreign Ministry Research Center The Harry S. Truman Research Institute for the Advancement of Peace, The Hebrew University of Jerusalem
האוניברסיטה העברית בירושלים המכון למחקר ע”ש הרי ס. טרומן למען קידום השלום The Hebrew University of Jerusalem The Harry S. Truman Research Institute For the Advancement of Peace REPUBLIC OF TURKEY Ministry of Foreign Affairs İSTANBUL KÜLTÜR UNIVERSITY Faculty of Economic and Administrative Sciences Department of International Relations Foreign Policy Platform Turkish-Israeli Forum Monday-Wednesday the 13-15 of November Jerusalem. Turkey and Israel are two countries, sharing the same contextual space: the eastern part of the Mediterranean. Both countries, however, are an integral part of more than one geo-political area: Europe, Asia and the Middle East. This situation has resulted in the creation of two multi-cultural societies, each facing serious challenges, cultural, political and social. The aim of this forum is to combine a public and an academic interchange between leading figures in Turkey and Israel. The interchange will focus on the problems facing the two countries, the solutions to these problems and the ways by which one society may learn from the other. Program Monday, November 13: Evening at KACC, Mishkenot Sha’ananim 19:00 Greetings: Chair: Prof. Eyal Ben Ari, Director, The Truman Institute, The Hebrew University of Jerusalem Prof. Menachem Magidor, President, The Hebrew University of Jerusalem Dr. Lars Hansel, Konrad Adenauer Foundation Representative to Israel H.E. Mr. Feridun H. Sinirlioğlu, Turkish Ambassador to Israel Ambssador (Rt.) Murat Bilhan, Director of the Foreign Policy Platform, Kültür University, Istanbul Mr. Bülent Karadeniz, Acting Chairman of SAM (the Strategic Research Center of the Ministry of Foreign Affairs) Keynote speaker: Prof. Shlomo Avineri, The Hebrew University of Jerusalem, Former Director –General Ministry of Foreign Affairs “An Overview of Middle Eastern Politics” – Dinner at KACC Mishkenot Tuesday, November 14: Room 501, Meirsdorff Faculty Club, Mt. Scopus 9:00-10:45 Economic and strategic Bilateral Cooperation Chairs: Prof. Eyal Ben Ari, Director, Truman Institute. The Hebrew University of Jerusalem Mr. Bülent Karadeniz, Acting Chairman of SAM Ambassador (Rt.) Ekrem Güvendiren, Co-Chairman of Turkish-Israeli Buisiness Council and first Turkish Ambassador to Israel Prof. Eran Feitelson, The Hebrew University of Jerusalem Dr. Ahmet Kasm Han, Kadir Has University Mr. Shraga Brosh, president of the Manufacturers Association Dr. Cenk Pala, Head of Strategy and Business Development Department of BOTAŞ (Petrolium Pipeline Corporation) Mr. Bülent Karadeniz, Acting Chairman of SAM Dr. Salih Biçakçi, Işık University Dr. Eldad Pardo, Truman Institute, The Hebrew University of Jerusalem Dr. Amos Nadan, Truman Institute, The Hebrew University of Jerusalem and Tel Aviv University Prof. Victor Azarya, Truman Institute, The Hebrew University of Jerusalem Mr. Ohad Cohen, Director South Europe Department, Ministry of Industry, Trade and Labour 10:45-11:15 Coffee Break 11:15-13:00 Israel and Turkey in the Southern European Framework a. The European Union and NATO b. The Regional Framework Chair: Prof.Amnon Cohen, Truman Institute, The Hebrew University of Jerusalem Dr. Ayşegül Sever, Marmara University Prof. Elie Podeh, Truman Institute, The Hebrew University of Jerusalem Prof. Ramazan Gözen, USAK, Cankaya University Dr. Kobi Michael, Truman Institute, The Hebrew University of Jerusalem Dr. Ibrahim Mazlum, Marmara University Mr. Cameron Brown, Gloria Center, The Interdisciplinary Center, Herzliya Dr. Alon Liel, Former Director-General, The Israeli Ministry for Foreign Affairs Prof. Amikam Nachmani, Bar Ilan University 13:00-14:30 Lunch 14:30-16:30 Toward Equity in Citizenship: a. Boundaries of Flexibility b. Increasing Power Sharing with Minorities Chair: Prof. Jacob Landau, The Hebrew University of Jerusalem Mr. Cefi Kamhi, Former M.P. & Deputy Chairman of the Foreign Affairs Commission. Businessman and serving Turkish Member of the Coexistence Trust founded to provide an enlightened centrist platform for Muslim and Jewish political leaders to combat Islamophobia and Antisemitism, Istanbul. Prof. Emanuel Gutmann, The Hebrew University Dr. Çağri Erhan, Ankara University Dr. Anat Lapidot-Firilla, The Hebrew University of Jerusalem and Van-Leer Institute Mr.Fatih Furtun, Istanbul Kültür University Dr. Batia Siebzenher, Truman Institute and Beit-Berl College – Transfer to Mishkenot Sha’ananim 17:00-19:00 Public Session in KACC, Auditorium Regional Dynamics and Diplomatic Initiatives: Can Turkey play a Role in the Arab-Israeli Conflict? Chair: Ambassador (Rt.) Murat Bilhan Ambassador (Rt.) Murat Bilhan, Director of the Foreign Policy Platform, Kültür University Can Turkey Make a Difference by Keeping an Equidistant Policy between the Two Sides? Dr. Bülent Aras, Işık University Turkey and the Middle East: Frontiers of Turkey’s Newly Emerging Role Dr. Menahem Klein, Bar-Ilan University Israeli Preferences Dr. Eran Lerman, Director of the Israel and M.E. office, American Jewish Committee The Changing regional Dynamics and their Impact on the Conflict – Dinner at a Jerusalem restaurant Wednesday, November 15: Room 501 Meirsdorff Faculty Club, Mt. Scopus 10:15-12:15 Cultural Dialogue – The Role of Civil Society Chair: Prof. Reuven Amitai, The Hebrew University of Jerusalem Prof. Naomi Chazan, Truman Institute and the Academic College of Tel-Aviv-Yaffo Ms. Nevval Sevindi, Columnist, Zaman Daily News Dr. Bülent Aras, Işık University Mr. Nimrod Goren, The Hebrew University of Jerusalem Dr. Eyal Gineo, The Hebrew University of Jerusalem 12:15 Lunch and summing up session Chair: Dr. Lars Hänsel, Konrad Adenauer Foundation Representative to Israel
Ecevit
Ecevit’i kaybettik.Allah rahmet eylesin. Aslında trajik bir siyasi figür. Bütün siyasi hayatı iniş çıkışlarla ve devrilmelerle dolu….. 12 Mart, 12 Eylül gibi bir çok askeri darbeyi yaşadı. 1974 de Kıbrıs fatihi oldu ama çözümsüz bir Kıbrıs bıraktı Türkiye’ye…AB’ye zamanında girme kararı ve basireti gösteremedi,
bugün hala boğuşuyoruz AB ile…. Umut olduğu zamanlar bir şey yapamadı yoklukların adamı oldu,çaresizlik üretti. Sıfırdan parti kurdu %30 la iktidara geldi sonra %1den aza düştü. Karısının hırsı onun yakasını ve dolayısıyla milletin yakasını hiç bırakmadı.Dürüst lider diye tanındı sevildi Türk ekonomisinin en büyük çöküşünü yaşattı. Türkiyenin,çağın ve dünyanın değişimini hiç kavrayamadı.Köy kent gibi kağıt üzerinde hayali projeleri hiçbir zaman başarılı olmadı. Bu nedenle sosyal demokrasi,sol adına hiçbir miras bırakmadı ardında. Hiçbir teorisi hayatta başarılı olamadı.Gerçekçi olmayan şeylerle uğraştı hep. İyi şair ve edebiyatçıydı keşke öyle kalsaydı….Politikanın adamı olmadığını düşündüm hep onun için. Köşesinde şiir yazarak ölseydi belki ona daha çok yakışırdı.İyi niyetli ve hayalperestti ama cehenneme giden yolun taşları da iyi niyetten döşenmiştir. Onunla cennete hiç varılmadı. Ecevitten bana kalacak en güzel anı Fikret Kızılok’un bestelediği bir şiiridir:Takalar geçiyor allı yeşilli Boğaz’ın güzelliğini anlatır. O tam bir İstanbul beyefendisi ve kentli politikacının temsilcisiydi. Kimseye “hadi oradan,ananı al git” gibi argo kullandığı görülmemiştir.Türkçeyi iyi kullanan ender politikacılardan biriydi.Yerel kültürüne sahip çıkan bir Robert Kolejliydi. Fethullah Gülen’e sahip çıkması daima kafasına kakıldı.Oysa hiç geri adım atmadı. İnatçı kişiliği inandığı şeye sahip çıkardı.Sonuna kadar. Allah rahmet eylesin. Türk politikası dürüst,hayalperest,şair,kentli ,kadınları seven ve karısıyla tek kişi haline gelmiş bir dönemin temsilcisini kaybetti.81 yıllık defter kapandı Beni uğurlayın kardeşlerim GÜNÜN YAZILARI AK Parti nereye? BÜLENT KORUCU The End TAMER KORKMAZ Cenaze provokatörleri MUSTAFA ÜNAL Ecevit-Gülen görüşmeleri HÜSEYİN GÜLERCE Cumhuriyet olmak… ETYEN MAHÇUPYAN ‘Netekim’ler aldı beni… NİHAL B. KARACA Osmanlı’nın son fotoğrafları KADİR DİKBAŞ Ecevit, Türkiye Cumhuriyeti’nin çok partili yapısında değişmez karakter oyuncularından biriydi. Herkesin hayatına bir şekilde damgasını vurdu. Birçoğunun adı Ecevit, Serdar veya Bülent oldu. Bazıları 1974 affıyla solcu damgasıyla yedikleri onlarca yılın ağırlığından kurtuldular, önemli yerlerde akademisyen, yazar, çizer oldular. Ecevit, siyasi sahnemizin trajik bir kimliği. Türklerin hayalperest tarafını simgeler adeta. Hayalleri hiç gerçek olmayan, hayallerin peşinde koştuğu için gerçeklerle dost olamayan tarafı vardı. Köykent gibi kağıtta kalan, pratikte işlemeyecek çok konuda proje düşündü. Miras yoluyla mendil kadar kalmış topraklar için hâlâ 1999′da bile toprak reformu diyecek kadar bildiğinden şaşmazdı. Onun kafası hayatın kendisiydi ve orada olanlar önemliydi. ‘Kıbrıs fatihi’ unvanı kazandı, milletin kalbinde sarsılmaz bir güven lede etti. Ancak bize de bir Kıbrıs düğümü bıraktı. Tıpkı zamanında karar veremediği Avrupa Birliği gibi. Siyaset, doğru zamanda, doğru kararları cesaretle almaktır. İnatçıydı. Demirel’le inatlaşmaları ülkeyi böldü. Toplum ikiye ayrıldı, toparlanamaz şekilde düşmanlıklar üretildi. Genç insanlar birbirini vurdu, sol-sağ terörü Demirel-Ecevit inadını kıramadı. Birbirlerine düşman tavırda inat eden iki siyasetçiyi askerler devirdi. Kaç kez siyasi hayatı askerî darbeyle kesildi herkes biliyor. Zincirbozan günlerinde Demirel’le yakaladığı dostluğu siyaset arenasında gösteremedi. İnatçı olduğu kadar cesurdu ve sonuna kadar inandığı şeyin peşinden giderdi. İnönü’yü de böyle düşürdü. Cumhuriyet’i kuran bir ismi devirme cesareti gösterecek kadar pervasızdı. Yeni bir dönemi başlattı, ancak yeni bir dönem yaratamadı. Umut olduğu zamanlar bir şey yapamadı, yoklukların adamı oldu, çaresizlik üretti. Sıfırdan parti kurdu % 30′la iktidara geldi, sonra % 1′den aza düştü. Karısının siyaset hırsı daima yanı başında oldu. Dürüst lider diye tanındı sevildi. Türk ekonomisinin en büyük çöküşünü yaşattı. Bu nedenle sosyal demokrasi, sol adına hiçbir miras bırakmadı ardında. Bugün Türkiye’de sosyal demokrasi adına ne var? Hiçbir teorisi hayatta başarılı olamadı. Gerçekçi olmayan şeylerle uğraştı. Türkiye’nin, çağın ve dünyanın değişimini hiç kavrayamadı. 1953′teki şiirinde bunun ipucu var sanki: “bir aşk örüyoruz boşlukta/çizgiden soyut/zerreden öz”. Bütün bu karmaşaya, iniş çıkışlara rağmen düşman olamayacağınız bir simgeydi. Liderlik yeteneği üstün bir meziyetti; ancak bu bayrak uzun soluklu hiçbir yerde dalgalanamadı. İktidarı almaktaki başarısı, sürdürmekte görülemedi. Örneğin 28 Şubat sürecinde azınlık hükümeti kurma görevi verildi. Bölücübaşı Öcalan’ın yakalanması gerçekleşti, buradan iktidara hızla tırmandı. Ülke, Sezer’in kitap fırlatma hevesiyle tarihinin en büyük mali krizlerinden birine yuvarlandı. İyi şair ve edebiyatçıydı, keşke öyle kalsaydı… Onun hiç politikanın adamı olmadığını düşündüm hep. Köşesinde şiir yazarak ölseydi belki ona daha çok yakışırdı diye hayal ettim… Ecevit, iyi bir gazeteciydi. Ecevit’ten bana kalacak en güzel anı Fikret Kızılok’un bestelediği bir şiiridir: “Takalar geçiyor allı yeşilli”. Boğaz’ın güzelliğini anlatır. O tam bir İstanbul beyefendisi ve kentli politikacının temsilcisiydi. Kimseye Meclis’te veya dışarıda asla argo kullandığı görülmemiştir. Türkçeyi iyi kullanan ender politikacılardan biriydi. Kendi kültürüne sahip çıkan bir Robert Kolejliydi. Fethullah Gülen’e sahip çıkması daima kafasına kakıldı. Oysa hiç geri adım atmadı. İnatçı kişiliği, inandığı şeye sahip çıkardı. Hem de sonuna kadar. Fethullah Gülen’in yaptıklarının analizini yapabilecek yetenekte bir entelektüeldi. Her zaman nezaket sahibi ve kibardı. Türk politikası dürüst, hayalperest, şair, kentli, kadınları seven ve karısıyla tek kişi haline gelmiş bir dönemin temsilcisini kaybetti. 81 yıllık defter kapandı. Türkiye kentli, entelektüel siyasetçiyi onun kimliğinde özleyecektir. Allah gani gani rahmet eylesin. nevval hanım merhaba’beni uğurlayın kardeşlerim’başlıklı yazınızı okudum.tesbitlerinizin çoğuna katılıyorum.ancak’her zaman nezaket sahibi ve kibardı’ifadesini kullanmadan önce birazcık hafızanıza başvurmanızı isterdim.oysa ecevit bir bayanın linç edilmesini isteyecek kadar terbiyesiz ve bir bayana ‘şu kadına haddini bildirin’diyecek kadar saygısız bir insandı.seka işçilerini ayaklarına kadar gidip onları isabetli bir iş yapmakta olan hükümete karşı kışkırtacak kadarda dürüst olmıyan bir insandı.dürüst olmıyan bir insandı çünkü hep içine sindiremediği işlere imza attı.çıkardığı af gibi.bu toplum hala o afla çıkan insanların cezasını çekiyor.fethullah gülene yakınlığı ise yıllarca nurcuların sırtında gezen ve onları kullanan demirelden öğrendiği siyasi bir oyundan ibaretti.yakınlarıma hep şunu söyledim.bu adam merve kavakçıyı bilmem ama,o küçücük çocukların helalliğını almadan canını veremez.allah bilir ama altı aydır onların kefaretini ödüyor. o küçücük çocukların okulda,yolda öğretmenlerinden ve arkadaşlarından uğradıkları tacizleri ne çabuk unuttunuz nevval hanım.ve kavakçı çocuklarını bu sadistlerin elinden ülkeden kaçırmakla kurtarabildi.bunların mimarıda ecevitti.çocuğunuz varmı bilmiyorum.biran için kendinizi o çocukların yerine koyun lütfen.bu yazdıklarımın sizce bir anlamı varsa lütfen yazınızı tashih edin.edinki kimse yaptıklarının yanına kar kalmıyacağını,bu dünyada değilse ukbada hesabını vereceğine inansın.yani kel ölünce sırma saçlı,kör ölünce ahu gözlü olmasın.bizde nedense hep böyle olur.öümünden itibaren basını izliyorumda vay be diyorum bu adam ne imiş.dün küfredenler bugün methiye düzüyorlar.ya hafızaları dumura uğramış yada yalakalık yapıyorlar.tabii yine oy hesabı.sizi tenzih ediyorum.siz yinede yakalıyabildiğiniz doğruları yazdınız.selam ve sevgilerimle. Ali Yalvaç