Pimapen Kültürevi
İstanbul kültür yaşamına damgasını vuran “Pimapen Kültürevi” Kültürevi adı altında ilk kurulan ve çalışan mekandı 1992′den itibaren 7 yıl görev yaptım.Hem kurucusu hem yöneticisi olarak yüzlerce ilk sayılan etkinlikleir gerçekleştirdim. İlk Osmanlı mezar taşları sergisinden tutun da ilk eskiz sergisine kadar.Hiç kimsenin dokunmadığı Bosna konusunda sayısız etkinlik ve yayın dünyasına kazanımlar oldu. Pimapen’de bir kent kültürü tartışması:Yıl:1993
Korhan Gümüş: Konu sorumuz genel olarak insan yerleşmeleri.Konut sorunu konusunda hepimiz çeşitli görüşlere sahibiz. Epey zamandır konutla ilgili, Türkiye’nin konut sorununa genel yaklaşımlar konusunda farklı dsüşünce çerçeveleri ortaya çıktı bildiğiniz gibi. Konut sorunu 1970’lerde genelde bir konut açığı sorunu olarak anlaşılıyordu. 1980’lerden sonra konut sorunu çok anlamlı bir çerçevede çok geniş bir çerçevede tartışılmaya başladı Türkiye’deki çeşitli meslek çevreleri, sivil toplum kuruluşları ve siyasetçiler. Ben şimdi konut sorunuyla ilgili olarak Türkiye’nin konut sorununa yeni yaklaşımlar geliştirmek amacıyla Türkiye’de özellikle mimarlık çevresindeki tartışmalardan başlayarak genelde siyasi düzeydeki tartışmalara uzanan, süresi çok kısa bir takım saptamalar yapmak istiyorum: 1970’lerden önce Türkiye’de kente göç olayları başladıktan sonra konut sorunu genellikle biraz ekonomist bir yaklaşımla kentlerdeki konut açığı olarak anlaşılmıştı ve konut sorunu denilince genellikle ilk akla gelen şu kadar barınak ihtiyacı var şu kadar konut yapılması gerekiyor gibi şeyler. Daha sonra kentlerde gecekondu olayı, kaçak yapılaşma olayı bir taraftan başını alıp giderken bir taraftan da toplu konut uygulamalarında da bazı sorunlar olduğu tartışılmaya başlandı. O zaman iki kesim farklı tezlerle ortaya çıktı bir kesim; tamamen kaçak yapılaşmayı ve gecekonduyu konut sorunun merkezine yerleştirirken, diğer taraftan yasal sahada resmi sahada gerçekleşen konut üretimine yeterli bulmazken, bir başka taraftan da bazı yaklaşımlar gecekondu, kaçak yapılaşma ve resmi sahadaki konut üretimini bir bütünlüklü yapı içinde, karşılıklı ilişkiler içinde değerlendirme gereğini duydular ve akademik planda daha bütüncül bir tartışma çerçevesine doğruda kimi uzanımlar kimi yaklaşımlar oldu.Son olarak Türkiye’deki tartışmalarda resmi sahalarda bir takım imar normlarına göre gerçekleşen konut faaliyetleri var, Diğer taraftan da büyük kentlerde göçün etkisiyle, iktisadi değişimlerin etkisiyle yasadışı yapılaşma olgusu yaşanıyor. Hatta bugün İstanbul’da bu yasadışı yapılaşma oranını %60’ları geçtiği iddia ediliyor.Bu gerçekten çok ilginç bir durum ve böyle bir durumda resmi saha içinde tanımlamaya çalışanlar bugün bir temsil krizi olduğunu fark etmeye başladılar. Bir planlama aletinin de kentlerin çok küçük bir bölümünü denetleyebildiğini diğer taraftan da gerçekleşen toplu konut uygulamalarında yaşama çevresi niteliği açısından çok ciddi sorunlar olduğunu fark etmeye başladılar diğer taraftan konutların bir değer transferi aracı haline gelmesi nerdeyse ihtiyaç için değil mekandan edinilen değerin başka sahalara yatırılmak üzere bir tür transfer aracına dönüşmesi gibi bir olgu yaşandığını söylediler. Fakat kuramsal bazı boşluklar olduğu yeni gündeme geliyor. Çünkü yaşama çevresindeki nitelik kaybını genellikle mesleki çevreler nüfus artışına, teknoloji gelişimine bağlıyorlar, betonlaşma falan diye ifade ediliyor, betonarme karkas tekniğinin konut yapımını ucuzlaştırması gibi şeylerden söz ediliyor. Böyle dışsal bir takım parametrelere bağlayarak konut sorunun kendisi hakkında açıklamalar getiriliyor. Yaşama çevresinin nitelik kaybını genellikle dışsal parametrelere bağlayan yaklaşımlar geçmişteki konut açığı sorunu gibi tanımlayanlarla epistenik olarak yani bilgi kuramsal olarak benzerlik taşıyorlar diyebiliriz. Aslında konutun kendisine ait de bazı sorunlar olduğunu yani konutun yada genel olarak yaşama çevresine dönüştürmekte kullandığımız aletlerin kendisinde de bir takım sorunlar olduğunu dolayısıyla resmi sahadaki konut sorunu kavramının bugün giderek başka bir anlam kazandığını ve dolayısıyla yaşama çevresindeki nitelik kaybının sadece dışsal parametrelerle, nüfus artışıyla, betonarme tekniğinin ucuzlamasıyla, iktisadi değişkenlerle bunu çoğaltabiliriz ,yani daha ötesinde de yaklaşımlar olabilir, ama mekanın üretiminin kendisine değin bir sorun, içerip içermediğini dolayısıyla problematikin sadece dışsal parametrelerle açıklanıp açıklanamayacağı gibi konularda da Türkiye ‘de akademik çevrelerde benim izleyebildiğim kadarıyla belli tartışmalar var.Ben mimarım, mimarlık mesleğini seçmemdeki neden; Kalamış’ta geçti benim çocukluğum lisedeyken İstanbul’un değişimini gözlemleyince mimarlık mesleğini seçerek bu sorunu daha iyi algılayabileceğimi zannetmiştim mimarlığı bu yüzden seçtim.Bu değişim nedir onu anlayayım diye. Fakat bu mesleği seçtikten sonra doğrusu mimarların da belli bir gözlükle bakarken sorunu çok fazla anlayamadıklarını düşünüp mimarlık bakış açısının da, bizde hani meslekler her şeye kadirdir gibi gözükür ama çok da fazla yeterli olduğunu düşünmüyorum. Örneğin, kentsel- kültürel mirasın korunmasında bizim bugünkü şeyimiz rölölesi çıkarılan bir yapının restorasyon teknikleriyle korunduğunu içeriyor. Oysa ki bugünkü grafik pratiğimiz rölölesi çıkarılan binanın yıkılarak yeniden yapıldığında aynı yapı olmadığını hepimiz çok iyi görüyoruz. Bugün Harbiye’deki Turkhısh Bank’ı gördüğümüzde oradaki güzelim arnuva yapının korunma sonrası nasıl bir dönüşüm geçirdiğini daha ilk bakışta anlayabiliyoruz. Yada İstanbul’da korunduğu söylenen Boğaz’daki bir çok yapının aslında korunarak yok edildiğini çok iyi görebiliyoruz. Dolayısıyla mimari pratiğimizin kendisi aslında sadece bir temsili pratik olarak bir reprazantasyon tekniği olarak aslında mekana ait tüm bilgileri içermiyor gibi bir tanı var bende. Yani bir yemeğin tarifini yemek kitabında yapabilirsiniz, işte şu kadar gram kıyma, şu kadar pirinç falan ama sonunda onun dolma mı olacağını yoksa başka bir şey mi olacağını belirleyen bir hünerdir, bir yapma biçimidir. Mekan da biraz ona benziyor sadece bir grafik, pratikle yada planlanarak mekanın dönüşebileceğini, değişebileceğini zannetmek aslında bizim bir ütopyamız. Yani mekanın kendisine ait bir bilgi var, bunu örneklemek için ben size sevgili rahmetli hocam Sedat Erden’in daha akademiye ilk girdiğim zaman söylediği bir cümlesi vardı onu size aktarmak istiyorum. Ben Sedat Erden’i henüz tanımıyordum, şehircilik bölümü yeni kuruluyordu, konferans salonu boş olduğu için biz birinci sınıf öğrencilerini yukarı çıkardılar Sedat Erdem İstanbul’un neden bu hale geldiğini falan söylüyordu, o zaman bir laf söyledi, ben yıllarca betonarme falan diye cilt cilt kitaplar okudum hiçbiri aklımda kalmadı ama Sedat Erdem’in bir cümlesi bende cilt cilt kitaplar kadar yer etti zihnimde. O dedi ki; ‘eski ustalar leb demeden leblebiyi anlarlardı ‘ böyle bir cümle söyledi. Sedat hoca çok uzun yıllar mimarlık yaptığı için sanki yeni mimarlara acıdığını söylemişti. Gerçekten düşündüm bütün bu İstanbul’daki ara dönem yapıları ardake, arnuva falan gibi yapılarda bunların mimari yapı detaylarına bakarsanız bunların aslında temsili düzeye yani proje düzeyine geçmeden önce aynı yemek kitabındaki yemekler gibi bir yapma bilgisi olarak, bir tür zanaat bilgisi olarak devam ettiğini mimarın bunları eklemleyerek, Osmanlı mimarisinde de öyledir, eklemleyerek bir tür sofra düzeni kurduğunu, ama bu yapının bilgisinin betimlenerek proje safhasına geçmeden önce mekana ait bir bilgi olarak var olduğunu mekanın o temsili grafik pratiğinin aslında sadece bunu betimlediğini ama aynı zamanda da onun üzerine bir üst dil oluşturup, onunla bir tür demokratik eklemli bir dil oluşturduğunu fark ettim. 1930’lardaki bu mekan üzerindeki tasarlayıcı faaliyet olarak mimarlık hem mimarlığın hem de yapı ustalığının bir arada yaşayabileceği demokratik bir aşamayı bize gösteriyordu.Bugün bu yapı gelenekleri artık bildiğiniz gibi kalmadı. Yani mekanın artık böyle bir üretim pratiğine şey değil. İstanbul’da artık yapı ustası kalmadığını söylüyor insanlar. Ama diğer taraftan da tasarımın kültürle olan ilişkisinde bir tür eklemli bir ilişki yaşarken kültüre ait bir şey kalmadı, yapı kültürü tamamen sona erdi. Ama bizim mekanın girdisini oluşturan bir çok eşyamız aslında tasarlanmıştır. Şu anda her şey tasarlanmış olarak mekana giriyor, kültür bir yerde mekanın bu hazır bileşenlerini yani tasarlanmış nesnelerin üstüne tekrar çıktı. Yani tasarımla kültür arasındaki ilişkinin ters-düz olduğu bir geçiş dönemi yaşıyoruz. 1930’larda tasarım kültürü eklemlerken bugün artık kültür tasarımları eklemlemeye başladı.Yakın çevremizi kendimiz kuruyoruz, yakın çevremizdeki birçok tasarlanmış eşyayı kendimiz meydana getiriyoruz. Bugün kullandığımız bir çamaşır makinesi milyarlarca para ödenen bir konuttan çok daha mükemmel bir şekilde tasarlanmış. Dolayısıyla mikro ölçekte hakim olduğumuz mekana makro ölçekte tam hakim olduğumuz söylenemez. Yani bir bulaşık makinesinde, bir çamaşır makinesinde sahip olduğumuz tasarım kalitesini ne yazık ki mekanın bütününde yaşadığımız şehirlerde, yaşadığımız konutlarda bulduğumuz söylenemez. Dolayısıyla bir makine gibi tasarlanmaya müsait olan mikro ölçekteki bir mekan, makro ölçekte bugünkü tasarım aletlerimizle tasarlanamaz hale geliyor. O yüzden gelecekte planlamanın nasıl bir üst dil oluşturacağını, bunun içeriğini oluşturan kültürün nasıl geliştireceği konusunda mesleki çevrelerde önemli tartışmalar yaşanıyor. Turgut Cansever: Korhan bey çok güzel özetledi ben biraz daha açıklığa kavuşturmak istiyorum. Bir dizi kültür politikasıyla ilgili kavaramlar bizi geldiğimiz noktaya getirmiş bulunuyor. Mesela sanatın seyir sanatına dönüştürülmesi meselesi, sanatın seyir sanatından öncelikli bir yere sahip olduğu kanaatinden hareket edildi. Tanzimat’tan sonra başladı bu tavır, bu gelişme Cumhuriyet’te güçlendi. Tiyatrocular, oyuncular toplumun en önemli insanları, tabii ayak topu oyuncuları onlarla seyredilenler onlardan daha da önemli. Bunlar karşısında insan dışardan seyirci. Zaman zaman gazetelerde tiyatro tenkitleri yazılıyor, resim tenkitleri daha çok yazılıyor, tabii topa şöyle veya böyle vurulduğunun tenkitleri bütün halkımızın esas meselesi.yani topa iyi vurulduysa sanki bütün dünyanın meseleleri çözülecekmiş gibi bir hava toplumda geliştirilmiş bulunuyor. Ama bu ülkede Korhan beyi söylediği gibi şehirlerde yaşayan nüfusun yarıdan fazlası en hafif depremlerde çökebilecek binalarda yaşıyorlar bunun hiç önemi yok. Yahut köylerimiz 150 senedir hiçbir bakım veya hiçbir teknik katkı görmemiş evlerden teşekkül ediliyor bununda hiçbir önemi yok.Doğrusu toplum çok vahim bir şekilde yanlış kültürel yönelişler itilmiş bulunuyor. Yani 55 milyon insana önümüzdeki otuz senede eğer sayın Vehbi Koç’un önerdiği nüfus kontrol halinde olursa şehirlerimizde ev inşa etmek mecburiyetinde kalacağız. Köylerdeki evlerin yarısı boşalsa nüfusun 15 milyonu şehirlere göç ederse şehirlerde de 15 milyon için yeniden ev inşa etmek zorunda kalacağız. Bu toplumun 70 milyon insana ev üretmek demek. Rakam hiç abartılı değil. Takriben 13-14 milyon insan bugün gecekondularda yaşıyor, onların 10 milyonunun evlerinin yenilenmesi, depreme dayanıklı hale getirilmesi veya sağlıklaştırılması söz konusu olsa bu 10 milyon kişiye ev inşa etmek demektir. Ülke nüfusu 90 milyon kişiye ulaşacak ,bugün 60 milyon, 30 milyon kişiye yine şehirlerde ev inşa etmek gerekecek buda 40 milyon kişi demek. 90 milyonluk nüfusu tarımın besleyebilmesi için tarım alanlarından 15 milyon kişiyi şehirlere aktarmak zorundayız ki tarım tekniklerini modernleştirebilelim, makineyi tarım alanlarında kullanmak imkanı doğsun.Bu nüfus hareketinden dolayı da 15 ev düşerse bunun toplamı 55 milyon kişi yapar. Tabii insanların teneffüs edecek havası olmayan yapı gruplarının içerisinde yaşamaya mahkum olduklarını Nişantaşı’nda 1974 yılı Temmuz ayında Hollanda’dan getirilen yeni hava kirliliği ölçme makinelerinin bozulmasıyla ifade ediliyor.Makineler bozuldular, bloke oldular ve çalışmadılar, makinelerin ölçme sınırları tamamen gitmişti Temmuz ayı, Nişantaşı’nın boş olduğu bir mevsim, toplumun en zengin kesiminin çocuklarını yerden 80cm yüksekte pusetlerde yürüttüğü yerde makineler kirliliği ölçemiyordu. Sonra o makineler Ankara’da kullanıldılar ve orada kirliliği ölçtüler. Böyle bir ortamda bunların ıslahı bir kenara Türkiye 55 milyon kişiye ev inşa edecek ve bunun önemi yok. Bu arada Habitat 2 Dünyada yapılacak en büyük teknik meseleler toplantısı, toplantının konusu mesken, çevre. Habitat 2 hazırlayıcıları Birleşmiş Milletlerin yöneticileri üç temel ilkeden hareket ediyorlar.Birisi katılım, insanın çevresinin oluşumuna katılımının şart olduğunu ortaya koyuyorlar. Bu iki açıdan şart çünkü mikro kozmosluğun bir unsuru olarak kendi yaşadığı yakın çevrenin meselelerini yukardan karar verenlere göre daha iyi biliyor, bu yanılgıları önlemek için, yani toplu konut inşa edip de içerisine gelin oturun siz bunun içinde oturmaya mecbursunuz dediğiniz zaman bu insanların bu haklarını hiç dikkate almıyorsunuz. Asli bir yanlış. İkinci olarak insanlar eğer çevrelerinin oluşumlarına katılırlarsa bu defa bu ülkenin tarihi kültüründen naklederek bir şey söylemek istiyorum; insan kendisini dünyayı hüsnü muhafaza etmek, güzel muhafaza etmek ve güzelleştirmekle ……….yüklendiği zaman bu memleketin on asırlık dininin, inancı şu ki; o zaman insan biçimindeki fizyolojik varlık olmaktan çıkıp yüce varlık haline geliyor. Şöyle ki Allah’ın yarattığı dünyanın muhafazasıyla sorumlu hissediyor kendisini. Ve onu daha da güzelleştirmekle yükümlü sayıyor.Bu şartları yerine getirdiği zamanda asıl başına büyük filozofu Marks Helen’in söylediği gibi; Allah’ın dünyada halifesi yaradılışın en yücesi oluyor. Çünkü her insanın bu yüce güce erişme hakkı varken bu hakkı elinden aldığımız insanlara karşı en ciddi suçu işlemiş oluyoruz. Birinci ilke bu, ikinci ilke ise çevrenin ve oluşumun korunması ve devam edebilir olması.Bu noktada da Birleşmiş Milletler bir meselenin üzerinde yeteri kadar durmuyor ama işaretletiyorlar.Yani buna işaret var. Çevrenin korunması demek yeşillerin ve çevre aşıklarının dile getirdikleri gibi münhasır tabiatın mutlak şekilde korunması değildir. İnsanın dünyada yaptığı ve tabiatı en fazla değiştiren ürünü yapılardır.Tabiat üzerine yerin kabuğu diyenler yere biçim veriyorlar ve hayatın oluşumunu düzenliyorlar. Var olan tabiatla insanın yaptığı arasındaki münasebeti belirliyorlar, insanın tabiatla münasebetini belirliyorlar. Burada bu düzenleme nasıl olmalı ki sürdürülebilir olsun? Bu soruda gündemde. Buna verilebilecek birkaç yanıt var. Hayata saygı duyarak olmalı, bu tabii evrensel tercih, buna benzer birkaç evrensel bu sürdürülebilir olmanın temelinde yatıyor. Bunların bir kısmi üsluba, kültüre ait alanlar ve bu alanlarda gerçek bir evrensel bilgi temeli olmadan yapılacak girişimler başarısız oluyorlar. Mesela o başarısızlığın nedenlerinden birini söyleyeyim; bütüncül bir görüş olmadığı için Türkiye’de ormancılar ,üzerinde hiç ağaç da olamayan yerleri orman alanı işaretlemiş olarak bu orman alanlarıyla ilgili son derece fanatik olarak bu orman alanlarıyla ilgili hiçbir şey yapılamaz diyorlar……… da aynı şeyi söylüyorlar, sahilleri, nehir kenarlarını koruyanlar da aynı şeyleri söylüyorlar.Dünyada şehirleri yoğunlaştırmaktan başka çare kalmıyor, hiç yer kalmıyor. Tek başına yaklaştığı an bu fanatik yaklaşımlar bütüncül bir yerleşme felsefesinin eksikliği son derece büyük tıkanmaların sebepleri oluyor. Ayrıca bu bütüncül yaklaşımların eksikliği şöyle; bir bölgede filan yere falan yere gitmek ihtiyacının tahminlerine göre yol yapılıyor yada bilmem şu gerekiyor diye liman yapılıyor.Ama o bölgede olan olayların bütünlüğünü, münasebetini düzenleyecek bir fikri asır başından beri, Alman coğrafyacılarının meselenin bütünlüğünü ortaya koymasından beri , Pensilvanya Üniversitesi’nin mekan ekonomisinin düşüklüğünü gündeme getirmesinden beri biliniyor. 1950’lerden beri ikinci Dünya harbinden sonra …….sonrada biliniyor. Türkiye’ de bölge planlamayı kurduk, çalıştırdık ancak bölge planlamayı anlatan arkadaşımız bir maliyeci devlet planlama müsteşarına heyecanla anlattığı için maliyeci devlet planlama müsteşarı; bölge planlama bölgeciliktir, bölgecilik de bilmem neciliktir onun için buna son verilmelidir dedi ve bütün bütünlük kurma faaliyetlerimiz yok edildi. Bir limanla ulaşım sisteminin bağlarını ancak insanların iyi niyetleri, iyi niyetli çabaları bin bir engeli aşarak kurabiliyor. Korhan beyin söylediği gibi bu bir ekonomik mesele haline getirildi, para verilirse konut meselesi halledilir. İkinci olarak şehirlerde ki konut meselesine baktığınızda başka meseleyle birlikte, hava kirliliği, trafik sıkışıklığı berberinde geldi. Korunacak bir dünyada, güzellikleri korunacak, güzelleştirilebilecek bir ortamda bu sorumluluğun yükümlüleri isek nasıl hareket etmemiz gerekir? Bunun cevabını araştırmamız gerekiyor. Bir takım insanların tabiatı korumaya önem veriyor fakat bunu geliştirecek temel disiplinin, temel felsefi görüşün üzerinde durmuyor.Ama Türkiye’de yalnız ormanların, yeşilliğin korunması, şehirlerde park alanlarının büyütülmesi diye tarif ediliyor. Tabii tarihe bir parça daha dikkatli baksak eski Anadolu şehirlerinde 100m2’lik bir arsa üzerinde 100m2’lik bir ev inşa edildiğinde o evin zemin katta işgal ettiği yer 45m2 oluyor, üst katta cumbalarıyla 55m2 oluyor ve bu evde üç yatak odası altı kişilik bir aile olursa 55m2’lik bahçe katında kişi başına 8m2 bahçe düşüyor. O evde ev kadını çocuğunu daha ilk günden bahçeye çıkartabiliyor, evin yaşlısı varsa oda sürekli bahçede yaşama imkanına sahip olmuş oluyor. Bugün bunu yok ederek İstanbul’da kişi başına 2,5m2 belki daha da az, otomobili olanlar için 30km’lik yol kat ettikten sonra erişebilecekleri yeşillikler hesaba katılarak var olanlar. Son derece ilerlemiş bir planlama politikası ve planlama yaklaşımı 1960’ta benim yazdığım gibi, o tarihte yazdığım yazıda Türkiye planlamasını yöneten beş kişiyi bir araya koysanız bir haftada bir şey yapamazlar. Onlara teslim edildiği için Türkiye’nin yönetimi, Türkiye bu hale geldi. Onlara niçin teslim edildi? Çünkü onlar toprak spekülasyona hakim olan sınıftalar, politikacılar. Herhangi bir bütünleyici plan söz konusu değil. Burada plan yapmakla, iyi ve kötü plan yapmak arasındaki farka dikkat çekmek isterim.Türkiye’de dünyanın en kötü planlaması bir asırdır bulunuyor. 1943 yılında ilk şehircilik dersine Güzel Sanatlar Akademisinin Mimarlık bölümünde girdiğimizde ……… sınıfa sordu; söyleyin bana Türk Milletini ne aldı. Herkes bir on beş dakika söylenmeye başladı daha sonra gülüşmeler oldu . Anladım bilemeyeceksiniz dedi. Ben söyleyeyim dedi;………….. herkes gülmeye başladı. O da; gülmeyin çok ciddi söylüyorum dedi. Eğer belediyelerin kasalarındaki imar planları tatbik edecek yöneticiler çıkarsa bu memleket birkaç asır belini doğrultamayacaktır dedi. Yapılan planlar yapılan amaçların tam tersine temayülleri toplum içerisinde geliştiriyorlar. Kullandığımız aletlerin doğrudan etkileriyle doğaya etkilerinin ne olacağını hesap etmeyen, imar yönetmeliği var bu yönetmelik maddesi 25 senedir Türkiye’de 1950’den sonra kullanıldı. İyi plan yapacakları toplumun olması gerekiyor. Şimdi bu şehirleşmenin bu spekülatif, ahlak açısından sorun getiren yapısı içerisinde hangi mimar bu işleyişe yardım ediyorsa onun piyasada işi yoktur.Bu spekülatif işleyişin dışında kalmak isteyenler ülkeyi bırakıp gittiler veya ülkede işsiz kaldılar. Türkiye’de böyle olunca, tabii Allah rahmet eylesin Selahattin’in ızdırapla bana söylediği bir cümle var, Turgut bey bütün ömrümde bana şöyle 30-40 tane yan yana ev sipariş etsinler de onun projesini yapayım ben. Ama bütün Türkiye’de gördüğümüz Türkiye’nin en kötü binaları yapıldı. O kötü binalara fazla kat koyanlar müşterilerin seçkin insanlarıydı. Yani iyi mimari yapmanın hiçbir şeyi olmadığı gibi mimarinin tartışması da gündemde yoktu. Çünkü sanat, tiyatro, sinema …… Tabii burada bunların medya tarafından nasıl istismar edildiği de mühim bir şey. Mecmuaların neler yazdıklarını, topluma neler sunduklarını da biliyoruz. Peki Birleşmiş Milletlerin üçüncü ilkesi neydi? Birleşmiş Milletlerin üçüncü ilkesi de şu; adaletli olmak, ahlaki tavır içerisinde olmak. Bu ahlaki tavır şehirlere yerleşen, bugün şehirlerin nüfusunun yarısını teşkil eden ,gelecekte de belki yarısından çok fazlasını teşkil edecek, eğer bugüne kadar devam deden resmi yapı üretimi aynı oranlarda sürerse 30 sene sonra şehir nüfusu 75 milyona eriştiğinde bu nüfusun takriben 40 milyonu gayri meşru şekilde gasp edilmiş yerlerde, toprak üzerinde tamamen bilgisizce, her türlü teknik katkıdan yoksun olarak inşa edilmiş evlerde yaşayacak insanlar olacak.Böyle bir troplumun kazancı ne seviyede olursa olsun, ekonomik geliri ne olursa olsun bu toplumun devam etme şansı olamaz. Eğer kamu konutlarına ait meseleleri düzenlemezsek aynı sorunlar orada da olacak. Bu güne kadar bu insanların konut meselesine eğilip çözüm getirmemiş bir toplumun ahlaki bir tavır içinde olması da mümkün değil. BU konuyu gündeme getirdiğimizde Birleşmiş Milletlerin kongrede tartışacağı meseleler karşısında biz açık sözlü olarak Birleşmiş Milletlerin getirdiği ilkelerin doğruluğunu savunup ülkemizde ki yanlışı düzeltmek mecburiyetindeyiz.bu h em dünyaya karşı ahlaki bir vazifemiz hem de topluma karlı ahlaki bir vazifemizdir. Bu üç temel ilkeden başka Birleşmiş Milletlerin getirdiği iki strateji var. Bu iki strateji bir yerde birleşiyorlar. O strateji şu; Bu kongreye yapılacak hazırlık hükümet organlarının hazırlığı olmamalı, toplumun belirli bir kesiminin de hazırlığı olmamalıdır. Bu meseleler topumun bütün kesimlerine sunulmalı, toplum bu meseleleri düşünmeye sevk edilmeli ve toplumda meydana gelecek düşünce odakları etrafında oluşabilecek konsörsunların düşünceleri temyiz edilerek ülke raporu hazırlanabilir.Tabii ülke raporuyla beraber ülkenin önümüzdeki beş yıllık süre için eylem planları yapılmalı. Bu şekilde hazırlanması gerekiyordu. Maalesef onu da ifade edeyim ki yapılmadı. Tamamen teknokrat yapıyla bu yolda kapalı kaldı. Aynı katılımla ilgili olarak Birleşmiş Milletlerin getirdiği bir diğer ilke de şu; Ülkeler bu alandaki meseleleri çözebilmek için insanların ve halkın elindeki yapma güçlerinin önündeki engelleri kaldırmalıdırlar. Yani insanların ve halkın yapıcı gücünü harekete geçirmelidirler.Bir tarihçe getiriliyor o raporun ön hazırlık metinlerinde. Evvela tek tek evler yapılıyordu, Türkiye’nin ihtiyacının tek tek evlerle karşılanması mümkün mü? Bu büyük bir soru, ne kadar doğru? Onun için yapsak müessesesi değişti, orada da ahlaki bozulmalar oldu, bu aşmak için kooperatifçilik gündeme geldi. Fakat daha sonra kooperatifçilik de ahlaki bozulmalara maruz kaldı. Bu gün toplu konut var.Yani toplu konut idaresinin inşa ettiği apartman blokları, yani Stalin dönemi konut programları. Böyle bir şeyin Türkiye’yi temsil etmesine müsaade edilemez. Buna karşı mutlaka halkımızın, bütün düşünenlerin, bütün politikacıların hep beraber olması lazım. Ben inşa ettiğim katılımlı, gelişime açık, tabiatı koruyan bir projem dolayısıyla uluslar arası bir ödüle sahip olmama rağmen böyle bir ödülde dünyada ve Türkiye’de kimseye verilmemiş olmasına rağmen ben aldım.Bunun ilan edilmesi mümkün, ben şahsım için değil fakat bugün mutlaka tüm ilgililerin onay vermesi lazım. Nasıl olurda İmar İskan Bakanlığını, Çevre bakanlığını yürütmüş bir insan böyle bir olaydan haberdar edilmez. Olacak şey değil hakikaten buna isyan etmek hakkımızdır ve bu yanlışı yaparak Türk milletini, Türk toplumunu dünya üzerinde küçük düşürmeye de kimsenin hakkı yoktur.Şimdi teker teker ev inşa edilerek konut meselesi halledilemezmiş. Japonya’da inşa edilen konutların hepsinin %96’sı teker teker inşa edilmiştir. Bunları Japon kalfalar inşa ediyorlar bunların hepsi birer şaheser. Amerika’da inşa edilen evlerin %95’i bir-iki katlı evler, ve bunu da küçük üreticiler üretiyor. Senede 50 kadar ev üretiyor üreticiler. O senede 50 kadar ev üreten insanlar evin sahibi olacak kişiyle karşı karşıya geliyorlar ve taleplerine göre evi yerleştiriyorlar, planlıyorlar ve üretiyorlar. Tabii 3000-5000 üyesi ola bir kooperatifte bireylerin yanına yaklaşmak ve onların katılımını talep etmek, onlardan yaralanmanın olmayacağı aşikar. Fransa’nın yaptığı gibi senede 20 bin konut inşa eden dev inşaat şirketlerinin de bu sonucu sağlaması imkansız. Hele Türkiye maalesef Fransa’nın peşinden gitmesi sonucunda bu zorluklarla karşı karşıya geldi. Almanya’da da evlerin %84’ü bir-iki katlı evler ve küçük üreticiler tarafından yapılıyor. Nasıl olurda en ufak insana, en fakir kişiye en varlıklı insanın evi düzeninde, kültür kalitesine sahip evi ulaştırabiliriz, bu soruyu cevaplandırmamız gerekli. Bu sorunun cevabı; bir kere bugünkü şehirlerimizi büyütmek ve yoğunlaştırmak yoluyla şehirleşmemizi devam ettirme stratejimizi , politikalarımızı terk etmektir. Birincisi budur. Çünkü orada birisine iki kat, onun yanındakine dört kat, onun yanındakine on dört kat müsaade ettiğiniz zaman on dört kat müsaade ettiğinizin topraktan sağladığı kazancı diğer insanlar da sizden talep ediyorlar. Vermezseniz ölümle tehdit ediyorlar, eğer kabul ederseniz o karı sizinle paylaşmayı öneriyorlar. Bu bütün Türk toplumunun ahlaki çöküntüsünün temelidir. Ticaret alanında meydana gelebilecek gayri ahlaki durum 2 milyon tüccarın 10 milyon aileyi kapsarken bu alanda meydana gelen gayri ahlaki durum toplumun bütün ailelerini etkisi altına aldı. Bugün kendisine ev yaptırmak isteyip de arsasından hareket edip köşe dönmeyi düşünmeyen insanın var olabileceğini, yani kendisine ait kat kaloriferli , duvarları…. Yapılmış müteahhit kârı dahil maliyeti 8700 lira iken o tarihte 12 katlı bir apartmanda 1m2 bir yapının maliyeti 22 bin- 25 bin liraydı. Bu paranın 9 bin lirası iki sene sürecek 12 katlı yapını finansman masrafıydı. Dolayısıyla yapının gerçek maliyeti 13 milyon liraydı. Sermayesi kıt bir ülkede yapı inşa süresini arttırmanın nasıl maliyetler getirdiğini,bu işin idari eylemlerini hesaba katmadılarsa, bu işin idari eylem hakları yok demektir. Geriye kalan 8700-9000 lirayla öteki arasındaki 4000 lira maliyet farkı da 12 katlı binanın depreme dayanabilmesi için çok daha yüksek alt temellere, çok daha pahalı inşaat sistemine, taşıyıcı sisteme sahip olması zaruretinden asansör maliyetinden, yangın merdiveni maliyetinden iki katlı bir evde üst katla alt kat arasında gereken ses, su izolasyonların çok daha ucuz olmasına rağmen, birbirinden ayrı, üst üste yaşayan iki dairenin arasındaki katın çok dahi ciddi izolasyon masrafları gerektirmesinden kaynaklanıyor. Gelişmiş ülkelere benzemek amacıyla gökdelen yapıyoruz. Türkiye bu evleri bir-iki katlı yaptığı zaman ekonomik ….icaplarını yapmak zorunda. İstanbul’da bugün kişi başına kaybedilen zaman 2.5 saat. Bir insanın bir saatinin yalnız 50 bin lira değerli olduğunu düşünürseniz, kişi başına günde kaybedilen değer 100 bin lira, günde on milyon insanın kaybettiği değer 1 trilyon lira, 300 günde kaybedilen üretim potansiyelinin karşılığı 300 trilyon lira olur. İstanbul’da bugün insanların cebinden trafik için çıkan para 280 trilyon lira iken 20 milyonluk fark metropolünde yalnız 68 trilyon var. Çünkü 20 milyonluk fark metropolünde nüfusun 12 milyon kişisi evlerinden işlerine yürüyerek yada bisikletle gidiyor. Çünkü Frankfurt metropolü İstanbul gibi değil, bir tane 1 milyonluk şehir, altı tane 500-600 bin kişilik şehir, on iki tane 300 bin kişilik şehir geriside 150 binden küçük şehirlerden oluşmakta. Türkiye’de bu şehirlerin büyümesine son vermek lazım. Bu Büyükşehirlerin çevrelerindeki kıymetli tarım topraklarının yok edilmemesi için bu mecburidir. Bu şehirlerin yüksek harcamalarının sona erdirilmesi için bu gereklidir. Dolayısıyla Türkiye yeni şehirler politikaları uygulamalıdır ve insanları popülasyona sevk etmeyecek bir-iki katı evlerden oluşan mahallelerin bütünleşmesi sağlanmalı. Şehir merkezinde meydana gelebilecek spekülasyon ise şehrin bütününden doğan …. Varlığının ele geçirilmesi çabası olduğuna göre şehrin merkez tesisleri, çarşısı, pazarı da kamuya aittir. Yada oralarda meydana gelen alışverişin üzerinden Amerikan belediyelerinin aldığı gibi %8-9 desteklerinde vergiler aldığınız takdirde o vergiler imkanları kamuya aktarma imkanı sağlayacak bu da şehirlerimizin alt yapı hizmetlerini, kültür hizmetlerini artıracak. Tabii bu noktada çok önemli bir şey var. …. Dizaynı evimizin tasarımından kat kat kalitelidir. Fakat sözüne ettiğim şekilde bir-iki katlı evler söz konusu olduğunda Osmanlı döneminde, Amerika’da veya Japonya’da olduğu gibi bu evlerin gerek taşıyıcı sistemi ve asli yapısı, gerek ince yapısı sanayici tarafından önceden üretilmiş fakat seçkin bir mimar kadrosu tarafından bölgelere göre geliştirilmiş standartlara göre sanayiciler tarafından üretildiği takdirde tamamen endüstrileşmiş ve tamamen kalitesi teminat altında unsurlardan evler meydana getirilmiş. Bu konuda Uzak Doğu ve Osmanlı dönemi standartlaşmanın ……….sını önleyecek bilgilere sahiptir.Standartlaşma ile ……. laşma oluşmamaktadır.Şehirleşmenin yapısında merkezi iradenin çizdiği katı değişmez çizgilerle şehrin bir süreç olduğunu göz önüne alarak bir başka mikro kozmos realitesi topoğrafyanın varlığı dikkate alınarak meydana getirilecek tehlikeleri, sağlayacağı ….. çok büyük ölçüde evinin yerini, komşu münasebetini düzenlerken, evinin programını hazırlarken ev sahibi olacak insanların küçük üreticilere bunları inşa ettirdikleri takdirde sanayi ürünü olan elemanların bir araya getirilmesi yolunda Türkiye 30 sene içerisinde tekrar bir cennet inşa edebilecektir yada cehennem de inşa edebilir. Böyle bir modeli tartışmamız icap ediyor. Ekonomik, sosyal, kültürel açıdan sağlayacağı faydalarla böyle bir modelin doğrusu Stalin programından farklı yapısı olacağı kanaatindeyim. Bunu savunuyorum. Polat Sökmen: Ben olayı üç grup üzerinde oturan bir tema olarak algıladım. Bir tanesi planlama, bir tanesi konut sorunu bir de konjoktüer bir olay olarak Habitat olayı var bizde. Bu üçünün birbiriyle ilişkilendirilmesi, ilişkilendirilerek yorumlanması olarak tanımlanabilir kabaca. Bu üçü arasında planlama tabii öncelikli, çünkü çok üst bir kurum. Neden? Çünkü toplumun bütün olaylarını bütün sektörlerini etkileyen bir müdahale olayı planlama. Yani doğrudan kendi müdahale alanı içinde olmasa da örneğin mekan planlamasında olduğu gibi, dolaylı sonuçları bütün toplumun diğer alanlarını etkiliyor. O bakımdan bütün dünyada da bu böyle algılandı ve planlamanın pratiğinde bu sonuçlar yaşandığı için dolayısıyla planlamanın bir aydınlanma ürünü olarak Batı toplumlarında uygulanmasına bu güne kadar devam eden son derece zengin bir tartışma gelişmiştir. Yani pratik ve bu yan yana gelişmiştir ve birbirini besleyerek gelişmiştir. Bu bağlamda denebilir ki planlamanın bugün vardığı tarihsel noktanın arkasında Batıdaki bütün düşünce akımlarını hepsini bulabilirsiniz, hepsinin tartışılmışlığı vardır, hepsinin etkisi vardır.Bu zenginlikte bir tabloyu yine de özetlemek gerekiyor. Böyle bir tablonun içinde bir takım şeyleri uygulamak gerekir o zaman. Böyle bir düşünsel serüven içinde yapılan tartışmalarda bakıyorsunuz, tabii Batının Liberal toplum geleneği içinde bunun altını çiziyorum bu çok önemli, yani nasıl bir toplum içinde bu tartışmaların yaratıldığı çok önemli, çünkü o toplum modeli bir takım toplumsal örgütlenme ilkeleri ortaya koyuyor. Bunun üzerinde temellenen bir toplumun içeriği içinde bu tartışmalar yapılıyor. Dolayısıyla tabii o kendi varlığının dayandığı temellere ters düşemez. Onlar içinde toplumun devamlılığı tartışmaları var. Şimdi bakıyorsunuz bir-iki ana tema ön plana çıkıyor. Bir tanesi, planlama bağlamında, toplum yararı kişi yararı, bunlar hep ikilemler öbürü kontrol-özgürlük, diğeri etkinlik-katılım, bir diğeri çatışma-uzlaşma, bir diğeri bütün bunların yansıdığı bir yerde yapılar ve aktörler yani bu yapılar içinde yer alan eylem koyan, tavır koyan onların belirlediği sınırlar içinde eylemleri bu yapıları değiştiren bireyler, aktif öğeler. Şimdi planlamanı giderek vardığı bir çizgi var. Toplumun gelişmesine bir müdahale aracı olarak planlamanın etkin olabilmesi için kendisini amaçladığı hedef koyduğu şeyleri gerçekleştirebilmesi için temel bir gerçek giderek ön plana çıkıyor bunun bilincine varıldı. O da sosyo-politik yapılarla tarihten gelen bir zaman kesiminde bir toplumun yaşadığı sosyo-politik yapılarla belirli bir fizibilite içinde olmak zorunda. Yani onlarla belli bir tutarlılık içinde olmak zorunda, onların olanaklı kıldığı koşullar içinde etkinlik sağlayabilecek türden eylemleri amaçlamak durumunda.Yani başka bir deyişle belli bir tarih kesiminde belli bir toplumda var olan örneğin siyasal, ekonomik, sosyal yapılara ters düşen karaların uygulanabilirliğinin olmadığı gibi, çok kabaca özetlersek, var olan yapılarla böyle bir tutarlılık koşulu var. İşte niye bunun bu kadar çok üzerinde duruluyor? Çünkü planlamanın varlık nedeni eylemde başarı sağlamak. Yani yalnız söylem, yalnız düşünce ve tartışma düzleminde kaldığı sürece planlama kendi varlık nedenini gerçekleştirememiş oluyor. Çünkü dediğim gibi planlama müdahale aracı olarak varlığını koruyor. Dolayısıyla pratikte, eylemde başarı sağlamak zorunda. pek çoğumuzun sandığının tersine de Batıda planlamanın tarihi aslında büyük bir başarısızlıklar silsilesi tarihi. Onun içindir ki sürekli olarak acaba planlama bu başarısızlıklar çizgisini nasıl aşar arayışı var planlamanın tarihinde. Bu sosyo-politik yapılarla fizil olma temel gerçeği sonucunda; peki bu yapılar nasıl bir genel içinde ortaya çıkıyor deyince işte Batının Liberal demokratik toplumunda iki temel mega yapı olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Bunlardan birisi Pazar ekonomisi, diğeri çoğulcu demokrasi. Burada kişisel bir parantez açmak istiyorum benim kişisel yorumum. Batıda pek çok ekonomist ve siyasetçi Pazar ekonomisinin olmazsa olmaz koşulu olarak çoğulcu demokrasiyi ileri sürüyorlar. Oysa bunun tam tersine, Batıdaki gelişmiş olan kapitalist ekonomi gösteriyor ki bütün gelişmiş ülkelerde çoğulcu demokrasi belli bir birikime iliştikten ve belli bir dağıtımın birtakım güvenlik mekanizmaları, sivil toplum mekanizmaları oluştuktan sonra çoğulcu demokrasi uygulanabilir.Yani Pazar ekonomisinin işleyişinin bir ön koşulu olarak hiçbir zaman ortaya çıkmıyor. Bunu özellikle açıyorum çünkü bizim gibi gelişen toplumlar açısından bu çok önemli bir sonuç. Şimdi çoğulcu toplumu öncelikle ele alırsak çoğulcu toplumun temel bir gerçeği var bu da yarışan ,çatışan çıkarlar gerçeğidir. Yani toplum çıkarları birbiriyle yarışan ve çatışan birçok kesimden oluşuyor. Buna bağlı olarak planlama açısından hemen sonuca geçelim. Toplum çok merkezli kararlar alarak, yani bunu siz tepeden tek bir karar merciinden örgütleyemiyorsunuz, kontrol halinde tutamıyorsunuz. Çünkü aksi halde çoğulcu demokrasinin yapısına ters bir tavrı ortaya çıkıyor. Bunun içindir ki belli bir otorite taslama durumunda olan bütün planlamalar yaklaşımlarına böyle bir toplumun çeşitli kesimlerinden bu toplum yararı, kişi yararı tartışmasını kontrol, özgürlük tartışmasını vs. gündeme getiren çok önemli çıkışlar oluyor. Ve planlama bu otoriter çizgisini terk etmek zorunda kalıyor. O zaman bu gelişmeler için de şöyle bir soru ortaya çıkıyor; çok merkezli bir karar çevresinde acaba kamu politikaları nasıl uygulanabilir? BU planlamanın temel sorunu. Çok merkezli karar çevresinde, özellikle Pazar ekonomisinde,bütün savunduğu ve gereksinme duyduğu özgürlüklerle işlediği bir ortamda ve dolayısıyla bütün firmaların, kişilerin, grupların kendi çıkarlarına uygun kararlar aldığı bununda anayasayla garanti altına alındığı bir ortamda bir de toplumun genel yararı var, bu bir takım kamu politikaları gerektiriyor acaba bunları nasıl uygulayacaksınız. Bu aradaki uzlaşmayı nasıl sağlayacaksınız? Bu bir soru ve henüz cevaplanmış değil hala devam ediyor. Planlamanın temel sorularından biri, buna da her zaman, her ülkede bir takım cevaplar veriliyor. Bir diğer konu da giderek ön plana çıkan; Kapitalizmin genel gelişmesi içinde böyle bir sistemin, yani birikime ve bu birikimi sağlayacak sermaye döngüsüne dayanan böyle bir sistemin kaçınılmaz olarak eşitsizlik doğurması gibi bir durum var. Yni daima her şey, yalnız sermaye değil, teknoloji, bilgi vs. hep kutuplaşıyor toplumda. Tabii devlet devreye giriyor bu kutuplaşmayı yumuşatıcı kararlar alıyor, daha başka sistemin işlemesi için kararlar alıyor.Ama böyle bir eğilim var sistemin temelinden gelen. Bunun sonucunda da farklı kademelerde kutuplaşmalar ortaya çıkıyor. Kentsel kademede, ulusal kademede, uluslararası kademelerde ortaya çıkıyor. Ve bütün müdahalelere rağmen çağımızın en büyük gerçeği bu kutuplaşmalardır. Eğer kentler bazında ele alırsak bu ne oluyor? Bu yapıları giderek ve hızla heterojenleşen bir kent oluyor.Yani entegrasyonunu hızla yitiren bir kent oluyor. O zaman böyle bir kentte, artık özellikle 1970’lerden buyana kentsel politikaların en temel amaçlarından bir acaba bu heterojenleşmeyi aşan bir kentleşme süreci nasıl planlanabilir ve yeni bir kent kimliği yani entegrasyonunu tekrar asgari ölçüde kazanan yeni bir kent kimliği nasıl oluşturulabilir. Tabii burada belirtmek isterim kastedilen yalnızca maddi boyuttaki bir heterojenleşme değil kültürel boyutu da özellikle çok önemli bir süreç. Bir diğer husus ta çoğulcu toplumun yarışmacı ortamı çok belirgin bir niteliği olarak ön plana çıkıyor, bu yarışma gittikçe keskinleşiyor, gittikçe hızlanıyor. Çünkü teknolojinin, haberleşmenin vs. gelişmesine bağlı olarak değişim gittikçe hızlanıyor toplumda. Sonuç olarak yarışmanın gittikçe keskinleştiği bir çevrede bu yarışmayı kazanmak çok büyük bir sorun, kazanmayı planlamak çok önemli bir sorun oluyor. Bu yarışma içinde kazanmayı sağlayacak stratejileri geliştirmek çok önemli temel bir sorun. Ve kentler bugün özellikle belli bütünleşmelerin sağlandığı dünya parçaları içinde ,Avrupa Birliği gibi, bize en yakın süreç olarak onu alayım doğrusu en iyi bildiğim süreç de o. Örneğin orada bugün kentler arası yarış, kentlerin en temel sorunlarından biri. Bu yarışta başarılı olmak, öne çıkmak gibi sorunları var. O zaman kentler arası yarışta özellikle yerel yönetimlerin hangi stratejileri geliştirmeleri gerektiği kent planlamasının yine en temel sorunlarından. Bakıyorsunuz bazı kentler kazanıyor, bazıları kaybediyor bu kaybetme veya kazanmada konum, tarihten gelen konum veya mekansal konum, coğrafi konum vs. çeşitli tür konumlar etkili olduğu gibi uygulanan stratejiler de önemli. İşte bu stratejilere bağlı olarak planlamanın da girişimci bir planlama olması gerekiyor yalnız kısıtlayıcı, kontrol edici, yasaklayıcı değil girişimci planlama, strateji koyan planlama, yarışma kazandırıcı sonuçlar verecek durumda bir planlama olması bugün bütün Avrupa kentlerinde öne çıkmış durumda. Peki bunu nasıl sağlıyorlar? Burada planlamanın giderek bilincine vardığı temel bir gerçek var. Böyle bir yarışmacı ortamda sonucu daima var olan bir takım güçler belirliyor. Bu güçler matrisi içinde etkinlik sağlayabilmek için güçler arasında koalisyonlar gözleniyor. BU bağlamda özellikle kentler ölçeğinde bakıyorsunuz Avrupa’da çok çarpıcı bir koalisyon yapma çalışmaları var. O da çoğulcu ve Pazar ekonomisine dayanan toplumun bu iki mega yapısı arasında yani kamu sektörüyle, özel sektör arasında büyük bir uzlaşma ve güç birliği arayışı var. Bu güç birliğinde başarıyı sağlamak beraberinde planlamada da büyük bir başarı getiriyor. Tabii böyle bir koalisyon, biz bunu kendi atölye çalışmalarımız çerçevesinde çok irdeledik, yani gibi bir ülkede ne derece mümkün, ne derece değil çünkü bunu bir takım sosyo- politik koşulları var, yani bunun için önce Avrupa’da olduğu gibi yerel yönetimlerin belli bir güce, saygınlığa, bir rasyonel işleyişe sahip olmaları gerekiyor.Güçlü olan taraf semayı kontrol eden özel sektör karşısında değer vereceği bir muhatap bulsun. Türkiye’de büyük ölçüde bunu görmüyorsunuz. Bir yerel yönetim dengesizliğinden dolayı, tarihimizden gelen müthiş bir merkezi yönetim ağırlığından dolayı sermaye doğrudan merkezi yönetimle koalisyon kuruyor, yerel yönetimi atlıyor. Çünkü yerel yönetimin kentin gelişmesinde etkinliği yok. Başta parası yok, böyle bir ortakla siz işbirliği kurar mısınız? Bu koalisyona giderek üçüncü bir sektör, çok önemli bir taraf katılıyor. Giderek ikisinden de daha fazla söz edilmeye başlanan bir sivil toplumlar sektörü üçüncü sektör kar amacı tutmayan bir sektör. Üçüncü sektörün katılımı daha çok katılım mekanizmaları kanalıyla oluyor. Kabaca özetlemek gerekirse kamu ve özel sektörün koalisyonu çerçevesinde ortaya çıkıyor üçüncü sektörün koalisyonda yer alması bu girişime katılımcı iştirakler şeklinde meydana çıkıyor. Tabii bu gelişmenin çeşitli aşamalarında olabiliyor, doğrudan doğruya girişim aşamasında ad olabiliyor. Ama daha çok girişime bağlı uygulamalar aşamasında bu katılım çok geniş çerçevede işliyor. Bu gün hakikaten Avrupa’da ve İngiltere’de planlamanın son 15 yılını özetlemek gerekirse en ön plana çıkan iki faktör var. Bir tanesi kararların gittikçe ki bütün ülkelerde bu hiyerarşik planlama var, böyle bir hiyerarşide en alt kademeye yani yerel kademeye gittikçe daha fazla karar yetkisinin verilmesi, ikincisi de katılım mekanizmalarının gittikçe yaygınlaştırılması. O kadar toplumsal gelişmenin gerçeğinden gelen karşı konulmaz bir şey ki katılımcı olması demokrasinin, bu ülkelerin hepsi İngiltere hariç tabii bütün Avrupa ülkeleri aslında Napolyon kodlarına dayanan anayasayla hareket ediyor hala büyük ölçüde. Bu anayasanın koyduğu bir plan yapma sınırları biçimi var bu da büyük ölçüde kalifiye edilmiş bir plan biçimi. Yani İngiltere’de olduğu gibi sürekli olarak aktörlerin performansına bağlı ucu açık bir pazarlık olayı gibi göremiyorsunuz planlamayı. Çünkü anayasaya göre plan bir yasa gibi kabul edilir. Yani Türkiye’de olduğu gibi. O zaman baştan dondurulmuş, kalifiye edilmiş bir kurum ortaya çıkıyor. Böyle bir kurum içinde planın uygulanması sırasında bir katılım mekanizmasını, yani her an kararları bilse nasıl uygulayacaksınız. Burada siyasal kültür böyle bir koalisyonun yani bu üç sektör arasındaki koalisyonun yapılıp uygulanabilmesinde çok temel faktör olarak ortaya çıkıyor siyasal kültür. Bugün planlananların en çok tartışılan konusu siyasal kültürdür. Korhan Gümüş: Gerçekten planlama anlayışı da aktörlerin yönlerini belirleyecek devlet ve toplumun rollerini belirleyecek yeni bir sözleşmeye ihtiyaç yaratıyor. Rıfat Akbulut: Ben bir şehir plancısıyım Mimar değilim. Dolayısıyla konunun mimari yönlerini kavramam benden beklenemez. Biz şehir plancıları sistematik olmakla övünürüz. Ben bu konuda planlama ve konut diye iki alt başlık görüyorum. Bunlardan önce planlamaya daha sonra konut bölümüne değinmek istiyorum. Planlamanın çeşitli tanımları yapıldı benden önceki konuşmalarda. Kent planlamasının üç temel özelliği var. Birincisi, bir modernizasyon projesidir, yani modern kent planlaması dediğimiz, mekan organizasyonu değil kent planlaması dediğimiz zaman aşağı yukarı endüstri devrimiyle başlamış olan bir modernizasyon projesidir kendi içinde. Dolayısıyla da rasyonel olma akılcı olma iddiası taşır. Buradan hareketle insanın içinde yaşadığı doğal çevresini, yaşadığı fiziki mekanı ve geleceğini kontrol etme, yönlendirebilme iddiası. Şöyle bir benzetme yaparsak planlama akılcı olma iddiası temelinde insanın doğal çevresini insanın bir uzantısı olarak görür. Geleneksel toplumlarda insan doğal çevrenin, fizik mekanının bir uzantısı olarak algılanırken planlama doğal çevreyi, fizik mekanını insanın bir uzantısı olarak görür. Yani bu değeri matematiksel olarak ifade etmek gerekseydi modern kent planlamasına göre insan fizik mekanını içeren bir küme olurdu. Yine özellikle kent planlamasının gelişmekte olan ülkelerde daha çok belirgin olan bir özelliği vardır veya bu kent planlamasına gelişmekte olan toplumlarda verilen değerdir. Bir ulusal burjuvazi yaratma projesidir. Bunu söylerken şunu da ifade etmek gerekiyor; planlana üzerinde düşünen bu konuda düşünce üreten kuramcıların tümü bu görüşte hem fikir değillerdir. Bu benim benimsediğim bir görüş. Gerçekten gelişmekte olan ülkelerde ve toplumlarda kent planlamasının çok önemli bir ulusal burjuvazi yaratma projesi olduğuna inanıyorum. Türkiye’de de aşağı yukarı kent planlamasından söz edebildiğimiz yaklaşık 150-200 yıllık bir süre içinde bugününün başından beri oldukça çok vurgulandığını ve ön plana çıkarıldığını görürüz. Buradan giderek şunu da söyleyebiliriz; neden böyle bir iddia taşır? Çünkü planlama yoluyla güçlü bir orta sınıf yaratma, bir orta sınıfın üzerine, yani iyi vatandaş, sorumlu vatandaşlardan oluşan güçlü bir orta sınıf yaratma ve bunun üzerinde de etkin bir devlet mekanizması oluşturabilme amacına kent planlaması oldukça faydalı bir araç oluşturur. Ve üçüncü bir özellik olarak kent planlaması toplumda yaratılan artı değerin bölüşüldüğü bir araçtır.Nasıl bölüşülür? Rant dağıtırsınız plan yoluyla, yani yapılaşma haklarını düzenlersiniz o yapılaşma haklarının da piyasada bir değişim değeri vardır, dolayısıyla bir değer yaratmış ve onu bölüştürmüş olursunuz bu birincisi ve Türkiye’de planlama denilince en çok ön plana çıkan özelliklerden biri budur ve hep bu ağırlıklı olarak Türkiye’de vurgulanır. İnsanlar da plan denilince bu yöne önem verirler. İkincisi ise; yatırım ve hizmetlerin organize edildiği ve mekan üzerinde dağıtıldığı, yönlendirildiği bir araçtır. Bu tespitin sınırları içinde kent planlamasına daha başka değerlerde yüklenebilir. Özellikle 20. yy’ın son çeyreği içinde bu çevreci hareketler, demokratik kaygılar gibi etkilerle özellikle gelişmiş ülkelerden başlayarak planlamaya üç yeni değer daha yüklenmeye başlanmıştır. Bunların da Birleşmiş Milletler metinlerinde de yer aldığını görüyoruz. Katılım, sürdürebilirlik, eşitlikçilik bu üç değer. Türkiye’de kent planlamasının özellikle ikinci Dünya savaşından sonraki 50 yıllık serüveninde en çok öne çıkarılan özelliğinin; mülklerin, gayri menkullerin yapılaşma haklarının düzenlenmesi olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla bu saptamayı yaptıktan sonra bu kent planlamasının hangi özelliğine tekabül ediyor? Bölüşüm özelliğine, yani toplumda yaratılan artı değerin bölüşüm özelliğine tekabül ettiğini görüyoruz. Ve tabii bunun sonucu olarak da planlamanın aslında kendisine yüklenen bu akılcılık, rasyonellik iddiasından da Türkiye’deki pratiğin özelliklerinden uzaklaştığını görüyoruz. Ve giderek Türkiye’de kent planlaması yaratılan artı değerin bölüşüldüğü bir mekanizma haline dönüşüyor. Benim inandığım spekülatif düşünceleri anlatmak istiyorum. Türkiye’de kent planlamasının ağırlıklı olarak spekülatif bir hareket niteliği kazandığını söyledik. Peki bu neden böyle? Gelişmekte olan bir ülkeyiz, gelişmekte olan ülkelerde en fazla para sıkıntısı çekilir. Yapmanız gereken bir çok şey vardır ama yapamazsınız çünkü paranız sınırlıdır. Dolayısıyla ne yapmanı gerekir? Bir takım suni mekanizmalar yaratmanız gerekir. Yani gerçekte var olmayan bir şeyi yaratmanız gerekir varmış gibi. Son zamanlarda çok sık söz ediliyor ‘sanal gerçeklik’ bir bilişim terminolojisi, işte var olmayan bir dünyanın yapay vasıtalarla sanki varmış gibi, ama sadece görsel olarak yaratılması. Bu açıdan sanki kentlerimizi sanal gerçeklik için yaşıyormuşuz gibi geliyor bana. Dolayısıyla böyle bir sanal değer yaratılıyor. İnsanlar çoğunlukla yoksul ve haklı solarak çok şey bekliyorlar. İyi bir yaşam seviyesine sahip olmak istiyorlar, refah istiyorlar. Ancak bunları yapmak için gerekli olan imkan ne o insanlarda ne devlette ne de başka mekanizmalarda yok. Peki ne yapmanız gerekiyor? Bir mekanizma yaratıyorsunuz plan , imar planı diye. Ben diyorsunuz sizin ihtiyacınız olan hizmetleri size sağlayamıyorum, size iyi bir yaşam standardı sağlayamıyorum ancak bana ulaşmak için gerekli olan bir araç veriyorum size. Ne yapıyorum? Bu plan yoluyla sizin sahip olduğunuz mülklere ben yapılaşma hakları veriyorum. Dolayısıyla sizin cebinize para koymuyorum ama bir anlamda elinize bir çek veriyorum. Gerçi o çekin o an için karşılığı yok ama olabilir. Dolayısıyla bu Türkiye’de bir anlamda …… tacirliğine dönüşüyor.Özellikle toplumun en alt gelir grubunda yer alan insanlar için çok daha büyük önem taşıyor. Yine insanlar kırsal kesimlerden kentlere göçüyorlar. İş bekelntileri var iş bulamıyorsunuz veya bulsanız bile bunlar son derece düşük ücretli, düşük standartlara sahip işler. Yani sürekliliği olmayan işler. Eğitim hizmeti istiyorlar sağlayamıyorsunuz, sağlık hizmeti istiyorlar sağlayamıyorsunuz, daha iyi bir yaşam istiyorlar onu da veremiyorsunuz peki ne verebiliyorsunuz? Ben size bunların hiç birini sağlayamıyorum diyorsunuz ama size bir çek veriyorum, ola ki bir gün bankada bu çekin bir karşılığı olur. O an için yok ama bir umudu var. Bu insanların kent topraklarını işgal etmelerine göz yumuyoruz, göz yumuluyor. Bununla da bitmiyor. Ben sana hiçbir şey sağlayamıyorum ama kentte bir toprak veriyorum, bir mülk veriyorum, bir mülk sahibisin, belki karnın doymuyor ama mülk sahibisin diyorsunuz. Ondan sonra daha bitmedi bir süre bununla idare te bu seni tutmadığı zaman ben sana bir çek daha vereceğim, burası için bir imar planı hazırlayacağım o imar planıyla , o an için kullanamayacaksın ama daha sonra ola ki bir gün bankada bir karşılığı olursa bir değerin daha olacak elinde diyorsunuz. Nedir? İmar hakkı vereceğim sana ola ki o imar hakkını bir gün kullanırsın, cebin para görür köşeyi dönersin. Dolayısıyla Türkiye’de bu kent planlamasının bölüşüm yoluyla böyle bir sanal oyun yaratılıp bir taşla birkaç kuş vuruluyor. Bu nedenle bununla da planlamanın başka bir işlevi getirilmiştir bu da toplumsal sürekliliğin sağlanmasıdır, çünkü bu planlamanın çok önemli özelliklerinden birisidir. Bölüşüm yoluyla toplumsal sürekliliğin sağlanması, toplumda meydana gelecek kaosun önlenmesi, toplumdaki iş bölümünün devamının sağlanması, dolayısıyla bunlarda yerine getirilmiş oluyor. Ben aslında Türkiye’deki kent planlamasının yarattığı bütün bu anlamsızlıklara katılmakla birlikte, bu planlama pratiğinden ve bunun sonucu olarak içinde yaşadığımız kentlerden muzdarip değiliz. Bu nedenle bu özelliklerini görmeden geçemiyorum. Bu olmasaydı, bütün bunlar yapılmasaydı ne olurdu? Aslında bu sorunu çözmek değil geciktirmek. Sorunun çözümünü başka bahara ertelemek. Ama o an için geçici çözümler buluyorsunuz, bu artık şeye benziyor; bağımlılıkları olan bir insan düşünün, siz bu insanın sorunlarını çözmüyorsunuz, onu bağımlılıklarından kurtarmıyorsunuz. Mesela uyuşturucu bağımlısı olan bir insan gibi, onu tedavi temek yerine onun acılarını, sıkıntılarını giderecek dozlarda sürekli uyuşturucu veriyorsunuz. Yani her ne bağımlılığı varsa ona o maddeden veriyorsunuz. Dolayısıyla o an için sorunlarını gideriyorsunuz, çözmüyorsunuz. Bu arada bağımlılık her seferinde daha da fazla ilerliyor.Her seferinde o kişinin rahatsızlığını gidermek için kullanılan dozun miktarı daha da artıyor. Ve en sonunda o kişiyi kaybediyorsunuz. Bu nedenle kent planlamasının Türkiye’deki özelliğini bağımlılığı olan bir insanın bağımlı olduğu maddeyle ilişkisine benzetirim. Sonuçta öyle bir noktaya geliyor ki biz de o noktaya süratle yaklaşıyoruz. Bunların sonunda ya çok büyük bir kaos olacak ya da yine kaos olacak. Yani mevcut toplumlar çökecek veya radikal çözümler getirmek zorunda kalacağız. Burada bir şeye değinmek istiyorum, benim öğrencilik zamanımda şöyle bir inanç vardı hocalarımızda ve dolayısıyla bizde öyle inanıyorduk, çok uzun zaman değil 1980’lerin başında gecekondu bir sorunsa ki öyle kabul ediliyordu, gecekondu bir sorundur. Bu nedenle biz bu insanlar için planlar hazırlayıp yeni yapılaşma hakları verirsek, mülklerine daha fazla inşaat hakkı verirsek, bu insanlar bir anda belli bir kapital sahibi, sermaye sahibi olacaklar ve dolayısıyla bu sorunlarını çözmek için maddi imkanlara sahip olacaklar, yaşam standartları yükselecek. Bir örnek vermek istiyorum, geçen yıl Esenler’de bir otogar hizmete açıldı. O otogar henüz şantiye halindeyken biz görmeye gitmiştik. Otogarın hemen yanında eski gecekondu bozması birkaç katlı apartmanlar var. Peronlara giren yollardan bir tanesi hemen yanındaki apartmanın o kadar yakınındaydı ki otobüs dönerken dikiz aynası apartmanın balkonunu sıyırarak geçiyordu. Böyle bir şeyi gözünüzün önünde canlandırın, evinizin balkonunda oturmuşsunuz çay içiyorsunuz ve önünüzden 40-50 cm ‘den otobüsün dikiz aynası geçiyor ve bu sürekli olan bir şey. Doğrusu ben orada yaşayan insanların bu şartlardan elde ettiklerini göz önünde bulundurarak çok da fazla şikayetçi olmadıklarını düşünüyorum. Böyle düşünmemi sağlayan bir başka örnek daha var bunu da Korhan bey daha iyi bilirler, birkaç yıl önce Kadıköy’de bir bölge için imar ıslah planı yapılıyor ve çok yüksek, o bölgedeki donatıları sağlayamayacak kadar yüksek, bir nüfus yoğunluğuna sebep olacak yapılaşma hakları veriliyor. Bir mimarlar odası temsilcisi, sanırım Yücel Bey’in döneminde olabilir bu, böyle bir yapılaşma hakkında ve planla ilgili brifing veriliyor mahalle sakinlerine, bu tür bir yapılaşma hakkında sonuçta eğitim, sağlık, yeşil alan gibi donatılar sağlanmasında sorunlar çıkaracağını ve bu sorunların sağlanamayacağını söylüyor. İnsanlar bu tür hizmetler ve donatılar yerine, kendilerine bu yapılaşma haklarının verilmesini tercih ediyorlar. Yani bence sonuçta ortaya çıkan durum son derece bilinçli bir tercih. Plan yapan teknokratlar açısından da bilinçli bir tercih, siyasi ve dari karar vericiler açısından da bilinçli bir tercih, son kullanıcılar açısından da bilinçli bir tercih. Yani herkes son derece hemfikir ve işbirliği, konsensus içinde böyledir, sonucu istedi ve bilerek, isteyerek de bu sonucu hazırladı. Tabii tehlike nerede yatıyor? Hep anlatırlar Türkiye’deki gecekondu ve göç sosyolojisiyle ilgilenen sosyologlar, bilim adamları bunu çok önemle vurgulamışlardır; Türkiye’de gecekondularda yaşayan insanlar diğer gelişmekte olan ülkelerdeki gecekondularda yaşayan insanlara nazaran içlerinde bir iyimserlik taşırlar bu hep vurgulanmıştır, belirtilmiştir. Türkiye’de gecekondu mahallelerinin halkları hep bu iyimserliği yansıtır ve hep bir gün kendi yaşam standartlarının yükseleceği ve toplumun geri kalan daha üst gelir gruplarıyla entegre olacakları, onlarla bütünleşecekleri ve sınıf atlayacakları inancı hep hakimdir. Bu ilk dönem gecekondu araştırmalarında vurgulanmış bir gerçektir. Fakat özellikle son on yılda imar-ıslah planlarının yapılıp uygulamaya konulması ve gecekondu mahallelerin birer gün görmez sıkışık sokakları, donatısız mekanları, böyle yoğun bir apartmanlaşmaya sahip olmasından sonra bir şey ortaya çıktı kentlerin bu kesimleri hiçbir planlı ve imarlı olarak tanımlanan kısımlarıyla bütünleşemeyecekler. Ve her zaman için bu bölgeler artık tescilli birer yoksulluk ve sefalet mahallesi olarak kalacaklar. Yani kentin geri kalanını, özellikle de bu globalleşme süreci içinde, dünyaya açılma, dünyayla entegre olma, işbirliğine girme gibi yani kavramlardan ve süreçlerden bahsedilirken kentin kaçak yapılaşmış ve daha sonra yasallaştırılmış kesimleri hiçbir zaman kentin geri kalanıyla entegre olmayacaklar ve dediğim gibi hep birer tescilli yoksulluk ve sefalet mahalleleri olarak kalacaklar ve orada yaşayan insanlarda mevcut durumlarıyla hiçbir zaman sınıf atlayamayacaklar. N: Bu konu zor ve uzun bir konu. Buradan çıkan sonuç çok enteresandı. Bu örgütlenmenin kültürel örgütlenme, kültürel kalkınma boyutunda, planlamanın kesinlikle dikkate alınması gerektiği gibi bir değerlendirme yaptı. Çünkü planlamacıların, mimarların, mühendislerin hiç dikkat etmediği bir alandı kültürel alan. Ve sonuç olarak da sanırım Rıfat beyin söylediği gibi herkesin işbirliği içindeyken bu sonucun alındığı konusu kesin bir yargı olarak konulacak bir şey bence. Gerçekten kentlerin bugünkü planlamalarından şikayet etmeyelim. Bütün Türkiye için söyleyebileceğimiz bir şey bu. Herkesin işbirliği içinde bu hale getirdiği bir sonuçtur. Yani tek başına kimse bundan sorumlu değildir.Herkes bilerek, isteyerek bu sonuca vardı ve bu planlama gerek konut boyutunda, gerekse kent planlaması boyutunda olsun kültürel ve sosyal bilimlerle ilişkiler kuramadığı için İmar İskan Bakanlığında korunamadı. Planlama sadece balkonun birkaç cm öne çıkması, sokakların 25cm olması, bodrumunda şu kadar yüksek olması , garaj olarak düşünülmesi ve tasarlanması yasal ama hiçbir zaman böyle olmamasını gerektirdiği için bunlar oldu. X:Kötü plancılar, iyi plancılar için nasıl ilk hesapta iyi para, kötü para ilişkisi gündemdeyse bunu biz çok iyi biliyoruz. Kimlerin bölge planlamasını imkansızlaştırdıklarını , hangi mekanizmaları işleterek bunu başardıklarını bir fiil olarak yaşadık bu kötü paranın iyi parayı kovması hadisesinde. Yalnız bir noktaya geldik ki hepimiz bunda mutabıkız. Bugüne kadar devam ederse bu felakettir. Bu cehenneme dahil olduk. Buradan nasıl çıkarız? Buradaki bir teşhiste de aydınlatma ihtiyacı oldu. Evet gecekonducular evvela ev yaptılar. Ev yapmakta toplumun sunduğu imkanları kullanmaktı. Ama masum bir fırsat kullanmaktı.Bu masum bir ailesini barındırma iradesiydi. Şehirde çocuğunu okutabilme imkanını, hastasını şehirde tedavi ettirtebilme imkanına erişmekti ama bu alanda takip edilen politikalar, değil bugün 1974-75’te Dünya Bankası çalışmaları sırasında gecekonduların maliyet unsurlarını incelediğimizde 60 bin liraya mal olan gecekondunun 20-25 bin lirası toprak eşkıyasına, devlet arazisini gasp edip dağıtana, bir miktarı gece çalışan işçilere fazla para ödemeye, bir miktarı senet karşılığı malzeme veren nalbura tefecilik karşılığı ödeniyor. Bu 60 bin liranın yalnız 25 bin lirası binaya intikal ediyordu. Bu işleyiş üzerinde parazit olarak yaşayan mekanizmalara ve gruplara gidiyordu. Bugün çok katlı binaları inşa edenlerde 1975’tekinden çok daha fazla bu ortamı istismar ediyorlar. Esasında başlangıcında kesin olarak bir insani meselenin çözümlenmesine müsemma söz konusuyken , hatta o tarihlerde ona müsemma etmemek hakimken bu ilke daha sonra politik kadroların oy temin etmek için bu alanda paylaşma imkanı tahsis etmeleri haline geldi. Burada neden böyle olduğuna başka bir alternatif olmadı. Hemen şunu söyleyeyim ; Türkiye’den kat kat fakir bir ülke olan Pakistan’da gecekondu oranı Türkiye’den kat kat az, %10’u kadar. Yine toplum kendisine ev inşa etmek isteyenlere imkan veriyor.Esnek bir model. Nerede bir sanayi oluşacaksa onun çevresinde yer veriliyor. İstanbul’a nüfus çok geliyor diye ağlayıp duruyoruz. Sanayi Bakanlığı İstanbul’da organize sanayi bölgeleri kuruyor. Bir Japon grubu Honda için Bütün Türkiye genelinde araştırma yapıyor ve İstanbul’da bir otomobil fabrikası kurmanın en karlı iş olduğunu ortaya koyuyor. Nasıl karlı bir iş oluyor? Türk hükümetinin genel politikaları sonucunda. Politikaların yanlışlığı sonucunda bunların doğrudan kontrol politikaları olması gerekmez. Dolaylı kontrol politikaları olabilir, vergi politikaları olabilir. Bunların yanlışlığı sonucunda İstanbul en uygun yer olarak ortaya çıkıyor. Yani Adapazarı’nda kurulan fabrika tarım alanının 3 km ötesinde kurulması için devletin katkısı olacak. Orada 80 bin-100 bin kişilik bir şehir tarım alanları tahrip edilmeden yerleşebilirdi. KADIN-KENTLEŞME. N: Böylesine sorumluluk uyandırıcı ve zor bir günde geldiğiniz için gerçekten size çok teşekkür ediyoruz. Fakat ben sosyal komitenin yöneticisi olaraktan bu panellerin hazırlayan kişi olaraktan sizin kadar şanslı değilim ne yazık ki. Organize ettiğim feministler, çok sayıda feministler, son dakikalarda mazeret bildirip bugün gelemeyeceklerini söyledikleri için birkaç tanesi katılamıyorlar. Onların yerine daha fazla soru sorabileceksiniz, daha fazla katılım sağlayabileceğiz. Sorunlarınızı anlatabilirsiniz, karşılıklı tartışma zamanını daha uzun tutarız.belki daha verimli ve yaratıcı bir çalışma yaparız. Şu anda burada bulunan sayın Dr. Ali Bayramoğlu, kendisi sosyolog, yönetici olarak gelmişti ama birden bire kendisini konuşmacı olarak buldu ve bir açılış konuşması yapacak. Sn. Prof. Tankut Şenyapılı ise Ankara’dan geldi. Sn. Şenyapılı gecekondu bölgelerini, gecekondulaşan kadın, gecekondu bölgelerinde yaşayan kadın üzerine tezleri ve çalışmaları var. Kendisi bu konuda çok önemli çalışmalar yapmış bir editörümüz. O nedenle kendisinden daha fazla yararlanabileceğiz. Çok fazla sosyal olmayan yada gündeme gelmeyen konularda onun bilgilerinden yararlanma fırsatımız daha fazla olacak. Böylece bizim için iyi işin tarafını görerek konuşmamızı açıyorum. Kentleşme ve kadın konusunda ilk toparlayıcı bilgiyi vermek , genel birkaç söz söylemesi için sözü Sn. Dr. Ali Bayramoğlu’na veriyorum. AB: Zannediyorum ki bugün bu panelin konusunu daha çok Tansu hocanın yapacağı konuşma belirleyecek. Yani konuştuğumuza göre Tansu hanım daha çok gecekondularda yaşayan kadınların kent emek pazarı içerisindeki statüleri üzerine araştırmalar yapan bir araştırmacı, zannediyorum ki daha çok bu tarafa yoğunlaşacak tartışmalarımız. Şimdi tabii ben kendimi daha çok zor durumda buldum. Ben ne kadın konularından çok fazla uzman olarak anlarım ne de bir kent sosyologuyum. Fakat genel olarak bir şeyler söylemem gerekiyor anladığım kadarıyla, onun için birkaç şey söylemeye çalışacağım. Daha çok bireysel, yani kendi adıma söyleyeyim Kent ve kadın adlı iki başlık yan yana geldiği zaman bana çok net olarak toplumsal değişme dediğimiz, toplumsal dinamizm dediğimiz şeyin iki tane temel prömiyesinden söz ediliyormuş gibi geliyor. Hakikaten bir yandan da baktığımız zaman bugün metropoller yada kentler gerek kurmuş oldukları büyük İletişim ağlarıyla gerek değişik toplumsal kesimler arasındaki farklılıkları toplayan çok yönlü refleksi geliştirmeleriyle, bu hem kültürel değerler açısından,hem toplumsal ilişkiler açısından, hem emek faktör hareketliliği açısından az çok bu şekilde karşımıza çıkıyor. Daha doğrusu metropol dediğimiz şeyin az çok toplumsal değişme dinamiğini belirleyen değerlerin üretildiği mekan olarak görürsek hakikaten bugün metropoller, özellikle İstanbul, bu anlamda belli bir yerde. Şimdi kadın zannediyorum 1970’lerden sonra özellikle kadın hareketlriyle beraber en önemli sosyal, siyasal aktörlerden bir tanesi olarak metropollerde karşımıza çıkıyor. Siyasal ve sosyal aktörleşme demek kadın açısından, kadınların ait oldukları o toplumsal grubun kadınlar tarafından tanımlanması son derece net taleplerle bu grubun ortaya çıkması, onun ötesinde karşısında bulundukları diğer aktörlerle girdikleri ilişkilerde, yani çatışma ilişkilerinde, diğer aktörleri hızlı bir şekilde değiştirme kabiliyetine sahip olmaları. Bir çok araştırmaya baktığımız zaman kadınlarla ilgili az çok gördüğümüz temel husus şudur; bugün Türkiye’deki temel değerlerin değişmesinde aileye yönelik, kadın- erkek ilişkilerine yönelik, kadına yönelik değerlerin değişmesinde kadın-erkek ilişkisindeki çatışmanın erkeği de aynı zamanda belli bir değişim sürecine sokması az çok bizlerin geçmiş 20 yılımızı, tabii bu gecekondu mahalleleri açısından söylemiyorum, yani genel olarak söylüyorum az çok bizim 20 yılımızı belirleyen son derece önemli bir süreç. Eğer bugün Türkiye’de ciddi bir toplumsal değişme varsa, zihniyetler ve değerler düzeyinde toplumsal düzelme varsa zannediyorum bu konuda araştırma yapan bütün sosyologların vardığı netice şudur: bu değişmenin temel prömiyesi kadın olarak ortaya çıkmıştır. Yani kadının erkekle girmiş olduğu çatışma ilişkisi aynı zamanda erkeği de değiştirme ilişkisi olarak karşımıza çıkmıştır. Verdiğim en ilginç örneklerden bir tanesi biliyorsunuz Nilüfer Göle’nin “Modern Mahrem” adılı kitabında, Kitabı okuduğunuz zaman sosyoloji çevrelerinde kimilerinin çok eleştirdiği tezlere sahip ama şöyle genel açıdan baktığınız zaman Göle’nin orada söylemiş olduğu temel faktörlerden bir tanesi şudur; İslam modernizmle karşı karşıya geldiği andan itibaren modernizmle İslam arasında karşılıklı bir etkileşim oluşuyor. Dolayısıyla modernizm dediğimiz şey değişirken aynı zamanda İslam dediğimiz şey de yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Şimdi Nilüfer Göle kitabında birazcık daha bu enterasyonun, karşılıklı etkileşimin iç yapısına girdiği zaman çok daha net bir şey söylemeye başlıyor bize: İslam içerisindeki değişmenin ayrı bir piyonu da kadındır. Yani kadının dorudan doğruya modernizasyon kazandığı sahalarda İslamcı kadından söz ediyorum. Yol göstermeye başlaması, belirli taleplerle varlığını, yani doğrudan doğruya eylemini ön plana çıkarmaya başlaması onun aynı zamanda İslami cemaat içerisinde kendi kesimlerinde erkekle de bir çatışma içerisine girmesini devreye sokuyor ki, Nilüfer Göle’nin tezlerinden çıkan sonuç az çok İslam içerisinde de yani İslami modernizasyon sahasıyla etkileyişiminde bile belirleyici aktör olarak kadının ön plana çıkmasıdır. Sonuç olarak baktığımız zaman belki kadın kavramı sosyolojik olarak çok …. kavram değil. Çünkü Karadeniz’deki kadınla İstanbul’daki kadın, gecekonduda oturan kadınla, öğrenci bir kadın arasındaki ortak noktaları bulmak, buradan hareketle sağlıklı sosyolojik analizler yapmak çok mümkün olmayabilir. Fakat ana hatlarıyla baktığımız zaman en azından metropol düzeyinde bi