Şubat, 2006

Avrupa Dedikleri

Şubat 21 2006Yorum Yok Kategori: Zaman

‘Özgürlüğü unut, savunmaya bak’ diyen Avrupa

Avrupa, kıta devleti oluşturmak amacıyla yola çıktı, ancak bu hayal paramparça. Brüksel’de bürokrat ve teorisyenlerin kurduğu hayali, halkların içselleştirmediği, yapılan bütün referandumlarda ortaya çıktı.

 

Kendinle Uğraş

Şubat 21 2006Yorum Yok Kategori: Zaman

Dünden bir bak bugüne

“Kendimle uğraşmaktan başkalarının eksiğine, kusuruna, hatasına bakmaya vaktim mi var?” diyenler, Kur’an ahlakıyla ahlaklanmayı bilenler, onun yasakladığı dedikodu yapma, başkalarıyla alay etme, kendini beğenip başkalarını küçük görmenin ne büyük günah olduğunu anlatırlar.

 

Ermeni-Türk

Şubat 21 2006Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Birlikte yaşadığımız günler

Samsun Bafra çok ilginç kültürel öyküleri olan bir yer. Tıpkı Anadolu’nun birçok kenti, eski kent merkezleri gibi. Bafra’da, bugün yaşayanların kültürü “72 millet birdir bize” sözüne uygun düşen eski köklere sahip.

 

Karikatürle

Şubat 7 2006Yorum Yok Kategori: Zaman

Kültürler savaşı çıkarmak isteyenler

İran’da, 1970’li yıllarda ilk gittiğimde Peygamberimiz’in resmi olan altın kolyeleri görünce çok şaşırmıştım. Bir yüzünde Hz. Ali diğer yüzünde Peygamberimiz vardı.

 

Kadın imajı

Şubat 7 2006Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Çalışır yaşarız erkek ve dişi

Batman yeniden intiharlarla gündeme geldi. Kadınların kendini intiharla ifade ettiği, çaresizliğini gösterdiği tepkiyi en çözümsüz şekilde gerçekleştirmesi Türkiye’nin düşünmesi gereken sosyal bir fenomen.
 

Diyalogue Avrasia

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: EN

Some people see the things as if, and ask why? They want to search what it is under. We dream about the things which did not happen before and occurred.

We are saying that: Why not? It is the right time. Let’s do it together. We should have courage and big dreams, asking for the impossible. With a heart, falling in love with the differences. Each of us is different. For millions of years we haven’t seen any duplicate of anybody. Each of us is arriving on earth as a unique and significant DNA. This makes all of us significant on earth. All of us are the member of the humankind family. We are brothers and sisters to each other. Sufism states that “There are many ways of reaching god, which equals to number of people on earth” 6 billion ways of reaching god is our common root of tolerance in our culture. Avrasya which is the mother land of hundreds of culture, remarkably colored geography is the land of us. We are living next to each other. Hundreds of language, body, sound and culture are erupting from all sides of us. We created a dialog project for this mosaic of differences: DA, Dialog Avrasya Magazine. DAP Dialog Avrasya Platform. We will take our roles on this stage all together. Today on earth all of us are dependent to each other. This means cooperation. DA magazine has been published since four years. It is printed in both Moscow and Istanbul. Our partner in Moscow is Lenin Library. We are working together with our Slav friends. Several times Turkish and Slav folks get together in DAP. We chat. We created projects in the beauty of Antalya. We made plenty activities in several countries of DAP members of Avrasya geography. Our hearts beat together. We reconcile our differences. Today, is reconciling and cooperation day. DAP is taking its responsibility as a civil activist group and international organization. In November we will meet again with all country committees. A new term will start. DA is one of the most important pages of these works. Because literature, art, poem, novel, cinema are our architectures of our souls. We are trying to introduce soul worlds of Turkish and Slav folks by translating many documents from other countries to the Turkish readers. I hope that many books of Turkish authors will be translated to your languages. We can join more than before. Our joining glue is love. Our hearts which are joined with love, are calling each other “I have dream”. Let’s make real our dream. Let’s give hand to hand in order to create more secure and happy world. Let’s construct our future with DA project. Let’s open the doors of opportunities for our next generations.

Türk Kadın Öncüler

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Politika

Ö N C Ü L E R TÜRK TARİHİNE İMZA ATAN KADINLAR TÜRKİYE’DE VE DÜNYADA İLKLER Kadın Eserleri Kütüphanesi 2004 ajandası

Avukat: Süreyya Ağaoğlu.. Bakan Prof. Dr. Türkan Akyol.. Başbakan Prof. Dr.Tansu Çiller Belediye Başkanı: Müfide İlhan..Belediye Başkanı: Sadiye Ardahan..Büyükelçi: Filiz Dinçmen…Çöpçü: Elif Yazgandır.. Danıştay Başkanı: Füruzan İkincioğulları.. Danıştay üyesi: Şükran Esmerer.. Dışişleri görevlisi: Adile Ayla.. Dişhekimi: Ferdane Bozdoğan Erberk.. Doktor: Safiye Ali.. Dünya güzeli Keriman Halis.. Eczacı: Rukiye Kanat Arran.. Emniyet müdürü: Feriha Sanerk.. Fotoğrafçı: Semiha Es.. Gazeteci: Selma Rıza.. Genel müdür: Mükerrem Aker.. Hakim: Suat Berk.. Hazine Genel Müdürü: Aysel Gönül Öymen.. Hemşire: Esma Deniz.. Hesap Uzmanı: Müşeref Çallılar – Güzide Amark.. Heykeltraş: Sabiha Bengütaş.. Jet pilotu: Leman Altınçekiç.. Karakol Amiri: Nevlan Kulak-..Kaymakam: Özlem Bozkurt.. Kimyacı: Prof. Dr. Remziye Hisar.. Makinist: Seher Aytaç.. Milli Eğitim Müdürü: Güler Karakülah.. Milli maç hakemi: Lale Orta-.Muhtar: Mühendis Müzeci: Seniha Sami.. Orman mühendisi: Binnaz Zehra Sert.. Petrol mühendisi: Halide Ural Türktan.. Pilot: Sabiha Gökçen.. Polis memuru: Betül Diker-. Profesör: Prof. Dr. Fazıla Şevket Giz.. Radyo spikeri:Emel Gazimihal.. Rektör: Prof. Dr. Safet Rıza Alpar.. Savcı: Işıl Tüzünkan Koçhisarlıoğlu.. Savcı: N. Meliha Sanu.. Sayıştay üyesi: Fahrünisa Etmen.. Sendika başkanı: Dervişe Koç.. Subay: Ülkü Sema Toksöz.. TBMM başkanvekili: Neriman Neftçi.. Tv Spikeri: Nuran Devres.. Vali: Lale Aytaman.. Veteriner: Sabire Aydemir.. Yargıtay üyesi: Melahat Ruacan.. Yüksek idare mahkemesi Bşk: Firdevs Menteşe.. Yüksek mimar: Münevver Gözeler.. Yüksek mühendis: Sabiha Ecebilge.. Zabıta memuru: Afife İpek.. Ziraat mühendisi: Nezahat Süer SORBONNE ÜNİVERSİTESİNDEN MEZUN İLK TÜRK KADINI TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN İLK KADIN KİMYACISI PROF. DR. REMZİYE HİSAR Prof. Dr. Remziye Hisar, birçok ilke imzasını atmış bir Türk kadını. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın kimyacısı olmasının yanısıra, Fransa’nın Sorbonne Üniversitesi’nden mezun olan ilk Türk kadını.. 1992 yılında yitirdiğimiz Remziye Hisar, tipik bir Cumhuriyet kadınıydı. Dünyaca ünlü fizikçi Feza Gürsey ve Milletlerarası Pisikoloji Cemiyeti’nin tek Türk azası psikiyatrist Deha Hanım’ın annesi Remziye Hisar, 1902 yılında Üsküp’te dünyaya gelmişti.. Davutpaşa’daki üç yıllık Mekteb-i İptidayiyi bir yılda başarıyla tamamlayıp mezun olmuş ve dokuz yaşında ilk şahadetnamesini almıştı. Daha sonra, İttihat ve Terakki Mektebi ve Emirgan, İnas Rüştiyesi’ne devam eder. Çok sevdiği Türkçe öğretmeninin İstanbul Darülmuallimatı’na transfer olmasıyla, öğrenimini bu okulda sürdürür. 15 Temmuz 1919 tarihinde bu okulun Darülfünun’a hazırlamak üzere oluşturduğu iki sınıflık bölümünden birincilikle mezun olur. Sınıfın iyi öğrencileri arasında yeralan Remziye Hisar, küçük sınıflardaki öğrencilere geometri ve matematik dersleri vermeye başlar. Mezun olmasının ardından Darülfünun’un kimya bölümüne kaydını yaptıran Remziye Hisar, kimya bölümünü yeğlerken Türkiye’yi temsil eden bir ismin bulunmamasının kendisini üzmüş olmasından ötürü seçtiğini yakınlarına anlatır. Kız öğrencilerin erkek öğrencilerden ayrı saatlerde ders aldığı bu dönemde, öğretmeni ve okul arkadaşlarıyla birlikte Bakü’ye gider. Ve birden bire bir savaşın tam ortasında bulur kendisini. Kafkasya’daki savaşlar ve Bakü’de kendilerine gereksinim olmadığını öğrenmek bile onu yıldırmaz ve bir erkek öğretmen okulunda öğrencilere ders verir. Ancak, terslikler ve şanssızlıklar birbirini izler Sovyet Rusya’nın Azerbaycan’ın bağımsızlığına son vermesi ile orada tanışıp evlendiği eşi Doktor Reşit Süreyya Gürsey ile birlikte İstanbul’a döner. İlk çocuğunu dünyaya getirmesinin ardından, Adana’da Darülmuallima’ya müdür olarak tayin olan Remziye Hisar, çocuğunu annesine bırakarak Adana’ya gider. Güç koşullarda çalışmasını sürdürmek zorunda kalan Hisar, eşinin tedavi için Paris’e gitmesinin ardından, bilgisini geliştirmek için Paris’e gider. Adını bilim dinyasında duyurmak amacı ile Sorbonne’da kimya bölümünde öğrenim görmeye başlar. Biyokimya sertifıkası alan Hisar, Paris’te Maarif Vekaleti’nin verdiği bursla öğrenim görür. Doktorasına başlayacağı dönemde bursu kesilen Hisar, Erenköy Lisesi’ne kimya öğretmeni olarak atanır. Öğrenimini yarım bırakmak zorunda kalarak yurda dönen Remziye Hisar, zorlu bir çaba sonucunda doktorasını yapmak üzere 1930 yılında yeniden Paris’e gider. Eşinden boşanan ve Paris’e kızı ve kardeşiyle giden Remziye Hisar, günlerini çalışmaya verir. Doktora tezini tamamlamasının ardından, Türkiye’ye döner. 1933 – 1936 yılları arasında İstanbul Üniversitesi’nde kimya ve fıziko kimya doçenti olarak görev yapar. Daha sonra, Ankara Hıfsısıhha Müessesesi’ne farmakodinami şubesi hayati kimya mütehassısı olarak atanır. 1947 yılında İTÜ Makine ve Kimya doçentliği görevine başlayan Hisar, 1959 yılında profesör olduktan sonra 1973 yılında da, emekliye ayrılır. KUMARI YASAKLAYAN İLK KADIN MUHTAR ATATÜRK’ÜN ÖDÜLLENDİRDİĞİ KADIN GÜL ESİN AYDIN 1933 yılında Türkiye’nin ilk kadın muhtarı seçilen Gül Esin Aydın, Çine İlçesi, Karpuzlu Bucağı’nın muhtarlığını yaptığı dönemde Atatürk tarafından ödüllendirilmiştir. Muhtar olmasının ardından kahvehanelerde kumar oynamayı yasaklayan Gül Esin, kız kaçırma olaylarını önlemiş ve nikah işlerini düzene sokarak da büyük başarı elde etmişti. KORE SAVAŞINI GÖRÜNTÜLEYEN KADIN İLK TÜRK KADIN FOTOĞRAFÇISI SEMİHA ES 1956 yılında Tifdruk tekniği ile basılan Hayat Dergisi fotoğraf dünyamıza yeni değerler kazandıran bir dergi oldu. Derginin birinci sayısında Hikmet Ferudun Es’in Malatya’dan yolladığı bir yazı dizisi yayınlanmaya başlamıştı. Bu röportajı fotoğraflarıyla zenginleştiren ise; Semiha Es idi.. Bu ikili daha sonra, Kongo, Hollywood yıldızları, kadın gözü ile Tahran isimli çalışmalara Hayat Dergisi bünyesinde imza attılar. 25 Temmuz’da Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’nda Kore Savaşı’na katılmak üzere 4 bin 500 kişilik silahlı birliğin Birleşmiş Milletler emrine verilmesi kararlaştırıldı. Hürriyet Gazetesi, savaşın görüntülenmesi için, Semiha Es’i görevlendirdi. 11 Kasım 1950 tarihinde gazetede verilen Kore eki ile Türkler savaşı Semiha Es’in objektifınden izleme olanağına kavuştu. İLK KADIN DOKTOR KURTULUŞ, BALKAN VE 2. DÜNYA SAVAŞLARININ DOKTORU SAFİYE ALİ Osmanlı İmparatorluğu döneminde çeşitli hizmetleriyle tanınmış bir ailenin kızı olan Safiye Ali, 1891 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiş, özel eğitiminin yanısıra Amerikan Kız Koleji’nden mezun oldu. Balkan savaşı günlerinde cepheden getirilen pekçok yaralıyı görüp doktor olmaya karar verir. Ancak; onun bu isteğini gerçekleştirmek zor olacaktı. Çünkü; o yıllarda bir kadının tıp öğrenimi görmesi olanaksızdı. Oldukça yetenekli ve başarılı bir kişi olarak dikkatleri çeken Safiye Ali, dönemin Maarif Vekili Şükrü Bey’in desteği ile Almanya’ya tıp eğitimine gönderilir. Bu ülkede kadın ve çocuk hastalıkları üzerine ihtisas yapan Safiye Ali, Kurtuluş Savaşı’nın sona erdiği günlerde yurda döner ve hemen işe başlar. Kısa sürede Cağaloğlu’nda açtığı klinikte tedaviye başlayan Safıye Ali, o dönemin ünlü doktorlarından Besim Ömer Paşa, Akil Muhtar ve Operatör Emin Bey’den büyük destek görerek süt ve bakımevlerinde çalışır. Ayrıca Türkiye’yi yurtdışındaki tıp kongrelerinde temsil eden Safiye Ali, bir zaman sonra sağlık nedeniyle eşiyle birlikte Almanya’ya gider ve mesleğini burada sürdürür. İkinci Dünya Savaşı günlerinde Almanya’da yara alanların ve hastaların bakımını üstlenen Ali, savaşın ardından Türkiye’ye döner. Yakalandığı kanserden kurtulamayan Safıye Ali, 1952 yılında yaşamını yitirir. İLK AVUKAT SÜREYYA AĞAOĞLU Yassıada’da hukuk profesörü babasını savundu..Hür Fikirleri Yayma Derneği’nin kurucusu..Çocuk Dostları Derneği’nin kurucusu..Milletlerarası Hukukçular Komisyon’u üyesi..Milletlerarası Barolar Birliği Yönetim Kurulu İdari Heyeti Üyesi.. Yazar.. Kadın hakları savunucusu.. Süreyya Ağaoğlu, tarihimize ilk kadın avukat olarak geçmiştir. 1989 yılında 85 yaşında yitirdiğimiz Ağaoğlu, yaşadığı dönemin en cesur entellektüel kadınlarından birisiydi. 58 yıl süreyle avukatlık yapan Süreyya Ağaoğlu, hukuk Profesörü Ahmet Ağaoğlu’nun kızıydı. Lise yıllarında sınıfta cumhuriyet rejiminden söz ettiğinde, arkadaşlarının: gavur olarak çağırdığı Süreyya Ağaoğlu, avukat olmayı kafasına koyar. Hukuk fakültesine kaydını yaptırmak istediğinde ise; engellerle karşılaşır. O yıllarda kız öğrenci olmadığından, üniversitenin rektörü olan Haldun Taner’in babası Selahattin Bey’e başvurur. Dönemin kadınlarının henüz çarşafla dolaştığı bir zamanda başını bile kapatmadan görüşmeye giden Ağaoğlu, Selahattin Bey’e fakülteye girmek istediğini söylediğinde, odanın içinde kahkahalar yankılanır. Ancak; Süreyya Ağaoğlu, bu direnişin ardından kendisi gibi avukat olmak isteyen 3 arkadaşını daha götürünce, Size hemen fakülteyi açalım cevabını alır. O yıllarda öğleden önce erkeklere, öğleden sonra ise; kadınlar ders izleyebiliyor ve oldukça da yorucu olduğundan, fakültenin çabası yalnızca bir dönem sürmüş. Başını kapatmamakta direnen Ağaoğlu’na erkekler, Başını açma dediklerinde verdiği yanıt: Ben açıyorum, sen bakma oluyormuş. Hukuk Fakültesi’nden mezun olan Süreyya Ağaoğlu, avukatlığının yanısıra sıkı bir kadın hakları savunucusu olur. 1948 yılında Berlin, Milletlerarası Hukukçular Komisyonu Üyesi olan Ağaoğlu, Hür Fikirleri Yayma Derneği, Çocuk Dostları Derneği’nin de kurucusu.. 1949 yılında Milletlerarası Barolar Birliği Yönetim Kurulu İdari Heyeti’ne seçilen Ağaoğlu, 1960 ihtilalinin ardından Yassıada Davaları’nda babasının avukatlığını üstlenerek hukuk savaşı verir. Süreyya Ağaoğlu, Adli Mülahazat adlı İngilizce bir etüt, Londra’da Gördüklerim ve Bir Hayat Böyle Geçti isimli kitapların yazarı. İLK KADIN HEYKELTRAŞ SABİHA BENGÜTAŞ Heykellere şekil veren ilk kadın parmakları Sabiha Bengütaş’a ait. O Türkiye’nin ilk kadın heykeltraşı olarak tanınıyor. Atatürk, İsmet İnönü, Abdülhak Hamid, Ahmet Haşim, Bedia Muvahhit gibi tarihte iz bırakan pekçok kişi onun parmaklarında yoğurduğu çamurla abideleşti. 1910 yılında dünyaya gelen Sabiha Bengütaş, babasının Şam’da görevlendirilmesiyle eğitimini Şam’da Fransız Katolik Okulu’nda yapmış. İstanbul’a dönmelerinin ardından Köprülü Fuat Paşa Okulu’na devam edip mezun oldu. Küçük yaşlarda güzel sanatlara ilgi duyduğundan henüz liseyi bitirmeden 16 yaşındayken Sanayi-i Nefise Mektebi in resim bölümüne kaydolmuş. Kendi kendisine antik bir büstü kopya eden Sabiha Bengütaş’ın bu yaptığını gören heykel öğretmeni, kendisinin yaptığına başta inanmadıysa da, daha sonra ikna olunca onu destekleyip okulun heykel bölümüne ilk kız öğrenci olarak alınmasına yardımcı oldu. Yeteneği kısa sürede farkedilen Bengütaş, okulunu birincilikle bitirdi. Roma Güzel Sanatlar Akademisi’nde ihtisas yaptı. İtalya’da büyük deneyimler kazanan Sabiha Bengütaş, Taksim Meydanı’ndaki Atatürk abidesini yapan ünlü İtalyan heykeltraş Canoci’nin asistanlığını yaptı. Abdülhak Hamid’in torunu Emin Bey ile evlenen Sabiha Bengütaş, kocasının diplomat olması nedeniyle birçok yabancı ülkede bulundu, mesleğini bu ülkelerde sürdürdü. Geleneksel Galatasaray sergisine 1925 yılında katılan ilk kadın sanatçılardan biri olan Bengütaş, 1938 yılında Atatürk ve İnönü için açılan heykel yarışmasında birincilik aldı. Atatürk heykeli Çankaya Köşkü’nün bahçesinde, İnönü heykeli ise; Mudanya’da bulunmaktadır. Uzun yıllar çalışmasını sürdüren Bengütaş, 1992 yılında yaşamını yitirdi. (Sabiha Hnm,1910 Yilinda dogmustur.Duzeltmenizi dilerim. Vet.Hek.M.Hakan Boyar ) Izmir
Gönderen Boyar’a teşekkürler İLK KADIN MUHASEBECİ İLK KADIN BANKA MÜDÜRÜ İLK KADIN EKONOMİ DOKTORU ATATÜRK’ÜN YURTDIŞI EĞİTİMİNE GÖNDERDİĞİ KADIN İCLAL ERSİN Türkiye’de kadın olarak pekçok ilke imzasını atan İclal Ersin, ilk kadın muhasebeci, ilk kadın banka müdürü ve ekonomi doktorudur. 1928 yılında Türkiye İş Bankası’nda muhasebeci olarak göreve başlayan İclal Ersin, İş Bankası’nın kurucusu Celal Bayar tarafından Atatürk’e ilk kadın muhasebeci olarak tanıtılınca, Atatürk’ün ilgisini çekmiş, en büyük arzusunun yurtdışında eğitim almak olduğunu söylemesi üzerine, Türk kadınının gelişmesine ve iş yaşamında yer almasına çok önem veren Atatürk tarafından 1939 yılında Cenevre’ye eğitime gönderilir. Türkiye’de meslek gelirlerinin vergilendirilmesi başlıklı tezini Fransızca olarak hazırlayıp doktorasını tamamlar ve 1941 yılında Türkiye’ye dönüp Türkiye’nin ilk iktisat doktoru ünvanını elde eder. İş Bankası’nın Ankara Merkez Şubesi’nin Teftiş Servis Şefliği, İstanbul-Beyoğlu ve Galata şubelerinde kontrolörlük görevlerinin ardından, 1953 yılında açılan İş Bankası Nişantaşı Şubesi müdürlüğü görevine atanır ve on yıl süreyle bu görevde kalır. Böylece Türkiye’nin ilk kadın banka müdürü ünvanını da elde etmiş olur. İLK KADIN SAVAŞ PİLOTU ŞENAY GÜNAY Türkiye’de uçağa binen ilk kadın Belkıs Şevket Hanım’dır. (1912) Türkiye’nin ilk uçağını kullanan kadın ise; Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçe’dir. Türkiye’nin ilk kadın askeri pilotu yine Sabiha Gökçe’dir. Atatürk’ün Türk kadınının her alanda başarılı olabileceğine inandığını, buna örnek olarak da kendisini yetiştirmek istediğini söylemesi üzerine 1935 yılında havacılığa başlayan Sabiha Gökçen, Sovyetler Birliği’nde Yüksek Planör Okulu’nu bitirdikten sonra, planör öğretmenliği yaptı. Türk havacılık tarihi ilerleyen yıllarda başka kadın pilotları da yetiştirdi. Bunlardan birisi var ki, bir ilke imza attı. Şenay Günay, ilk kadın savaş pilotumuz olarak tarihe geçti.Demokrat Merkez Parti’nin kurucu üyelerinden de olan Şenay Günay, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin ikinci sınıfında okurken, Hava Harp Okulu’na kız öğrenci alınmasına dair çıkan yasadan yararlanarak 1956 yılında bir kız arkadaşı ile birlikte Hava Harp Okulu’na girer. İki yıl eğitim alan Günay,Asteğmen olarak mezun olduktan sonra; İzmir-Gaziemir’deki Uçuş Okulu’na gider. Bu okuldan sonra; Eskişehir Jet Filo Komutanlığı’nda eğitimine devam eden Günay, jet brövesi alarak jet pilotu oldu ve 22 yıl süreyle Türk Hava Kuvvetleri’nde hizmet gördü. İLK KADIN SENDİKACI ZEHRA KOSOVA DURMAZ 13 GÜN İŞKENCEDE KALAN, 45 GÜN FALAKAYA YATARILDIĞINDAN 6 AY TEDAVİ GÖREN, TÜTÜNCÜLER KRALİÇESİ Zehra Kosova Durmaz, Türkiye’nin ilk kadın sendikacısıdır. 1928 yılında illegal bir tütün işçisi olarak ilk sendikal faaliyete başlayan Durmaz, çalışmalarını 1946 yılında Ferit Kalmak başkanlığında tütüncüler kendi sendikalarını kurana değin yoğun ve illegal biçimde sürdürdü. Sendikacılık yaptığı dönemde 13 gün işkencede kalan Durmaz, 45 gün falakaya yatırılmış ve bu nedenle 6 ay tedavi görmüştür. 1950 yılında sendikanın kapanmasıyla birlikte tutuklanan ve 1951 yılında 16 ay Harbiye Askeri Cezaevi’nde tutuklu kalan Durmaz, hapisten çıkınca sendikal yaşama yeniden dönmüştür. İLK KADIN MUHABİR İTTİHAT VE TERAKKİ CEMİYETİNİN TEK KADIN ÜYESİ SELMA RIZA Selma Rıza, ilk kadın gazetecidir. Avusturya’lı bir anne ve Türk bir babanın kızı olan Selma Rıza, Osmanlı döneminin kültür ağırlıklı bir ailenin kızıydı. 1877 yılında ilk Osmanlı Parlamentosu’nda görev almış olan babası Ali Rıza Bey, diplomat olarak görev yaptığı Avusturya’da tanıştığı ve daha sonra müslüman olan Naile Hanım ile evlenir. Yedi çocuğu olan çiftin, en küçük kızları olan Selma Rıza, özel öğretmenlerin denetiminde dersler alır ve 19. yüzyıl sonlarına doğru ailesinden gizli olarak İstanbul’dan kaçar ve Paris’te bulunan Jöntürk liderlerinden ağabeyi Ahmet Rıza’nın yanına gider. Sorbonne Üniversitesi’ne giden Selma Rıza Paris’te yaşadığı 10 yıl boyunca Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye olur. Bu cemiyetin tek kadın üyesi olan Selma Rıza, Fransızca olarak Paris’te yayınlanan Meşveret Gazetesi de ve Türkçe olarak yayınlanan Şura-yı İmmet gazetesinde çalışır. 1908 yılında Meşrutiyet’in ilanının ardından İstanbul’a dönen Selma Rıza, dönüşünden sonra gazetecilik yapmadı ancak, Kızılay’ın kurulması için çalışmalara katıldı. Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti olarak bilinen bu kuruluşun yönetimindeki fikirler ile hemfikir olmayınca 5 yıl boyunca genel sekreterliğini yaptığı bu kuruluştan ayrıldı. 1931 yılında 59 yaşında ölen Selma Rıza’ın kaleme aldığı iki romanı var. TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN İLK KADIN BAKANI Prof.Dr. TÜRKAN AKYOL Cumhuriyet döneminin ilk kadın bakanı, 1971 yılında kurulan partilerüstü Nihat Erim Hükümeti’nde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı olarak görev alan Prof. Dr. Türkan Akyol, Başbakan Nihat Erim tarafından parlamento dışından atanmıştı. Bakanlığının sekizinci ayında hükümet içinde çıkan anlaşmazlıklardan ötürü 11 Bakan ile birlikte görevinden istifa eden Akyol, istifasının ardından Ankara Üniversitesi Rektörlüğü’ne seçildi ve 1983 yılında SODEP’in kurucusu olarak siyasete atıldı. Halen serbest doktorluk yaparak yaşam sürdürmektedir. İLK KADIN BÜYÜKELÇİ FİLİZ DİNÇMEN Filiz Dinçmen, 1939 Zonguldak doğumlu. Ankara Kız Lisesi’ni bitirdikten sonra; Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olan Dinçmen 1961 yılında Dışişleri Bakanlığı, BM Dairesi 3. katibi oldu. 1982 yılında Hollanda Lahey Büyükelçisi olan Dinçmen, 1984 yılında Strasbourg’da Avrupa Konseyi Türkiye Daimi Temsilcisi oldu. 1988 yılında ise; bakanlığın ilk kadın müsteşar yardımcısı ve 1991 yılında bakanlık sözcüsü oldu. Filiz Dinçmen’e göre kadın katkısı olmazsa ülke kalkınamaz. Kadınların Türkiye’de tüm haklara ulaşması ve toplumun gelişmesine, kalkınmasına yardımcı olmaları, bu yolda sorumluluk yüklenmeleri bir zorunluluktur. İLK KADIN MÜZECİ SENİHA SAMİ Türkiye’nin ilk kadın müzecisi Seniha Sami’dir. Türkiye’de Batılılardan sonra;başlayan müzecilikte Cumhuriyet tarihinin ilk uzmanlık görevini alan kadın müzeci Seniha Sami’nin ailesinden gelen bir birikimi vardı. 1886 yılında dünyaya gelen Seniha Sami, küçük yaşlarda Türkçe’nin yanı sıra İngilizce, Fransızca ve Farsça’yı öğrendi. Atatürk’ün Cumhuriyet’in ilk yıllarında eğitime yön vermek üzere Amerika’dan getirttiği profesörlerin eserlerini tercüme eden Seniha Sami, Topkapı Sarayı Müzesi’nin yönetimine atanarak ilk kadın müzecimiz olmuştur. İLK KADIN MİLLETVEKİLİ BENAL ARIMAN Seçilme hakkını kullanan ilk kadın olan Benal Arıman, 1935 yılında Atatürk’ün meclisinde bileğinin hakkıyla kazanan ilk kadın milletvekilidir. İzmirli gazeteci Tevfik Nevzat Bey’in kızıdır. Sorbonne Üniversitesi’nde edebiyat eğitimi alan Arıman, daha sonra İzmir’de Halk Partisi’nde görev almış, kadınların partilere girmediği o yıllarda, latin alfabesinin öğrenilmesi ve yaygınlaşabilmesi için çaba harcıyordu. Daha sonra, milletvekili seçilen Arıman, belediye ve parti üyeliğinden sonra, bir kadın olarak konumundan ötürü hiçbir rahatsızlık yaşamamış olduğunu dile getirmektedir. 16 yıl süreyle kadın milletvekili olarak görev yapan Benal Arıman, hamileliği döneminde yıllık izinlerini kullanıp gizlice doğum yapmış ve hamileliği esnasında TBMM’de bulunmamayı uygun görmüştür. İLK KADIN HEMŞİRE ESMA DENİZ Esma Deniz, 1924 yılında Amerikan Hastanesi Hemşirelik okulunu bitirmesinin ardından, Amerika’da New York Columbia Üniversitesi, Teachres Colege’e giden Deniz, 1929 yılında mezun olduktan sonra, bir yıl Amerika’da kalarak çalışmasının ardından yurda dönerek hemşireliğini sürdürdü. Esma Deniz, 73 yılını hemşireliğe adadı. 95 yaşında hayata gözlerini yuman Deniz, 1943 yılında açılan Türk Hemşire Derneği’nin kurucularından olup bu derneğin 18 yıl süreyle başkanlık görevini üstlendi. Türk hemşirelerini Uluslararası Hemşireler Birliği’nde temsil eden Esma Deniz, Türkiye’nin Toplum Sağlığı Hemşiresi ünvanına sahipti. Kızılay Özel Hemşirelik Lisesi’nin organizasyonunda görev aldı. Florence Nightingale Hemşirelik Okulu’nun kurulmasına da katkılarda bulunmuştu. Türk kadınının ilkleri Yayınlandığı ilk günden bu yana büyük ilgi gören kadın dergisi Biba, ekim sayısında yine birbirinden çarpıcı konularla dolu. Biba, son sayısında Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihe adını yazdırmış kadınlarını inceledi. İlk kadın muhtardan belediye başkanına, ilk tiyatro sanatçısından ilk güzellik kraliçesine kadar, Türk kadınının tüm ‘‘ilk’’lerini inceleyen Biba’da Mustafa Sandal’la yapılmış sıradışı bir röportaj da var. Cumhuriyet tarihindeki ilk kadınlar şunlar: İlk alfabenin yazarı: Melahat Uğurkan İlk avukat: Süreyya Ağaoğlu İlk bakan: Prof. Dr. Türkan Akyol İlk başbakan: Prof. Dr. Tansu Çiller İlk belediye başkanı: Müfide İlhan İlk büyükelçi: Filiz Dinçmen İlk Danıştay Başkanı: Füruzan İkincioğulları İlk Danıştay üyesi: Şükran Esmerer İlk diş hekimi: Ferdane Bozdoğan Erberk ilk doktor: Safiye Ali İlk dünya güzeli: Keriman Halis İlk eczacı: Rukiye Kanat Arran İlk emniyet müdürü: Feriha Sanerk İlk hakim: Suat Berk İlk hazine genel müdürü: Aysel Gönül Öymen İlk hemşire: Esma Deniz İlk hesap uzmanı: Müşerref Çallılar ve Güzide Amark İlk heykeltıraş: Sabiha Bengütaş İlk hukukçu: Beraat Zeki Üngör İlk jet pilotu: Leman Altınçekiç İlk karakol amiri: Nevlan Kulak İlk kaymakam: Özlem Bozkurt İlk kimyacı: Remziye Hisar ilk makinist: Seher Aytaç İlk milli eğitim müdürü: Güler Karakülah İlk milli maç hakemi: Lale Orta İlk muhtar: Gül Esin İlk müzeci: Seniha Sami İlk opera sanatçısı: Semiha Berksoy İlk orman mühendisi: Binnaz Zehra Sert İlk otomobil yarışçısı: Samiye Morkaya İlk petrol mühendisi: Halide Ural Türktan İlk pilot: Sabiha Gökçen ilk polis memuru: Betül Diker İlk profesör: Dr. Fazıla Şevket Giz İlk radyo spikeri: Emel Gazimihal İlk savcı: Tüzünkan Koçhisaroğlu İlk sayıştay üyesi: Fehrunisa Etmen İlk senatör ve elçi: Adile Ayda İlk sendika başkanı: Dervişe Koç ilk subay: Ülkü Sema Toksöz İlk TBMM başvekili: Neriman Neftçi İlk Türkiye güzeli: Feriha Tevfik İlk TV spikeri: Nuran Devres İlk vali: Lale Aytaman İlk veteriner: Sabire Aydemir İlk yargıtay üyesi: Melahat Ruacan İlk yüksek mahkemesi başkanı: Firdevs Menteşe ilk yüksek mimar: Münevver Gözeler İlk yüksek mühendis: Sabiha Ecebilge Cumhuriyet tarihinin ilk güzellik kraliçesi 1929 yılında yapıldı ve Feriha Tevfik kraliçe seçildi. İlk kadın vali Lale Aytaman. İlk kadın bakan Türkan Akyol. Cumhuriyet tarihinde ilk kez sahneye çıkan kadın sanatçı Bedia Muvahhit Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen, aynı zamanda cumhuriyetin ilk kadın pilotu unvanını taşıyor. Kaynak : internet (torlakon.com) Hangi Fatma: KUVVACI mi – ROMANCI mi? Adi: Fatma Seher ERDEN Lâkabi: Kara Fatma Dogumu: 1888 Erzurum Hemsehrisi olan Nene Hatun(1857- 22 Mayis 1955) ile cogu kez karistirilir. Vefatlari da ayni yila denk gelir(Fatma Seher- 2 Temmuz 1955 Istanbul). Nene Hatun 98 yasinda, Fatma Seher ise 67 yasinda vefat eder… Binbasi olan esi Dervis Bey’le beraber Balkan Harbine katilir Fatma Seher Hanim. Esinin sehid dusmesinin ardindan, Kuvayi Milliye’de gorev almak icin Ataturk’un pesine duser. Gorusme sirasinda Mustafa kemal ona adini, silah kullanmayi, ata binmeyi bilip-bilmedigini, savastan korkup-korkmadigini sorar. Fatma Seher’in verdigi cevaplar Mustafa Kemal’i memnun eder ve “Kara Fatma, butun kadinlar keske senin gibi olsaydi” der. Bu olaydan sonra Fatma Seher Hanim’in adi “Kara Fatma” olarak kalir. Daha sonra Mustafa Kemal eline aldigi bir kâgida bazi notlar yazarak Kara Fatma’ya verir ve “Haydi goreyim seni, verdigim talimati unutma, bir an evvel Istanbul’a git, hazirlan ve ise basla” der. Fatma Seher Hanim, Mustafa Kemal’in bu istegi uzerine Sivas’tan hemen Istanbul’a gecer. Kizi Fatma, oglu Seyfettin ve iki kardesiyle birlikte Milli Mucadele’nin icindedir O gayri. Kiziyla ilgili soyle soyler: “- Bu kiz da deli midir, nedir bilmem. Simdiye kadar yanimdan hic ayrilmadi. Onu ekseriya Izmit’te birakiyordum, fakat durmuyor, neferlerin pesine takilarak tâ siperlere kadar geliyordu. Kac defa harb ederken bana ve askerlerime mataralarla su tasimistir. Bu carpismada zavalli kiz sag elini kaybetti. Simdi Izmit’tedir”. Kahramanimizin gazi kizi ise istirahat etme derdinde olmadigini soyle belirtir: “Bana kucuk bir tabanca ayarla. Sag elim yok ama, sol elle pek guzel atiyorum anne!”… Istiklâl Harbimiz boyunca hemen butun cephelerde erkeklere tas cikartircasina mucadele eden Kara Fatma, bircok bolgenin dusmandan kurtarilmasinda onemli gayretler ve basarilar gostermis; Buyuk Taarruzda Yunanlilara esir dusmus ve turlu iskenceler gormus olmasina ragmen kacip kurtulmasini bilmis; dusman yurttan temizlendikten sonra da “Ustegmen” rutbesiyle emekli edilip maasa baglanmis; O ise “Para icin degil, vatan icin savastim” diyerek maasini Kizilay’a bagislamis; fakat ne yazik ki hayati, diger bircok gercek kahramanimizda oldugu gibi buyuk sIkintilar, cileler ve sefaletler icinde gecmistir. (*) Kara Fatma, 1930′lu yillarda buyuk bir perisanlik icerisindeydi. Bu yillarda kendisiyle gorusme yapan gazeteci Mekki Sait Bey’e aci ve uzuntu icersinde sunlari anlatmistir: “Isten bahsediliyor… Is bulamiyorum ki… Kapicilik, kolculuk bulsam copculuge de raziyim. Kizimla torunlarima bakayim. — Kac Yasindasin? — 55 yasindayim. Askere 24 yasinda(1912 Balkan Harbi) girdim. Seferberlikte Kars, Kagizman, Bayazit taraflarinda calistim. 275 kisilik bir cetenin reisi idim. Istiklal Harbi’nde Garp Cephesi’nin hemen her tarafinda bulundum. Bereket Alakaya taarruzunda, sonra Duzce’de eskiya ile musademede, Sivrihisar’da, bir de Degirmendere’de yaralandim. Bunlardan baska ufak tefek siyriklar, cizikler onlari saymiyorum. Kizimin parmaklarini da sarapnel kesti. Zavalli yari deli vaziyettedir. Yetimleri bana kaldi. Calistigim surece amirlerimin takdirlerini kazandim. Butun sefaletimi unutturan, beni yasatan bu Istiklal madalyasidir. Acim ama serefliyim!… (Kadincagiz aglamaya basladi.) — Bazen cocuklarin elinden tutuyor “Su yetimler ac kalmis olecekler…” diye torunlarim oldugunu sezdirmeden, onlar icin yardim toplamaya cikiyorum. Ne yapayim siz soyleyin! (*)(Yedigun,9 Agustos 1933, s.10) “Fedakârlik denen sey olmasaydi, ne vatandan ne de insanliktan eser kalirdi.”(Torlakon ogretisi) Yanarim da ben bu derde yanarim: Hic bir karsilik beklemeden, Vatan icin her seylerini feda edenlerin, Garip, caresiz ve mihnete mahkûm edilislerine yanarim… Nihayet bu asil Turk kadininin cile, sefalet ve hastaliklarla gecen hayat mucadelesi 67 yasinda(2 Temmuz 1955 Cumartesi) Darulaceze(Acizler diyari)nda son bulur. Daha sonra uzerinden yol gecirilen Kasimpasa’daki Kulaksiz Mezarligi’na defnedilir. Ondan geriye bir mezartasi kalmis midir acaba?… Bir Turku’muz soyle der: “Garibin mezari nerde bilinmez; bir calidir mezartasi garibin.”… Butun bunlari nicin yazdim? Tarih yazanlar mi daha cok ragbet goruyor; yoksa roman yazanlar mi? Bilmem kac roman yazmis falanca pasa kizi Romanci Fatma. Sicak ve rahat odalarda; yedigi onunde, yemedigi ardinda… Bilmem kac cephede vatan icin destan yazmis Dadas kizi Kuvvaci Fatma. Soguk ve zorlu kirlarda; at gubresi icindeki arpalari ayiklayip yemis. Kul yemis, komur yemis, kursun yemis… Sehid arkadaslarinin cesetlerinin yuzdugu kanli derelerin suyunu icmis… Ve bir gun gelmis; paranin ustune kadin resmi koymayi dusunmus siyasetciler. Ozgurlugun hangi fedakârliklar pahasina kazanildigini unutturmak istercesine, Romanci Fatma’nin resmini koymayi uygun gormusler. “Ille de roman olsun” diyenler mi agir basti; Yoksa, onca kadin kahramanimizdan hicbiri mi akillarina gelmedi? Evet, eveeet! Ha-tir-la-ya-ma-mis-lar-diiir!…

kamu alanı

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Politika

Kadının özel alana erkeğin kamu alanına ait olması kente ait bir olgu. Evin yerini sokak almaya başlar. OSMANLI’DA KADIN: Osmanlı kentlerinde kadının nasıl bulunacağı , nasıl olması gerektiği fermanlarla belirtilir. Devlet kadınların cinselliğini kontrol ettiğini her an belirtir.

Kamu alanı konferansı Kent/ devlet / birey ilişkilerinde kadın sosyalizasyonu ve seksüalitesi mahalle ve devlet tarafından kontrol edilir. 19. yüzyılda Tanzimat ile birlikte kadın giysileri değişmeye başlar. Kadın özgürlüğü ile konuşmak sembolik anlamlar içerir. Kadınlar bir çok dergi çıkararak, konuşarak haklarını genişletmeye çalışırlar. Osmanlı devletinde müslümanlığın sembolü olarak kadının giysisi tarif edilirken , Cumhuriyet döneminde de laikliğin temsilcisi kadının giysisi oldu. Sen benim laikliğimin temsilcisisin dedi. Bu giyim kuşam işi çok ilginç. 17. y.y.’da da Fransa’da esnaf burjuvazinin giydiği giymeye kalkınca bunu engelleyen kanunlar çıkartılır. Pazar ekonomisi yerleşince bunlar yerle bir oluyor. Pazar ekonomisi işlemeyince devlet ağırlığı sürüyor. Devlet kendi kamu alanında bulunma şeklini dayatıyor. Eğlence de kamu alanında yer alır. Bu konuda da çok fazla ferman ve fetva yayınlanmış. Kahve, tütün, kahvehane, içki gibi… KAMU’da görünürlük, görünmezlik ve görmemezlik kavramları kentte önemli. Farklılıkların vurgulanması Osmanlı kamu alanında şeffaflık sağlıyor. Kadın sorununun sadece kadınla ilgili olmayıp toplumun genel gidişinin teşhis edildiği bir siyasi mücadele alanı olduğu açık. Örneğin Halide Edib’in romanlarındaki milliyetçi kadın kahraman tipi cinselliğinin artık kapatılma yoluyla olmasa bile bastırılma yoluyla denetim altında tutulduğuna ve kadının kamu alanında ancak cinsiyetsiz bir yoldaş olarak kabul edilebileceğine işaret ediyordu. Milliyetçi söylem kadının davranışlarıyla toplumun şerefi arasında denklem açısından kültürle çizilmiştir. Kadınların ait oldukları topluluklarda “ötekiler” arasındaki sınırın “kültüre uygun” davranışlar aracılığıyla çizilmesi kadınların modern yurttaşlık haklarını geçersiz sayıyor. Kadınların işgal ettiği konum genellikle belirsiz ve çelişkili. Bir yandan milliyetçi devlet projeleri modernleşmeci unsuru kadınları eşit yurttaşlar olarak toplumun kamu alanında yer almaya davet ediyor, diğer yandan bozulmamış bir milli kültür taşıyıcılığı da kadınlara yüklenmektedir. Bunun en iyi örneği Hindistan’dır. Laik devlet olan Hindistan’da 1987’de Dereola kentinde yer alan bir sati (dul yakma) olayı Hindu kadınlığının ve milli değerlerin bayrağı olarak yükseltilmiştir ve olay yeri bir panayıra dönerek ülkenin her yerinden seyirci akmıştır!Aşırı Hindu milliyetçiliğini ve Müslüman aleyhtarlığını körükleyen partiler ise bu tarz gösterileri siyasi sermaye olarak kullanmaktan geri kalmamışlardır. Milli kimlik pazarlığının kadın bedenleri üstünden yapılması eşit yurttaşlık iddiasını gülünç duruma düşürmektedir. Türkiye’de de geleneksel yasalar Medeni kanun yasasına baskın çıkmaktadır: Doğu ve G. Doğu Anadolu’da yapılan bir araştırmada kız ve erkek çocuklarının alacağı mirası belirliyen yasalar konusunda. Medeni kanun da kız ve erkek çocuklar eşit miras hakkına sahip olmakla beraber kadınların sadece dörtte biri , kendileri ve kız kardeşlerinin miras haklarının Medeni Kanun’a göre belirlendiğini belirtirken %40’ı medeni kanun’a göre bunun belirleneceğini belirtiyor. Anne babası vefat etmiş olanların yüzde 30.7’si haklarına düşen mirastan feragat etmek zorunda kalmışlar. Kadınların %61.3’ü gibi bir çoğunluk kendilerine kalacak mirasın “töreler” tarafından belirlendiğini söylemiştir. ÖZELDEN KAMUYA: İstanbul’da ya da şık tatil beldelerinde bile günü birlikçi piknik yapanları çok izlemişsinizdir. Ailelerin özel alan giysisi olan pijama ya da rahat giysileriyle, minderler ,yer sofralarında yemek yemeleri ya da uzanıp uyumaları. Özel alanı kamuya taşıyan yeni kentliler. Hong Kong ‘da farklı bir amaçla yapılan bir araştırmada da eviçi hizmetlisi olarak çalışan yüzbin Filipinlinin Pazar günleri kentin en modern binalarının olduğu iş merkezini özel alana çevirerek biraraya gelişlerinin öyküsü. Özel alan yokluğunda kamunun özele çevrilmesine örnek Hayatın her alanında erkek otoritesi açıktır. Özel alanda var olan erkek otoritesi kamu alanında erkek egemen anlayışın otoriter devletiyle sürer. Üstelik Türkiye Ortadoğu ülkeleri içinde kadın hakları sorunlarını ilk ele alan devlettir. Mübeccel Kıray’ın Karadeniz Ereğli’sinde yaptığı sosyal araştırmada ,yıl 1964, bekar kızların çalışmasına hoşgörülü bakan erkeklerin evli kadının çalışmasına %68 gibi bir oranla karşı çıktığını görürüz. Özel alanın tahakkümü kamu alanına genişlemiştir. Birinci kuşak Cumhuriyet kadınlarının ise %30’u üniversite eğitimlerini tamamlamış olmalarına karşın yalnızca %23’ü çalışmıştır. Ereğli kasabasındaki kadınlarla aralarında eğitim ve sınıf farkı olmasına karşın kamu alanına çıkmakta zorlanmışlar. Bu kadınlar kendi rollerini baskın şekilde ev kadını olarak tanımlamışlar. Türk kadınlarının kamusal rollere adım attıkları durumlarda, toplumsal cinsiyet rolleri ile mesleki rolleri arasındaki ilişki düşündürücü. Cinsiyetçi, ayrımcılık kamu alanında ciddi bir engel oluşturur. Romanlarda alafrangalığın yerildiği dönemlerde 1875 ilk alafranga kız Ahmed Mithat efendinin romanı eflatun Beyle Rakım Efendi de görülür. Onlar evişi yapmayan ev kadınlığını unutmuş aylak ya da ahlaksız tipler olarak çizilir. Cumhuriyet Türkiyesi’nde kadınların kamusal alanda hangi koşullarla kabul edileceklerinin mecazi ifadelerini Halide Edip Adıvar’ın romanlarında buluruz. Cinsiyetsiz ve kadınlıklarından sıyrılmış olarak. İlk romanı Yeni Turan da kadın kahraman bu milliyetçi kadının prototipidir. Erken dönem reformcu/ romancı, eşitlik ve özgürlük ideallerini anlatmak için de kadınları seçmişlerdir. Ama mesafeleri koruyarak. KAMUSAL ALANLARIN ARASINDA EN ÖNEMLİLERİNDEN BİRİ OLARAK ÇALIŞMA YAŞAMI Kadınların çalışma yaşamına çok zor katılabildiklerini görüyoruz 75 yıllık Cumhuriyet tarihinde. Yurttaş olmak ise daha zor elde edilmiştir. Çünkü yurttaşlık oy verme ile sınırlanmış ve yapılan araştırmalar göstermiştir ki bunu da evli kadınlar eşlerinin doğrultusunda kullanarak partilerin seçim kitlesi olamamışlardır. Daha çok yeni böyle bir kitlenin varlığı kabul edilmiş bulunuyor. YURTTAŞLIK KAVRAMI Arap Dünyasındaki modern devletlerin çoğu, aile ve kişisel hukuk alanlarında yasal reform yapma girişimlerinde bulundular. Irak’da 1978’de yürürlüğe konan Kişisel Yurttaşlık Yasası buna örnektir. Kadınlara haklar tanınmasının ana amacı onların işgücü potansiyelini harekete geçirmek ve geniş aile, aşiret ya da etnik grup bağlarını koparmaya dönük bu yasa araştırmacı Al-Halil tarafından şöyle değerlendirildi: “kurtarılmaları” gerekiyor. Bu bağlamda bu gibi yasalar , “özel alan” ve bunun yıkıcı merkezkaç gücü üzerine, totaliter bir toplumsal denetim projesinin parçası gibi görünüyor. Özgüllüğüne rağmen Irak’daki durum , tek örnek değil. Kadınların siyasi örgütlerdeki bağımsız girişimleri aktif olarak engellenir ve bölücü sayılır. Türkiye’de Kadınların oy hakkını kazanmalarından bir yıl sonra, 1935’te, Türk Kadın Birliğinin feshedilmesi gibi. Mısır’da da kadınlara oy hakkı tanınmasının hemen ardından 1956’da tüm feminist örgütler yasadışı ilan edilmiştir. Rıza Şah’ın İran’da uyguladığı kadını modernleştirme çabası. Birbirinden farklı üç rejim; Atatürk, Nasır ve İran şahı . Ulusal birlik ve bütünlük, modern bir merkezi bürokrasinin geliştirilmesi ortak hedefleridir. Kadınların seferber edilmeleri yeni bir yurttaşlık anlayışı için kullanılmıştır. Elbette, kadınların eğitimi ile her düzeyde nitelikli işgücüne katılmalarında gözle görülür bir gelişme oldu; kamusal alandaki görünürlülükleri artmakla kalmadı, aynı zamanda yeni bir meşruiyet de kazandı. SONUÇ: Yapmamız gereken , kadınları tutsak kılmadan ya da rehine almadan fark ve çeşitliliğe izin veren bir kimlik dili aramaktır. Bireylerin içinde yaşadıkları toplumun ortak sorunlarına ilişkin görüşleri, farklı düzeylerde de olsa, farklı terimlerle de dile gelse , vardır. Yine aynı biçimde, bireylerin “kişisel / özel alana giren konularda da belli davranış biçimleri , belli değerleri ve tepkileri de mevcuttur. Tüm bunların bir biçimde ifade bulması , “kamusal” alana yansıması önemlidir. Olumludur ve katılımcı bir yaşam tarzının pırıltılarını taşır. NEVVAL SEVİNDİ

reklamlar ve kadın

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Politika

REKLAMLARDA KADIN TANIMI Başlangıçta bir sürecin adı olan kültür 18.yüzyıl sonlarında özellikle Almanya ve İngiltere’de,belirli bir halkın “genel hayat tarzını” oluşturan bir ruh(spirit) yapılanışına ya da genelleşmişbir “ruh” durumuna verilen ad haline geldi

.İnsan zihninin kültürü anlamıyla gelişen kültür tanımını ilk kez 1784’de Herder “kültürler” diye ayırt ederek anlamlı bir çoğul halinde kullandı.Bu geniş kapsamlı çoğul kullanım karşılaştırmalı antropolojide ve 19.yüzyıldaki gelişmesinde özel bir önem taşıyordu.Böylece yelpaze genişledi ve düşünsel-dinsel ya da ulusal-kurucu ruh’a yapılan eski vurgudan başlayıp,toplumsal süreçlerin-genellikle belirli siyasi ve iktisadi düzenler-belirlediği “yaşanan kültür” e yapılan daha modern vurguya kadar uzanır. Bu arada zihnin aktif geliştirilmesi anlamında kullanılan “kültür”de de güçlü bir değişim sözkonusuydu. Şöyle ki:Gelişmiş bir zihin durumu “kültür adamı” veyi “kültürlü adamda” olduğu gibi.Bu duruma varma süreçleri “kültürel ilgiler” ve “kültürel faaliyetler”de olduğu gibi.Bu süreçlerin araçları “sanatlar” ve “insani entellektüel etkinlikler” anlamındaki kültürde olduğu gibi.Günümüzde bunların hepsi kullanılmakta.Bu anlamdaki kültür antropoloji ve sosyolojinin belirli bir halkın ya da sosyal grubun “genel hayat tarzı”na işaret etmekte kullandığı geniş anlamda kültürle birarada kimi zaman güçlükle yaşamını sürdürmektedir.Ağırlık,bütün toplumsal faaliyet alanlarında görülen ve özel olarak kültürel faaliyetlerde kendini apaçık belli eden bütün bir hayat tarzının “kurucu ruhu”na kaymıştır.Ama vurgu “genel toplumsal düzene” bindirilmiştir.Sanat tarzları ve entellektüel faaliyetleriyle sınırları belirgin biçimde çizilebilen kültür,toplumsal düzenin doğrudan ya da dolaylı ürünü olarak görülmektedir.Bu konumlar genellikle idealist ve materyalist olarak adlandırılır.”kurucu ruh”un açıklanması,bir halkın merkezi ilgi,arayış ve değerlerini sergileyen çeşitli entellektüel faaliyet ve sanat türlerini,öteki kurum ve sanatlarla ilişkisi içinde ele alan milli tarihte yerini bulur.Toplumsal düzen zorunlu olarak bir sistem içinden ve aracılığıyla aktarılmakta ,yeniden üretilmekte,yaşanmakta ve öğrenilmektedir.Burada kültür anlamlandırma sistemi olarak değerlendirilir.Anlamlandırma pratikleri ise dilden sanatlara ve felsefeye,oradan da gazetecilik,moda ve reklamcılığa kadar uzatılarak geniş bir şekilde tanımlanmaktadır.Bu çağdaş kaynaşma kapsamında ben de popüler kültür içinde kadını tanımlayacağım yer olarak reklamları seçtim. Neden dünya daha çok üret,daha çok sat ilkesi etrafında kilitlenmiş durumda?Çünkü sermayenin artık kaba güce ihtiyacı kalmadı,yüksek teknoloji üretiyor.Karı yükseltmenin tek yolu daha çok satmaktan geçiyor.Satın alacak toplumun ise paraya ve gelişmişliğe ihtiyacı var. O zaman piyasa ekonomisinin demokrasiye,daha fazal özgür seçim hakkına , insan haklarına kadar uzanan değerlere ihtiyacı var demektir.Çağımızın tüketim egemen toplumunun kültürü böylece belirlenmekte.Sözel geleneğin toplumu olan Türkiye görsel kültüre teslim olmuş durumda.Bu gelişi güzel teslimiyet yaşam tarzını ve insanı belirlemede birinciliği aileyle birlikte ele geçirdi.80’li yıllarda para ve onun kullanımıyla ilk kez ciddi olarak karşılaşan toplum atlanmış tüm süreçlerin intikamını alırcasına ithal mallar dahil tüketim krizine girdi.Başarı isteyenler paraya endekslendi,şöhret diye deliren kadın ve erkekler pompalandı.Bu açıdan reklamlar ilginç bir sahadır. Reklamlarda sunulan bir kadın tanımı ve kimliği bulunmakta. Burada iki tür kadın tanımı verilmekte:Birincisi yalnız,kentli ve seksi kadın Bunlar parfüm reklamlarında,kozmetik ürünlerinde,oto show ve moda konusunda kullanılıyor.Magnum dondurma reklamında olduğu gibi seksi çağrışımlar ise eviçi yiyecek maddesi sayılmayan tüketimde kullanılabiliyor. Ama dantel iplikleri ya da yağ reklamlarındaki kadın geleneksel rolün kadını.Evli,aile içinde kadın.Ya da koca bekleyen kızlar..Eşarp reklamları ya da orkid reklamları genç kızlara dönük imajlar. Ev kadını en çok deterjan reklamlarında ve bizden biri olan bir kimlikte kullanılıyor.Hiç bir çarpıcılığı olmayan,sıradan ev kadını. çünkü çamaşır konusunda karar verici olan o.Evli kadın ailesine yağ ürünlerni sunmakta ve mutlu aile yemekte eviçinde gösterilmekte. Yemek sonrası bulaşıkları ise yine aile de kızı veya anneyi ilgilendiren bir tüketim maddesi.Yani ev kadını seksi değil ama ciddi bir tüketici. Aile yine iyi tüketici sınıfında ev eşyalarında,beyaz eşyada. Oto erkeğe satılan bir tüketim malı ama kadın kullanılıyor hep.Herhalde böyle seksi kadını tavlamak için ancak bu arabayla mümkün deniyor.Orada kadın edilgin bir suje. Kentli kadını yalnız,özgür,atak ve seksi tanımlayan reklamlar bunun karşısına ev kadınını konumlandırmakta.

avrasya kavşağı

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

ÖZGÜN KÜLTÜRLER KAVŞAĞI AVRASYA “Gerçek bugün gerçek olan şeydir, belirsiz bir yarında keşfedilecek olan değil.” Yüzlerce din, dil, ırk ve yaşama biçiminin olduğu renkli bir coğrafya Avrasya. Dinler ve inançlar bereketli topraklarda fışkıran çiçekler gibi açmış binlerce yıl Avrasya’da.

En eski kültür ve medeniyetlerin anavatanı olan Avrasya bir kültür köprüsü. Herkes her kültürden etkilenerek, yan yana yaşamış. Bir çok inancın ve dinin köküne doğru izleri sürebildiğimiz bu coğrafyada Ortodokslukla uzun yıllar içiçe yaşamış İslamiyet, Şamanizm, Budizm varlığını korumuş. Sosyal,kültürel ve dini yakınlıklar,benzerlikler kurulmuş aramızda. Daha yeni yaşadığımız gözyaşı ve acı seline karşı duracak gücümüz, değerlerimiz var. Günümüzde dünyanın en önemli ve hassas bölgeleri arasında yer alan Avrasya, ticaret, ulaşım, ve doğal kaynaklarının zenginliği açısından Çin ile Avrupa arasında kilit bir bölge konumundadır. Avrupa, Avrasya üzerinden Asya ile yeni ulaşım ve iletişim koridorları ile kucaklaşma imkanına sahiptir. Özellikle ekonomik, kültürel ve toplumsal açılardan yükselen bir değere sahip olan bu bölgenin gelişiminde Asya’dan Avrupa’ya uzanan bir köprü olan Türkiye’ye önemli bir rol düşmekte. Avrasya’da yaşayan halklar köklü bir tarihi mirası paylaşmakta ve 1000 yıldan beri süregelen felsefi bir birikimin zenginliklerinden güç almaktadır. Türkiye, Avrasya’da yer alan tüm ülkelerin ulusal kimliklerini özgürce geliştirmelerine, kendi doğal kaynaklarından bağımsız biçimde yararlanarak ekonomik kalkınmalarını gerçekleştirmelerine ve uluslararası toplumla tam anlamıyla bütünleşmelerine yardımcı olmaya çalışmaktadır. Demokrasi, hukukun üstünlüğü ve serbest piyasa ekonomisi kavramları Avrasya’da uluslararası ilişkilere egemen olmuş, ekonomik refahı arttırmanın yolunun karşılıklı anlayış ve ortak çıkar temelinde işbirliğinin geliştirilmesinden geçtiği kabul edilmiştir. Dünya nüfusunun yüzde 70’i Avrasya ‘da yaşamakta.Enerji kaynaklarının yüzde 70’i de burada. 21. yüzyılda Avrasya’nın barış, istikrar ve refahı sadece Türkiye açısından değil, aynı zamanda dünya barışı bakımından da belirleyici rol oynayacaktır. Bu bağlamda ortak geleceğimize güvenle bakmaktayız. Birbirimize yaklaşmayı misyon haline getirdiğimizde,10 sene sonraki Avrasya bugün hayal edemeyeceğimiz kadar büyük bir Avrasya olacaktır. Brezinski Avrasya’nın tarih boyunca dünya iktidarının merkezi olduğunu söylüyor. Şunları ekliyor sonra:“Tarihte ilk kez Avrasyalı olmayan bir güç, yani Amerika güç ilişkilerinde başhakem ve dünyanın en üstün gücü olarak ortaya çıktı. Ne var ki, Avrasya hala önemini korumaktadır.Küresel olarak angaje olmuş bir Amerika’nın, karmaşık Avrasya güç ilişkileriyle nasıl baş edeceği ve özellikle belirleyici ve düşman bir Avrasya gücünün ortaya çıkmasını önleyip önleyemeyeceği, Amerikanın küresel önceliği sağlayabilmesi açısından merkezi önem taşıyor.” Brezinski Avrasya’nın kaderine yön verecek aktörler arasında, Türkiye,İran,Rusya ve Çin’i sayıyor. Amerika’nın bu ülkelerle ilişkilerini tayin edici buluyor. Türkiye’nin Avrupa’ya yönelip yönelmemesini de Avrasya’nın kaderini belirleyecek önemli bir faktör olarak belirliyor. Evet, coğrafi ve tarihsel olarak dünya iktidarını tayin eden merkez bölgede bulunuyor. Önemi her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Türkiye ve Rusya Orta Asya Türk cumhuriyetleri ile beraber Avrasya’nın kalbini oluşturuyor. Rusya ile Türkiye tarihte derin rolleri olan iki halktır. Avrupa medeniyetinin iki üyesi olduğunu ilan etmiş iki ülkedir ayni zamanda. Diplomatik ilişkileri 510 yıldır sürmekte.O nedenle kültürel ve entelektüel ittifakımızı yeniden inşa etmek durumundayız. Hindistan’da “dünya iyi söz duymayacak kadar sağır” derler. Ama sanat sağırların kulağına üflenen sihirli bir flütün nağmelerini taşır. Sinema da bu müziğin akan arka plandaki dünyasıdır. İnsan denen varlığın derinliklerini edebiyat, tiyatro, sinema ya da sahnede yansıtarak anlamaya çalışıyoruz. Ruhumuzu besleyen inançlar, dinimizin huzur veren mekanları da hep ruhumuzu, kendimizi arayışın sırrına ermek için. “Sevgi her şeyi öğretir” der Halil Cibran kitaplarında: “Yeter ki siz kalbinizin sırlarını öğrenin ve bu yolla Hayat’ın yüreğinden bir parça olun.” Sevgi kültürümüzün bir parçası oldukça nefretten kurtulacağız Bugün gerçek olan Avrasya coğrafyasında birlikte yüzlerce yıldır yaşadığımız, ortak tarihimiz ve kültürümüz. Küreselleşen dünyamızda insan umuttur. Özgürlüktür. İnsan insanla söyleşe söyleşe anlaşır. Bunu kültürlerin diyalogu ile başarabiliriz. Avrasya coğrafyasında komşu olan bizler konuşa konuşa çatışmaları çözelim . Mevlana yıkılıp gidenin yeniyi kurmak için olduğunu söyler.Bize durmak yerine akmak lazım ve Avrasya içlerine doğru birlikte yaşamın sevgisiyle akalım. İnsansa yoldaşımız mayamız sevgidir diyelim. Sevgi, barış, hoşgörü bizleri yüzlerce dilin,kültürün,rengin olduğu Avrasya’da kardeş yapacak en büyük güç. Ayni sahnede olan bizler ellerimizi tutalım, yola çıkalım . Yüzlerce medeniyet kurmuş Avrasya topraklarında yaşayan bizler küresel dünyaya kendi değerlerimizi, kültürel zenginliğimizi aktarabiliriz. Doğu ile Batı arasında uzanan bu medeniyet beşiği topraklar kültürlerin barış elçisi olabileceğini gösterebilir. Avrasya’da zihinsel ortaklık, duygusal zemin ve barışçı bir vizyon hepimizi barışcıl bir dünyaya taşıyacaktır. İnsan iyiyi, güzeli sever. Biz gelin iyilikte, güzellikte, umutta birleşelim. Geleceği inşa etmek için işbirliği yapalım. Demokrasinin temeli olan insan ve sivil toplumun bir aynası olalım. Bu kapı herkese açık. Bu kapı umuda ve dünyaya açılan diyalog köprüsü . İşte, sinema bu köprülerden biri. Ortak dil,duygu dünyamıza bu rüzgarları taşıyor. Edebiyat,şiir,sinema,tiyatro, roman insan olarak ortak değerlerimizin uzlaşma zemini. Ne kadar çok sinema, öykü ve edebiyat, sanat yapılırsa o kadar birbirimizin insanını,ruh dünyasını tanımamız kolaylaşır. Bugünün dünyası karşılıklı bağımlılık üstünde dönüyor. Çatışma değil, uzlaşmada çıkarlarımız ortak bir yer buluyor. Diyalog bu alış verişi sağlayan bir araç. Mevlana “biz insanları birleştirmeye geldik,ayırmaya değil “der 800 yıl öncesi Anadolu topraklarından. Dostluğa,sevgiye hizmet eden bu anlayış bizim kopmaz bağlarımızı oluşturuyor. Hepimiz insanlık ailesinin bir parçasıyız. Birlikte yaşama sanatını öğrenerek çatışmayı engelleyici değil, barışı yaratıcı bir kültür oluşturmalıyız. Dostoyevski’nin dediği gibi “sevgisiz bir dünya cehennemdir”. Biz sizinle mutlu sabahlara güvenle uyanmak için işbirliği, sevgi ve uzlaşmanın önemine inanıyoruz. Sonuna kadar bunu yürütecek iradeyi birlikte üreteceğiz. Çocuklarımıza ve torunlarımıza bir dünya inşa ediyoruz. Düşlerin imkansız olmadığına inanıyoruz. Daha önce düş olan her şeyi geçmiş on yılda başardık.Bugün Avrasya’nın köklerine bir selamdır beraberliğimiz. Anadolu ‘da, tasavvufta ruh ve şekil bulan “insan merkezli” felsefe ve inanç sistemi, Mevlanası ile Yunusu ile 21. Yüzyıl’da tüm insanlığın aradığı barışçı, bireyci, insanı sistemin en tepesine oturtan bir modernliğe sahiptir. Burada Yunus Emre’nin bir dörtlüğünü anımsatmak istiyorum: “Sen sana ne sanursan Ayruğa da onu san Dört kitabın manası Budur eğer var ise…”(Sen kendin için ne istersen başkasına da ,yabancıya da onu iste ve eğer varsa 4kutsal kitabın anlamı ancak bu olabilir) Hangi milletten dinden olursa olsun, insanlar arası eşitliğin, ötekinin hakkını teslim etmenin daha vurucu özeti var mıdır? Mevlana’nın “Gel yine gel, İster Mecusi ol, ister putperest, istersen bin kere bozmuş ol tövbeni, gel yine gel, umutsuzluk kapısı değil bizim dergahımız” sözündeki inanç globalizmini ve insanı yücelten anlayışı daha iyi anlamak için belki 21. Yüzyıl’ın gelmesi gerekiyordu…. Bugün bu sözleri hala anlamayanlara ne demeli? Tarihimizin engin hoşgörüsü ve insanı yücelten derin felsefesi bizleri sınırları aşıp 21. Yüzyıl’a cesaretle yürümeye çağırıyor. Çünkü tarihte tek bir altın çağ vardır,o da yaşadığımız an ve çağdır. Onu altına çevirecek sevgi,aşk , hoşgörü ve diyalog için size elimizi uzatmaya geldik. Bizim yapıştırıcımız sevgi. Sanat sevgi üretir.Sevgiyle bağlanan kalplerimiz “bir rüyam var” desin birbirimize.Hadi rüyalarımızı filme çekelim. Daha güvenli, mutlu bir dünya için elele verelim. Fırsatlar kapısını bütün çocuklarımız için açalım. .

Sayfa 1 / 212»