Konya’da
Nevval Sevindi ile “Boş”vakitler, karamsarlıklar ve çelişkiler üzerine.. “Rahmetli ananem derdi ki, dünya iyilerin sırtında döner. Yani iyiler her zaman daha az olur kötüler daha çok olur ama sonuçta dünya yine de döner. Onların fedakârlığı iyi şeyleri yeniden ayağa kaldırmaktır.” Röportaj: Esma Ürkmez 14 Aralık 2005
Nevval Sevindi ile aile ve kültür-sanatın hayatımızdaki yeri üzerine konuştuk. Hüzünlüydü, çünkü toplum gerçeğimiz asli yapımızdan uzaklardaydı biraz… İyimserdi, çünkü zor günleri yenebilmenin gücü vardı konuşmasında… Umutluydu, çünkü temelleri muhkem, ufku görebilen bir kültürün asla yok olmayacağına inanıyordu… Türkiye’nin en tanınmış antropologlarından bir tanesisiniz. Biz istedik ki kent kültürü, yemek, sivil toplum gibi konular hakkında sizin görüşlerinizi alalım. Türk toplumunun kültürel etkinlikleri ve boş vakit değerlendirme alışanlıklarını nasıl buluyorsunuz? Bu aslında çok önemli bir soru. Çünkü 1997’de ben bir yazı yazmıştım. Türk toplumunun boş vakit geçirme alışkanlıklarıyla ilgili. Bunu da Gallop araştırma şirketinin uluslar arası yaptığı bir araştırmadan aldığım sonuçlar ve biraz dalga geçen bir üslupla yazmıştım. İşte sinemaya çok az gidiliyor, yüzdeler var. Tiyatro gibi daha kentli olan uğraşlar, hobiler var. Kültür sanat etkinlikleri var. Onlara hepsine az gidilmesini anlıyorum. Yüzdelerini verdi. Ama dersiniz ki hani bu millet kitap okumuyor, gazete de okumuyor, e bunları da yapmıyor, demek ki hani sevdiği bir şeyler var. Ne yapar? E mutlaka yani herkes bu şans oyunlarını oynuyordur, işte herkes kumar oynuyordur dersiniz. Kumar da %1, tavla oynuyordur dersiniz %2. Ben sonunda tüm bunları çıkarınca dedim ki; çok merak ediyorum Türk milleti ne yapıyor acaba boş vakitlerinde! Bizim yargı olarak yaptığını varsaydığımız, boş eğlence diye görebileceğimiz şeyleri bile yapmıyor. Otobüste de bugün gelirken dikkat ettim insanlar mesela 3 saat elleri öyle böğründe boş boş yola bakarak oturuyor. Hiç sıkılmadan 4-5 saat minimum, ki bunun 12-24 saatleri de var, geçirebiliyor. Bir hedefi yok, bir hobisi yok, bir şeye merak salmıyor. Edebiyat veya sanatın herhangi bir dalıyla uğraşmamız için eski toplumumuzda, sadece Osmanlı’yı kastetmiyorum, bin yıllık kültürümüzden bahsediyorum, sıradan insanlar şiire, edebiyata ilgi gösterirlerdi. Hatta bu ilgilenenler ayakkabıcı, tencereci, kalaycı falan. Ahilik sistemi içerisinde okuma odaları var, edebiyat odaları var, raks var. Mutlaka bir müzik aleti çalıyorlar. Bunlar bir de zanaatçı yani daha sanatkar değil. Tabi bir de sanatkârlıkla zanaatkârlığın mezcolduğu alanlar var. Şimdi o toplumdan buraya döndüğümüz zaman, onlar bizim atalarımızsa biz kimiz? Biz eğer Türk ve müslümansak onlar kimdi diye sorası geliyor insanın gerçekten. Bizim boş zamanlarımızı da değerlendirmemiz gereken günlük hayatımız da maalesef estetikten, nezaketten, letafetten yoksun bir hayat. Bu da zaten Müslümanlıktan da yoksunluk. Kaba saba, hırçın, oruç tutuyorum diye ona buna bağırıp çağıran hiçbir insanın Müslüman olacağına inanmıyorum ben. Bizim böyle bir kültürümüz de yok. Ama işte tümüyle sanattan, edebiyattan, kendi kültüründen kopuk insanlar ve meraksız, maddeye bağımlı insan tayfası Batı’dan bize aktarıldı ve maalesef de bir maya tuttu. Ben yine de kendi köklerimizin ölmez olduğunu bildiğim için, antropolog dediğiniz için özellikle onu söyleyeyim; kültür ölmez. Değişim geçirir, dejenere olabilir veya bazı şeyler unutulabilir ama sonuçta o gen bizde var tabi. Bunu yeniden canlandırmak ve mutlaka edebiyat, sanat ve hayata incelik katacak bütün sanat dallarıyla hayatımızı renklendirmemiz gerekir diye düşünüyorum. Siz her konuda, her alanda kendinizi, hayatınızın karelerini paylaşan bir insansınız. Bundan hareketle soralım, bu içe kapanıklığımıza nasıl çare bulalım? Neler söylersiniz? İçe kapanıklığın en önemli nedenlerinden birisi kendini bilmekle ilgili. Kendini bilmeyen insanın özgüveni olmaz, özgüveni yoksunluğu da kapalılık ve taassup getirir. Herkesten kaçar ve ya kendinizi aşağıda hissederseniz başkalarına karşı üstünlük duygusu taslarsınız ya da gerçekten ezik, pasif ve bir hiç olduğunuzu düşünürsünüz. İnsanımızın böyle bir sorunu var. Tabi “ilim ilim bilmektir / ilim kendini bilmektir. Sen kendin bilmezsen / bu nice okumaktır” Türkiye’nin durumu Yunus’un yedi yüzyıl önce söylediği durumdur. Yani insanlar diplomalar alıyorlar ama kendilerini bilmiyorlar. Kendini bilmek kültürünü bilmektir. Kendini bilmeyen kültürünü bilmez, kültürünü bilmeyen dinini bilmez, dinini bilmeyen zaten dünyada bir amaçtan yoksun ve hiçbir zaman eşref-i mahlukat olmaya merak sarmayacak insan demektir. Bunu sağlamak için bilenlerin de her şeyi paylaşması gerekir. Çünkü dünyada iki şey paylaştıkça azalmaz, tam tersine çoğalır. Biri sevgi diğeri de bilgidir. O yüzden bilgiyi ve sevgiyi paylaşırsanız bunları çoğaltırsınız. Ben buna inandığım için bunu gerçekleştirmeye çalışıyorum. Sizin aile ilişkileriyle ve ilişkiler içinde destek ve sevgiyi sunma ile ilgili çok güzel çalışmalarınız var, kitaplarınız var. Sevgimizi sunabilmek bizim toplumumuzdaki pek çok kişi için hala oldukça zor. Oysaki biz hep sıcakkanlı olduğumuzdan bahsederiz. Bu nasıl bir çelişkidir? Yine kültürle bağlantılı mıdır? Çok güzel bir soru bu. Çünkü bu çelişkiye parmak basıyor. Evet, bizim kültürümüz sevgi odaklı ve yaşama sevinci içeren bir kültür. Kültür derken binyıldan bahsediyorum yani. Son binyıllık kültürümüze baktığımız zaman yazılı belgelerde olsun, sözlü gelenekte olsun veya uygulama alanlarında olsun bu yaşama sevincini, sanata bağlılığı, tasavvuftaki anlayışlarda, kent tarikatlarında da bunu çok görürüz, hepsinin remzi bile bir çiçektir; nergistir, güldür. Böylesine inceliklidir yani hayata bakış. Ve Türklerin Müslümanlık anlayışı zaten yaşama sevinci üzerine kuruludur. Ramazan bayramını neşeli kutlar, ramazan ayını kasvetli ve kederli bir ay olarak değil çok neşeli ve sevinerek kutlayan ender Müslüman ülkelerinden biridir. Bu ayın gelmesi ve oruç tutmak, aç kalacağım, öleceğim halinde bir duygu değildir de Allahın istediğini yapacağım, insanlara iyilik yapacağım, ne iyi ki oruç tutacağım. İşte on bir ayın sultanı demişiz, bu bir yaşama sevincidir yani. Yaşama sevinci çok yüksek bir kültürüz aslında. Ama maalesef son 40-50 yıldır ideolojik kavgalar, Batının bize enjekte ettiği Batıya entegre aydınlar vasıtasıyla diyeyim, sadece kendilerinin iyi ve üstün olduğu, bizim de hiçbir şeyimizin olmadığı, işte Orta Asya’dan dıgıdık dıgıdık gelen atlılar ve yabaniler olduğumuz gibi deli saçması şeylere insanların hem kendileri inanmış, hem toplumu da inandırmak için sürekli negatif konuşmuşlar. Devamlı aşağılanan, horlanan, hiçbir bilgi verilmeyen, kendiyle ilgili bütün bilgileri unutan, ne mimarisi olduğunun farkında ne geçmişte ve bugün ciddi ilim adamları, sanat insanları yetiştirdiğinin farkında bir hayat sürüyoruz. Maalesef sadece şarkıcı, türkücü, dansöz üçleminde bir anlayışla insanların hayattan zevk almasını engellemiş oluyorsunuz. Kendinden mutlu olmayan, kendini tanımayan insanın yaşama sevinci kaybolur. Devamlı olumsuz haber ve olumsuz bilgi pompalıyorsunuz topluma ve bu, atalete yol açıyor. İnsanların parmağını oynatmaya hali yok. Çünkü zaten “ben bir işe yaramam”, zaten “ben bir şey yapamam”, zaten “bu memleketten bir şey olmaz” düşünceleri zihinlerde olunca da hiçbir şey yapamazsınız. Oysa Türkiye çok zengin bir kültüre, çok zengin bir gen haritasına sahip. O yüzden de çok zeki, çok atak dünya çapında insan gücü var. Ama bunu beyin avcıları avlıyorlar ve Batıya götürüyorlar, biz değerlendiremiyoruz. Tam tersine elimizdeki kıymetleri bile boğmaya çalışıyoruz. Eleştirimiz gençleri de içine kapatıyor bu anlamda değil mi? Tabi, kesinlikle. Gençlikte umut olması için gençliğin içinin dolu olması gerekir. Yani sadece yaşının genç olması bir insanın değer olması için yeterli değil. İçi boşsa, sadece aldığı cep telefonunun markası ile ilgileniyorsa, araba markalarıyla ilgileniyorsa ondan zaten bir tüketiciden başka bir şey çıkmayacağı için onun üreteceği bir sevgi de yoktur. Madde bağımlılığının bu kadar yüksek olması sevginin oluşumunu engelleyici bir şımarıklıktır. Ve maalesef ben, aile ilişkileriyle ilgili de dediğiniz gibi kitaplar yazıyorum ve de çok konferans veriyorum Türkiye çapında, maalesef Türk ailesi artık şımarık çocuk yetiştiriyor. Bunların hepsi uyuşturucuya aday, hepsi şiddete aday, mutsuzluğa aday ve başarısız insanlar olacaklar. Ama bu şımarık ve madde bağımlısı yetiştirdikleri çocuklar Türkiye’nin de başına dert olacak. Çevreme her baktığımda ben bir taraftan aydınlık bir tablo görüyorum, yetişen bir nesil var. Diğer taraftan da çok karamsar ebeveynler görüyorum dediğiniz gibi. Karamsarlığı yensek diyorum içimden. Acaba zor günlerde gülebilmek için neler yapabiliriz? Esas önemli olan o zaten; zor günlerde gülmeyi başarabilmek. Tabii ki hiçbir olaya hayatta sadece iyi sadece kötü diye bakamıyoruz. Her şey hayatın içinde bütün zıtlarıyla birlikte vardır. Elbette benim söylediğim olumsuzluklar da var ama diğer tarafta olumlular da var. Bu olumlu olan yan tabii ki kültürümüzün tamamen yok olmadığı yeni sentezleri yapan ve yapacak gençlerin veya insanların da var olduğu. Zaten rahmetli ananem derdi ki, dünya iyilerin sırtında döner. Yani iyiler her zaman daha az olur kötüler daha çok olur ama sonuçta dünya yine de döner. Onların fedakârlığı iyi şeyleri yeniden ayağa kaldırmaktır. Bir şekilde bizim bu insan sayısını çoğaltmamız gerekiyor. Hayata gülerek bakabilmek için birinci şart başkalarını sevmek. Yani kendinizi sevdiğiniz kadar, kendinize inandığınız kadar, kendi yapacaklarınızı bildiğiniz kadar başka insanları da sevmelisiniz. Diğer insanlarla birlikte olduğunuzu, onlar için yaşadığınızı, onlar için bir şey yapmanın aslında sonuçta yine kendiniz için bir şey yapmak olduğunu ve iyi insan olmanın, en iyi insan olmanın en basit Müslümanlık tarifi olduğunu bilmek. Ve de mutlaka inanmak, iman etmek. O inancın getirdiği güçle de hayata sarılmak. İnandığınız zaman iyimsersinizdir. Gerçekten inanmaktan söz ediyorum. Çünkü inanmak yaşama sevinci veren, sevinç içeren bir şeydir. Mevlana yaşama sevincini ölüme bile taşımış. Allah’a kavuşmak da bir sevinçtir. Ölmek bile bir sevinçtir. Ölmek bile bir düğün gecesi olarak adlandırılmış bir kültürde karamsar, karalar bağlamış olmanın hiçbir anlamı yok. Ve bu kendi kökünüze yabancısınız demektir. Yabancılıktan, kendimize yabancılaşmaktan kurtulmamız gerekiyor gülebilmek için. Ve de hayatta ne olursa olsun yaşamanın en büyük değer olduğuna inanmamız gerekiyor. Yaşıyorsak eğer, nefes alıyorsak insanlarla, sevdiklerimizle birlikteysek bu gülümseyebilmek için yeterli bir neden olacaktır.