Temmuz, 2006

Konya’da

Temmuz 31 2006Yorum Yok Kategori: Basında

Nevval Sevindi ile “Boş”vakitler, karamsarlıklar ve çelişkiler üzerine.. “Rahmetli ananem derdi ki, dünya iyilerin sırtında döner. Yani iyiler her zaman daha az olur kötüler daha çok olur ama sonuçta dünya yine de döner. Onların fedakârlığı iyi şeyleri yeniden ayağa kaldırmaktır.” Röportaj: Esma Ürkmez 14 Aralık 2005

Nevval Sevindi ile aile ve kültür-sanatın hayatımızdaki yeri üzerine konuştuk. Hüzünlüydü, çünkü toplum gerçeğimiz asli yapımızdan uzaklardaydı biraz… İyimserdi, çünkü zor günleri yenebilmenin gücü vardı konuşmasında… Umutluydu, çünkü temelleri muhkem, ufku görebilen bir kültürün asla yok olmayacağına inanıyordu… Türkiye’nin en tanınmış antropologlarından bir tanesisiniz. Biz istedik ki kent kültürü, yemek, sivil toplum gibi konular hakkında sizin görüşlerinizi alalım. Türk toplumunun kültürel etkinlikleri ve boş vakit değerlendirme alışanlıklarını nasıl buluyorsunuz? Bu aslında çok önemli bir soru. Çünkü 1997’de ben bir yazı yazmıştım. Türk toplumunun boş vakit geçirme alışkanlıklarıyla ilgili. Bunu da Gallop araştırma şirketinin uluslar arası yaptığı bir araştırmadan aldığım sonuçlar ve biraz dalga geçen bir üslupla yazmıştım. İşte sinemaya çok az gidiliyor, yüzdeler var. Tiyatro gibi daha kentli olan uğraşlar, hobiler var. Kültür sanat etkinlikleri var. Onlara hepsine az gidilmesini anlıyorum. Yüzdelerini verdi. Ama dersiniz ki hani bu millet kitap okumuyor, gazete de okumuyor, e bunları da yapmıyor, demek ki hani sevdiği bir şeyler var. Ne yapar? E mutlaka yani herkes bu şans oyunlarını oynuyordur, işte herkes kumar oynuyordur dersiniz. Kumar da %1, tavla oynuyordur dersiniz %2. Ben sonunda tüm bunları çıkarınca dedim ki; çok merak ediyorum Türk milleti ne yapıyor acaba boş vakitlerinde! Bizim yargı olarak yaptığını varsaydığımız, boş eğlence diye görebileceğimiz şeyleri bile yapmıyor. Otobüste de bugün gelirken dikkat ettim insanlar mesela 3 saat elleri öyle böğründe boş boş yola bakarak oturuyor. Hiç sıkılmadan 4-5 saat minimum, ki bunun 12-24 saatleri de var, geçirebiliyor. Bir hedefi yok, bir hobisi yok, bir şeye merak salmıyor. Edebiyat veya sanatın herhangi bir dalıyla uğraşmamız için eski toplumumuzda, sadece Osmanlı’yı kastetmiyorum, bin yıllık kültürümüzden bahsediyorum, sıradan insanlar şiire, edebiyata ilgi gösterirlerdi. Hatta bu ilgilenenler ayakkabıcı, tencereci, kalaycı falan. Ahilik sistemi içerisinde okuma odaları var, edebiyat odaları var, raks var. Mutlaka bir müzik aleti çalıyorlar. Bunlar bir de zanaatçı yani daha sanatkar değil. Tabi bir de sanatkârlıkla zanaatkârlığın mezcolduğu alanlar var. Şimdi o toplumdan buraya döndüğümüz zaman, onlar bizim atalarımızsa biz kimiz? Biz eğer Türk ve müslümansak onlar kimdi diye sorası geliyor insanın gerçekten. Bizim boş zamanlarımızı da değerlendirmemiz gereken günlük hayatımız da maalesef estetikten, nezaketten, letafetten yoksun bir hayat. Bu da zaten Müslümanlıktan da yoksunluk. Kaba saba, hırçın, oruç tutuyorum diye ona buna bağırıp çağıran hiçbir insanın Müslüman olacağına inanmıyorum ben. Bizim böyle bir kültürümüz de yok. Ama işte tümüyle sanattan, edebiyattan, kendi kültüründen kopuk insanlar ve meraksız, maddeye bağımlı insan tayfası Batı’dan bize aktarıldı ve maalesef de bir maya tuttu. Ben yine de kendi köklerimizin ölmez olduğunu bildiğim için, antropolog dediğiniz için özellikle onu söyleyeyim; kültür ölmez. Değişim geçirir, dejenere olabilir veya bazı şeyler unutulabilir ama sonuçta o gen bizde var tabi. Bunu yeniden canlandırmak ve mutlaka edebiyat, sanat ve hayata incelik katacak bütün sanat dallarıyla hayatımızı renklendirmemiz gerekir diye düşünüyorum. Siz her konuda, her alanda kendinizi, hayatınızın karelerini paylaşan bir insansınız. Bundan hareketle soralım, bu içe kapanıklığımıza nasıl çare bulalım? Neler söylersiniz? İçe kapanıklığın en önemli nedenlerinden birisi kendini bilmekle ilgili. Kendini bilmeyen insanın özgüveni olmaz, özgüveni yoksunluğu da kapalılık ve taassup getirir. Herkesten kaçar ve ya kendinizi aşağıda hissederseniz başkalarına karşı üstünlük duygusu taslarsınız ya da gerçekten ezik, pasif ve bir hiç olduğunuzu düşünürsünüz. İnsanımızın böyle bir sorunu var. Tabi “ilim ilim bilmektir / ilim kendini bilmektir. Sen kendin bilmezsen / bu nice okumaktır” Türkiye’nin durumu Yunus’un yedi yüzyıl önce söylediği durumdur. Yani insanlar diplomalar alıyorlar ama kendilerini bilmiyorlar. Kendini bilmek kültürünü bilmektir. Kendini bilmeyen kültürünü bilmez, kültürünü bilmeyen dinini bilmez, dinini bilmeyen zaten dünyada bir amaçtan yoksun ve hiçbir zaman eşref-i mahlukat olmaya merak sarmayacak insan demektir. Bunu sağlamak için bilenlerin de her şeyi paylaşması gerekir. Çünkü dünyada iki şey paylaştıkça azalmaz, tam tersine çoğalır. Biri sevgi diğeri de bilgidir. O yüzden bilgiyi ve sevgiyi paylaşırsanız bunları çoğaltırsınız. Ben buna inandığım için bunu gerçekleştirmeye çalışıyorum. Sizin aile ilişkileriyle ve ilişkiler içinde destek ve sevgiyi sunma ile ilgili çok güzel çalışmalarınız var, kitaplarınız var. Sevgimizi sunabilmek bizim toplumumuzdaki pek çok kişi için hala oldukça zor. Oysaki biz hep sıcakkanlı olduğumuzdan bahsederiz. Bu nasıl bir çelişkidir? Yine kültürle bağlantılı mıdır? Çok güzel bir soru bu. Çünkü bu çelişkiye parmak basıyor. Evet, bizim kültürümüz sevgi odaklı ve yaşama sevinci içeren bir kültür. Kültür derken binyıldan bahsediyorum yani. Son binyıllık kültürümüze baktığımız zaman yazılı belgelerde olsun, sözlü gelenekte olsun veya uygulama alanlarında olsun bu yaşama sevincini, sanata bağlılığı, tasavvuftaki anlayışlarda, kent tarikatlarında da bunu çok görürüz, hepsinin remzi bile bir çiçektir; nergistir, güldür. Böylesine inceliklidir yani hayata bakış. Ve Türklerin Müslümanlık anlayışı zaten yaşama sevinci üzerine kuruludur. Ramazan bayramını neşeli kutlar, ramazan ayını kasvetli ve kederli bir ay olarak değil çok neşeli ve sevinerek kutlayan ender Müslüman ülkelerinden biridir. Bu ayın gelmesi ve oruç tutmak, aç kalacağım, öleceğim halinde bir duygu değildir de Allahın istediğini yapacağım, insanlara iyilik yapacağım, ne iyi ki oruç tutacağım. İşte on bir ayın sultanı demişiz, bu bir yaşama sevincidir yani. Yaşama sevinci çok yüksek bir kültürüz aslında. Ama maalesef son 40-50 yıldır ideolojik kavgalar, Batının bize enjekte ettiği Batıya entegre aydınlar vasıtasıyla diyeyim, sadece kendilerinin iyi ve üstün olduğu, bizim de hiçbir şeyimizin olmadığı, işte Orta Asya’dan dıgıdık dıgıdık gelen atlılar ve yabaniler olduğumuz gibi deli saçması şeylere insanların hem kendileri inanmış, hem toplumu da inandırmak için sürekli negatif konuşmuşlar. Devamlı aşağılanan, horlanan, hiçbir bilgi verilmeyen, kendiyle ilgili bütün bilgileri unutan, ne mimarisi olduğunun farkında ne geçmişte ve bugün ciddi ilim adamları, sanat insanları yetiştirdiğinin farkında bir hayat sürüyoruz. Maalesef sadece şarkıcı, türkücü, dansöz üçleminde bir anlayışla insanların hayattan zevk almasını engellemiş oluyorsunuz. Kendinden mutlu olmayan, kendini tanımayan insanın yaşama sevinci kaybolur. Devamlı olumsuz haber ve olumsuz bilgi pompalıyorsunuz topluma ve bu, atalete yol açıyor. İnsanların parmağını oynatmaya hali yok. Çünkü zaten “ben bir işe yaramam”, zaten “ben bir şey yapamam”, zaten “bu memleketten bir şey olmaz” düşünceleri zihinlerde olunca da hiçbir şey yapamazsınız. Oysa Türkiye çok zengin bir kültüre, çok zengin bir gen haritasına sahip. O yüzden de çok zeki, çok atak dünya çapında insan gücü var. Ama bunu beyin avcıları avlıyorlar ve Batıya götürüyorlar, biz değerlendiremiyoruz. Tam tersine elimizdeki kıymetleri bile boğmaya çalışıyoruz. Eleştirimiz gençleri de içine kapatıyor bu anlamda değil mi? Tabi, kesinlikle. Gençlikte umut olması için gençliğin içinin dolu olması gerekir. Yani sadece yaşının genç olması bir insanın değer olması için yeterli değil. İçi boşsa, sadece aldığı cep telefonunun markası ile ilgileniyorsa, araba markalarıyla ilgileniyorsa ondan zaten bir tüketiciden başka bir şey çıkmayacağı için onun üreteceği bir sevgi de yoktur. Madde bağımlılığının bu kadar yüksek olması sevginin oluşumunu engelleyici bir şımarıklıktır. Ve maalesef ben, aile ilişkileriyle ilgili de dediğiniz gibi kitaplar yazıyorum ve de çok konferans veriyorum Türkiye çapında, maalesef Türk ailesi artık şımarık çocuk yetiştiriyor. Bunların hepsi uyuşturucuya aday, hepsi şiddete aday, mutsuzluğa aday ve başarısız insanlar olacaklar. Ama bu şımarık ve madde bağımlısı yetiştirdikleri çocuklar Türkiye’nin de başına dert olacak. Çevreme her baktığımda ben bir taraftan aydınlık bir tablo görüyorum, yetişen bir nesil var. Diğer taraftan da çok karamsar ebeveynler görüyorum dediğiniz gibi. Karamsarlığı yensek diyorum içimden. Acaba zor günlerde gülebilmek için neler yapabiliriz? Esas önemli olan o zaten; zor günlerde gülmeyi başarabilmek. Tabii ki hiçbir olaya hayatta sadece iyi sadece kötü diye bakamıyoruz. Her şey hayatın içinde bütün zıtlarıyla birlikte vardır. Elbette benim söylediğim olumsuzluklar da var ama diğer tarafta olumlular da var. Bu olumlu olan yan tabii ki kültürümüzün tamamen yok olmadığı yeni sentezleri yapan ve yapacak gençlerin veya insanların da var olduğu. Zaten rahmetli ananem derdi ki, dünya iyilerin sırtında döner. Yani iyiler her zaman daha az olur kötüler daha çok olur ama sonuçta dünya yine de döner. Onların fedakârlığı iyi şeyleri yeniden ayağa kaldırmaktır. Bir şekilde bizim bu insan sayısını çoğaltmamız gerekiyor. Hayata gülerek bakabilmek için birinci şart başkalarını sevmek. Yani kendinizi sevdiğiniz kadar, kendinize inandığınız kadar, kendi yapacaklarınızı bildiğiniz kadar başka insanları da sevmelisiniz. Diğer insanlarla birlikte olduğunuzu, onlar için yaşadığınızı, onlar için bir şey yapmanın aslında sonuçta yine kendiniz için bir şey yapmak olduğunu ve iyi insan olmanın, en iyi insan olmanın en basit Müslümanlık tarifi olduğunu bilmek. Ve de mutlaka inanmak, iman etmek. O inancın getirdiği güçle de hayata sarılmak. İnandığınız zaman iyimsersinizdir. Gerçekten inanmaktan söz ediyorum. Çünkü inanmak yaşama sevinci veren, sevinç içeren bir şeydir. Mevlana yaşama sevincini ölüme bile taşımış. Allah’a kavuşmak da bir sevinçtir. Ölmek bile bir sevinçtir. Ölmek bile bir düğün gecesi olarak adlandırılmış bir kültürde karamsar, karalar bağlamış olmanın hiçbir anlamı yok. Ve bu kendi kökünüze yabancısınız demektir. Yabancılıktan, kendimize yabancılaşmaktan kurtulmamız gerekiyor gülebilmek için. Ve de hayatta ne olursa olsun yaşamanın en büyük değer olduğuna inanmamız gerekiyor. Yaşıyorsak eğer, nefes alıyorsak insanlarla, sevdiklerimizle birlikteysek bu gülümseyebilmek için yeterli bir neden olacaktır.

ORTADOĞU ÖZEL

Temmuz 31 2006Yorum Yok Kategori: Politika

1851’de Büyük Uluslar arası Sergi için Hyde Park’da inşa edilen Billur Saray doğayla endüstrinin dinamik bileşimi amaçlanan,cam bir mekandır. Sonra Sydenham tepesinde yeniden daha büyük bir şekilde inşa edilir.1936’da esrarengiz bir yangınla da yok olur. Bu sarayın Dostoveyski’nin üstünde batı ve modernizm simgesi olarak büyük bir etki yapar.Bu saray için belirleyici ilkeyi şöyle yazar:”İnsan yaratmayı,yollar inşa etmeyi sever, tartışma götürmez bu.Ama…içgüdüsüyle hedefine erişmekten ve yapıyı tamamlamaktan korkuyor…olmasın sakın?Nasıl bilebiliriz ki,belki de o yapıyı sadece uzaktan seviyordur;yakınına gitmeden,belki de sadece inşa etmeyi seviyor ve içinde yaşamak istemiyor.”*

Prof.Mümtazer Türköne’nin Abant Platformu’nun 8. yılda, 11. toplantıda “Küresel Politikalar ve Ortadoğu’nun Geleceği” konusunu yazdığı makaleyi okuyunca Billur Saray aklıma geldi ve ünlü yazarın yorumu. Türköne her ne kadar; “Meleklerin cinsiyetini tartışacak halimiz yok. Ortalık yangın yeri” dese de ben meleklerin cinsiyeti tartışılmış diye anladım yazının içeriğini.Neden? Çünkü yazı kendi içinde bir çok çelişki içeriyor.Bölge içinde sorunu çözecek hiçbir aktör ve insiyatif görünmüyor diye açıkca yazdığı halde “tek çözüm bölgeden yükselecek insiyatiftir “diyor hemen alt satırlarda.” Bölge ülkeleri, destekleyecekleri ve otoritesine rıza gösterecekleri bir gücü, akıllarını başlarına alıp geliştirmek zorundalar. “ Yani ortada bir zorunluluk hali var ve yazar da Ortadoğu’nun bugünkü siyasi liderler, tutumlar ve kurumlarla ilerleyemeyeceğine kani. Ortadoğu’da sorunun kaynağının petrol olduğunu dünya alem biliyor dedikten sonra da Şevket pamuk’un tebliğine değiniyor: “ titiz hesaplamalara ve analizlere dayalı tebliği ile, petrolün sanıldığının aksine bu ülke ekonomilerinin en büyük zaafını oluşturduğunu gösterdi. Petrol gelirlerinin rasyonel bir ekonomiyi geliştirmeye engel olduğu anlaşılıyor.” Dedikten hemen sonra yine “neftin laneti”ne geliyor yazar:” petrolün sanıldığı gibi, dışarıdan gelenlerin iştahını kabartmakla, bir yığın müdahalenin sebebi olmakla kalmadığını, demokrasi-güvenlik paradoksunu da içinden çıkılmaz hale getirdiğini gösteriyor” Pamuk’un titiz hesaplamaları güme gidiyor kısacası! Dünya petrol ticaret yollarının tamamı Müslüman ülkelerden geçiyor diye beyan ettikten sonra şu satırları okuyoruz:” Petrol gelirleri, diktacı veya geleneksel monarşik yönetimlerin en temel istibdat aracı. Petrol gelirleri devlet ekonomisini şişiriyor. İktidarı elinde bulunduran azınlıklara, iktidarlarını her şekilde sürdürebilecekleri çok güçlü araçlar sunuyor. Patronaj ağı ile, iktidara destek temin etmek; geniş kitleleri yıldıracak, baskı altında tutacak silahlı birimleri istihdam etmek, aynı şekilde yurtdışından işbirlikçiler temin etmek, bu araçlardan bazıları.” Türköne’ye gönülden katıldığım şu paragraf çok önemli:” Petrol parası, geleneksel toplumsal organizasyonların sürdürülmesine hizmet ediyor. Kabile yapıları, merkezdeki monarşiye verdiği destekten beslenerek kuvvet ve dirilik kazanıyor. Dinî cemaatler, oluşan konsensüsün mimarı sıfatıyla imtiyazlar elde ediyor. Böylelikle, bireyin bir toplumsal yapı elemanı olarak güç ve bağımsızlık kazanacağı şartlar bir türlü oluşamıyor. Çünkü, birey güvenliğinin sağlanacağı her alan, geleneksel organizasyonlar tarafından parsellenmiş oluyor. Kabilesi olmayanın yaşama şansı bile olmuyor. Böylelikle demokrasinin gelişebileceği, birey haklarının ve özgürlüklerinin temellendirileceği bir ortam hiç oluşmuyor.” Moğol istilası Müslümanların yaşadığı coğrafyayı kasıp kavururken o zamanlara özgü, bizim yaptığımız bir yorum da vardı. Mevlânâ, Yunus Emre, Ahi Evren tam da bu dönemden bugünlere ulaşan isimlerdir. Bu isimlerin bize verdiği mesaj, yangın yerinden kalpleri onararak, dayanışmayı kuvvetlendirerek ve toplumu yeniden organize ederek çıkmak gerektiğidir. Siyasetin veya şiddetin değil, toplumun yeniden organizasyonu. İslâm toplumlarının 15 asırdır çok parlak örneklerini verdikleri dayanışma ve yardımlaşmayı yeniden diriltmek ve çözümü toplumda aramak. İslâm dünyası için de, Ortadoğu için de gerekli olan sadece bunlar.” Bunu takip eden peş peşe iki cümleyi kavramak gerçekten imkansız: “Ortadoğu’da ne dışarıdan gelen işgalcilerin ne de içerideki aktörlerin çözüm bulma istekleri ve şansları var.” “ Çözümü bulacak ve getirecek tek aktör, İslâm toplumunun kendisi” ben de bu noktada Billur Saray’ın yanışına tanıklık etmiş gibi oldum.Ortadoğu neresi? Orada yaşayanlar Müslüman değil mi?Orta doğu ‘da varolan devletler Müslümanlardan oluşmuyor mu?Bunların arasında sorun çözecek aktör ve inisiyatifler yoksa bu hayali “İslam toplumu” kim? Nasıl çözecek meseleyi acaba? Son cümleler de yine aktör meselesi gündeme geliyor ve bu kez çözüm üretecek aktörlerin temsilcisinin Abant olduğunu anlıyoruz! Oldukça romantik bir yorum. Son cümle dolgu malzemesi denen cümlelerden ne istersen anla , ister Billur sarayı camdan yorumla,ister metalden ne gam; “Karşılıklı anlayış ve uzlaşmaya dayalı düşünce birikimi ve sivil toplumun işbaşına geçmesi. Şimdi Hizbullah’ın kalesi olan Dahiye’de ölen Türk yok. Çünkü Şiiler 1999’a kadar orada yaşayan Türkleri buradan sürmüş.Bütn yabancıları Dahiye’den çıkarmışlar. Sebati Karakurt’un röportajında Şeyhmuz Kazan “Şiilerin Türkleri sevmemesi sonucu bizden hiç can kaybı olmadı.Sonuçta onlar da bizim kardeşimiz.Bombayı kendimize atılmış kabul ediyoruz” diyor.Bu iki insanın değil, ideolojik olanla olmayanın farkı. Oysa herkes biliyor ki, Hizbullah’ı diğer terörist militanlardan ayıran unsur İslam’ı iyi bilen ulema klanınca kurulması. Hizbullah 1982’de İran’ın gönderdiği 2000 devrim muhafızıyla kuruldu. Bu şimdi “İslam toplumu”nun parçası mı?Yoksa değil mi? Kim İslam toplumu diye işarete dilenler? Lübnanlı doktorlar “Keşke Araplar da sizin gibi yardım etse” diyor ve bir fotoğrafta dialize bağlı çocuklar. Kim ”İslam toplumu” acaba? İdeolojik körlük için Mevlana kalbi kör biri sağır insana benzer diyerek Mesnevi’de bir sağırın hastayı ziyaretini anlatır. Hasta’ya nasılsın diye sorar.Hasta “geberiyorum” der.Sağır; maşallah maşallah demek iyiye gidiyorsun diye cevap verir. www.asam.org.tr den politik analizleri ve Türkiye’nin çıkarlartını okuyun derim.Oytun Orhan bunlardan biri.

İstanbul

Temmuz 30 2006Yorum Yok Kategori: Zaman CumaErtesi

Gözlerimiz açık İstanbul’u anlatalım
NEVVAL SEVİNDİ
25 Temmuz 306 tarihinden bugüne 1700 yıl geçmiş. Nedir bu tarih? Neden 25 Temmuz’da Avrupa’da gazeteler bu tarihi başlık olarak attı?
 

Ortadoğu ve Gerçek

Temmuz 25 2006Yorum Yok Kategori: Zaman

Ortadoğu’da gerçekler

Türkiye’de ideolojik, zihinsel yapılanma sonucu iki tür kavrama şekli oluştu: Birincisi; statik, durağan, eklektik ve her şeyi birbirinden bağımsız kavrayanlar, ikinci grupta hayatı dinamik, akışkan, birbiriyle ilişkili kavrayanlar.
 

Ortadoğu

Temmuz 19 2006Yorum Yok Kategori: Zaman

Ortadoğu’da Türkiye ve terör

2 gün arayla 13 şehit verdik. Herkesin yüreği yandı. Lübnan’a saldırıp havaalanını ve Beyrut’u vuran İsrail bombaları da birçok insanın hayatını söndürdü. Filistin kan revan içinde.
 

Marmaris-Turunç

Temmuz 15 2006Yorum Yok Kategori: Zaman CumaErtesi

Marmaris’ten Turunç’a yol gider
NEVVAL SEVİNDİ
1962’de feribotlar her gün Rodos-Marmaris arasında işlermiş. Esnaftan alışveriş yapan Rodoslu günübirlik gelirmiş. 1974’te Kıbrıs olayları sonucu bıçakla kesilen ilişkiler ve turizm 1983’e kadar durmuş.  

DUNYA kUPASI

Temmuz 13 2006Yorum Yok Kategori: Zaman

Milliyetçi Dünya Kupası

Bizdeki bazı aklı evvellerin “aman tehlikeli milliyetçilik yükseliyor, falan araştırma da bunu kanıtlıyor” demediği gün olmuyor. Dünya Kupası’nı bu açıdan değerlendirmeyi anlamlı buldum.

 

Yolculuk

Temmuz 8 2006Yorum Yok Kategori: Zaman CumaErtesi

Yola çıkma zamanı
NEVVAL SEVİNDİ
Tatil zamanı diyenlerden misiniz? Tatili bilinen kocaman bir otelde, kitlesel kutlama halinde geçirenlerden misiniz, yoksa köşe bucak Türkiye’yi merak edenlerden mi? Çocuklarla birlikte Türkiye’yi keşfetme zevki yaşayanlar için güzergah önerebilirim.  

Gençlik

Temmuz 4 2006Yorum Yok Kategori: Zaman

Kadınların müttefiki gençler

Çocuk dört hasletle doğar: Edep, vakar, haysiyet ve haya. Bunların hayata geçebilmesi ve kişiliğin yapı taşları olabilmesi için iki etkene ihtiyaç vardır: Muhabbet ve güven duygusu.

 

AKP Örgütü çalışıyor

Temmuz 1 2006Yorum Yok Kategori: Basında

KADINLARA VAAT Yalçın Bayer Hürriyette yazdı. O gece aynı masada oturduk ve gençlere konuşmacı seçilen Nevval Sevindi :gençler kadınların müttefikidir dedi.

Yalçın BAYER ybayer@hurriyet.com.tr AKP örgütü çalışıyor muhalefet seyrediyor 1986 yılında yandı Kandilli Kız Lisesi; Boğaz’ın en güzel mimari yapıtlarından biriydi… 1876 yılında Sarkis Balyan tarafından Adile Sultan adına yapılmış; daha sonra kız okulu olarak kullanılmak üzere Milli Eğitim’e verilmişti. Yangından sonra, 1941′de bu okula giren ÇYDD Başkanı Prof. Türkan Saylan ‘harabe’nin ayağa kaldırılması için arkadaşlarıyla çalışmaya koyuldu. Önce KANKEV adlı bir okul vakfı kurdu, Vali Nevzat Ayaz döneminden restorasyon ve röleve çalışmalarının ilk adımı atıldı; bunun için bakanlığın katkısıyla 3 milyon dolar harcandı. Vali Kutlu Aktaş döneminde İl Özel İdaresi’nin katkısıyla çatısı yapılabildi binanın… Ama para yetmiyordu. Prof. Türkan Saylan, rahmetli Sakıp Sabancı’dan yardım istedi. “Para vermem” dedi; ertesi gün ise “Size güveniyorum, 3 trilyon lira vereceğim. Valilik de aynı parayı versin ortaklaşa yapalım” dedi. Prof. Saylan havalara uçtu; binlerce gencin yaşamını değiştiği gibi bu işin de üstesinden gelebileceğini anladı. Altın varak işlemeli yüksek tavanlı 500 kişilik salonunda önceki akşam AKP İstanbul İl Başkanlığı’nın 4 aydır sürdürdüğü ‘Gençler Buluşuyor Geleceği Konuşuyor’ adlı toplantıların ‘finali’ yapılıyordu. Başbakan Erdoğan, bu projeyi bizzat izliyor. AKP, geleceğin siyasetçilerinin kozasını şimdiden ördürüyordu. Bir anlamda bu çalışmaların, 2012 seçimlerinin altyapısı olduğu düşünülebilir. Bir de şu yorum yapılabilir. “Erdoğan, gençlere özgüven ve dinamizm aşılıyor.” Salonda, mahalle örgütlerinden gelen 380 genç vardı; kızların yarısına yakınının türbanlı olduğu dikkati çekiyordu KADINLARA VAAT Erdoğan, Zaman Gazetesi yazarı Nevval Sevindi’nin, böyle bir çalışmadan ötürü AKP’yi kutlaması ancak parlamentoda kadınların İran, Pakistan ve Afganistan’dan daha düşük oranda (%4) temsil edilmesini eleştirmesi üzerine, “Nevval Hanım haklı… Kadınların Meclis’teki temsilde ‘zayıf’ olduklarını kabul ediyorum” diyerek şunları ekledi: “Ancak, bu seçimlerde kadınların farklı bir temsil gücüne ulaşılan bir AKP görüleceksiniz.” Siyasetin ‘karalandığını’ kendilerinin ‘siyasetin onurunu’ kurtarma mücadelesi verdiklerini savunan Erdoğan, “Yıllarca apolitik bir gençlik oluşturuldu” vurgulamasında bulundu

Sayfa 1 / 212»