transgenetik
TRANSGENİK ÜRÜNLER AVRUPA’DA ABkomisyonu 1988 yılında genetik değişime uğramış ürünlerin kıtaya girişini yasaklamıştı.Şubat başında Dünya Ticaret Örgütü bu ürünlerin Avrupa’ya girmesine karar verdi.
2004’de Kanada ve Arjantin’in baş vurusuyla hafifletilen yasak kararı sonunda ortadan kaldırıldı.Genetik değişikliğe uğramış ürünlerin insan sağlığına zararlı olduğu tezlerini hala savunan Yunanistan gibi ülkeler de sınırları açmak zorunda. Avrupa Amerika karşısında geri adım atmış oldu. Bakalım sonuçları ne olacak? Bu konuda yazan uzmanlardan biri olan ziraat mühendisi Ahmet Nedim NAzlıcan idealist bir araştırmacı. Bu konudaki görüşlerini aşağıda derlediğim şekilde bulacaksınız. Bakalım kim haklı çıkacak? “Çevreye ve insan sağlığına getireceği riskler nedeniyle duyulan korkular ve yarattığı vicdani rahatsızlıklar kadar, insan aklının kolayca anlayamadığı bir teknolojik gelişmeyle elde edilmesiyle de oldukça soğuk ve ürpertici bir etkiye sahip olan ama sayıları da giderek artan transgenik (genetik yapısı değiştirilmiş) ürünlerin piyasaya sunulmuş olmasından büyük gurur duyan kişi ve kuruluşlar, sanki bu işi öncelikle para kazanmak için düşünmemişler de, sırf insanlığın açlığını gidermek, sağlığını korumak ve geleceğini kurtarmak gibi etkileyici bahanelerle açıklamaya çalışıp, gözlerimizi yaşartmaya(!) bayılıyorlar nedense. Oysaki, ürettikleri o tür ürünlerin geniş toplum kesimlerine saldığı şüphe ve endişeleri fark etmemek mümkün değil ! Transgenik ürünleri haklı göstermenin en kolay yolu olarak hep, dünya nüfusunun hızlı artışı nedeniyle, 20-30 yıl sonra büyük açlık problemleriyle karşılaşılacağı ileri sürülmektedir. Aslında, ünlü iktisatçı ve nüfus teorisyeni Malthus’tan bu yana, felaket senaryoları dillendirmekten hoşlananlar tarafından yüzyıllardır tekrarlanıp durmakta. “Ekim alanlarının son sınırına yaklaşıldı, her yer ekiliyor ve her türlü tarım teknikleri kullanılıyor ama yine de üretim tüketimi yakalayamıyor” deyip, yüreklere açlık korkusu salınırken, önemli tarım ülkeleri ve bölgelerinde hala sulamaya açılmamış ne büyük alanlar olduğunu niye görmezden gelirler bilinmez. Başkan Clinton döneminin ABD Tarım Bakanı Dan Glickman bile, bakanlığının ilk günlerinde güçlü bir transgenik lobisiyle karşılaştığını ve sonunda pes ettiğini itiraf edebilmektedir. Onun açıklamalarına göre; “transgenik teknolojisinin iyi olmadığını söylemek neredeyse ahlaksızlık olarak kabul edilmekteydi ve tartışılan bazı konularda açık fikirli bir görüş sunmaya çalışıldığında, insan neredeyse kendisini bir yabancı, bir hain gibi hissediyordu.”Oysa gerçek bu değildi. Örneğin; ilk transgenik uygulamalardan birisi olarak tanıtılıp, 7-8 yıllık uğraştan sonra piyasaya sunulan ve normal ürünlerden daha yüksek fiyatlarla satılan Flavr Savr domateslerinin, hiç de öyle söylendiği gibi bir üstünlük taşımadığı, normal domateslerden iki kat daha fazla taze kalma ve daha sert kabukluluk iddialarının pazarlama aşamasında fos çıktığı görülmüş. Geleneksel domates çeşitleriyle rekabet edemeyip, halkın beğenisini de kazanamayınca, pes eden firması satılmış ve bu tür domateslerin üretimleri de durdurulmuş. 1990’larda, Brezilya kestanesinden alınan bir gen, proteinini daha da zenginleştirmek üzere soya bitkisine aktarılıp soya küspesinin besleyiciliği arttırılmış olacaktı. Ancak, Brezilya kestanesinde bulunduğu bilinen bir alerjik maddenin insan gıdasına karıştığında ne olacağı araştırılıp, insan vücudunun bu maddeye tepki gösterdiği görülünce proje iptal edilmiş. Yine aynı şekilde, 2000 yılında ABD’de, yemlik bir transgenik mısır çeşidinin sindirim sırasında yavaş parçalanması nedeniyle alerji belirtileri vermesi üzerine, üretici firma tarafından piyasadan tamamen toplatılmış. 2003 yılı rakamlarıyla, endüstrileşmiş ve gelişmekte olan ülkelerde toplam 68 milyon hektar alanda transgenik ürün yetiştiriciliği yapıldığı tespit edilmiştir. Bu alanların % 63’ünü tek başına ABD sağlamakta, onu % 21 ile Arjantin, % 6 oranıyla Kanada ve % 4’le Çin izlemektedir. Zaten bu 4 ülkenin toplam üretim içindeki payları da % 94 oranına ulaşmaktadır. Aç gözlü teknolojinin aceleci ve bitirim metotlarına hemen teslim olmadan, tartışarak, her yeniliği hemen alıp benimsemek yerine, doğruluğu iyice tescillendikten sonra kabullenmeye yanaşmak ve en önemlisi de; doğada her şeyin bir alternatifinin bulunacağını bilerek, hiçbir bilimsel zorlamanın kaderimiz olmadığına inanmak gerekiyor. Tıpkı, bütün yayılmışlıkları ve geçerliliklerine rağmen, örneğin; silaha, şiddete ve sigaraya karşı inatla karşı çıkanların ruhlarına sinen, haklı çıkma mutluluğunu yaşamak gibi! “ Transgenik Gıdalar sosyal bir sorun.Bu konuyu işlediği için Nevval Hanım şahsında Zaman\’ a teşekkür ederim. Daha çok üzerine gidilmesi dileğiyle.. Muharrem Çemç ( Gıda Mühendisi – İstanbul ).