Şubat 3, 2006

Diyalogue Avrasia

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: EN

Some people see the things as if, and ask why? They want to search what it is under. We dream about the things which did not happen before and occurred.

We are saying that: Why not? It is the right time. Let’s do it together. We should have courage and big dreams, asking for the impossible. With a heart, falling in love with the differences. Each of us is different. For millions of years we haven’t seen any duplicate of anybody. Each of us is arriving on earth as a unique and significant DNA. This makes all of us significant on earth. All of us are the member of the humankind family. We are brothers and sisters to each other. Sufism states that “There are many ways of reaching god, which equals to number of people on earth” 6 billion ways of reaching god is our common root of tolerance in our culture. Avrasya which is the mother land of hundreds of culture, remarkably colored geography is the land of us. We are living next to each other. Hundreds of language, body, sound and culture are erupting from all sides of us. We created a dialog project for this mosaic of differences: DA, Dialog Avrasya Magazine. DAP Dialog Avrasya Platform. We will take our roles on this stage all together. Today on earth all of us are dependent to each other. This means cooperation. DA magazine has been published since four years. It is printed in both Moscow and Istanbul. Our partner in Moscow is Lenin Library. We are working together with our Slav friends. Several times Turkish and Slav folks get together in DAP. We chat. We created projects in the beauty of Antalya. We made plenty activities in several countries of DAP members of Avrasya geography. Our hearts beat together. We reconcile our differences. Today, is reconciling and cooperation day. DAP is taking its responsibility as a civil activist group and international organization. In November we will meet again with all country committees. A new term will start. DA is one of the most important pages of these works. Because literature, art, poem, novel, cinema are our architectures of our souls. We are trying to introduce soul worlds of Turkish and Slav folks by translating many documents from other countries to the Turkish readers. I hope that many books of Turkish authors will be translated to your languages. We can join more than before. Our joining glue is love. Our hearts which are joined with love, are calling each other “I have dream”. Let’s make real our dream. Let’s give hand to hand in order to create more secure and happy world. Let’s construct our future with DA project. Let’s open the doors of opportunities for our next generations.

Türk Kadın Öncüler

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Politika

Ö N C Ü L E R TÜRK TARİHİNE İMZA ATAN KADINLAR TÜRKİYE’DE VE DÜNYADA İLKLER Kadın Eserleri Kütüphanesi 2004 ajandası

Avukat: Süreyya Ağaoğlu.. Bakan Prof. Dr. Türkan Akyol.. Başbakan Prof. Dr.Tansu Çiller Belediye Başkanı: Müfide İlhan..Belediye Başkanı: Sadiye Ardahan..Büyükelçi: Filiz Dinçmen…Çöpçü: Elif Yazgandır.. Danıştay Başkanı: Füruzan İkincioğulları.. Danıştay üyesi: Şükran Esmerer.. Dışişleri görevlisi: Adile Ayla.. Dişhekimi: Ferdane Bozdoğan Erberk.. Doktor: Safiye Ali.. Dünya güzeli Keriman Halis.. Eczacı: Rukiye Kanat Arran.. Emniyet müdürü: Feriha Sanerk.. Fotoğrafçı: Semiha Es.. Gazeteci: Selma Rıza.. Genel müdür: Mükerrem Aker.. Hakim: Suat Berk.. Hazine Genel Müdürü: Aysel Gönül Öymen.. Hemşire: Esma Deniz.. Hesap Uzmanı: Müşeref Çallılar – Güzide Amark.. Heykeltraş: Sabiha Bengütaş.. Jet pilotu: Leman Altınçekiç.. Karakol Amiri: Nevlan Kulak-..Kaymakam: Özlem Bozkurt.. Kimyacı: Prof. Dr. Remziye Hisar.. Makinist: Seher Aytaç.. Milli Eğitim Müdürü: Güler Karakülah.. Milli maç hakemi: Lale Orta-.Muhtar: Mühendis Müzeci: Seniha Sami.. Orman mühendisi: Binnaz Zehra Sert.. Petrol mühendisi: Halide Ural Türktan.. Pilot: Sabiha Gökçen.. Polis memuru: Betül Diker-. Profesör: Prof. Dr. Fazıla Şevket Giz.. Radyo spikeri:Emel Gazimihal.. Rektör: Prof. Dr. Safet Rıza Alpar.. Savcı: Işıl Tüzünkan Koçhisarlıoğlu.. Savcı: N. Meliha Sanu.. Sayıştay üyesi: Fahrünisa Etmen.. Sendika başkanı: Dervişe Koç.. Subay: Ülkü Sema Toksöz.. TBMM başkanvekili: Neriman Neftçi.. Tv Spikeri: Nuran Devres.. Vali: Lale Aytaman.. Veteriner: Sabire Aydemir.. Yargıtay üyesi: Melahat Ruacan.. Yüksek idare mahkemesi Bşk: Firdevs Menteşe.. Yüksek mimar: Münevver Gözeler.. Yüksek mühendis: Sabiha Ecebilge.. Zabıta memuru: Afife İpek.. Ziraat mühendisi: Nezahat Süer SORBONNE ÜNİVERSİTESİNDEN MEZUN İLK TÜRK KADINI TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN İLK KADIN KİMYACISI PROF. DR. REMZİYE HİSAR Prof. Dr. Remziye Hisar, birçok ilke imzasını atmış bir Türk kadını. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın kimyacısı olmasının yanısıra, Fransa’nın Sorbonne Üniversitesi’nden mezun olan ilk Türk kadını.. 1992 yılında yitirdiğimiz Remziye Hisar, tipik bir Cumhuriyet kadınıydı. Dünyaca ünlü fizikçi Feza Gürsey ve Milletlerarası Pisikoloji Cemiyeti’nin tek Türk azası psikiyatrist Deha Hanım’ın annesi Remziye Hisar, 1902 yılında Üsküp’te dünyaya gelmişti.. Davutpaşa’daki üç yıllık Mekteb-i İptidayiyi bir yılda başarıyla tamamlayıp mezun olmuş ve dokuz yaşında ilk şahadetnamesini almıştı. Daha sonra, İttihat ve Terakki Mektebi ve Emirgan, İnas Rüştiyesi’ne devam eder. Çok sevdiği Türkçe öğretmeninin İstanbul Darülmuallimatı’na transfer olmasıyla, öğrenimini bu okulda sürdürür. 15 Temmuz 1919 tarihinde bu okulun Darülfünun’a hazırlamak üzere oluşturduğu iki sınıflık bölümünden birincilikle mezun olur. Sınıfın iyi öğrencileri arasında yeralan Remziye Hisar, küçük sınıflardaki öğrencilere geometri ve matematik dersleri vermeye başlar. Mezun olmasının ardından Darülfünun’un kimya bölümüne kaydını yaptıran Remziye Hisar, kimya bölümünü yeğlerken Türkiye’yi temsil eden bir ismin bulunmamasının kendisini üzmüş olmasından ötürü seçtiğini yakınlarına anlatır. Kız öğrencilerin erkek öğrencilerden ayrı saatlerde ders aldığı bu dönemde, öğretmeni ve okul arkadaşlarıyla birlikte Bakü’ye gider. Ve birden bire bir savaşın tam ortasında bulur kendisini. Kafkasya’daki savaşlar ve Bakü’de kendilerine gereksinim olmadığını öğrenmek bile onu yıldırmaz ve bir erkek öğretmen okulunda öğrencilere ders verir. Ancak, terslikler ve şanssızlıklar birbirini izler Sovyet Rusya’nın Azerbaycan’ın bağımsızlığına son vermesi ile orada tanışıp evlendiği eşi Doktor Reşit Süreyya Gürsey ile birlikte İstanbul’a döner. İlk çocuğunu dünyaya getirmesinin ardından, Adana’da Darülmuallima’ya müdür olarak tayin olan Remziye Hisar, çocuğunu annesine bırakarak Adana’ya gider. Güç koşullarda çalışmasını sürdürmek zorunda kalan Hisar, eşinin tedavi için Paris’e gitmesinin ardından, bilgisini geliştirmek için Paris’e gider. Adını bilim dinyasında duyurmak amacı ile Sorbonne’da kimya bölümünde öğrenim görmeye başlar. Biyokimya sertifıkası alan Hisar, Paris’te Maarif Vekaleti’nin verdiği bursla öğrenim görür. Doktorasına başlayacağı dönemde bursu kesilen Hisar, Erenköy Lisesi’ne kimya öğretmeni olarak atanır. Öğrenimini yarım bırakmak zorunda kalarak yurda dönen Remziye Hisar, zorlu bir çaba sonucunda doktorasını yapmak üzere 1930 yılında yeniden Paris’e gider. Eşinden boşanan ve Paris’e kızı ve kardeşiyle giden Remziye Hisar, günlerini çalışmaya verir. Doktora tezini tamamlamasının ardından, Türkiye’ye döner. 1933 – 1936 yılları arasında İstanbul Üniversitesi’nde kimya ve fıziko kimya doçenti olarak görev yapar. Daha sonra, Ankara Hıfsısıhha Müessesesi’ne farmakodinami şubesi hayati kimya mütehassısı olarak atanır. 1947 yılında İTÜ Makine ve Kimya doçentliği görevine başlayan Hisar, 1959 yılında profesör olduktan sonra 1973 yılında da, emekliye ayrılır. KUMARI YASAKLAYAN İLK KADIN MUHTAR ATATÜRK’ÜN ÖDÜLLENDİRDİĞİ KADIN GÜL ESİN AYDIN 1933 yılında Türkiye’nin ilk kadın muhtarı seçilen Gül Esin Aydın, Çine İlçesi, Karpuzlu Bucağı’nın muhtarlığını yaptığı dönemde Atatürk tarafından ödüllendirilmiştir. Muhtar olmasının ardından kahvehanelerde kumar oynamayı yasaklayan Gül Esin, kız kaçırma olaylarını önlemiş ve nikah işlerini düzene sokarak da büyük başarı elde etmişti. KORE SAVAŞINI GÖRÜNTÜLEYEN KADIN İLK TÜRK KADIN FOTOĞRAFÇISI SEMİHA ES 1956 yılında Tifdruk tekniği ile basılan Hayat Dergisi fotoğraf dünyamıza yeni değerler kazandıran bir dergi oldu. Derginin birinci sayısında Hikmet Ferudun Es’in Malatya’dan yolladığı bir yazı dizisi yayınlanmaya başlamıştı. Bu röportajı fotoğraflarıyla zenginleştiren ise; Semiha Es idi.. Bu ikili daha sonra, Kongo, Hollywood yıldızları, kadın gözü ile Tahran isimli çalışmalara Hayat Dergisi bünyesinde imza attılar. 25 Temmuz’da Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’nda Kore Savaşı’na katılmak üzere 4 bin 500 kişilik silahlı birliğin Birleşmiş Milletler emrine verilmesi kararlaştırıldı. Hürriyet Gazetesi, savaşın görüntülenmesi için, Semiha Es’i görevlendirdi. 11 Kasım 1950 tarihinde gazetede verilen Kore eki ile Türkler savaşı Semiha Es’in objektifınden izleme olanağına kavuştu. İLK KADIN DOKTOR KURTULUŞ, BALKAN VE 2. DÜNYA SAVAŞLARININ DOKTORU SAFİYE ALİ Osmanlı İmparatorluğu döneminde çeşitli hizmetleriyle tanınmış bir ailenin kızı olan Safiye Ali, 1891 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiş, özel eğitiminin yanısıra Amerikan Kız Koleji’nden mezun oldu. Balkan savaşı günlerinde cepheden getirilen pekçok yaralıyı görüp doktor olmaya karar verir. Ancak; onun bu isteğini gerçekleştirmek zor olacaktı. Çünkü; o yıllarda bir kadının tıp öğrenimi görmesi olanaksızdı. Oldukça yetenekli ve başarılı bir kişi olarak dikkatleri çeken Safiye Ali, dönemin Maarif Vekili Şükrü Bey’in desteği ile Almanya’ya tıp eğitimine gönderilir. Bu ülkede kadın ve çocuk hastalıkları üzerine ihtisas yapan Safiye Ali, Kurtuluş Savaşı’nın sona erdiği günlerde yurda döner ve hemen işe başlar. Kısa sürede Cağaloğlu’nda açtığı klinikte tedaviye başlayan Safıye Ali, o dönemin ünlü doktorlarından Besim Ömer Paşa, Akil Muhtar ve Operatör Emin Bey’den büyük destek görerek süt ve bakımevlerinde çalışır. Ayrıca Türkiye’yi yurtdışındaki tıp kongrelerinde temsil eden Safiye Ali, bir zaman sonra sağlık nedeniyle eşiyle birlikte Almanya’ya gider ve mesleğini burada sürdürür. İkinci Dünya Savaşı günlerinde Almanya’da yara alanların ve hastaların bakımını üstlenen Ali, savaşın ardından Türkiye’ye döner. Yakalandığı kanserden kurtulamayan Safıye Ali, 1952 yılında yaşamını yitirir. İLK AVUKAT SÜREYYA AĞAOĞLU Yassıada’da hukuk profesörü babasını savundu..Hür Fikirleri Yayma Derneği’nin kurucusu..Çocuk Dostları Derneği’nin kurucusu..Milletlerarası Hukukçular Komisyon’u üyesi..Milletlerarası Barolar Birliği Yönetim Kurulu İdari Heyeti Üyesi.. Yazar.. Kadın hakları savunucusu.. Süreyya Ağaoğlu, tarihimize ilk kadın avukat olarak geçmiştir. 1989 yılında 85 yaşında yitirdiğimiz Ağaoğlu, yaşadığı dönemin en cesur entellektüel kadınlarından birisiydi. 58 yıl süreyle avukatlık yapan Süreyya Ağaoğlu, hukuk Profesörü Ahmet Ağaoğlu’nun kızıydı. Lise yıllarında sınıfta cumhuriyet rejiminden söz ettiğinde, arkadaşlarının: gavur olarak çağırdığı Süreyya Ağaoğlu, avukat olmayı kafasına koyar. Hukuk fakültesine kaydını yaptırmak istediğinde ise; engellerle karşılaşır. O yıllarda kız öğrenci olmadığından, üniversitenin rektörü olan Haldun Taner’in babası Selahattin Bey’e başvurur. Dönemin kadınlarının henüz çarşafla dolaştığı bir zamanda başını bile kapatmadan görüşmeye giden Ağaoğlu, Selahattin Bey’e fakülteye girmek istediğini söylediğinde, odanın içinde kahkahalar yankılanır. Ancak; Süreyya Ağaoğlu, bu direnişin ardından kendisi gibi avukat olmak isteyen 3 arkadaşını daha götürünce, Size hemen fakülteyi açalım cevabını alır. O yıllarda öğleden önce erkeklere, öğleden sonra ise; kadınlar ders izleyebiliyor ve oldukça da yorucu olduğundan, fakültenin çabası yalnızca bir dönem sürmüş. Başını kapatmamakta direnen Ağaoğlu’na erkekler, Başını açma dediklerinde verdiği yanıt: Ben açıyorum, sen bakma oluyormuş. Hukuk Fakültesi’nden mezun olan Süreyya Ağaoğlu, avukatlığının yanısıra sıkı bir kadın hakları savunucusu olur. 1948 yılında Berlin, Milletlerarası Hukukçular Komisyonu Üyesi olan Ağaoğlu, Hür Fikirleri Yayma Derneği, Çocuk Dostları Derneği’nin de kurucusu.. 1949 yılında Milletlerarası Barolar Birliği Yönetim Kurulu İdari Heyeti’ne seçilen Ağaoğlu, 1960 ihtilalinin ardından Yassıada Davaları’nda babasının avukatlığını üstlenerek hukuk savaşı verir. Süreyya Ağaoğlu, Adli Mülahazat adlı İngilizce bir etüt, Londra’da Gördüklerim ve Bir Hayat Böyle Geçti isimli kitapların yazarı. İLK KADIN HEYKELTRAŞ SABİHA BENGÜTAŞ Heykellere şekil veren ilk kadın parmakları Sabiha Bengütaş’a ait. O Türkiye’nin ilk kadın heykeltraşı olarak tanınıyor. Atatürk, İsmet İnönü, Abdülhak Hamid, Ahmet Haşim, Bedia Muvahhit gibi tarihte iz bırakan pekçok kişi onun parmaklarında yoğurduğu çamurla abideleşti. 1910 yılında dünyaya gelen Sabiha Bengütaş, babasının Şam’da görevlendirilmesiyle eğitimini Şam’da Fransız Katolik Okulu’nda yapmış. İstanbul’a dönmelerinin ardından Köprülü Fuat Paşa Okulu’na devam edip mezun oldu. Küçük yaşlarda güzel sanatlara ilgi duyduğundan henüz liseyi bitirmeden 16 yaşındayken Sanayi-i Nefise Mektebi in resim bölümüne kaydolmuş. Kendi kendisine antik bir büstü kopya eden Sabiha Bengütaş’ın bu yaptığını gören heykel öğretmeni, kendisinin yaptığına başta inanmadıysa da, daha sonra ikna olunca onu destekleyip okulun heykel bölümüne ilk kız öğrenci olarak alınmasına yardımcı oldu. Yeteneği kısa sürede farkedilen Bengütaş, okulunu birincilikle bitirdi. Roma Güzel Sanatlar Akademisi’nde ihtisas yaptı. İtalya’da büyük deneyimler kazanan Sabiha Bengütaş, Taksim Meydanı’ndaki Atatürk abidesini yapan ünlü İtalyan heykeltraş Canoci’nin asistanlığını yaptı. Abdülhak Hamid’in torunu Emin Bey ile evlenen Sabiha Bengütaş, kocasının diplomat olması nedeniyle birçok yabancı ülkede bulundu, mesleğini bu ülkelerde sürdürdü. Geleneksel Galatasaray sergisine 1925 yılında katılan ilk kadın sanatçılardan biri olan Bengütaş, 1938 yılında Atatürk ve İnönü için açılan heykel yarışmasında birincilik aldı. Atatürk heykeli Çankaya Köşkü’nün bahçesinde, İnönü heykeli ise; Mudanya’da bulunmaktadır. Uzun yıllar çalışmasını sürdüren Bengütaş, 1992 yılında yaşamını yitirdi. (Sabiha Hnm,1910 Yilinda dogmustur.Duzeltmenizi dilerim. Vet.Hek.M.Hakan Boyar ) Izmir
Gönderen Boyar’a teşekkürler İLK KADIN MUHASEBECİ İLK KADIN BANKA MÜDÜRÜ İLK KADIN EKONOMİ DOKTORU ATATÜRK’ÜN YURTDIŞI EĞİTİMİNE GÖNDERDİĞİ KADIN İCLAL ERSİN Türkiye’de kadın olarak pekçok ilke imzasını atan İclal Ersin, ilk kadın muhasebeci, ilk kadın banka müdürü ve ekonomi doktorudur. 1928 yılında Türkiye İş Bankası’nda muhasebeci olarak göreve başlayan İclal Ersin, İş Bankası’nın kurucusu Celal Bayar tarafından Atatürk’e ilk kadın muhasebeci olarak tanıtılınca, Atatürk’ün ilgisini çekmiş, en büyük arzusunun yurtdışında eğitim almak olduğunu söylemesi üzerine, Türk kadınının gelişmesine ve iş yaşamında yer almasına çok önem veren Atatürk tarafından 1939 yılında Cenevre’ye eğitime gönderilir. Türkiye’de meslek gelirlerinin vergilendirilmesi başlıklı tezini Fransızca olarak hazırlayıp doktorasını tamamlar ve 1941 yılında Türkiye’ye dönüp Türkiye’nin ilk iktisat doktoru ünvanını elde eder. İş Bankası’nın Ankara Merkez Şubesi’nin Teftiş Servis Şefliği, İstanbul-Beyoğlu ve Galata şubelerinde kontrolörlük görevlerinin ardından, 1953 yılında açılan İş Bankası Nişantaşı Şubesi müdürlüğü görevine atanır ve on yıl süreyle bu görevde kalır. Böylece Türkiye’nin ilk kadın banka müdürü ünvanını da elde etmiş olur. İLK KADIN SAVAŞ PİLOTU ŞENAY GÜNAY Türkiye’de uçağa binen ilk kadın Belkıs Şevket Hanım’dır. (1912) Türkiye’nin ilk uçağını kullanan kadın ise; Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçe’dir. Türkiye’nin ilk kadın askeri pilotu yine Sabiha Gökçe’dir. Atatürk’ün Türk kadınının her alanda başarılı olabileceğine inandığını, buna örnek olarak da kendisini yetiştirmek istediğini söylemesi üzerine 1935 yılında havacılığa başlayan Sabiha Gökçen, Sovyetler Birliği’nde Yüksek Planör Okulu’nu bitirdikten sonra, planör öğretmenliği yaptı. Türk havacılık tarihi ilerleyen yıllarda başka kadın pilotları da yetiştirdi. Bunlardan birisi var ki, bir ilke imza attı. Şenay Günay, ilk kadın savaş pilotumuz olarak tarihe geçti.Demokrat Merkez Parti’nin kurucu üyelerinden de olan Şenay Günay, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin ikinci sınıfında okurken, Hava Harp Okulu’na kız öğrenci alınmasına dair çıkan yasadan yararlanarak 1956 yılında bir kız arkadaşı ile birlikte Hava Harp Okulu’na girer. İki yıl eğitim alan Günay,Asteğmen olarak mezun olduktan sonra; İzmir-Gaziemir’deki Uçuş Okulu’na gider. Bu okuldan sonra; Eskişehir Jet Filo Komutanlığı’nda eğitimine devam eden Günay, jet brövesi alarak jet pilotu oldu ve 22 yıl süreyle Türk Hava Kuvvetleri’nde hizmet gördü. İLK KADIN SENDİKACI ZEHRA KOSOVA DURMAZ 13 GÜN İŞKENCEDE KALAN, 45 GÜN FALAKAYA YATARILDIĞINDAN 6 AY TEDAVİ GÖREN, TÜTÜNCÜLER KRALİÇESİ Zehra Kosova Durmaz, Türkiye’nin ilk kadın sendikacısıdır. 1928 yılında illegal bir tütün işçisi olarak ilk sendikal faaliyete başlayan Durmaz, çalışmalarını 1946 yılında Ferit Kalmak başkanlığında tütüncüler kendi sendikalarını kurana değin yoğun ve illegal biçimde sürdürdü. Sendikacılık yaptığı dönemde 13 gün işkencede kalan Durmaz, 45 gün falakaya yatırılmış ve bu nedenle 6 ay tedavi görmüştür. 1950 yılında sendikanın kapanmasıyla birlikte tutuklanan ve 1951 yılında 16 ay Harbiye Askeri Cezaevi’nde tutuklu kalan Durmaz, hapisten çıkınca sendikal yaşama yeniden dönmüştür. İLK KADIN MUHABİR İTTİHAT VE TERAKKİ CEMİYETİNİN TEK KADIN ÜYESİ SELMA RIZA Selma Rıza, ilk kadın gazetecidir. Avusturya’lı bir anne ve Türk bir babanın kızı olan Selma Rıza, Osmanlı döneminin kültür ağırlıklı bir ailenin kızıydı. 1877 yılında ilk Osmanlı Parlamentosu’nda görev almış olan babası Ali Rıza Bey, diplomat olarak görev yaptığı Avusturya’da tanıştığı ve daha sonra müslüman olan Naile Hanım ile evlenir. Yedi çocuğu olan çiftin, en küçük kızları olan Selma Rıza, özel öğretmenlerin denetiminde dersler alır ve 19. yüzyıl sonlarına doğru ailesinden gizli olarak İstanbul’dan kaçar ve Paris’te bulunan Jöntürk liderlerinden ağabeyi Ahmet Rıza’nın yanına gider. Sorbonne Üniversitesi’ne giden Selma Rıza Paris’te yaşadığı 10 yıl boyunca Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye olur. Bu cemiyetin tek kadın üyesi olan Selma Rıza, Fransızca olarak Paris’te yayınlanan Meşveret Gazetesi de ve Türkçe olarak yayınlanan Şura-yı İmmet gazetesinde çalışır. 1908 yılında Meşrutiyet’in ilanının ardından İstanbul’a dönen Selma Rıza, dönüşünden sonra gazetecilik yapmadı ancak, Kızılay’ın kurulması için çalışmalara katıldı. Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti olarak bilinen bu kuruluşun yönetimindeki fikirler ile hemfikir olmayınca 5 yıl boyunca genel sekreterliğini yaptığı bu kuruluştan ayrıldı. 1931 yılında 59 yaşında ölen Selma Rıza’ın kaleme aldığı iki romanı var. TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN İLK KADIN BAKANI Prof.Dr. TÜRKAN AKYOL Cumhuriyet döneminin ilk kadın bakanı, 1971 yılında kurulan partilerüstü Nihat Erim Hükümeti’nde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı olarak görev alan Prof. Dr. Türkan Akyol, Başbakan Nihat Erim tarafından parlamento dışından atanmıştı. Bakanlığının sekizinci ayında hükümet içinde çıkan anlaşmazlıklardan ötürü 11 Bakan ile birlikte görevinden istifa eden Akyol, istifasının ardından Ankara Üniversitesi Rektörlüğü’ne seçildi ve 1983 yılında SODEP’in kurucusu olarak siyasete atıldı. Halen serbest doktorluk yaparak yaşam sürdürmektedir. İLK KADIN BÜYÜKELÇİ FİLİZ DİNÇMEN Filiz Dinçmen, 1939 Zonguldak doğumlu. Ankara Kız Lisesi’ni bitirdikten sonra; Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olan Dinçmen 1961 yılında Dışişleri Bakanlığı, BM Dairesi 3. katibi oldu. 1982 yılında Hollanda Lahey Büyükelçisi olan Dinçmen, 1984 yılında Strasbourg’da Avrupa Konseyi Türkiye Daimi Temsilcisi oldu. 1988 yılında ise; bakanlığın ilk kadın müsteşar yardımcısı ve 1991 yılında bakanlık sözcüsü oldu. Filiz Dinçmen’e göre kadın katkısı olmazsa ülke kalkınamaz. Kadınların Türkiye’de tüm haklara ulaşması ve toplumun gelişmesine, kalkınmasına yardımcı olmaları, bu yolda sorumluluk yüklenmeleri bir zorunluluktur. İLK KADIN MÜZECİ SENİHA SAMİ Türkiye’nin ilk kadın müzecisi Seniha Sami’dir. Türkiye’de Batılılardan sonra;başlayan müzecilikte Cumhuriyet tarihinin ilk uzmanlık görevini alan kadın müzeci Seniha Sami’nin ailesinden gelen bir birikimi vardı. 1886 yılında dünyaya gelen Seniha Sami, küçük yaşlarda Türkçe’nin yanı sıra İngilizce, Fransızca ve Farsça’yı öğrendi. Atatürk’ün Cumhuriyet’in ilk yıllarında eğitime yön vermek üzere Amerika’dan getirttiği profesörlerin eserlerini tercüme eden Seniha Sami, Topkapı Sarayı Müzesi’nin yönetimine atanarak ilk kadın müzecimiz olmuştur. İLK KADIN MİLLETVEKİLİ BENAL ARIMAN Seçilme hakkını kullanan ilk kadın olan Benal Arıman, 1935 yılında Atatürk’ün meclisinde bileğinin hakkıyla kazanan ilk kadın milletvekilidir. İzmirli gazeteci Tevfik Nevzat Bey’in kızıdır. Sorbonne Üniversitesi’nde edebiyat eğitimi alan Arıman, daha sonra İzmir’de Halk Partisi’nde görev almış, kadınların partilere girmediği o yıllarda, latin alfabesinin öğrenilmesi ve yaygınlaşabilmesi için çaba harcıyordu. Daha sonra, milletvekili seçilen Arıman, belediye ve parti üyeliğinden sonra, bir kadın olarak konumundan ötürü hiçbir rahatsızlık yaşamamış olduğunu dile getirmektedir. 16 yıl süreyle kadın milletvekili olarak görev yapan Benal Arıman, hamileliği döneminde yıllık izinlerini kullanıp gizlice doğum yapmış ve hamileliği esnasında TBMM’de bulunmamayı uygun görmüştür. İLK KADIN HEMŞİRE ESMA DENİZ Esma Deniz, 1924 yılında Amerikan Hastanesi Hemşirelik okulunu bitirmesinin ardından, Amerika’da New York Columbia Üniversitesi, Teachres Colege’e giden Deniz, 1929 yılında mezun olduktan sonra, bir yıl Amerika’da kalarak çalışmasının ardından yurda dönerek hemşireliğini sürdürdü. Esma Deniz, 73 yılını hemşireliğe adadı. 95 yaşında hayata gözlerini yuman Deniz, 1943 yılında açılan Türk Hemşire Derneği’nin kurucularından olup bu derneğin 18 yıl süreyle başkanlık görevini üstlendi. Türk hemşirelerini Uluslararası Hemşireler Birliği’nde temsil eden Esma Deniz, Türkiye’nin Toplum Sağlığı Hemşiresi ünvanına sahipti. Kızılay Özel Hemşirelik Lisesi’nin organizasyonunda görev aldı. Florence Nightingale Hemşirelik Okulu’nun kurulmasına da katkılarda bulunmuştu. Türk kadınının ilkleri Yayınlandığı ilk günden bu yana büyük ilgi gören kadın dergisi Biba, ekim sayısında yine birbirinden çarpıcı konularla dolu. Biba, son sayısında Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihe adını yazdırmış kadınlarını inceledi. İlk kadın muhtardan belediye başkanına, ilk tiyatro sanatçısından ilk güzellik kraliçesine kadar, Türk kadınının tüm ‘‘ilk’’lerini inceleyen Biba’da Mustafa Sandal’la yapılmış sıradışı bir röportaj da var. Cumhuriyet tarihindeki ilk kadınlar şunlar: İlk alfabenin yazarı: Melahat Uğurkan İlk avukat: Süreyya Ağaoğlu İlk bakan: Prof. Dr. Türkan Akyol İlk başbakan: Prof. Dr. Tansu Çiller İlk belediye başkanı: Müfide İlhan İlk büyükelçi: Filiz Dinçmen İlk Danıştay Başkanı: Füruzan İkincioğulları İlk Danıştay üyesi: Şükran Esmerer İlk diş hekimi: Ferdane Bozdoğan Erberk ilk doktor: Safiye Ali İlk dünya güzeli: Keriman Halis İlk eczacı: Rukiye Kanat Arran İlk emniyet müdürü: Feriha Sanerk İlk hakim: Suat Berk İlk hazine genel müdürü: Aysel Gönül Öymen İlk hemşire: Esma Deniz İlk hesap uzmanı: Müşerref Çallılar ve Güzide Amark İlk heykeltıraş: Sabiha Bengütaş İlk hukukçu: Beraat Zeki Üngör İlk jet pilotu: Leman Altınçekiç İlk karakol amiri: Nevlan Kulak İlk kaymakam: Özlem Bozkurt İlk kimyacı: Remziye Hisar ilk makinist: Seher Aytaç İlk milli eğitim müdürü: Güler Karakülah İlk milli maç hakemi: Lale Orta İlk muhtar: Gül Esin İlk müzeci: Seniha Sami İlk opera sanatçısı: Semiha Berksoy İlk orman mühendisi: Binnaz Zehra Sert İlk otomobil yarışçısı: Samiye Morkaya İlk petrol mühendisi: Halide Ural Türktan İlk pilot: Sabiha Gökçen ilk polis memuru: Betül Diker İlk profesör: Dr. Fazıla Şevket Giz İlk radyo spikeri: Emel Gazimihal İlk savcı: Tüzünkan Koçhisaroğlu İlk sayıştay üyesi: Fehrunisa Etmen İlk senatör ve elçi: Adile Ayda İlk sendika başkanı: Dervişe Koç ilk subay: Ülkü Sema Toksöz İlk TBMM başvekili: Neriman Neftçi İlk Türkiye güzeli: Feriha Tevfik İlk TV spikeri: Nuran Devres İlk vali: Lale Aytaman İlk veteriner: Sabire Aydemir İlk yargıtay üyesi: Melahat Ruacan İlk yüksek mahkemesi başkanı: Firdevs Menteşe ilk yüksek mimar: Münevver Gözeler İlk yüksek mühendis: Sabiha Ecebilge Cumhuriyet tarihinin ilk güzellik kraliçesi 1929 yılında yapıldı ve Feriha Tevfik kraliçe seçildi. İlk kadın vali Lale Aytaman. İlk kadın bakan Türkan Akyol. Cumhuriyet tarihinde ilk kez sahneye çıkan kadın sanatçı Bedia Muvahhit Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen, aynı zamanda cumhuriyetin ilk kadın pilotu unvanını taşıyor. Kaynak : internet (torlakon.com) Hangi Fatma: KUVVACI mi – ROMANCI mi? Adi: Fatma Seher ERDEN Lâkabi: Kara Fatma Dogumu: 1888 Erzurum Hemsehrisi olan Nene Hatun(1857- 22 Mayis 1955) ile cogu kez karistirilir. Vefatlari da ayni yila denk gelir(Fatma Seher- 2 Temmuz 1955 Istanbul). Nene Hatun 98 yasinda, Fatma Seher ise 67 yasinda vefat eder… Binbasi olan esi Dervis Bey’le beraber Balkan Harbine katilir Fatma Seher Hanim. Esinin sehid dusmesinin ardindan, Kuvayi Milliye’de gorev almak icin Ataturk’un pesine duser. Gorusme sirasinda Mustafa kemal ona adini, silah kullanmayi, ata binmeyi bilip-bilmedigini, savastan korkup-korkmadigini sorar. Fatma Seher’in verdigi cevaplar Mustafa Kemal’i memnun eder ve “Kara Fatma, butun kadinlar keske senin gibi olsaydi” der. Bu olaydan sonra Fatma Seher Hanim’in adi “Kara Fatma” olarak kalir. Daha sonra Mustafa Kemal eline aldigi bir kâgida bazi notlar yazarak Kara Fatma’ya verir ve “Haydi goreyim seni, verdigim talimati unutma, bir an evvel Istanbul’a git, hazirlan ve ise basla” der. Fatma Seher Hanim, Mustafa Kemal’in bu istegi uzerine Sivas’tan hemen Istanbul’a gecer. Kizi Fatma, oglu Seyfettin ve iki kardesiyle birlikte Milli Mucadele’nin icindedir O gayri. Kiziyla ilgili soyle soyler: “- Bu kiz da deli midir, nedir bilmem. Simdiye kadar yanimdan hic ayrilmadi. Onu ekseriya Izmit’te birakiyordum, fakat durmuyor, neferlerin pesine takilarak tâ siperlere kadar geliyordu. Kac defa harb ederken bana ve askerlerime mataralarla su tasimistir. Bu carpismada zavalli kiz sag elini kaybetti. Simdi Izmit’tedir”. Kahramanimizin gazi kizi ise istirahat etme derdinde olmadigini soyle belirtir: “Bana kucuk bir tabanca ayarla. Sag elim yok ama, sol elle pek guzel atiyorum anne!”… Istiklâl Harbimiz boyunca hemen butun cephelerde erkeklere tas cikartircasina mucadele eden Kara Fatma, bircok bolgenin dusmandan kurtarilmasinda onemli gayretler ve basarilar gostermis; Buyuk Taarruzda Yunanlilara esir dusmus ve turlu iskenceler gormus olmasina ragmen kacip kurtulmasini bilmis; dusman yurttan temizlendikten sonra da “Ustegmen” rutbesiyle emekli edilip maasa baglanmis; O ise “Para icin degil, vatan icin savastim” diyerek maasini Kizilay’a bagislamis; fakat ne yazik ki hayati, diger bircok gercek kahramanimizda oldugu gibi buyuk sIkintilar, cileler ve sefaletler icinde gecmistir. (*) Kara Fatma, 1930′lu yillarda buyuk bir perisanlik icerisindeydi. Bu yillarda kendisiyle gorusme yapan gazeteci Mekki Sait Bey’e aci ve uzuntu icersinde sunlari anlatmistir: “Isten bahsediliyor… Is bulamiyorum ki… Kapicilik, kolculuk bulsam copculuge de raziyim. Kizimla torunlarima bakayim. — Kac Yasindasin? — 55 yasindayim. Askere 24 yasinda(1912 Balkan Harbi) girdim. Seferberlikte Kars, Kagizman, Bayazit taraflarinda calistim. 275 kisilik bir cetenin reisi idim. Istiklal Harbi’nde Garp Cephesi’nin hemen her tarafinda bulundum. Bereket Alakaya taarruzunda, sonra Duzce’de eskiya ile musademede, Sivrihisar’da, bir de Degirmendere’de yaralandim. Bunlardan baska ufak tefek siyriklar, cizikler onlari saymiyorum. Kizimin parmaklarini da sarapnel kesti. Zavalli yari deli vaziyettedir. Yetimleri bana kaldi. Calistigim surece amirlerimin takdirlerini kazandim. Butun sefaletimi unutturan, beni yasatan bu Istiklal madalyasidir. Acim ama serefliyim!… (Kadincagiz aglamaya basladi.) — Bazen cocuklarin elinden tutuyor “Su yetimler ac kalmis olecekler…” diye torunlarim oldugunu sezdirmeden, onlar icin yardim toplamaya cikiyorum. Ne yapayim siz soyleyin! (*)(Yedigun,9 Agustos 1933, s.10) “Fedakârlik denen sey olmasaydi, ne vatandan ne de insanliktan eser kalirdi.”(Torlakon ogretisi) Yanarim da ben bu derde yanarim: Hic bir karsilik beklemeden, Vatan icin her seylerini feda edenlerin, Garip, caresiz ve mihnete mahkûm edilislerine yanarim… Nihayet bu asil Turk kadininin cile, sefalet ve hastaliklarla gecen hayat mucadelesi 67 yasinda(2 Temmuz 1955 Cumartesi) Darulaceze(Acizler diyari)nda son bulur. Daha sonra uzerinden yol gecirilen Kasimpasa’daki Kulaksiz Mezarligi’na defnedilir. Ondan geriye bir mezartasi kalmis midir acaba?… Bir Turku’muz soyle der: “Garibin mezari nerde bilinmez; bir calidir mezartasi garibin.”… Butun bunlari nicin yazdim? Tarih yazanlar mi daha cok ragbet goruyor; yoksa roman yazanlar mi? Bilmem kac roman yazmis falanca pasa kizi Romanci Fatma. Sicak ve rahat odalarda; yedigi onunde, yemedigi ardinda… Bilmem kac cephede vatan icin destan yazmis Dadas kizi Kuvvaci Fatma. Soguk ve zorlu kirlarda; at gubresi icindeki arpalari ayiklayip yemis. Kul yemis, komur yemis, kursun yemis… Sehid arkadaslarinin cesetlerinin yuzdugu kanli derelerin suyunu icmis… Ve bir gun gelmis; paranin ustune kadin resmi koymayi dusunmus siyasetciler. Ozgurlugun hangi fedakârliklar pahasina kazanildigini unutturmak istercesine, Romanci Fatma’nin resmini koymayi uygun gormusler. “Ille de roman olsun” diyenler mi agir basti; Yoksa, onca kadin kahramanimizdan hicbiri mi akillarina gelmedi? Evet, eveeet! Ha-tir-la-ya-ma-mis-lar-diiir!…

kamu alanı

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Politika

Kadının özel alana erkeğin kamu alanına ait olması kente ait bir olgu. Evin yerini sokak almaya başlar. OSMANLI’DA KADIN: Osmanlı kentlerinde kadının nasıl bulunacağı , nasıl olması gerektiği fermanlarla belirtilir. Devlet kadınların cinselliğini kontrol ettiğini her an belirtir.

Kamu alanı konferansı Kent/ devlet / birey ilişkilerinde kadın sosyalizasyonu ve seksüalitesi mahalle ve devlet tarafından kontrol edilir. 19. yüzyılda Tanzimat ile birlikte kadın giysileri değişmeye başlar. Kadın özgürlüğü ile konuşmak sembolik anlamlar içerir. Kadınlar bir çok dergi çıkararak, konuşarak haklarını genişletmeye çalışırlar. Osmanlı devletinde müslümanlığın sembolü olarak kadının giysisi tarif edilirken , Cumhuriyet döneminde de laikliğin temsilcisi kadının giysisi oldu. Sen benim laikliğimin temsilcisisin dedi. Bu giyim kuşam işi çok ilginç. 17. y.y.’da da Fransa’da esnaf burjuvazinin giydiği giymeye kalkınca bunu engelleyen kanunlar çıkartılır. Pazar ekonomisi yerleşince bunlar yerle bir oluyor. Pazar ekonomisi işlemeyince devlet ağırlığı sürüyor. Devlet kendi kamu alanında bulunma şeklini dayatıyor. Eğlence de kamu alanında yer alır. Bu konuda da çok fazla ferman ve fetva yayınlanmış. Kahve, tütün, kahvehane, içki gibi… KAMU’da görünürlük, görünmezlik ve görmemezlik kavramları kentte önemli. Farklılıkların vurgulanması Osmanlı kamu alanında şeffaflık sağlıyor. Kadın sorununun sadece kadınla ilgili olmayıp toplumun genel gidişinin teşhis edildiği bir siyasi mücadele alanı olduğu açık. Örneğin Halide Edib’in romanlarındaki milliyetçi kadın kahraman tipi cinselliğinin artık kapatılma yoluyla olmasa bile bastırılma yoluyla denetim altında tutulduğuna ve kadının kamu alanında ancak cinsiyetsiz bir yoldaş olarak kabul edilebileceğine işaret ediyordu. Milliyetçi söylem kadının davranışlarıyla toplumun şerefi arasında denklem açısından kültürle çizilmiştir. Kadınların ait oldukları topluluklarda “ötekiler” arasındaki sınırın “kültüre uygun” davranışlar aracılığıyla çizilmesi kadınların modern yurttaşlık haklarını geçersiz sayıyor. Kadınların işgal ettiği konum genellikle belirsiz ve çelişkili. Bir yandan milliyetçi devlet projeleri modernleşmeci unsuru kadınları eşit yurttaşlar olarak toplumun kamu alanında yer almaya davet ediyor, diğer yandan bozulmamış bir milli kültür taşıyıcılığı da kadınlara yüklenmektedir. Bunun en iyi örneği Hindistan’dır. Laik devlet olan Hindistan’da 1987’de Dereola kentinde yer alan bir sati (dul yakma) olayı Hindu kadınlığının ve milli değerlerin bayrağı olarak yükseltilmiştir ve olay yeri bir panayıra dönerek ülkenin her yerinden seyirci akmıştır!Aşırı Hindu milliyetçiliğini ve Müslüman aleyhtarlığını körükleyen partiler ise bu tarz gösterileri siyasi sermaye olarak kullanmaktan geri kalmamışlardır. Milli kimlik pazarlığının kadın bedenleri üstünden yapılması eşit yurttaşlık iddiasını gülünç duruma düşürmektedir. Türkiye’de de geleneksel yasalar Medeni kanun yasasına baskın çıkmaktadır: Doğu ve G. Doğu Anadolu’da yapılan bir araştırmada kız ve erkek çocuklarının alacağı mirası belirliyen yasalar konusunda. Medeni kanun da kız ve erkek çocuklar eşit miras hakkına sahip olmakla beraber kadınların sadece dörtte biri , kendileri ve kız kardeşlerinin miras haklarının Medeni Kanun’a göre belirlendiğini belirtirken %40’ı medeni kanun’a göre bunun belirleneceğini belirtiyor. Anne babası vefat etmiş olanların yüzde 30.7’si haklarına düşen mirastan feragat etmek zorunda kalmışlar. Kadınların %61.3’ü gibi bir çoğunluk kendilerine kalacak mirasın “töreler” tarafından belirlendiğini söylemiştir. ÖZELDEN KAMUYA: İstanbul’da ya da şık tatil beldelerinde bile günü birlikçi piknik yapanları çok izlemişsinizdir. Ailelerin özel alan giysisi olan pijama ya da rahat giysileriyle, minderler ,yer sofralarında yemek yemeleri ya da uzanıp uyumaları. Özel alanı kamuya taşıyan yeni kentliler. Hong Kong ‘da farklı bir amaçla yapılan bir araştırmada da eviçi hizmetlisi olarak çalışan yüzbin Filipinlinin Pazar günleri kentin en modern binalarının olduğu iş merkezini özel alana çevirerek biraraya gelişlerinin öyküsü. Özel alan yokluğunda kamunun özele çevrilmesine örnek Hayatın her alanında erkek otoritesi açıktır. Özel alanda var olan erkek otoritesi kamu alanında erkek egemen anlayışın otoriter devletiyle sürer. Üstelik Türkiye Ortadoğu ülkeleri içinde kadın hakları sorunlarını ilk ele alan devlettir. Mübeccel Kıray’ın Karadeniz Ereğli’sinde yaptığı sosyal araştırmada ,yıl 1964, bekar kızların çalışmasına hoşgörülü bakan erkeklerin evli kadının çalışmasına %68 gibi bir oranla karşı çıktığını görürüz. Özel alanın tahakkümü kamu alanına genişlemiştir. Birinci kuşak Cumhuriyet kadınlarının ise %30’u üniversite eğitimlerini tamamlamış olmalarına karşın yalnızca %23’ü çalışmıştır. Ereğli kasabasındaki kadınlarla aralarında eğitim ve sınıf farkı olmasına karşın kamu alanına çıkmakta zorlanmışlar. Bu kadınlar kendi rollerini baskın şekilde ev kadını olarak tanımlamışlar. Türk kadınlarının kamusal rollere adım attıkları durumlarda, toplumsal cinsiyet rolleri ile mesleki rolleri arasındaki ilişki düşündürücü. Cinsiyetçi, ayrımcılık kamu alanında ciddi bir engel oluşturur. Romanlarda alafrangalığın yerildiği dönemlerde 1875 ilk alafranga kız Ahmed Mithat efendinin romanı eflatun Beyle Rakım Efendi de görülür. Onlar evişi yapmayan ev kadınlığını unutmuş aylak ya da ahlaksız tipler olarak çizilir. Cumhuriyet Türkiyesi’nde kadınların kamusal alanda hangi koşullarla kabul edileceklerinin mecazi ifadelerini Halide Edip Adıvar’ın romanlarında buluruz. Cinsiyetsiz ve kadınlıklarından sıyrılmış olarak. İlk romanı Yeni Turan da kadın kahraman bu milliyetçi kadının prototipidir. Erken dönem reformcu/ romancı, eşitlik ve özgürlük ideallerini anlatmak için de kadınları seçmişlerdir. Ama mesafeleri koruyarak. KAMUSAL ALANLARIN ARASINDA EN ÖNEMLİLERİNDEN BİRİ OLARAK ÇALIŞMA YAŞAMI Kadınların çalışma yaşamına çok zor katılabildiklerini görüyoruz 75 yıllık Cumhuriyet tarihinde. Yurttaş olmak ise daha zor elde edilmiştir. Çünkü yurttaşlık oy verme ile sınırlanmış ve yapılan araştırmalar göstermiştir ki bunu da evli kadınlar eşlerinin doğrultusunda kullanarak partilerin seçim kitlesi olamamışlardır. Daha çok yeni böyle bir kitlenin varlığı kabul edilmiş bulunuyor. YURTTAŞLIK KAVRAMI Arap Dünyasındaki modern devletlerin çoğu, aile ve kişisel hukuk alanlarında yasal reform yapma girişimlerinde bulundular. Irak’da 1978’de yürürlüğe konan Kişisel Yurttaşlık Yasası buna örnektir. Kadınlara haklar tanınmasının ana amacı onların işgücü potansiyelini harekete geçirmek ve geniş aile, aşiret ya da etnik grup bağlarını koparmaya dönük bu yasa araştırmacı Al-Halil tarafından şöyle değerlendirildi: “kurtarılmaları” gerekiyor. Bu bağlamda bu gibi yasalar , “özel alan” ve bunun yıkıcı merkezkaç gücü üzerine, totaliter bir toplumsal denetim projesinin parçası gibi görünüyor. Özgüllüğüne rağmen Irak’daki durum , tek örnek değil. Kadınların siyasi örgütlerdeki bağımsız girişimleri aktif olarak engellenir ve bölücü sayılır. Türkiye’de Kadınların oy hakkını kazanmalarından bir yıl sonra, 1935’te, Türk Kadın Birliğinin feshedilmesi gibi. Mısır’da da kadınlara oy hakkı tanınmasının hemen ardından 1956’da tüm feminist örgütler yasadışı ilan edilmiştir. Rıza Şah’ın İran’da uyguladığı kadını modernleştirme çabası. Birbirinden farklı üç rejim; Atatürk, Nasır ve İran şahı . Ulusal birlik ve bütünlük, modern bir merkezi bürokrasinin geliştirilmesi ortak hedefleridir. Kadınların seferber edilmeleri yeni bir yurttaşlık anlayışı için kullanılmıştır. Elbette, kadınların eğitimi ile her düzeyde nitelikli işgücüne katılmalarında gözle görülür bir gelişme oldu; kamusal alandaki görünürlülükleri artmakla kalmadı, aynı zamanda yeni bir meşruiyet de kazandı. SONUÇ: Yapmamız gereken , kadınları tutsak kılmadan ya da rehine almadan fark ve çeşitliliğe izin veren bir kimlik dili aramaktır. Bireylerin içinde yaşadıkları toplumun ortak sorunlarına ilişkin görüşleri, farklı düzeylerde de olsa, farklı terimlerle de dile gelse , vardır. Yine aynı biçimde, bireylerin “kişisel / özel alana giren konularda da belli davranış biçimleri , belli değerleri ve tepkileri de mevcuttur. Tüm bunların bir biçimde ifade bulması , “kamusal” alana yansıması önemlidir. Olumludur ve katılımcı bir yaşam tarzının pırıltılarını taşır. NEVVAL SEVİNDİ

reklamlar ve kadın

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Politika

REKLAMLARDA KADIN TANIMI Başlangıçta bir sürecin adı olan kültür 18.yüzyıl sonlarında özellikle Almanya ve İngiltere’de,belirli bir halkın “genel hayat tarzını” oluşturan bir ruh(spirit) yapılanışına ya da genelleşmişbir “ruh” durumuna verilen ad haline geldi

.İnsan zihninin kültürü anlamıyla gelişen kültür tanımını ilk kez 1784’de Herder “kültürler” diye ayırt ederek anlamlı bir çoğul halinde kullandı.Bu geniş kapsamlı çoğul kullanım karşılaştırmalı antropolojide ve 19.yüzyıldaki gelişmesinde özel bir önem taşıyordu.Böylece yelpaze genişledi ve düşünsel-dinsel ya da ulusal-kurucu ruh’a yapılan eski vurgudan başlayıp,toplumsal süreçlerin-genellikle belirli siyasi ve iktisadi düzenler-belirlediği “yaşanan kültür” e yapılan daha modern vurguya kadar uzanır. Bu arada zihnin aktif geliştirilmesi anlamında kullanılan “kültür”de de güçlü bir değişim sözkonusuydu. Şöyle ki:Gelişmiş bir zihin durumu “kültür adamı” veyi “kültürlü adamda” olduğu gibi.Bu duruma varma süreçleri “kültürel ilgiler” ve “kültürel faaliyetler”de olduğu gibi.Bu süreçlerin araçları “sanatlar” ve “insani entellektüel etkinlikler” anlamındaki kültürde olduğu gibi.Günümüzde bunların hepsi kullanılmakta.Bu anlamdaki kültür antropoloji ve sosyolojinin belirli bir halkın ya da sosyal grubun “genel hayat tarzı”na işaret etmekte kullandığı geniş anlamda kültürle birarada kimi zaman güçlükle yaşamını sürdürmektedir.Ağırlık,bütün toplumsal faaliyet alanlarında görülen ve özel olarak kültürel faaliyetlerde kendini apaçık belli eden bütün bir hayat tarzının “kurucu ruhu”na kaymıştır.Ama vurgu “genel toplumsal düzene” bindirilmiştir.Sanat tarzları ve entellektüel faaliyetleriyle sınırları belirgin biçimde çizilebilen kültür,toplumsal düzenin doğrudan ya da dolaylı ürünü olarak görülmektedir.Bu konumlar genellikle idealist ve materyalist olarak adlandırılır.”kurucu ruh”un açıklanması,bir halkın merkezi ilgi,arayış ve değerlerini sergileyen çeşitli entellektüel faaliyet ve sanat türlerini,öteki kurum ve sanatlarla ilişkisi içinde ele alan milli tarihte yerini bulur.Toplumsal düzen zorunlu olarak bir sistem içinden ve aracılığıyla aktarılmakta ,yeniden üretilmekte,yaşanmakta ve öğrenilmektedir.Burada kültür anlamlandırma sistemi olarak değerlendirilir.Anlamlandırma pratikleri ise dilden sanatlara ve felsefeye,oradan da gazetecilik,moda ve reklamcılığa kadar uzatılarak geniş bir şekilde tanımlanmaktadır.Bu çağdaş kaynaşma kapsamında ben de popüler kültür içinde kadını tanımlayacağım yer olarak reklamları seçtim. Neden dünya daha çok üret,daha çok sat ilkesi etrafında kilitlenmiş durumda?Çünkü sermayenin artık kaba güce ihtiyacı kalmadı,yüksek teknoloji üretiyor.Karı yükseltmenin tek yolu daha çok satmaktan geçiyor.Satın alacak toplumun ise paraya ve gelişmişliğe ihtiyacı var. O zaman piyasa ekonomisinin demokrasiye,daha fazal özgür seçim hakkına , insan haklarına kadar uzanan değerlere ihtiyacı var demektir.Çağımızın tüketim egemen toplumunun kültürü böylece belirlenmekte.Sözel geleneğin toplumu olan Türkiye görsel kültüre teslim olmuş durumda.Bu gelişi güzel teslimiyet yaşam tarzını ve insanı belirlemede birinciliği aileyle birlikte ele geçirdi.80’li yıllarda para ve onun kullanımıyla ilk kez ciddi olarak karşılaşan toplum atlanmış tüm süreçlerin intikamını alırcasına ithal mallar dahil tüketim krizine girdi.Başarı isteyenler paraya endekslendi,şöhret diye deliren kadın ve erkekler pompalandı.Bu açıdan reklamlar ilginç bir sahadır. Reklamlarda sunulan bir kadın tanımı ve kimliği bulunmakta. Burada iki tür kadın tanımı verilmekte:Birincisi yalnız,kentli ve seksi kadın Bunlar parfüm reklamlarında,kozmetik ürünlerinde,oto show ve moda konusunda kullanılıyor.Magnum dondurma reklamında olduğu gibi seksi çağrışımlar ise eviçi yiyecek maddesi sayılmayan tüketimde kullanılabiliyor. Ama dantel iplikleri ya da yağ reklamlarındaki kadın geleneksel rolün kadını.Evli,aile içinde kadın.Ya da koca bekleyen kızlar..Eşarp reklamları ya da orkid reklamları genç kızlara dönük imajlar. Ev kadını en çok deterjan reklamlarında ve bizden biri olan bir kimlikte kullanılıyor.Hiç bir çarpıcılığı olmayan,sıradan ev kadını. çünkü çamaşır konusunda karar verici olan o.Evli kadın ailesine yağ ürünlerni sunmakta ve mutlu aile yemekte eviçinde gösterilmekte. Yemek sonrası bulaşıkları ise yine aile de kızı veya anneyi ilgilendiren bir tüketim maddesi.Yani ev kadını seksi değil ama ciddi bir tüketici. Aile yine iyi tüketici sınıfında ev eşyalarında,beyaz eşyada. Oto erkeğe satılan bir tüketim malı ama kadın kullanılıyor hep.Herhalde böyle seksi kadını tavlamak için ancak bu arabayla mümkün deniyor.Orada kadın edilgin bir suje. Kentli kadını yalnız,özgür,atak ve seksi tanımlayan reklamlar bunun karşısına ev kadınını konumlandırmakta.

avrasya kavşağı

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

ÖZGÜN KÜLTÜRLER KAVŞAĞI AVRASYA “Gerçek bugün gerçek olan şeydir, belirsiz bir yarında keşfedilecek olan değil.” Yüzlerce din, dil, ırk ve yaşama biçiminin olduğu renkli bir coğrafya Avrasya. Dinler ve inançlar bereketli topraklarda fışkıran çiçekler gibi açmış binlerce yıl Avrasya’da.

En eski kültür ve medeniyetlerin anavatanı olan Avrasya bir kültür köprüsü. Herkes her kültürden etkilenerek, yan yana yaşamış. Bir çok inancın ve dinin köküne doğru izleri sürebildiğimiz bu coğrafyada Ortodokslukla uzun yıllar içiçe yaşamış İslamiyet, Şamanizm, Budizm varlığını korumuş. Sosyal,kültürel ve dini yakınlıklar,benzerlikler kurulmuş aramızda. Daha yeni yaşadığımız gözyaşı ve acı seline karşı duracak gücümüz, değerlerimiz var. Günümüzde dünyanın en önemli ve hassas bölgeleri arasında yer alan Avrasya, ticaret, ulaşım, ve doğal kaynaklarının zenginliği açısından Çin ile Avrupa arasında kilit bir bölge konumundadır. Avrupa, Avrasya üzerinden Asya ile yeni ulaşım ve iletişim koridorları ile kucaklaşma imkanına sahiptir. Özellikle ekonomik, kültürel ve toplumsal açılardan yükselen bir değere sahip olan bu bölgenin gelişiminde Asya’dan Avrupa’ya uzanan bir köprü olan Türkiye’ye önemli bir rol düşmekte. Avrasya’da yaşayan halklar köklü bir tarihi mirası paylaşmakta ve 1000 yıldan beri süregelen felsefi bir birikimin zenginliklerinden güç almaktadır. Türkiye, Avrasya’da yer alan tüm ülkelerin ulusal kimliklerini özgürce geliştirmelerine, kendi doğal kaynaklarından bağımsız biçimde yararlanarak ekonomik kalkınmalarını gerçekleştirmelerine ve uluslararası toplumla tam anlamıyla bütünleşmelerine yardımcı olmaya çalışmaktadır. Demokrasi, hukukun üstünlüğü ve serbest piyasa ekonomisi kavramları Avrasya’da uluslararası ilişkilere egemen olmuş, ekonomik refahı arttırmanın yolunun karşılıklı anlayış ve ortak çıkar temelinde işbirliğinin geliştirilmesinden geçtiği kabul edilmiştir. Dünya nüfusunun yüzde 70’i Avrasya ‘da yaşamakta.Enerji kaynaklarının yüzde 70’i de burada. 21. yüzyılda Avrasya’nın barış, istikrar ve refahı sadece Türkiye açısından değil, aynı zamanda dünya barışı bakımından da belirleyici rol oynayacaktır. Bu bağlamda ortak geleceğimize güvenle bakmaktayız. Birbirimize yaklaşmayı misyon haline getirdiğimizde,10 sene sonraki Avrasya bugün hayal edemeyeceğimiz kadar büyük bir Avrasya olacaktır. Brezinski Avrasya’nın tarih boyunca dünya iktidarının merkezi olduğunu söylüyor. Şunları ekliyor sonra:“Tarihte ilk kez Avrasyalı olmayan bir güç, yani Amerika güç ilişkilerinde başhakem ve dünyanın en üstün gücü olarak ortaya çıktı. Ne var ki, Avrasya hala önemini korumaktadır.Küresel olarak angaje olmuş bir Amerika’nın, karmaşık Avrasya güç ilişkileriyle nasıl baş edeceği ve özellikle belirleyici ve düşman bir Avrasya gücünün ortaya çıkmasını önleyip önleyemeyeceği, Amerikanın küresel önceliği sağlayabilmesi açısından merkezi önem taşıyor.” Brezinski Avrasya’nın kaderine yön verecek aktörler arasında, Türkiye,İran,Rusya ve Çin’i sayıyor. Amerika’nın bu ülkelerle ilişkilerini tayin edici buluyor. Türkiye’nin Avrupa’ya yönelip yönelmemesini de Avrasya’nın kaderini belirleyecek önemli bir faktör olarak belirliyor. Evet, coğrafi ve tarihsel olarak dünya iktidarını tayin eden merkez bölgede bulunuyor. Önemi her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Türkiye ve Rusya Orta Asya Türk cumhuriyetleri ile beraber Avrasya’nın kalbini oluşturuyor. Rusya ile Türkiye tarihte derin rolleri olan iki halktır. Avrupa medeniyetinin iki üyesi olduğunu ilan etmiş iki ülkedir ayni zamanda. Diplomatik ilişkileri 510 yıldır sürmekte.O nedenle kültürel ve entelektüel ittifakımızı yeniden inşa etmek durumundayız. Hindistan’da “dünya iyi söz duymayacak kadar sağır” derler. Ama sanat sağırların kulağına üflenen sihirli bir flütün nağmelerini taşır. Sinema da bu müziğin akan arka plandaki dünyasıdır. İnsan denen varlığın derinliklerini edebiyat, tiyatro, sinema ya da sahnede yansıtarak anlamaya çalışıyoruz. Ruhumuzu besleyen inançlar, dinimizin huzur veren mekanları da hep ruhumuzu, kendimizi arayışın sırrına ermek için. “Sevgi her şeyi öğretir” der Halil Cibran kitaplarında: “Yeter ki siz kalbinizin sırlarını öğrenin ve bu yolla Hayat’ın yüreğinden bir parça olun.” Sevgi kültürümüzün bir parçası oldukça nefretten kurtulacağız Bugün gerçek olan Avrasya coğrafyasında birlikte yüzlerce yıldır yaşadığımız, ortak tarihimiz ve kültürümüz. Küreselleşen dünyamızda insan umuttur. Özgürlüktür. İnsan insanla söyleşe söyleşe anlaşır. Bunu kültürlerin diyalogu ile başarabiliriz. Avrasya coğrafyasında komşu olan bizler konuşa konuşa çatışmaları çözelim . Mevlana yıkılıp gidenin yeniyi kurmak için olduğunu söyler.Bize durmak yerine akmak lazım ve Avrasya içlerine doğru birlikte yaşamın sevgisiyle akalım. İnsansa yoldaşımız mayamız sevgidir diyelim. Sevgi, barış, hoşgörü bizleri yüzlerce dilin,kültürün,rengin olduğu Avrasya’da kardeş yapacak en büyük güç. Ayni sahnede olan bizler ellerimizi tutalım, yola çıkalım . Yüzlerce medeniyet kurmuş Avrasya topraklarında yaşayan bizler küresel dünyaya kendi değerlerimizi, kültürel zenginliğimizi aktarabiliriz. Doğu ile Batı arasında uzanan bu medeniyet beşiği topraklar kültürlerin barış elçisi olabileceğini gösterebilir. Avrasya’da zihinsel ortaklık, duygusal zemin ve barışçı bir vizyon hepimizi barışcıl bir dünyaya taşıyacaktır. İnsan iyiyi, güzeli sever. Biz gelin iyilikte, güzellikte, umutta birleşelim. Geleceği inşa etmek için işbirliği yapalım. Demokrasinin temeli olan insan ve sivil toplumun bir aynası olalım. Bu kapı herkese açık. Bu kapı umuda ve dünyaya açılan diyalog köprüsü . İşte, sinema bu köprülerden biri. Ortak dil,duygu dünyamıza bu rüzgarları taşıyor. Edebiyat,şiir,sinema,tiyatro, roman insan olarak ortak değerlerimizin uzlaşma zemini. Ne kadar çok sinema, öykü ve edebiyat, sanat yapılırsa o kadar birbirimizin insanını,ruh dünyasını tanımamız kolaylaşır. Bugünün dünyası karşılıklı bağımlılık üstünde dönüyor. Çatışma değil, uzlaşmada çıkarlarımız ortak bir yer buluyor. Diyalog bu alış verişi sağlayan bir araç. Mevlana “biz insanları birleştirmeye geldik,ayırmaya değil “der 800 yıl öncesi Anadolu topraklarından. Dostluğa,sevgiye hizmet eden bu anlayış bizim kopmaz bağlarımızı oluşturuyor. Hepimiz insanlık ailesinin bir parçasıyız. Birlikte yaşama sanatını öğrenerek çatışmayı engelleyici değil, barışı yaratıcı bir kültür oluşturmalıyız. Dostoyevski’nin dediği gibi “sevgisiz bir dünya cehennemdir”. Biz sizinle mutlu sabahlara güvenle uyanmak için işbirliği, sevgi ve uzlaşmanın önemine inanıyoruz. Sonuna kadar bunu yürütecek iradeyi birlikte üreteceğiz. Çocuklarımıza ve torunlarımıza bir dünya inşa ediyoruz. Düşlerin imkansız olmadığına inanıyoruz. Daha önce düş olan her şeyi geçmiş on yılda başardık.Bugün Avrasya’nın köklerine bir selamdır beraberliğimiz. Anadolu ‘da, tasavvufta ruh ve şekil bulan “insan merkezli” felsefe ve inanç sistemi, Mevlanası ile Yunusu ile 21. Yüzyıl’da tüm insanlığın aradığı barışçı, bireyci, insanı sistemin en tepesine oturtan bir modernliğe sahiptir. Burada Yunus Emre’nin bir dörtlüğünü anımsatmak istiyorum: “Sen sana ne sanursan Ayruğa da onu san Dört kitabın manası Budur eğer var ise…”(Sen kendin için ne istersen başkasına da ,yabancıya da onu iste ve eğer varsa 4kutsal kitabın anlamı ancak bu olabilir) Hangi milletten dinden olursa olsun, insanlar arası eşitliğin, ötekinin hakkını teslim etmenin daha vurucu özeti var mıdır? Mevlana’nın “Gel yine gel, İster Mecusi ol, ister putperest, istersen bin kere bozmuş ol tövbeni, gel yine gel, umutsuzluk kapısı değil bizim dergahımız” sözündeki inanç globalizmini ve insanı yücelten anlayışı daha iyi anlamak için belki 21. Yüzyıl’ın gelmesi gerekiyordu…. Bugün bu sözleri hala anlamayanlara ne demeli? Tarihimizin engin hoşgörüsü ve insanı yücelten derin felsefesi bizleri sınırları aşıp 21. Yüzyıl’a cesaretle yürümeye çağırıyor. Çünkü tarihte tek bir altın çağ vardır,o da yaşadığımız an ve çağdır. Onu altına çevirecek sevgi,aşk , hoşgörü ve diyalog için size elimizi uzatmaya geldik. Bizim yapıştırıcımız sevgi. Sanat sevgi üretir.Sevgiyle bağlanan kalplerimiz “bir rüyam var” desin birbirimize.Hadi rüyalarımızı filme çekelim. Daha güvenli, mutlu bir dünya için elele verelim. Fırsatlar kapısını bütün çocuklarımız için açalım. .

İran’a Gezi

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

Gezginler Klübünün gezi kitabında yayınlandı. Aşka ve Kültüre Bir ÇAğrıdır Yolculuk isimli kitabımda da yayınlanan yazı bir ilk.

(Papirüs Yayınları) 1997 GİZEMLİ DOĞU’NUN PENCERESİ iRAN “Bir pencere yeter bana “der İranlı kadın şair Furuğ. İran Doğu’nun penceresidir ve size çok şey anlatabilir. İran en kadim uygarlıklardan, dinlerden ve inançlardan bir demet sunar insana. Türkiye’nin Doğusuna geçince birden Asya’nın ve Doğu’nun gizemine yolculuk başlar. Binlerce yıllık Zerdüşt tapınaklarının bitmeyen ateşlerinin gölgesinde ölülerin vahşi kuşlara bırakılan bedenleri uzak geçmişlerin anısınadır sanki. İran dili Farsça olan ve ülkemizle sınırı doğal sınır olup hiç değişmemiş komşumuzdur.Farsça melodisi şen şakrak bir dil ve eski dünyanın edebiyat dilidir. Selçuklu saraylarında Farsça konuşulurdu, Osmanlıca’nın önemli bölümü Farsça sözcüklerden ve gramerinden oluşmuştu. Türkçemizde hala Farsça sözcük sayısı çok fazladır. Farsça bir şiir dilidir ve İranlılar da Türkler gibi şiir sevdalısıdır. İran’a karadan giderseniz Azerbeycan’dan geçerek ve türkçe konuşarak “yahşi” gidersiniz. Dümdüz, bozkırda küçük kasabalar geçerek Tebriz’e vasıl olursunuz. Tüccar Tebrizliler halı ticaretinde ve yapımında ustadır. Tebriz Azerice konuşur ve güzel bir kent dokusu vardır. Eğer İran’a trenle giderseniz Van’ı ve Van gölünü geçersiniz kurak topraklar boyunca bir ağaca hasret kalır gözleriniz. Tahran’a Güneyden giren tren en yoksul yelerden geçerek bir düş ülkesine bırakır sizi gar niyetine. Zaman tüneline düşmüş gibi şaşkın kalırsınız binbir çeşit insan ve giysinin ortasında. Eğer uçakla Tahran’a inerseniz uygar bir havaalanına indiğiniz için Türkiye benzeri bir yer sanabilirsiniz, ama dışarı çıkar çıkmaz yüzünüzü yalayan sıcaklık sizin Doğuda olduğunuza delil sunar. Gece indiyseniz havaalanına ışıl ışıl Tahran uygar bir kent olarak size kendini sevdirir. Şah’ın görkemli Şehriyar meydanı ve anıtının adı artık Meydan-ı Azadi (Özgürlük alanı) ilk göreceğiniz kent anıtı bu.Gerçekten şehirçilik ve planlama açısından Tahran çok ileri bir kent tasarımı sunar. Belediyecilik çalışmaları açısından başarılı olan Tahran güller,parklar ve sular içindedir.İranlılar havuz ya da fiskiye görmeden yaşadıklarını anlamazlar çünkü. Büyük parklar bizi kıskandırır. Daha karmaşık GüneyTahran’a göre bakımlı ve Batılı Kuzey Tahran lüks restoranlar, alış veriş merkezleriyle doludur. Burada Sorneto en lüks restorandır. Eskiden barı tıklım tıklım dolu bir yerdi. Şah zamanından kalma bir mekan olarak nostaljik. Elbruz dağlarından adını alan kebap restoranı ise her zaman kalabalıktır. Çelo Kebap İran’ın en ünlü yemeği. Bembeyaz ve kokulu pirinçle gelen kebap tanıdık bir tat. En lüks restoran bile 18 dolara sizi doyuruyor. İran’da yemek her zaman bol ve ucuzdur.Tüm Asya ülkelernide olduğu gibi, porsiyonların küçüldüğü ilk ülke Doğu’dan gelirken Türkiye’dir. Hele pilavın sunuluşuna çok gülerler ; minicik bir kase! Güneydeki Gülistan Sarayı ve civarı eski kentin olduğu yerdir, “old town” binaları ve çevresiyle görülmeye değer. Tahran Arkeoloji müzesi ise dünyanın önemli müzelerinden. Özelikle Persopolisten parçalar çok görkemli. Persopolis 2500 yıllık arkeolojik bir değer. İran’a gidip de Şah’ın Kuzeydeki sarayını gezmemek olmaz elbette. Bu görkemli sarayın önemli bir bölümü dışişleri ve konuk ağırlama için kullanılıyor. bu nedenle kapalı bölümleri açık olanlardan daha fazla. Son Şah’ın babası Rıza Şah’ın kaldığı bölüm açık. İran’ın çok ünlü ayna,minyatür ustası olan Ağai Behzat tarafından yapılmış duvar süslemeleri muhteşem.Tavanlar ve tüm duvarlar ayna işlemeciliğinin harikası. Yatak odasında Fransız karyola ve mobilyaları olan baba Şah her zaman yer yatağında yatmıştır. Eski İran geleneğinde adet olduğu üzre. Yazı masasındaki Antionette resimleri o nedenle biraz komik geliyor bana. İtalyan yapımı çıplak kadın heykellerine hayretle bakıyorum, onlara dokunulmamış.Üstelik genç bir asker bana bunların İtalyan olduğunu anlatıyor rahatlıkla! Önyargılarımız bizi ne kadar yanıltıyor, şimdi bunu Türkiye’de anlatsam kimse bana inanmaz biliyorum. Şahbanu ve Şehinşah’ın yaşadığı bölümde her ikisinin büstü salonu süslüyor. Bronzdan yapılmış büstler gibi heykelleri de var. Sanki Farah Diba ve Pehlevi oradan insana bakıyor gibi. Devrimde buraya akan insan selini gördüm ben, şimdi turist gibi gezmek garip geliyor. Goblen duvarlar, 17. ve 18. yüzyıl resimleri, fransız, Çin ve İtalyan mobilyaları gerçek bir zenginlik sunuyor . Tüm avizeler görkemli ve İtalyan. Sarayın girişinde birebir yapılmış Şah heykelinin yarısı devrimi hatırlatır gibi kırık. Sadece iki çift çizmeli bacak kalmış geriye Şah’tan! Sıtını Elbruz dağlarına yaslamış görkemli binalardan oluşan sarayın bahçesi cennetten bir köşe gibi. Dağlardan kopup gelen gürül gürül bir dere tüm bahçeyi gürültüye boğarak çağıldıyor. Her yer çına ağaçları ve güllerle donanmış. Tahran’ın simgesi çınar ve gül diyebiliriz. Sarayın tüm iç mekanlarında ipek ve ipek kadife perdeler kullanılmış ve hepsinin üstüne kraliyet arması işlenmiş. Banyolar altın musluklardan ve beyaz mermerden. Minyatür müzesi sarayın içindedir. İran minyatür sanatının seçkin örnekleri bize başı açık, saçları beline kadar, zülüfleri dağınık kadınları resmeder. Bu kadınlar erkeklerle kucaklaşır, birlikte yiyip içerler,şiirler okurlar. Tüm etnik kökenli kadınların giysiler renk renk ve çok ihtişamlıdır. Başlıklar görkemli ama kapanma yok. İran’da Hz.Muhammed’in yüzü resmedilir. Genç ve güzel bir erkek olarak resm edilen Hz.Muhammed’in altın paraları da var, kolyesi de. Bir minyatürde Hz.Yusuf’un güzelliğini görünce bayılan, birbirine sarılarak nefesini tutan kadınlar işlenmiş. Bir erkeğe karşı duyulan aşk, zevk ve ilgi bu kadar iyi anlatılır. Etnoloji müzesi de görülmeye değer zenginlikte. Ne çok etnik grup ve malzeme var görebilirsiniz. Çok eski tekerlekli film makineleri teneke bir şenlik aracı gibi duruyor köşede. Tahran dışında en ünlü kent Şiraz Hafız’ın ve Sadi’nin Şiraz’ı güller kenti. Meşhed ise kutsal kent ve hep deprem kuşağında sallanır. İsfahan hemen sonra sıraya girer ve İsfahanlılar cimrilikleriyle ünlüdür İran’da. İbni Batuta Şiraz’ı şöyle tarifler bize: “Birg ün Şiraz çarşılarından birinden geçerken,güzel bir mescid gördüm. İçinde bir rahle üzerinde ipek keselere yerleştirilmiş mushaflar konmuştu,orada da güzel giyinmiş bir şeyh oturmuş Kuran okurdu.. Şiraz haricinde bulunan makamlardan biri de Şeyh Sadi’nin kabridir.Sadi farsça lisanında zamanın en büyük şairi idi.Mezarı yanında kendisinin inşa etmiş olduğu ve bir bostanı bulunan bir zaviye vardır.Bu zaviye rüknabad nehrinin yakınındadır.Şeyh , orada elbisesini yıkamak için, mermerden küçük havuzlar yapmış olmasıyla, halk şehirden şeyhin ziyaretine gider ve sofrasında yemek yiyerek nehirde çamaşırlarını yıkadıktan sonra dönerler. Ben de öyle yaptım. Şiraz’dan iki günlük mesafede bulunan Kazrun’da Şeyh Ebu İshak Kazruni’nin kabrine gitmek için acem kabilelerin olduğu çöllerden geçtik.” İran’ın Kürt bölgesindeki Kirmenşah da çok renkli bir göçebe bölgesi. Kürt göçebeler yaylakda çadır kurarlar, renk renk giysileriyle çalışırlar. Düğünleri ise pek neşeli ve değişik geçer. Hazar kıyıları İran’ın ve özellikle Tahran’ın sayfiyesidir. Bi kapalı deniz kıyıları çok ünlüdür. Kadınlaral erkeklerin ayrı ayrı denize girdiği kıyılarda oturanlara “Laz” denir ve lazca konuşurlar. Buranın sarmısak turşusu, uzun burun balığı ve el altından vodkası meşhurdur. Güneye Arap bölgesine inerseniz İran körfezisinin sıcak ve balık zengini sularına kavuşursunuz. Buradaki kadın giysileri v ekadınların yüzüne örttüğü maskeler çok ilginçtir. Deniz okyanus balıkları ve köpek balığı kaynar.Burada Kiş adası çok meşhur bir yer ve kaçak her türlü mal bulunur. Kiş tam bir Arap uslubu sergiler. İran çok geniş topraklarının önemli bölümünü Deşti Kebir olarak çöle verir. Dağlar heybetli ve aşılmaz gibi görünür. Devrimden sonra bir çok kaçak Kürtlerin rehberliğinde buraları aşıp Türkiye’ye kaçtı. Rizayiye ise Azerilerin, Ermenilerin çok bulunduğu uygar bir kenttir. Rizaye Gölü sodalı göllerden. Buranın yaptığı şaraplar ünlüydü eskiden. Şarap yapılır ve toprağa gömülürdü. Bir yıl sonra topraktan çıkarılan küpten kesilerek alınan parçalar sulandırılarak içilirdi. İran turistik açıdan keşfedilmeyi bekleyen bir kapalı dünya. Bu gizemli dünyaya yolculuk kendinizi ve bu ülkeyi tanımanız için fırsat olabilir. Gitmeden mutlaka bir bilene danışın, yapacaklarınızı planlayın. Orada başınız ağrımasın istiyorsanız, kuralları bilerek gitmenin sayısız yararları var elbette. Macera arayanlara gizemli bir yolculuk; İran. NEVVAL SEVİNDİ İÇİNDEKİLER 1.Giriş 2.Bir Yolculuğa nasıl Hazırlanmalı? 3.İpek Yolu 4.Hiva 4.Alaaddin’in Sihirli Lambasındaki Dev :Çin 5.Çin’e Yön Veren Türkler 6.Pekin’de Aşk 7.Çin’de Kadın 8.Malezya 9.Hongkong 10.Singapur 11.İran 12.Maya 13.rio 14.Buenos Aires 15.Meksika 16.Malta 17.Granada 18.İspanya 19.Kartaca 20.Zimbabwe 21.Zambia 22.Afrika üstüne bir şarkı 23.Mısır 24.Casablanca 25.Tunus 26.fas 27.Jambo safari 28.Robben Adası 29.Yeni Zelanda 30.Amerika 31.Londra

SEntez

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

ÖZGÜN KÜLTÜREL SENTEZ Avrupalı Türklerden konuşmak için öncelikle Türkiye’ nin bir çerçevesini görmemiz gerekir. Türkiye , bölgenin laik ve demokratik rol modelidir . Bunun maddi ipuçları bulunmakta.

Tüm komşularımızda ve Kuzey Afrika ülkelerinde Türk televizyonları izlenmekte. Türkçe yaygınlaşıyor . Kosovalı mültecilerle yaptığım söyleşilerde gençlerin Türkçeyi televizyondan öğrendiklerini anladım. Aynı şekilde Kuzey Afrika ülkelerinde ve İran’da özellikle gençler Türkçe öğreniyor. Türkçe eğlence programları büyük izleyici kitlesi çekiyor. Dizilerin tiryakisi olanlar var. İran’da İngilizce dil kurslarından sonra en büyük talep Türkçe kurslarına. Gençler internet yasağını Türkiye’ den telefon hattı kiralayarak kırıyor. Dünya ve Avrupa ile ilişkinin adresi bölgede Türkiye. Türki Cumhuriyet’ lerde öğrencilere neden Türkiye’ de okumak istediklerini sordum. Cevapları: Çünkü Türkiye Avrupa’ dır. Oradan Avrupa ve Amerika’ ya atlamak kolay. Türkiye önemli bir referans noktasıdır. Irak koyu diktatörlüğü içinde yine Türk televizyonu izleyerek siyasi bilgilenmesini sağlıyor. Tüm bölgede Türkiye’ye biçilen rol hediye edilen bir rol değildir. Osmanlı ‘dan beri 700 yıllık bir hinterland içinde yerinin öneminin tekrar altının çizilmesidir. Bu hinterland Osmanlı kültür coğrafyası. Türkiye Cumhuriyeti sınırları siyasi sınırlardır. Oysa kültürel sınırları devamlılığını gerek Balkanlarda gerek Ortadoğu’ da sürdürmektedir. Osmanlı’nın yüzyıldan fazla Batı macerasına eklemlenen T.C.’ nin Batılılaşma tarihi Türkiye’yi Batı’nın uzantısı yapmıştır. Devamlı batı’ya doğru hareket eden Türklerin tarihi Osmanlı ile Batı ‘da kültürel köklerini salmıştır. Bunun izlerini tüm Balkanlarda sürmek mümkün. Bu nedenle kıyıma uğrayan Bosnalılar ve Kosovalılar kültürel bir savaşın şehitleridir. Orada yaşanan kültür savaşıydı. Türkiye kültürel olarak sarıp sarmaladığı milyonlarca kilometrelik alanda Çin’den Viyana’ya kadar uzanıyor. Bu milliyetçi bir ahkam ile söylenmemekte. Kültürel bir coğrafyanın tanımı için kullanılmaktadır. Uygur pazarında İstanbul fotoğrafı asılı çadır bezinden İbrahim Tatlıses türküsünün oynak havasıyla hareket edersek büyülü halımız bizi tüm coğrafyada dolaştırırken kulağımız Türk popu ya da türküleriyle çınlayacaktır. Peki, sadece müzik mi? Hayır. Yüzlerce döner büfesi açılan Çin’ den başlayalım yine israil’ e kadar gelelim. Türk damak zevkinin yaygın coğrafyasında gezinelim. Batının “fast food” una karşılık Türk “fast food” ürünleri her yerde başa güreşmektedir. Lahmacun, pide , döner , tatlılarımız Rusya dahil her yerde alternatif tatlardır. Giyim ve moda zevkinin yaygınlığını da hiç hafife almamak gerek. Bölgede yine önderlik Türkiye’ de. Tekstil konusunda , her türlü olumsuz ekonomik göstergelere rağmen, Türkiye çok başarılı bir ilerleme kaydetmiştir. Bölgede moda yaratıcısı, marka üreticisi olma konusunda iddialı bir ülkedir. Çeşitli sanat dallarında ve uygulama alanlarında yine özgün bir yere sahip Türkiye. En önemlisi de Bernard Lewis ‘in de söylediği gibi: “ Ortadoğu’da ilerleme olacaksa kadınlarla olacaktır.” Türkiye kadına verdiği yasal haklarla önderliği elinde tutuyor. Pratik toplumsal yaşamda kentli, okumuş kadın kesimi bir çok meslek dalında çok başarılı. Polis ve askerden tutun operatör ve hakime kadar Türk kadını geleneksel olan ya da olmayan iş kollarında temsil edilmektedir. Kadın erkek ilişkilerinde son 20 yılda değişim yaşanmaktadır. Televizyonun yurt içindeki etkileri kırsal alanla kenti yaklaştırmaktadır birbirine. Toplumsal ve kültürel değişimler hızlı olmaz. Olduğu kadarı dikkate değerdir. Kadının toplumdaki yeri önemli gelişmelere gebedir. Nitekim, Güneydoğu Anadolu’da kadın merkezli kalkınma modelleri uygulanmaktadır. GAP projesi kapsamındaki ÇATOM ( Çok Amaçlı Toplumsal Kalkınma Merkezleri) kurulduklarından kısa bir süre sonra kadın merkezlerine dönüşmüşlerdir. Kadının sokakta, toplumda görünür olması sağlanmıştır. Okuma yazma bilmeyen kadından bilgilenen kadına geçiş kolay değil. Kadın girişimciler Anadolu’nun bir çok yerinde aktif iş yaşamına katılmakta. Bir Arap köyünden konuştuğumuz Hülya bile “paspas olmak istemediği”ni belirtip babasının onayıyla sesini yükseltmekte ve başlık parasına meydan okumaktaydı. Bana söylediği “ tarlada çalışmak istemediği artık fabrikada çalışmak istediği” idi. Bunun sosyal anlamları çok zengin. Türkiye Batı’nın Doğu’ya rasladığı yer olması nedeniyle “Türk” sözcüğü müslüman yerine kullanılmıştır yüzlerce yıl. Türkiye aynı zamanda Doğu’nun Batı’ya rasladığı yerdir. Bu jeostratejik konumu coğrafi değil , aynı zamanda kültüreldir. Almanya’da ya da Hollanda’da üçüncü kuşak Avrupa değerleriyle Türk kültürünün sentezini yaptıkları işlere yansıtmaktadır. Ekonomik güç olmanın yanı sıra , sanat, siyaset ve edebiyetta artık yol almaktalar. Tarihsel değişme sürecini tarihsel perspektif kullanarak temellendirebiliriz. Bu kültür tarihini de içerir. Özgün olma ve özgün üretim dinamik bir temelde mümkün. Türkiye bu dinamiklere sahip. Dinamikleri anlayacak siyasi kadrolara sahip olmaması şanssızlığı. Bize biçilen rol den kasıt bunun yabancı pasaport tarafından anlatılması olabilir. Genelde bizim pasaportumuz söylediklerimizin dinlenmesine yeterli olmamakta. Eğer Türkiye Batılı değerlerle kendi değerlerini sentezleyerek özgün bir kültürel yeniden üretimi gerçekleştirirse bu “Rönesans” olur. Bu Türk Rönesans ‘ ı Türkiye’nin kendine biçmesi gereken roldür. Tarihsel birikimimiz bunu yapacak kudrette. Yeter ki, zafiyetlerimiz kadar gücümüzü de görelim. Bugün dünyanın bulmaya çalıştığı “akıl ve gönül beraberliği” felsefi olarak kültürel temelimiz. Duygu ve sezgiyi akıl kadar önemseyen yeni anlayış yeni bin yılın sloganı olacak. Sevgi, sezgi ve akıl üretimi bilgi çağının felsefesiyle uyumludur. Türkiye kültürünü ve felsefesini yeni oluşmakta olan dünya için üretirken demokrat bireye değer vermek zorunda. Özgün olan toplumla çok uyumlu olan değildir. Özgün olan çatışma yaratır ama sonunda bir sentez yumağıdır. Doğumu sancılı bir sevinç içerir. NEVVAL SEVİNDİ

Türkiye’nin yeri

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

TÜRKİYE’DEKİ DÜNYA DÜNYA’DAKİ TÜRKİYE 20.yüzyıl kültürel anlamda gerçek bir başarısızlık örneğidir. Tek doğrunun kendisi olduğunu iddia edenlerin çıkardığı savaşlarla, zulümle inledi insanlar.Robespierre ile simgeleşen jakobenlik kendi gibi düşünmeyen herkesi giyotine göndermekte bir an duraklamadı..

20. yüzyıl insanları polarize etti.Herkesi savurdu.Modernleşmeci pradigma vazgeçilemez tek gerçeklik gibi kendini ortaya koydu. İlerlemeci anlayış kendinden başka bir paradigma olabileceğini düşünmeden rahat rahat yaşadı. bu entellektüel bakış nedeniyle toplumları ve insanları terzi makasıyla keser gibi kesip biçmek 20.yüzyılda normal görüldü.İdeolojiler alkış aldı, insanlar acı çekti. Bu terzi makası Rusya’da binlerce Tatarı, Ahıska Türkünü ya da Koreliyi yerinden yurdundan sürdü. Bu terzi makası Avrupayı biçti tam ortadan, Afrika’nın ise bugünkü felaketini hazırladı. Bugün gördüğümüz “öteki” bizim aynamızdır. Yoksul kıtalar kültürleri ellerinden alınmış, toplumsal modelleri tarumar edilmiş ülkelerle dolu. Konuşma yasalarla bile yasaklanmış Yeni Zelanda’da olduğu gibi. Maori yerlileri yüz yıl kendi dillerinde konuşamamış.Yeni izin verildi ve ilk ana okullarını açtılar kendi dillerinde. Sokak isimleri Maori dilinde yeniden değiştiriliyor özür dilemek için. Bugün tera çağında yaşıyoruz . Mega milyon giga milyar. Ama hiç bir sayısal büyüklük iki insanın göz göze olmasındaki kadar büyük bilgi alşıverişini bize henüz sunamıyor. Göz göze olduğumuzda birbirimize bir saniyede bir milyar veri aktarıyoruz. Diyalog çok farklı kimlikler arasında olduğu zaman yaratıcı. Tarih boyunca değişim kültürler arası diyalg ve bilginin taşınmasıyla olmuşutur. Önyargısız düşünme diye başlayan cümleler var. Önyargılı düşünme zaten olmaz ki!O sadece bir yargının belirtilmesidir.Önyargının bilgi yerine kullanılması alışkanlığnı değiştirmek zorundayız. Yani eski zihni kalıpları, düşünce biçimlerini ve tek doğruları. 1500 yıllarında dünyada 500 devlet vardı, site devletler.Bu yüzyılın başında 23 tane ülke vardı, imparatorluklar. 1950 başında ülke sayısı 53’e çıktı.Şimdi Birleşmiş Milletlerin üyesi 193 ülke var. Kendi adına para basan ülke sayısı ise 214 tane. Beklenti şu.500 doğru giderek geldiğimiz yere varacağız bir yığın acıdan sonra. 21.yüzyıl insan ve kültür merkezli bir anlayışın kuramını hazırlamaya çalışıyor.21. yüzyıldaki demokrasi anlayışı Türk İslam anlayışında tüm değerleriyle var. Yani bin yıl sonra yaşayan hoşgörü dünyası . İşte Mevlana diyor ki: Gene gel gene./Ne olursan ol/ ister kafir ol, ister mecuzi, ister putperest/ ister yüz kere tövbe etmiş ol/ ister yüz kere bozmuş ol tövbeni/ umutsuzluk kapısı değil bu kapı/ nasılsan öyle gel. Bence 21. yüzyılın mottosu bu:Nasılsan öyle gel. Bu çoklu kültür ve çoklu din mottosunun yaratıcısı benim kültürüm. Yunus da şiirlerinde 72 milletin kardeşliğinden söz eder çoklu etnik kültürle birarada yaşamanın en güzel edebi eserleri kültürümüzde vardır. İpekyolunun 12.000 kilometrelik alanında yol boyu Türkçe konuşulur. Anadolu’daki barışçı kültür İpek yolundan Batı’ya göç eden Türk kavimlerinin çatışma ve barış içinde yarattığı kültürdür. Türkler bütün kültürlerle alış veriş içinde olmayaı sevmişler tarih boyu. Çok etkilendikleri kültürlerle bütünleşmekte sakınca görmemişler. Kültürlere gösterdikleri uyum nedeniyle bazılarınca kimliksiz diye nitelenmeleri önyargılı bir bakıştır. Onlar kültürel uyumun ve sentezin örnekleri olmuşlar. Bu nedenle dünyada şaman, yahudi, hıristiyan,müslüman Türk boyları, devletleri var. Türkler yol kültürüyle tüm kültürlere aşina olmuştur. Budizm,nasturilik,manizm gibi dinlerdeki hoşgörü tasavvufta ruh bulur. Çin, Hind ve İran kültürleriyle etkileşim içinde olmuştur Türkler. Bu Horasan’da mayalanmıştır. Yesevilik kanalıyla Horasan erenleri Anadolu’ya Türkleştirmek için geldiler. Sovyetlerin dağılmasıyla bölgeyle Türkiye arasında yeniden sıcak bağlar kuruldu.Onlar için Türkiye model ülke olarak Batılı değerlerin temsilcisi. Türkiye’ye biçilen, bölgenin laik ve demokratik rol modeli olması. Bunun maddi ipuçları bulunmakta. Tüm komşularımızdan, Kuzey Afrika ülkelerine Türk televizyonları izlenmekte. Türkçe yaygınlaşıyor televizyonla. Kosovalı mültecilerle yaptığım söyleşilerde gençlerin Türkçeyi televizyondan öğrendiklerini anladım. Aynı şekilde Kuzey Afrika ülkelerinde ve İran’da özellikle gençler Türkçe öğreniyor. Türkçe eğlence programları büyük izleyici kitlesi çekiyor. Dizilerin tiryakisi olanlar var. İran’da İngilizce dil kurslarından sonra en büyük talep Türkçe kurslarına. Gençler internet yasağını Türkiye’ den telefon hattı kiralayarak kırıyor. Dünya ve Avrupa ile ilişkinin adresi bölgede Türkiye. Türki Cumhuriyet’ lerde öğrencilerle konuştuğumda neden Türkiye’ de okumak istediklerini sordum. Cevapları: Çünkü Türkiye Avrupa’ dır. Oradan Avrupa ve Amerika’ ya atlamak kolay. Türkiye önemli bir referans noktasıdır. Irak koyu diktatörlüğü içinde yine Türk televizyonu izleyerek siyasi bilgilenmesini sağlıyor. Tüm bölgede Türkiye’ye biçilen rol hediye edilen bir rol değildir. Osmanlı ‘dan beri 700 yıllık bir hinterland içinde yerinin öneminin tekrar altının çizilmesidir. Bu hinterland Osmanlı kültür coğrafyası. Türkiye Cumhuriyeti sınırları siyasi sınırlardır. Oysa kültürel sınırları devamlılığını gerek Balkanlarda gerek Ortadoğu’ da sürdürmektedir. Osmanlı’nın yüzyıldan fazla Batı macerasına eklemlenen T.C.’ nin Batılılaşma tarihi Türkiye’yi Batı’nın uzantısı yapmıştır. Devamlı batı’ya doğru hareket eden Türklerin tarihi Osmanlı ile Batı ‘da kültürel köklerini salmıştır. Bunun izlerini tüm Balkanlarda sürmek mümkün. Bu nedenle kıyıma uğrayan Bosnalılar ve Kosovalılar kültürel bir savaşın şehitleridir. Orada yaşanan kültür savaşıydı. Türkiye kültürel olarak sarıp sarmaladığı milyonlarca kilometrelik alanda Çin’den Viyana’ya kadar uzanıyor. Bu milliyetçi bir ahkam ile söylenmemekte. Kültürel bir coğrafyanın tanımı için kullanılmaktadır. Uygur pazarında İstanbul fotoğrafı asılı çadır bezinden İbrahim Tatlıses türküsünün oynak havasıyla hareket edersek büyülü halımız bizi tüm coğrafyada dolaştırırken kulağımız Türk popu ya da türküleriyle çınlayacaktır. Peki, sadece müzik mi? Hayır. Yüzlerce döner büfesi açılan Çin’ den başlayalım yine israil’ e kadar gelelim. Türk damak zevkinin yaygın coğrafyasında gezinelim. Batının “fast food” una karşılık Türk “fast food” ürünleri her yerde başa güreşmektedir. Lahmacun, pide , döner , tatlılarımız Rusya dahil her yerde alternatif tatlardır. Giyim ve moda zevkinin yaygınlığını da hiç hafife almamak gerek. Bölgede yine önderlik Türkiye’ de. Tekstil konusunda , her türlü olumsuz ekonomik göstergelere rağmen, Türkiye çok başarılı bir ilerleme kaydetmiştir. Bölgede moda yaratıcısı, marka üreticisi olma konusunda iddialı bir ülkedir. Çeşitli sanat dallarında ve uygulama alanlarında yine özgün bir yere sahip Türkiye. Senatör Al Gore “Küresel Denge” kitabında bakın ne diyor: Dünya yüzündeki genetik kaynakların zengin çeşitliliğini sürdürmenin fiyatını biçmek olanaksızdır.eçtiğimiz günlerde Kaliforniya Tarım Alanları Projesi arpanın bilinen 6500 türü üzerinde Tarım Bakanlığınca yapılan araştırmalar sonucunda, günümüzde 160 milyon dolarlık Kaliforniya arpa ekinini, sarı cüce virüsten koruyacak tek bir Etipyalı arpa türünün bulunduğunu bildirdi. Benzer yabani genler geçtiğimiz yıllarda da ürün verimlerinde, bazı türlerde %300 ‘ü aşan artışlar sağlamıştı.Proje tarafından keşfedilen ve yabani genlerin taşıdıkları değeri belirten pek çok örnek arasında Türkiye’de doğal olarak yetişen bir buğday türü de bulunmaktadır.Görünüşte hiç bir işe yaramayan bu bitki, ABD’nın yılda 50 milyon doların üstünde değere sahip olan buğday ekinlerine, hastalığa karşı dirençli genler sağlamıştır.” Genetik çeşitlilik merkezlerini ilk tanımlayan Rus genetikçi Vavilov Türkiye’yi bu kuşak içinde değerlendirmektedir. Bu sosyal ve kültürel çeşitlilik için de geçerli bence. Oluşturulacak yeni kültürel sentezde Türk kültürü genetik çeşitlilik açısından en parlak örnektir. Biz onu tanımıyoruz ve bilmiyoruz diye işe yaramaz gibi görünüyor olabilir ama o dirençli genlere sahip ve üretilecek yeni sentezin donelerini bağrında saklıyor. Zihniyet değişiminin önemli bir ayağı çevre sorunlarında yatıyor. Önümüze getirdiği yaşamsal sorunlar tüm siyasi kamplaşmaların üstüne çıktı.Suyumuz, havamız, atmosfer kirleniyorsa bu hepimizi ilgilendiriyor.Küresel çevre sorunları öyle bir hızla üstümüze geliyor ki, bunu ancak ortak insani değerlerle ve tavırla çözebiliriz. Bunun sağı solu yok. Kentleşme de aynı. Burada kaos yaşınıyorsa hiç birimiz nefes alamayız. Antalya’da kanalizasyon olmadığı için nüfus artınca fosseptik çözümsüzlük halini aldı ve Lodos esince Antalya’yı igrenç bir koku kaplıyor. Bundan hepimiz şikayetçiyiz. Planlama eskiden solcuların işiydi şimdi herkesin. İnsanlara değer verme ve dürüst olma politikacıları ayıran özellik olarak öne çıkıyor ve sosyal dayanışma talebi geliyor insanlardan. Bu yapılmazsa Cezayir uç noktasına gitmek olmayacak bir durum değil. Türkiye’de herkes değişim istiyor, sistemden nemalananlar hariç. 2.Siyasal Değişim Artık eski örgütlenme biçimlerinin çöktüğü ve yeni sistemlere ihtiyacımız olduğu aşikar. İngiltere’de Tony Blair ;” Ben artık çok kültürlü bir toplum istiyorum.” diyebiliyor. Batı kültürünün bugüne kadar ki uygulamalarını, büyük burnunu kırarak.Ve devam ediyor: “Bir ülkede ki kültürel değişim talebi yansımasını politik deneyimlerinde bulur.” Kültürle değişim arasındaki koparılamaz bağ çok açık seçik sanırım.Değişim yeni bir örgütlenme biçimidir. Bu kültürel ve sosyal örgütlenmenin yeniden modellenmesinde nefes alabilir ancak. Ruhunu bulmayan değişim ekonomik modellerde can verir. Değişim ruhu kültürdür ve onun uzun soluğu ise sivil toplumdur. Sivil toplum Türkiye’de yanlış tariflendiği gibi , devlet karşıtı bir kavram değildir. Cumhurbaşkanı “Bu ülke böyle yönetilemiyor, Başkanlık sistemini tartışın “diyor. Başbakan “Ankara’dan yönetilemiyor ülke” diyor, Adalet Bakanı adalet sisteminin iflasettiğini haykırıyor.Ama bir şey yapılamıyor. Çünkü siyaset ve ekonomi ilişkisi o kadar içiçe geçmiş durumda ki çıkar çeteleri oluşmuş. Devlet küçülsün diye kulaktan kulağa yayılan rivayetin yerine ne konacağı hiç söylenmemekte. Sorun yerel Ankaralar yaratmak değil. devletin hantallığı nedeniyle siyasi mekanizmanın tepki verememesi üzerine devlet içindeki küçük birimler çeteleşerek bunlara cevap vermekte. En önemlisi de Bernard Lewis ‘in de söylediği gibi: “ Ortadoğu’da ilerleme olacaksa kadınlarla olacaktır.” Türkiye kadına verdiği yasal haklarla önderliği elinde tutuyor. Pratik toplumsal yaşamda kentli, okumuş kadın kesimi bir çok meslek dalında çok başarılı. Polis ve askerden tutun operatör ve hakime kadar Türk kadını geleneksel olan ya da olmayan iş kollarında temsil edilmektedir. Kadın erkek ilişkilerinde son 20 yılda değişim yaşanmaktadır. Televizyonun yurt içindeki etkileri kırsal alanla kenti yaklaştırmaktadır birbirine. Toplumsal ve kültürel değişimler hızlı olmaz. Olduğu kadarı dikkate değerdir. Kadının toplumdaki yeri önemli gelişmelere gebedir. Bölgenin İslami tek kadın Başbakanını çıkaran Türkiye kadını kalkınmanın merkezi olarak görürse hızla yol alacaktır. Nitekim, Güneydoğu Anadolu’da kadın merkezli kalkınma modelleri uygulanmaktadır. GAP projesi kapsamındaki ÇATOM ( Çok Amaçlı Toplumsal Kalkınma Merkezleri) kurulduklarından kısa bir süre sonra kadın merkezlerine dönüşmüşlerdir. Kadının sokakta, toplumda görünür olması sağlanmıştır. Okuma yazma bilmeyen kadından bilgilenen kadına geçiş kolay değil. Kadın girişimciler Anadolu’nun bir çok yerinde aktif iş yaşamına katılmakta. Bir Arap köyünden konuştuğumuz Hülya bile “paspas olmak istemediği”ni belirtip babasının onayıyla sesini yükseltmekte ve başlık parasına meydan okumaktaydı. Bana söylediği “ tarlada çalışmak istemediği artık fabrikada çalışmak istediği” idi. Bunun sosyal anlamları çok zengin bence. nedenle yaratıcı bir tartışma ortamı yaşanamıyor.. Sivil toplum serbest ekonomik pazarla gelişmekte. Milli burjuvazi ekonomik güçle birlikte kendi ahlakını, yaşam tarzını, kültürünü ve beğenisi yaşama geçirmek istiyor. Türk milli burjuvazisi yeni doğuyor. Anadolu kaplanları denen burjuvazinin öncülleri kendi güçleriyle ekonomik değer üretiyorlar. Devletten falan alarak değil. Zaten yapılan tartışmanın yaşam tarzı, anlayışı ve kimlikler üstüne olduğu aşikar. Bu nedenle kadın konusu ön plana çıkıyor. Çünkü toplumun görünen yüzü kadın. Osmanlı idaresi di en çok fetvayı kadınların giyimi ve sokakta bulunma şekilleri üstüne çıkarmıştır.Yani kamu alanında nasıl bulunacakları üstüne.. Ayrıca Ali Suavi’nin de içinde bulunduğu Yeni Osmanlılar İslami kavram ve kurumları modernleştirmeye, Batı kavramlarıyla yakınlaştırmaya o dönemde başlamışlardır. Ali Suavi sivil itaasizlikten bahseder. Demokratik idealler dışarıdan empoze edilmemiştir Türk aydınına. Türk aydınları tarafından tartışılmış, yaşanmıştır. Tüm siyasal sınıflamalarda -İslamcı aydın,liberal aydın gibi- ideal olarak demokrasiyi benimsiyorlar. Esas önemlisi buradaki konuşmalar da İsla ve demokrasinin çeşitli boyutlarından söz edilirken kadın konusuna hiç değinilmemesi dikkat çekici. Oysa yukarıda da belirttiğim gibi kadın tüm yönetim biçimlerinin görünen yüzü olarak tartışma konusu olmuştur. Ülkemizde demokrasiyi tartışırken TBMM ‘de sadece %2.4 oranında kadın temsilcimiz olması çok düşündürücü. Toplumun %51’ini oluşturan kadınlar temsil edilmiyorlar demektir. Hem demokrasi hem İslam açısından güncel olarak en çok tartışılan kadının rolü, geleceği ve kamu alanındaki görünümüdür.Bunlar konuşulmadan İslam ve demokrasiden söz etmek bana mümkün görünmüyor. Çünkü demokrasinin varlığı “öteki”nin tanımasına bağlıdır. Türkiye’de gençler ve kadınlar temsil edilmeyen marjinal gruplardır. Kuran’da “her insanın bir nev(tür) olduğu yazar. Tasavvuf ise her insan kadar Allah’a ulaşma yolu olduğunu söyler. Her birey tek ve biricik sayılır. Ulaşma yolu ve yönteminde aklıyla bir serbestlik içindedir. Din insanın iç dünyası, doğası ve fıtratıyla ilgili değilse nesiyle ilgili olabilir ki? O zaman Kuran’ı Kerim’de insanın kötü halleri yazılmaz, zayıf yanlarına işaret edilmez, bunları aşması istenmezdi. Tasavvuf ise baştan başa insan doğasıdır. Yunus mre sevgiden sözederken, Mevlana “kıyısız bir deniz” olduğunu söylerken insan doğasından söz etmez mi?Tasavvuf da yedi merhale çıkmak kamil insan olmak iç dünya ve insan nefsi,yani doğasıyla ilgili değil midir? Tarikatlar insan doğasına bir cevap değil mi? Statü sosyal normlar olarak düşünülürse belki doğrudur. Burada sorun İslam’ı kendi tarihsel perspektifi ve sosyal şartları içinde değerlendirmek yerine bugünün ideolojik kriterlerini kullanmaktır. Çok hukukluluk yanlışı gibi.. Yeni Osmanlılar iki önemli unsuru Müslüman kimliğiyle savunmuşlardır: Demokrasi ve ilerleme. Batı ile entellektüel bir ilişki içinde olmuşlardır. Yani dünyaya açılan ortak bir dilin peşine düşmüşlerdir. Bu nedenle Fransızca gazeteler çıkarmışlardır. Yeni Osmanlıların İslami söyleme yaslanmalarının nedeni Tanzimat’ın getirdiği kültürel atmosferdir. Kültürel değişim talebi kimlik sorunu doğurur. Tanzimatçılar devleti güçlendirme peşindeydiler. Şeriatın yerine ne konacağını ise söylemediler, teorik bir boşluk yarattılar. Bu boşluğu Batı’nın kavramları,kimliği dolduramazdı. Bize ait sentezin yokluğu, toplumla kurulacak iletişimde dinin yerinin belirsizleşmesi bugünkü Türkiye’nin de sorunu. Hıristiyan kültür üstünde yükselen Avrupa ‘ya bakıyoruz, tüm dini semboller edebiyattan sinemaya kullanılıyor. Avrupa burjuvazisi püriten ahlak temelli yükselmiştir. Yeni Osmanlılar toplumla iletişime geçecek ortak dilin İslam olduğunu düşünerek köklü reformlar için devrimci bir ruh oluşturmaya çalıştılar. Bugünkü temelde de bu toplumsal/siyasal alana kayışın tartışması var. Batı’nın dayattığı problemlerle ilk kez yüzleşen Türkler olmuştur. Batı’nın doğu’ya rasladığı yer olan Türkiye çağdaş İslam sentezini düşünmeye, tartışmaya çok önce başlamış. Gazete gibi Batı araçlarını kullanarak kamuoyu yaratmış ilerleme fikri o günden bugüne Türk aydının değişmeyen nosyonu olmuştur. Bu kültür alış verişini ilk yapan Türkler bugün teorik olarak “Türk Rönesansı”nın fikir işçileri olabilirler. “Halk demokrasiyi kavrayınca kavga çıktı”. Genelde bizde Anayasa temel olarak herşeyin yazıldığı yermiş gibi konuşuluyor. Böyle bir şey yok. İngiltere’de anayasa yok ama ülke yönetiliyor.Gelenekle. Fransa’da biraz farklı ama ABD’de yine Anayasa neleri yapmayacağınızı değil neleri yapabileceğinizi bir kaç maddede anlatıyor. Kötü niyetlilere göre Anayasa yapılırsa hep, bunun sonu nedir?Varsayımımız kötü niyetlilerse buna kaç cild anayasa gerekir? ABD yasama , yürütme ve yargı ayrılığı kesindir. İngiltere’de yürütme güçlüdür. Başbakan etkindir. Fransa’da Cumhurbaşkanı güçlüdür. Meclis çoğunluğu ondan yana değilse güç Başbakana geçer. Pakistan demokrasi de sorun yaşarken, Hindistan tam demokrasiyi yaşatıyor dedi.. bizim kıyaslamada hep Batılı bir bakış taşındığını açıkca gösteriyor. Dediği gibi: “Tarihi bu kadar yüzeyden bilmeye hakkımız yok.” Orta Asya’daki yüzyıllardır süren bir çok kan davası dinden önemlidir. Sırplar Bosna-Hersek’de en eski kan davasını güderek kanlı bir savaş yaşattılar Avrupa’nın göbeğinde. Aşiret mantığının yaygın olduğu Orta Doğu’da feodal sosyal yapı ve kültürel dokunun devamlılığı İslamiyeti biçimlendirmekte, İslamiyet yüzünden bu fark yaşanmamaktadır. Bu ülkelerin hepsinde kadın sorunu olması tesadüf değildir. Cezayir, OrtaDoğu,ran Bunu Batı bakış açısı İslamiyete bağlıyor. Öyleyse Orta Asya’da ki Türkilerde de öyle olmalı. Oysa sosyal ve kültürel şartlar Rus emperyalizmi ile etkileştiği için kadın konusu Özbekistan’da olduğu gibi özgürlük arz eder. hoşgörü konusunda Nakşıdil Sultan’dan verdiği örnek bizim Osmanlı ve çevremiz hakkında ne kadar az ili gösterdiğimizin kanıtı. Hangi İslam sorusunun altında kültür ve sosyal yapı uzanır. Kendi demokrasimizi kuralım işletelim. Türkiye sadece ideoloji ile idare ediyor, çünkü fikir üretilmiyor. özgürlüğüdür.. Ülkem benim için ne yapabilir diye sormayın ben ülkem için ne yapabilirim diye sorun der Roosvelt. Demokrasinin temeli devletten beklemek değil devletin ve toplumun kalitesini arttıracak bireyler olmaktır. Bu dünyada hiç bir zaman hazıra konamayız. Başarısız olmaktan korkar insanlar. Başarısızlık zordur ama başarmayı hiç denememiş olmak tek kelimeyle felakettir. Demokrasi daha fazla özgürlük ve daha iyi bir hayat için her zaman mücadele edebilme gücüdür. Bunlar iyidir, çünkü bir ulusun geçirdiği aşamaları temsil eder. Politik sıkıntılar, soygunlar, bunalımlar, duvarlar karşısında aklına yıkımdan başka bir şey gelmeyen halk tarihinden habersiz demektir. Türkiye tarihine yabancılaşmış ve hiç bir bilgisi yok. Tarihi bilgimiz olmadan bugünü değerlendirmemiz hep eksik ve yanlış olur. Bu ayarı bozuk bir camdan dünyaya bakmak gibi tepetaklak bir duygu. İçinde bulunduğumuz karmaşadan çıkmak ancak kendi gücümüzle mümkün. Bu karmaşadan daha iyi günlere zaferle çıkacağımıza inanmalıyız ki güçlü bir Türkiye’yi yaratalım. Her istediğimizi anında elde edemiyor olabiliriz amam cesaret ve mertlikle bizim ummadığımız başarıları yakalayabiliriz. Bir insandan söz ederken nasıl onun iyi insan olması kadar sağlam karakterinden de söz ediyorsak ülke içinde sağlam karakter ve ilkeler önemlidir. Bizim ortak ilkelerimiz nelerdir? Ortak ahlaki değerlerimiz neler? Biz sağlam bir karakteri temsil ediyor muyuz? Eğer bunları temsil edemezsek hiç bir yasa, yasak, baskı bu ülkenin iyi olmasına neden olamaz. Biz ne istediğimizi bilmiyorsak gelecek bize gülümsemez. Yasalar cehalet ve körlüğe dayanarak bir bağlılık talep etmez halkından , sadakat ve sevgiye dayalı bir yurtseverlik talep eder. Ölü geçimişin korkularından kurtulmazsak bu üstümüze serpilecek ölü toprağı olur. Nefret ve kutuplaşma ülkemizin yeni bir yüzyıla yeni ruhla girmesinin önünde engeldir. Gelin bu duvarı yıkalım. İngiliz Disrali’nin dediği gibi: Kafasını duvara vuran insanalar gördüm ama kafasını vurmak için duvar öreni görmedim. Biz kafamızı vuracak duvarları elceğizimizle örmeyelim. Özgürlüğün kaynağı insandır. Batılı ne yapar sorusunu Ahmet Hamdi Tanpınar şöyle vurgular: “ Eski Yunan’ı İran’dan , hatta tarihinin o kadar bağlı görüldüğü Mısır’ dan, Roma’ yı sayısız bir zaman masalında çalkalanan sabırlı ve sanaatkar Çin’ den, yavaş yavaş bir mevsim gibi kendini bulan Ortaçağ ile Rönesans’ ı ile Garp medeniyetini bir yığın hamlesinde hızını aldığı Müslüman medeniyetinden ayıran fark; madde karşısında gösterdiği dikkat, onun mahsülü olan şahsi tecrübe ve bu tecrübelerin birbirine eklenmesinden doğan bilgidir.”* Toplumsal uzlaşmayı sağlayacak olan kültür, toplum ve birey ilişkileri. Burada tanımak , bilmek kadar bireyin özgürlüğüne saygı var. Bunun adı zaten demokrasi. Demokrat bireyler demokrasi üretecek elbette. Toplumdaki hareket ve değişmeyi anlarsak uzlaşma üretilir. Bunun demokratik hayata geçebilmesi bireyin demokrat olmak için sistemi beklememesiyle mümkün Yeni bir dünya kuruluyor ve bilgi toplumu değişen insan ilişkilerini, eğitimi,parametreleri tartışıyor. Globalleşme yeni bir emperyalizm olarak değerlendirildi bazıları tarafından. Ne kolaycı bir bakış. Bunun doğru olmadığının kanıtı bilgi toplumunun yapılanması eylemidir. Bilgi ve enformasyon global dağılımdır. İşbirliği globalleşiyor. THY örneğindeki gibi.. Kanaatlerin, yargıların ve bildik sözlerin bileşkesi bilimsel analiz değildir. Bilgi üretimi öncelikle yöntem problemidir. Buradaki zihinsel değişim önyargıları bilgi olarak kabul etmekten vazgeçmek. Dünyada entellektüel sermayeye yatırım hızla artmakta. İdeolojik tutsaklıktan kurtulmadan zihinsel üretim mümkün görünmüyor. Türkiye bunu yapabilecek güçte eğer zihinsel üretim gerçekleştirirse rönesansını yaşaybilir. Kültür insanın temel yapı taşıdır.Doğa ve sosyal yapı içindeki yerini belirleyen bir düzenektir.İnsan bir kültür içine doğar.Doğduğu ve soluduğu bu atmosfer onun kişiliğini biçimlendirir.Bir annenin çocuğunu tutuş biçimi,emzirmesi,dokunması,ninnileri onu biçimlendiren ifadelerdir.Tıpkı ana dili gibi.Çünkü insan kültür ilişkisinin temeli dildir.Kültürün maddi üretim araçlarından biri olan dilin yazıya dökülmüş ifade biçimi de teknik bir çözümlemedir. Bu nedenle algılama ve erişim sürecimiz kültürle ve dil ile belirlenir.Zihni kalıplarımızı ve düşünme biçimimizi yaratan dil bir gelenek taşıyıcısıdır.Gelenekler gibi dil de devredilmiş bilgidir.Sözlü kültürün ürünleri şarkılar,türküler,ninniler toplumun daha önceki form ve dönüşümlerinin kanıtlarıdır.Burada kulaktan kulağa ve ağızdan ağıza dolaşan hazır deyişler vardır.Düşüncenin çekirdeği bu deyişler ve atasözleridir. Burada yüzyılların tekrarı ve ideolojisi bulunur.Sözlü kültürde yasalar bile,kalıplaşmış deyişlere,atasözlerine yerleşmiştir.Bu kalıplaşma belleğe seslenmeyen bir yoldan düşünme içerir.Bu nedenle hatırlanmaz,çünkü tüm bilgiler insan yaşamına dayanır.Oysa yazı bir soyutlama ve nesnellik getirir.Okuryazarlık kültürünün artan önemi çerçevesinde sözlü çoğunluk kültürünün kültürel ve toplumsal öneminin çökmesi yeni bir tür katmanlaşmaya neden olmaktadır.Buna bağlı olarak yenilik ve teknolojinin gerçek potansiyelinin özelleşmesi ayrıca iç hiyerarşilere yol açmıştır.Okuryazarlık gelişme formlarından biridir ve sanayi devrimiyle zorunlu olarak doğmuştur. Sözel formlardaki denetim ve otoritenin yerini teknolojinin denetlenemez potansiyeli almıştır.Oysa toplumumuzda sembol ve gelenek önemli zihinsel üretim araçlarıdır.Gelenek eylemde bir yeniden üretim sürecidir.Bu tekbiçimli bir üretim sürecidir genelde.Ama yeniden üretim olanağı bulan bir şey yaşayabilir. Türkiye Batı’nın Doğu’ya rasladığı yer olması nedeniyle “Türk” sözcüğü müslüman yerine kullanılmıştır yüzlerce yıl. Türkiye aynı zamanda Doğu’nun Batı’ya rasladığı yerdir. Bu jeostratejik konumu coğrafi değil , aynı zamanda kültüreldir. Almanya’da ya da Hollanda’da üçüncü kuşak Avrupa değerleriyle Türk kültürünün sentezini yaptıkları işlere yansıtmaktadır. Ekonomik güç olmanın yanı sıra , sanat, siyaset ve edebiyetta artık yol almaktalar. Tarihsel değişme sürecini tarihsel perspektif kullanarak temellendirebiliriz. Bu kültür tarihini de içerir. Özgün olma ve özgün üretim dinamik bir temelde mümkün. Türkiye bu dinamiklere sahip. Dinamikleri anlayacak siyasi kadrolara sahip olmaması şanssızlığı. Bize biçilen rol den kasıt bunun yabancı pasaport tarafından anlatılması olabilir. Genelde bizim pasaportumuz söylediklerimizin dinlenmesine yeterli olmamakta. Eğer Türkiye Batılı değerlerle kendi değerlerini sentezleyerek özgün bir kültürel yeniden üretimi gerçekleştirirse bu rönesans olur. Bu Türk Rönesans ‘ ı Türkiye’nin de kendine biçmesi gereken roldür. Tarihsel birikimimiz bunu yapacak kudrette. Yeter ki, zafiyetlerimiz kadar gücümüzü de görelim. Bugün dünyanın bulmaya çalıştığı “akıl ve gönül beraberliği” felsefi olarak kültürel temelimiz. Duygu ve sezgiyi akıl kadar önemseyen yeni anlayış yeni binyılın da sloganı olacak. Sevgi, sezgi ve akıl üretimi bilgi çağının felsefesiyle uyumludur. Türkiye kültürünü ve felsefesini yeni oluşmakta olan dünya için üretirken demokrat bireye değer vermek zorunda. Özgün olan toplumla çok uyumlu olan değildir. Özgün olan çatışma yaratır ama sonunda bir sentez yumağıdır. Doğumu sancılı bir sevinç içerir. “İnsan,olacaksa,kendisi için,kendisine rağmen,kendisine karşın aydın olur, kaçınılmaz biçimde,” diyen Ortega için,”Gerçek aydının özgül etkinliği gerçeği zahmetle araştırmak,bulur bulmaz da,ne pahasına olursa olsun,kendisini bin parça edeceklerini bilse, açıklamaktır;aslında “çölde feryat eden” biridir o,çünkü gerçek ancak yalnızlıkta bulunur.Aydın,halka karşı,kamuoyuna karşı,yerleşik sanılara karşı fikir yürütür.Bu nedenle yazgısı anlayışsızlıkla karşılanmak ve halk tarafından sevilmemektir.Misyonu karşı çıkmak ve kandırmaktır.” Toplumla entellektüel arasında olan bu ilişkinin durduğu ayaklar; dil, kültür ve özerkliktir.Dil zihinsel kalıpları ve düşünme biçimini üreten araçtır.Entellektüelin dille olan ilişkisi çok sıkı olduğu için toplumla ilişkisini de bence belirlemektedir. Entellektüelin kimlik sorunuyla yakın ilişkisi nin beslendiği yer siyaset arenasıdır. NEVVAL SEVİNDİ Gazeteci /yazar

Aynadaki Kadınlar

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Kadın

KADINLAR CESUR GİRİŞİMCİ Dünyanın yeni desteklemeye başladığı KOBİ’ler Türk geleneğinde var olan bir örgütlenme biçimi. KOBİ’ler dinamik ve özgürleştirici. Türkiye’nin kalbi olan KOBİ’ler ticarette %97 gibi bir oran. %3 kredilerin tamamını alan “büyükler” ve KOBİ’ler kendi yağıyla kavrulanlar.

Kadınlar ise küçük ve orta boy işletmeci olarak çok başarılı girişimciler. Üstelik hiç kredi kullanamayan ve bir çok sorunla boğuşan kadınlar inatla üretiyor. Sadece üreticilikle kalmıyor “Manisa’nın Örekli köyünün halı kooperatifini işleten kadınlar gibi pazarlama da yapıyor. Örekli köyü kadınları erkekler yönetimde başarısız olunca işi ele almışlar ve Amerika’da show-room açacak kadar ilerlemişler. Kooperatif başkanı Cennet hanım sekiz dokuz kez Amerika’ya gitmiş halıları pazarlamaya. Babalarının işlerini devam ettiren kadınlar da az değil, Trabzonda manifatura, kumaş işinden tutun Afyon Sandıklı’da mezar taşı yapan kadına kadar bir çok girişimci kadın erkek farkı gözetmeden her işte başarılı oluyor. Fabrikalarda genellikle kadın işçiler tercih ediliyor, çünkü onlar şirketlerine bağlı, vefalı ve çalışkan işçiler. Çalışan kadınların sosyal ve kültürel değerleri değişiyor, gelişiyor. Fabrikalar sadece bir iş yeri değil ayni zamanda bir sosyal alan onlar için. Davranış biçimlerini etkileyen bu alanda sosyalleşiyorlar.”* Para kazanmanın mutluluğunu tadan kadın bundan vazgeçmek istemiyor. kazandığı parayı çocuklarının daha iyi eğitimi için harcıyor. Ailenin mutluluğu için harcıyor. Kentlerde ev tarzı yemek ve yöresel mutfaklar sunan kadınlar arttı. Kadınlar canını dişine takıp ticaretin her türlü meşakkatine katlanıyor. Ev mantısı, börekleri , kekler, kurabiyeler kadınlar kentlerde çok tutuldu. Şimdi sokak köftecisinden pazarda kendi ürününü satana kadar her türlü hizmet sunuluyor. Kadınların yaşama sevincini boğan kadını eve hapseden bakışı kadınlar üreterek ve kazanarak yıkıyor. Kadın enerjisi ülkenin hizmetinde yeniden varoluyor böylece. Çünkü Türkiye’nin diğer yarısı kadın. Kadınları örgütleyen çalışmalar da çok başarılı bu alanda. İstanbul’da Ümraniye Kadın Merkezi, Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı , Valiliklerin kurduğu kadın dayanışma dernekleri ya da projeleri. yöresel el dokuma ve baskı atölyeleri yeni iş alanı açmış kadınlara, genç kızlara. Geleneğin taşıyıcısı olan kadın geleneksel tüm sanatların ve işlerin sürdürülmesini sağlıyor. Kadınlar giderek daha çok cesaretleniyor. Ekonomiye kadın işgücünü ve yaratıcılığını daha fazla katabilirsek kalkınmada başarı sağlayacağımız kesin. Ancak önümüzdeki yerel seçimlerde de görüldüğü gibi yine kadın aday yok ortalarda. Şikayet eden liderler “kadınlar istemiyor,korkuyor” diyorlar. Oysa ben ve arkadaşlarım Ka-Der(Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği)i kurduğumuzda her yandan kadınlar aday olmak için akmıştı adeta. Neden bu kadınlar partilerde istekli görünmüyor?Bence birincisi partilerin isteksizliği, ikincisi ayak oyunlarıyla korkutulmaları, üçüncüsü halim selim kadınlar aday olsun başımız derde girmesin ve muhalefet olmasın diyen anlayışın sonucu seçilen kimliklerin yetersizliği. Tuttuğunu koparan ve eğitimli, satatüsü olan kadından liderler korkuyor. Bunun sonucu kadınlar istekli değil diye rivayet yayıyorlar. Bu asla gerçeği yansıtmıyor. Bize Anadolu’nun kasabalarından bile istekli kadın aday yağmıştı, eminim onlar parti merkezlerine de koştu. Ancak yüz bulamadılar. Erkek adaylardan ve erkek muhabbetinden onlara sıra gelmedi. Kadınlarına ekonomide ve siyasette yer vermeyen bir ülke AB’ye giremez. Daha önemlisi çağdaş ligde oynayamaz. Uluslararası alan artık yaratıcı ve cesur yöneticilerin, kadın erkek farkı gözetmedikleri bir lig. *Girişimci Amazonlar , Alfa Yayınları NEVVAL SEVİNDİ

TESEV’de yaptığım

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

konuşma metni1997 Diyarbakır’daki sempozyum yoksulluk üzerineydi  

Sayfa 1 / 212»