Kasım, 2005

Italyan

Kasım 30 2005Yorum Yok Kategori: Zaman

2. Türk-İtalyan forumu

“3 Ekim’den sonra Avrupa’daki Türkiye” konulu Türk-İtalyan forumu geçen hafta iki tam gün çalışma yaptı. Yapılan çalışma politik ilişkiler ve “Türkiye ve İtalya’da kadının dönüştürücü rolü” diye iki ayrı salonda gerçekleşti. İkinci bölümde sosyal ve kültürel ilişkiler tartışılacaktı; ama kadın konusu her şeyin üstüne çıktı.
 

Şiddet karşıtı

Kasım 25 2005Yorum Yok Kategori: Zaman

Şiddet karşıtı politikalar

1868’de çıkan Terakki gazetesinde kadınlar için yazılan bir makaleden: “Bu terakki asrında, bütün ileri milletlerin erkeği kadını fen ve sanatların en yüksek derecelerine çıkmaktadırlar.

 

Şehirlerin Anası

Kasım 25 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Şehirlerin anası: Mekke

Kâinatın kara kutusu gibi duruyor Kâbe. Büyük bir enerjiyle sizi kendine çekiyor ve ben ikinci dönüşte ellerimi Kâbe duvarında buluyorum. Mürşid köşesine el sürüyorum. Kadın-erkek iç içe, koşa koşa neredeyse, dönüyor durmadan. Dünyanın dönüşünü tekrarlıyoruz sanki.

 

France

Kasım 18 2005Yorum Yok Kategori: EN

Fire Set by Racism The French integration policy is very different from that of Germany. According to the French Constitution, France is one nation and different communities do not exist.

Their duty is to adapt themselves to the common values. Even though the freedom to express one’s own culture is recognized, France cannot be regarded a multi-cultural society. This is the state perspective and is determined by law. Until the fire that started in the streets, the French people accepted immigrants from the colonies as already integrated, because they knew their language. For this reason, only the Turks constituted the immigrant group that concerned them. In 2000, young North Africans were saying: “Integration changes nothing, we are already French. You Frenchman, you are racist and we have a problem because you do not acknowledge us as part of the French society.” The fire had already started then, but the arrogant French could only realize the state of affairs under the brightness of today’s blaze. There is no assembly for foreigners in France, no North Africans in the municipal parliaments. There is just one institution in France, the High Council for Integration. There is also a social assistance fund for the immigrant communities. France halted legal migration of labor from Turkey in 1975. Until 1981, foreigners did not even have the right to establish associations. In the wake of the abolishment of this ban, associations were formed; they were followed by the opening of popular spots and restaurants. Turkish neighborhoods separated the Turks from the French society. Ghettoization brought isolation: Turks who read their own newspapers and hang out in their own cafés. The second generation of Turks failed at school, particularly the boys. The municipalities did not allow Turks to settle in neighborhoods where the Turkish population exceeded a certain number. Eighty percent of the Turks in France are young. The Portuguese population is almost one million and they are not at all assimilated, just integrated. Many of the servants in France are Portuguese. France could not prevent the immigration flow after the Algerian War of Independence, despite the restrictions it imposed. In the meantime, racist clashes had begun in Marseille. The French National Immigration Office condoned, winked at illegal workers. Turkish workers crossed from Germany and Austria to France which provided more benefits for illegal workers. The governments did not take heed of this situation because they considered the illegal workers as pariahs against whom they had no obligation. Because of the assimilation policy, the French state has never considered reaching out to immigrants. The gap between the rigid ideological perspective and the reality about immigrants prepared the ground for the recent developments. France which also implemented a selective immigration policy did not succeed. French workers hate Central European workers as well. The main factors that negatively affected Francois Mitterrand’s more tolerant policy on immigrants were economic crisis, unemployment and xenophobia. These factors remained in force without any change, and helped [Jean-Marie] Le Pen’s ascent. The most positive development in those days was the facilitation of the family union. France, which had bestowed the motto “Liberty, Equality and Fraternity” on continental Europe, nowadays is like a ship silhouette fading into the distance. However, the process has 25 years background. Europe with its undying racist and colonialist mindset is today being shaken by the EU crisis, and the idea of established superiority originating from the core mind fuels the fire. Furthermore, the US presenting the developments through the filter of the same mindset as “religious clashes,” confirms that Western ideology is a democracy apostle that cannot stand any other than itself. The racism in France is of “anti-Islamic” character as elsewhere. The Netherlands, Germany, Austria, Switzerland, France and Belgium cannot integrate with the outside world with their laws and attitudes that allow racist organizations. Europe should immediately open its gates for a cultural mindset change. Europe should cross-examine itself. November 15, 2005 11.16.2005 Let’s see Kurd İdeology what makes people asocial! Hello there…. In your article date November 15, 2005 “Europe should immediately open its gates for a cultural mindset change. Europe should cross-examine itself”. Are you Kidding me , In your country my dear a WHOLE NATION being Prosecuted and Imprisoned and tortured for Saying they are Kurds , Your article made and my friends laugh. Do not talk about something you do not give . France is a great nation .AT least it does not have a bloody ugly present or past like yours. Pier Larose Quebec , Canada

Turkuazda yayınlandı 2004

Kasım 15 2005Yorum Yok Kategori: Basında

Ben fikir amazonuyum Hasan Sutay Onu romantik yazılarıyla tanıdık önce. Bahar çiçekleri, meltem esintileri derken araya feminizm rüzgarları girdi. Erkeklere karşı kullandığı üslupla giderek amazonlaştı. Artvin hariç Türkiye’nin bütün illerini gezerek program yaptı, kadınları yönlendirdi. Yaşadıklarını, gördüklerini yine romantik bir üslupla kitaplaştırdı. Evini taşırken yaşadığı bir terslik, bünyesinde taşıdığı kanser illetini tetikledi. Bu olay bir anlamda şansıydı onun. Çünkü bu sayede erken teşhis konuldu. Neredeyse düzineyi bulan kitapların tamamı şahsi tecrübelerin aktarımı diye özetlenebilir.

Ben fikir amazonuyum Hasan Sutay Onu romantik yazılarıyla tanıdık önce. Bahar çiçekleri, meltem esintileri derken araya feminizm rüzgarları girdi. Erkeklere karşı kullandığı üslupla giderek amazonlaştı. Artvin hariç Türkiye’nin bütün illerini gezerek program yaptı, kadınları yönlendirdi. Yaşadıklarını, gördüklerini yine romantik bir üslupla kitaplaştırdı. Evini taşırken yaşadığı bir terslik, bünyesinde taşıdığı kanser illetini tetikledi. Bu olay bir anlamda şansıydı onun. Çünkü bu sayede erken teşhis konuldu. Neredeyse düzineyi bulan kitapların tamamı şahsi tecrübelerin aktarımı diye özetlenebilir. Yeni kitapları çıktığı için yılbaşı öncesi görüştük. Yoğun bir trafik yüzünden iki saate yakın Akmerkez’de beklemek zorunda kalınca, karşımda yılbaşı çamına dönüşmüş bir Nevval Sevindi ile karşılaşmaktan endişe ettim. Umarım, stresli bir yolculuk sonrasında yapılan konuşmada bir çam devirmemişizdir. Nevval Sevindi’yi romantik yazılarından tanıdık. Buna nasıl karar verdiniz? Neden siyaset değil de aşk yazıları?… Doğru, ilk kitabım 1990′da yayınlanan ‘Aşkın ölümcül etkileri’ydi. Gecekondu bölgelerinde 6 ay inceleme yapmıştım. Onunla kendi hayat hikayemi birleştirerek anlattığım bir kitaptı. O zaman kadına ve erkeğe denk bir bakış yoktu. Erkeğin üstünlüğünü anlatan bir bakış veya kadının üstünlüğünü anlatan, günümüzün feminizm anlayışı gibi bir tarafgirlik vardı. Benim kitabım Cumhuriyet’te çok geniş bir yer aldı. Neden aşkı seçtiğime gelince; kadın gazeteciler ve köşe yazarları, aşkı ve sevgiyi küçümsüyorlardı. Yetersiz insanların yazabileceği bir konuymuş gibi görüyorlardı. Ciddi ağırlığı olan yazarlar, özellikle kadın yazarlar siyaseti yazıyorlardı. O nedenle, ben kimsenin beğenmediği konuya girdim. Yeni Yüzyıl gazetesinde ‘muhabbet’ başlığıyla köşe yazmaya başladım. Muhabbet, biliyorsunuz bizim kültürümüzün en köklü sözcüklerinden biri. Aşk ve sevgiyi de sadece cinsellikle ilişkilendirmek değil, konuyu hem kültürel, hem de sosyal açıdan vermek üzere kaleme aldım. Biraz da provakatif olmak, insanları ajite etmek gibi bir amaçla başladık. Aşk ve sevgiyi seçmemin asıl nedeni, insanların ağır politik dalgalanmaların, kültürümüzün has özelliği olan aşkı ve sevgiyi yok ettiğini düşünmemden kaynaklandı. Çünkü, ben insanların farklı politik görüşlerinden dolayı birbirini öldürdüğü dönemde üniversitede okudum. Aşka ve sevgiye karşı nefreti ekmeye çalışan anlayışa karşı bir tavır olarak aşkı ve sevgiyi savundum. Her ne kadar aşk ve sevgiyi cinsellikle eşdeğer görmeseniz de, çoğu zaman yan yana duruyorlar. Konuyu yazarken zorlandığınız zamanlar oluyor mu? Hayatın her alanında olduğu gibi, aşkın içinde de cinsellik vardır. Ancak aşk eşittir cinsellik, sevgi eşittir cinsellik asla değildir. Popüler kültür ve gündelik yaşam içinde medyanın baskın tavrı, aşk eşittir cinsellik olarak algılanmasına yol açıyor. Bu asla doğru olmadığı gibi, ‘indirgemeci bir aşk’ ve ‘indirgemeci bir cinsellik’ kavramı öneriyor bize. Bu ise her şeyi basite indirgemeye ve ilkelleştirmeye neden oluyor. Ben ise tam tersini yapmaya, zenginleştirmeye çalışıyorum. Cinselliğin bizim dinimizde de, kültürümüzde de ilginç bir yeri olduğunu düşünüyorum. Çünkü hiç bir kutsal kitapta, bizim kitabımızda olduğu gibi cinselliğe yer verilmemiş, cinsellikten övgüyle söz edilmemiş ve bunun Allah’ın bir lütfu olduğundan bahsedilmemiştir. Böylesine özgürlükçü ve insani duyarlılığı işleyen kitabımız olduğu için, günlük hayatımızda da gerektiği kadar yer almasını istiyorum. Ne görmezden gelmek, ne de pespaye hale getirmek doğru değil. Kitaplarınızda okurlara pratik diyebileceğimiz teklifler sunuyorsunuz. Bunun karşılığında ne tür tepkiler geliyor? Genelde olumlu tepkile alıyorum. Birbirini tamamlayan son iki kitapta (Ne kadar sevgi o kadar çözüm ve Ne kadar ilgi o kadar sevgi) soru cevap yöntemini kullandım. Soruları kim soruyor peki? Bir erkek!… Bunun nedeni şuydu: Görsel medyaya odaklanan insanın okumakta güçlük çektiğini farkettim. Ama kafasında bir takım sorular var. Bu sorulara bir sohbet havasında cevap vermeye çalıştım. O nedenle okuyucudan tepki alıyorum. Çoğu “Benim kafamda çok sayıda soru vardı, bunların çoğuna cevap buldum.” diyor. En çok da, kadın erkek ilişkisindeki çözümsüzmüş gibi duran noktalarda zorlandıklarını söylüyorlar. Bir de erkeklerin, eşlerine karşı sevgilerini belirtmede duyarsız oldukları anlaşılıyor. “Evliyiz işte canım, başkasını mı seveceğiz?” şeklindeki tavırları kadınları rahatsız ediyor. Onlar daha bir incelik ve ilgi bekliyorlar. Kitaplarda bir konu ele alınırken, bazen eksik bırakılan noktalar sonradan açığa çıkar. Kitaplarınızda değişiklik yapıyor musunuz? Alfa’da yayınlanan kitapları büyük ölçekte değiştirdim ama aynı isimle bastık. Kent ve Kültür, Türkiye’de sahasında yayınlanan ilk kitaplardan biriydi. Yine aynı isimle, ancak kapasitesini büyük ölçüde artırarak yayınladık. Gerçekten önemli bir konsept o. “Aşk kapıyı her zaman çalar” zamanında çok satmış bir kitaptı. Onun da bir bölümünü değiştirdim. Ölümsüz aşk bölümünü koydum. Gazete yazılarından oluştuğu için, eksik kalmıştı. Yeni bölümle birlikte konsept yerine oturdu. Girişimci Amazonlar kitabı da Türkiye’de bir ilk. Maalesef bunun başka örneği yok. Her şey tercüme. Kitap basımında terslikler yazarların peşini bırakmaz. Siz nelerle karşılaşıyorsunuz? İsmimde çift ‘v’ olmasından dolayı sıkıntı çekiyorum. Bazen bir ‘v’yi unutuyorlar. Bir kaç kere kapakta unutuldu mesela. Editör dikkatsizliğinden kaynaklanan bazı problemler oluyor. Sizin titizlendiğiniz konularda ‘tamam tamam’ diyorlar. Sonra da unutuluyor. Yazar, kitabın kapağından, içeriğine, baskısından pazarlamasına kadar çok işle uğraşmak zorunda. Bu yüzden, yazar, yazı dışında her işle uğraşan insan anlamına geliyor. Kitaplarınızda duygu yoğunluğu hayli fazla. Bu da sanıyorum okurla aranızda sıcak ilişkiler kurulmasını sağlıyor? Ben yaptığım her işe samimiyetimi katıyorum. Samimiyeti olmayanın, ahlakı olmadığını inanıyorum. Samimiyetle yazdığım için, insanlarla duygusal bağı çabuk kuruyorum. Kadın konusu tartışıldığında akla feminizm geliyor. Feminizle birlikte Nevval Sevindi hatırlanıyor. Arkasından erkek düşmanlığı geliyor. Siz erkek düşmanı mısınız? Kadınları koruyan bir çalışma yaptığım için, yeri geldiğinde de erkeklere ‘çaktığımdan’ dolayı, erkekler olumsuz bir sonuç çıkarıyorlar. Halbuki, erkekler kötüdür veya erkekler kadınlardan daha geridedir, aşağıdadır gibi bir söylem içinde olmadım. Sadece kadınlara kötü davranan, kadınları ikinci sınıf gören erkeklere tavır takındım. Erkek düşmanı olmadığınızdan eminsiniz yani? Elbette. Erkek olmadan kadın, kadın olmadan da erkek olmaz. Burada yanlış algılamadan kaynaklanan bir sonuç var. Ben bunu Zaman gazetesinde yazıncaya kadar böyle bir tepkiyle karşılaşmadım. İlk defa burada karşılaştım. Bunun nedeni de, Zaman okurlarının böyle bir söylemle karşılaşmış olmayışından kaynaklanıyor olabilir. Feminizm, kadınların erkeklere üstün olduğu söyleminden hareket etmez. Batıya ait bir kavramdır. 1800′lerde ortaya çıkmış ve tamamen ikinci sınıf sayılan kadınların haklarını savunmak için ortaya atılmış bir harekettir. Daha sonra feminizmin ikinci, üçüncü dalgaları değişim geçirerek, erkeksiz bir hayatın mümkün olduğunu savunur hale gelmiştir. Arkasından kadın ve erkeklerin eşit olmasının gerekmediği, denk olması gerektiği tezi ortaya atıldı. Sizin söylediğiniz anlamda, feminizmin yanlış anlaşılmasının nedeni, Türkiye’de feminizmin temsilciliğini yapan kesimin maalesef erkek düşmanlığı gibi göstermesinden kaynaklandı. Buradan yola çıkarak feminizmin Türkiye’de yanlış yolda olduğunu söyleyebilir miyiz? Kesinlikle, Batıdaki anlayışın kötü bir kopyasıdır. Türkiye’de kadın haklarının savunuculuğu yapılacaksa, kendi koşullarından hareket etmeli, kültürünü dikkate almalıydı. Feminizm kuramsal olarak oluşturulamadı zaten. O yüzden kötü kopyalar olarak kaldılar. Medyada görünen feministlerin tavrı yüzünden alerji doğurdu. Erkeklerden nefret etmek, bizim kültürümüze uyan bir durum değil. Bizde aile yapısı vardır. Kadın erkek dayanışması ön plandadır. Feminizm denilince hatırlanması gereken bir konu daha var; başörtüsü. Feministler bu konuyla hiç ilgilenmiyor. Neden duyarsız davranıyorlar? Feministlerin Türkiye temsilcileri başörtüsünü bir kadın sorunu olarak görmüyorlar, siyasal bir sorun olarak değerlendiriyorlar. Bense bütün özgürlükler konsepti içinde görüyorum başörtüsünü. Türkiye’nin 21. yüzyılda hala anayasal düşünce özgürlüğüne kavuşamamış olmasının konsepti içinde değerlendiriyorum. Hiç bir özgürlüğümüzü alamadığımızı, başörtüsünü de bu konseptin içinde görmek gerektiğini düşünüyorum. Sadece başörtüsü için mücadele, ulaşmamız gereken noktanın küçük bir parçası olduğunu düşünüyorum. Halbuki özgürlükleri bir bütün olarak görmek gerekiyor. Eylem olmadığı sürece, konuşma ve yazma özgürlükleri sonuna kadar savunulmalı. Demokrasi ve özgürlükler paketi içinden sadece birini alırsanız olmuyor. Peki siz amazon musunuz? İzmirliyim. Symirna’nın kraliçesinin amazon olduğuna dair bir söylenti var. Benim amazonluğum, babamın tavsiyesinden geliyor. Çünkü babam bize derdi ki: “İncir olup ezileceğinize, ceviz olup takırdayın!” Amazonluğun temeli budur zaten. Biz üç kız hepimiz amazon olduk! Oğlan kardeşiniz ezilmiş ve ana kuzusu olmuş öyle mi? Biraz öyle, ama o memnun hayatından! Bir de kanser vakası yaşadınız. Tecrübelerinizi aktardığınız kişiler oldu mu? Ünlülerin yaşadıkları tecrübeleri toplumla paylaşması Amerikanvari bir tutum. Bizde insanların bunu yapmadığını gördüm. Bu yüzden daha ilk günden itibaren öğrendiklerimi toplumla paylaştım. Kanser olduğunuzu nasıl öğrendiniz? Öğrenmem çok tesadüfi oldu. Evimi taşırken göğsümün olduğu tarafı şiddetle bir yere çarptım. ‘Mobil’ dedikleri türden kanser hücresi harekete geçmiş. Eğer açığa çıkmasaydı ne kontrole giderdim, ne de doktora… Hastalığı öğrendiğinizde tepkiniz ne oldu? Öğrendiğimde ilk doktorla kavga ettim. “Göğsünüzü almamız gerekir!” deyince itiraz ettim. Doktorlar son derece radikal bir çözüm peşindeydiler. Bana karşı çıktım. Bir kadın için iki önemli unsur vardır: Göğüs ve saç. Amerikada araştırma yaptım. Kanser tedavisi gören kadınlar hastalıktan değil, radikal tedavi yöntemleriyle göğsü alındığı için bunalımdan ölüyordu. Günümüzde doktorlar eskisi gibi radikal davranmıyor artık. Amazonlar için göğsünün birini feda etmek şart değil mi? Ok atmak için göğüslerinin birini aldırırlar silah kullanmak için. Benim ok kullanmaya ihtiyacım olmadığı için böyle bir yola girmedim. Ben fikir amazonuyum. Topluma zorla dayatılan bütün fikirlere itiraz ediyorum. Hiç üstüme vazife değilken yüzlerce seminere katıldım. Anadolu’yu baştan başa dolaştım. Kanser hakkında yüzlerce konferans verdim. İnsanların bu konuda çok sayıda ön yargıları olduğunu ve bilgiden uzak olduğunu gördüm. Bilhassa kadınların, kanser hastalığından sonra yalnızlığa itildiklerine şahit oldum. Doktorlo aranız düzeldi mi sonradan? Sonradan dost olduk. Bana mücadelemde hak verdi. Başkalarına mutluluk reçeteleri yazıyorsunuz. Siz mutlu musunuz? Mutluluk çok izafi bir kavram. Ama şöyle söyleyeyim: Genel olarak mutluyum. Neden mutlu olduğumu sorarsanız, bir kere Allah’ın bana bahşettiği hayattan mutluyum. Başımıza felaket bile gelse, o felaketlerden yola çıkarak insanlara yardım edebilmekten mutluyum. İnsanların sevgisini kazanmak, onlarla duyguları paylaşmak mutlu ediyor. Akıllı bir kızımın olmasından mutluyum. Kızınız da amazon mu? Benim kadar çabuk celallenen biri değilse de amazon. Onun mayasında amazonluk var. Kadının başka bir yönü de pop unsuru haline getirilmesi. Televizyonlar hafifmeşrep kadınlarla reyting yapma yarışında. Buna tepkiniz nedir? Medyada elbette eğlendiren kadınlar olacaktır. Bütün dünyada televizyon bir eğlendirme aracıdır. Türkiye’de sadece eğlendirenler var. Diğerlerinden kimse yok. Bilgilendiren, sivil toplum kuruluşlarıyla yönlendiren, felaketler, hastalıklar karşısında eğiten binlerce model olması lazım. Çocuklarımız ‘rol model’ dediğimiz zaman, şarkıcı, türkücü, dansöz gibi eğlendirenleri hatırlıyor.

Fransa’da

Kasım 15 2005Yorum Yok Kategori: Zaman

Irkçılığın çıkardığı yangın

Fransa’da uyum politikası Almanya’dan çok farklıdır. Fransa Anayasası’na göre Fransa tek bir toplumdur ve farklı “comminity”ler yoktur.
 

Medine

Kasım 15 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Peygamber’in şehri Medine

Nurlu şehir anlamına gelen Medine-i Münevvere hiç durmadan dönen ışıklı bir çark gibi. 24 saat sokakları dolu, birbirinden farklı milletten insanların yan yana soluk aldığı bir şehir.

 

Alternatif Bakış Dergisi

Kasım 8 2005Yorum Yok Kategori: Basında

Aliye Ertuğrul yazdı:Kısacası Müslüman dünyadaki kadınların önündeki engel İslamiyet değil, yobaz ve bağnaz erkek zihniyetidir.

NEVVAL SEVİNDİ RÖPORTAJ Ülkemizdeki kadınların, bilim dünyası ile tanışmasının 1922 gibi çok eski bir tarihte olmasına rağmen, ne yazık ki halen bir kısım çevre tarafından, genç kızlarımızın okutulmaması yönünde bir uygulama söz konusu. Bu konu ile ilgili düşünceleriniz nelerdir? Bu konu ile ilgili olarak, Güneydoğu’da ‘ana kültür’ adında bir dernek kurduk ve ilk defa namus cinayetlerini gündeme getirip, uluslararası sözleşmelerde bu kavrama yer verilmesini sağladık. Bunun yanında, Güneydoğu’da yaşayan kız çocuklarının okutulmaması meselesini gündeme taşıdık. Yapmış olduğumuz bu çalışmaların sonucunda da büyük adımlar attık. Güneydoğu’da, Gap İdaresi’nin 2010 yılı master projesinde, hem sivil toplum örgütü üyesi olarak, hem de devletin sahası olan Çatomlarda çalıştım. Çatomlar; kadın örgüt ve merkezleri olup, bu bölgemizde de büyük bir ilgi gördü. Daha sonra bu örgütler, çok amaçlı merkez halinden, kadın merkezi haline geldiler. Çünkü, bölgede bu konudaki ihtiyaç çok fazlaydı. Mesela; bölge kadınları Türkçe bilmiyordu ve ilk olarak kadınlara okuma yazma kursları açıldı. Daha sonra da el işi, meslek edindirme, İngilizce ve bilgisayar kursları bunu takip etti. Hatta, bu çalışmalar sonucunda bir kardeşimizi ABD’ye burslu olarak eğitime gönderdik. Bugün kendisi Çatomda çalışıyor. Bunun yanında, kadınlara kendilerini nasıl yöneteceklerini öğrettik ve onları da Çatom’un yönetimine aldık. Kısacası çok yönlü çalışmalar yaptık. Bu çalışma yaklaşık 5 yıl sürdü ve bu çalışmaların sonucunda amacımıza ulaştığımızı gördük. Çünkü amacımız, insanların dikkatini çekmekti. Bunun dışında, kadın eserleri kütüphanesinde yönetim kurulu üyesiyim. Kadın tarihini oluşturmak için kadın belgeleri topluyoruz ve bu kütüphane sadece kadın yazarların eserlerinden değil, kadına ait her şeyden oluşuyor. Bu çalışma, kadının tarihteki görünmezliğini kaldırmak adına yapılıyor. Ne yazık ki ne Türk ne de batı tarihinde kadın yok. Bir dönem, kadın girişimcilerin tanıtıldığı bir kadın programı yaptınız. Yapmış olduğunuz bu program ile hedefinize ulaştığınızı söyleyebilir misiniz? Sizin de belirtmiş olduğunuz gibi, STV’de Anadolu’daki girişimci kadınların konuk olduğu bir program yaptım. Aslında bu programı kadınlar için değil, erkekler için yapıyordum. Şimdi dönüp baktığımda, amacıma da ulaştığımı görüyorum. Çünkü, eşlerinin çalışmalarına kati surette izin vermeyen erkekler, bu programdan sonra eşlerine programa çıkan kadınların yaptıklarını takdir edip, kendilerinin neden çalışmadıkları yönünde eleştiride bulunmaya başladılar. Kısacası bu program, o dönemde çok sevilerek ve takdir edilerek seyredildi. Şimdi bazen beni yolda görüp “niçin televizyonda programınız yok, sizi severek izliyorduk” diyorlar. Ben de bu insanlara diyorum ki; “bu işler, sizlerin talepleri doğrultusunda olur. İmzalar toplayıp, fakslar çekerek bu talebinizi gerekli mercilere ulaştırmanız lazım ki, bizler de böyle hayırlı programlara imza atalım” Basın, kadınlarımızın kültürel, sosyal ve ekonomik hayatına ne oranda katkıda bulunuyor? Size göre basının buradaki rolü ne olmalıdır? Son yıllarda basın, doğrudan kadınla ilgilenmeye başladı. Mesela, Milliyet Gazetesi şu anda kız çocuklarının okuması için bir takım kuruluşları da yanına alarak eğitim kampanyasının öncülüğünü yapıyor. Basın bunu iki senedir bir misyon olarak yüklendi. Aslında bu işler sivil toplum örgütlerinin işi. Fakat, Türkiye’deki sivil toplum örgütlerinin azlığı ve faaliyetlerine yeterli bütçe ayıramamaları nedeni ile, uzun yıllardan beri istenilen ölçüde mesafe kat edilemedi. Basın, insanların ikna edilmesinde ve heveslendirmesinde büyük bir güç olduğu için ‘kız çocuklarının okuması kampanyası’ basının desteği ile önemli bir yol aldı. Basın yoluyla daha geniş kitlelere ulaşıldı. Kadının tarihi seyrini de göz önünde tutarsak, bugün Türk kadını nerede? Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde, kadının eğitimi çok önemseniyordu. Avrupa’da kadınların çalıştığı meslekler, Cumhuriyet’in ilk dönemindeki çalışmalar sonucunda ortaya çıktı. 1940’lı yıllardan itibaren ise kadın yeniden hor görülmeye başlandı. Bugün ise basının bu noktada kadınları teşviki söz konusu ve umarım bu durum böyle de devam eder. Çünkü hepimiz biliyoruz ki basın, yönetici olarak kadınlara yer vermez. Kadınlar basında daha çok çay kahve servisinde vardırlar. Zaten gazetelere de baktığınız zaman, haberlerin veriliş biçiminden de durum rahatça anlaşılabiliyor. Şöyle ki; bir adam eşini aldattığında, bu hareketi basın tarafından hoş görülüyor ve hatta övülüyor, fakat aldatan tarafın kadın olması halinde basın o kadına karşı o kadar agresif ve saldırgan bir tutum içine giriyor ki, anlaşılmaz gibi değil bu zıtlık. Bence bu konuda bir kampanya yapılmalı ve kadınlarımız sadece cinsel bir obje olmaktan kurtulmalıdır. Kısacası, zihniyet değişmelidir. Mesela, bir tecavüz haberi okunduğu zaman yahut izlendiği zaman bunun unutulmaması gereklidir. Halk, bu konuda tepkisini ortaya koymalı, medyada bu durumun üstüne gitmelidir. Fakat, ne yazık ki kadının statüsü, eğitimi ne olursa olsun maço erkek beyninde kıymetsiz bir yerde ve kadın sadece verilmiş şartlara uyması gereken ve hayattan herhangi bir beklentisi olmayan bir obje olarak algılanıyor. Neyi ne kadar bildiği ile değil, kocasına ve evine ne kadar hizmet ettiği ile değerlendiriliyor. Peki bu bakış açısının ortaya çıkmasında kadınlarımızın hiç mi suçu yok? Ne yazık ki bir kısım kadınımız, yaptıkları ile bu tarzda düşünen erkeklerin ekmeğine yağ sürüyor. Fakat bu durumun temelinde çok farklı nedenler var. Çünkü, bu insanlar çocukluktan itibaren ‘kızdı erkekti’ ayrımı ile hayattan korkutularak yetiştiriliyorlar. Erkek, hep bir çocuk olarak yetiştirilirken, kız çocukları büyümüş ve küçülmüş kadın modeli olarak hayata hazırlanıyor. 5 yaşında bir kız çocuğu da olsanız, babanıza ve ağabeyinize su götürmekle veya sizden daha küçük kardeşinize bakmakla yükümlüsünüzdür. Yani, size sorumluluk verilir. İşte bu sorumluluk verme alışkanlığı, Güneydoğu’daki kızların okutulmamasının da ana nedenidir. Çünkü, kız çocuğu bir nevi annesinin evdeki hizmetçisidir. Kız çocuklarının, çocuk olma gibi bir hakları yoktur. Kızlar üzerinde o kadar yasak var ki, küçücük yaştan itibaren size bu yasaklar uygulandığı için kendinize güveninizin olması mümkün değil. Ve bu kadar kendine güvensiz bir şekilde yetiştirilen ve bir rol model kendine dayatılmış olan kız çocuğunun büyüdüğünde, dış dünyanın kendisine korkutucu gelmesi kadar normal bir şey yoktur. Kadını bir cinsel obje haline getiren gazetedeki kadın resimleri ve televizyonlardaki görüntüler hakkında ne düşünüyorsunuz? Tabi ki çok üzülüyorum. Maalesef bırakın tecavüz fotoğraflarını, kadınlarımızın kişilik haklarını zedeleyen ve alakasız konularda dahi çıplak kadın resimlerine yer veriliyor. Örneğin; bir meme kanseri konusunda, o konu ile alakası olmayan üssüz bir kadın resmine yer veriliyor. Ne yazık ki Türkiye’de, “ne kadar çok kadın bedenine yer verirsek, o kadar iş yaparız” şeklinde bir gazetecilik ve televizyonculuk anlayışı söz konusu. Eğer bir gün bu gazeteleri çıplak kadın resimleri için alan insanlar bundan vazgeçerlerse, bu durum da düzelir. Kısacası, çözüm zihniyet değişikliğinden geçiyor. Toplum, dikey ve yatay bütün kanallarıyla cinsiyet ayrımına karşı bir savaş açtığında, bu hadise de kendiliğinden çözülür. Fakat bu konuda devletin de desteği alınmalıdır. Tabi ki erkek nüfusunun kadınlara bakış açılarındaki ön yargıların da bu konuda değişmesi lazım. Bence bu konuda eğitim çok önemli. Sizin de üzerinde ısrarla durduğunuz gibi, Türkiye’deki kadın gazetecilerin sayısı oldukça az. Bunun nedeni size göre nedir? Gazetecilik çok zor bir meslek. Bizim ülkemizde kadın olmanın da başka bir zorluk olduğunu düşünürsek, kadınların gazetecilik yapması doğal olarak daha da zorlaşıyor. Bunun yanında, ülkemizde meslek örgütü diye bir kurum yok. Yani, sana arka çıkacak, haklarını savunacak kimse yok. Mesela, bir gazeteci olarak siyasi hücuma uğrayıp, bütün iftiraların, yalanların, hatta terbiyesizliklerin altında kaldığımda kimse yanımda değildi. Çünkü, beni koruyacak bir kurum veya meslek örgütü yoktu. Ne yazık ki, Türkiye’de düşündüğünü söylemek ve öyle yaşamak çok pahalıya mal oluyor. Fakat medyanın, sırf kadın sorunlarında değil, her türlü sorunda haberin niteliğine göre 5N 1K kuralına uyması, dürüst ve objektif habercilik yapması gerekiyor. Fakat ülkemizdeki medya kurumları, bunların hiçbirine uymadan haber yapıyor. Zaten kadın sorunları da ilgi alanında olmadığı için onun böyle bir sorunu yok. Hatta önemsemediği kadınlar hakkında yalan haberler yazdığı zaman dahi dönüp özür dileme ihtiyacını duymuyor. Peki böyle bir medya içinde kadınlar nasıl gazetecilik yapsınlar? Ben bir gazeteci yazar olarak her zaman bildiğimi yazdım. Hatta “bu yazınızı yazamayız” dediklerinde dahi o yazımı geri çekmedim ve onlar yayınlayana kadar yeni yazı vermedim. Dinimiz, kadına kişilik kazandırmış, ona saygı ve şefkat gösterilmesini emretmiş iken, Türkiye’deki medya, senelerce bunun tam tersini savunmuş ve kadını İslam’da ezik bir insan statüsünde lanse etmiştir. Sizce bunun nedeni nedir? İslam ile kadın ilişkisi ayrı bir yaramız. Bence, İslamiyet’in kadını ezdiği düşüncesine, sadece batılılar değil tüm Türkiye inanıyor. Bu bakış açısında, erkeklerin dindar olması ya da olmaması da fark etmiyor. Mesela, Refah Partisi’nde ayak işlerini yapan ve partiyi iktidara getiren kadınlardır fakat her zaman arka planda ve ikinci sınıf olarak kalmışlardır. Bakınız, bu partinin üst kademesinde hiçbir kadın yoktur. İslamiyet ve kadın konusunun Türkiye’de bu kadar çok tartışılmasının ana nedeni, Kuran’ı okumadan insanların kafalarından yorum yapmalarıdır. Adamın Kuran’la herhangi bir alakası yok, ama ahkam kesiyor. Bir kere İslamiyet, kendi yüzyılında değerlendirilmelidir ki, ben efendimizin yaptığı her şeyi çok cesur ve inanılmaz reformist buluyorum. Herkesin kadını hor gördüğü bir dönemde kendisi kadını yüceltmiş, kadına bakışını yaşamında ortaya koymuştur. Efendimizin hayatına bakınca, Müslüman olduğunu iddia eden fakat kadınlara zulüm eden erkeklerin efendimizi hiç anlamadıkları ortaya çıkıyor. Her konuda olduğu gibi bu konuda da Efendimizin hayatı baştan sona bir örnektir. Kendisi kaç bin yıl önce dul, çalışan ve kendisinden kaç yaş büyük bir kadınla evlenmiş ve eşini ölünceye kadar sevmiştir. O dönemde tek kadınla evlilik anormal bir durumdu. Bunun dışında kadınlara büyük haklar müjdelemiştir. Hatta Batı bu konuda İslamiyet’i örnek almıştır. Mesela, İslamiyet kadına boşanma ve boşanmadan sonra bir mehir hakkı veriyor. Kısacası Müslüman dünyadaki kadınların önündeki engel İslamiyet değil, yobaz ve bağnaz erkek zihniyetidir. İslamiyet’in Anadolu’daki yorumunda da sizin bahsetmiş olduğunuz bu bakış açısı kendini göstermiş midir? İslamiyet’in Türkler tarafından yorumu da kadına büyük bir özgürlük vermiştir. Mevlana Hazretleri, kadınlarla oturumlar yapmış, onların bulunduğu ortamlarda onlarla istişarelerde bulunmuş, hatta sema yapmıştır. Anadolu’da kadın evliyalara da rastlıyoruz. İslamiyet, kadın ve erkek ile birlikte bir hayatı beraberinde getirmiştir. Kadın Türk İslam anlayışında çok ateşli bir Müslüman. Ne yazık ki günümüze medyası İslam ve kadın konusunda hiçbir şey bilmiyor. Devamlı bir şekilde kulaktan dolma bilgilerle karşımıza çıkıyor. Ne yazık ki önemli bir bilim kadınını televizyonlarda göremeyiz, çünkü kadınların böyle bir rolleri yoktur. Fakat bu durum Batı için de geçerlidir ve daha yeni yeni feminist kadınlar kendilerini göstermeye başlamışlardır. Bizdeki aydın geçinen sınıf ise sadece tercüme ederek işi idare ediyor ve ne yazık ki yeni bilgiler üretemiyor. Televizyonlardaki evlilik yarışmaları ve bu yarışmaların izlenme oranlarının bu kadar yüksek olması hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Televizyondaki bu tür yarışmalar, insanların talepleri doğrultusunda, insanların dedikodu duygularını gıdıklayıp iyi paralar kazanmak için yapılan ve ruhsuz insanların mahremiyetlerini dışarıya ittikleri programlar şeklinde tarif edilebilir. Bunlar daha usturuplu ve eğlenceli bir şekilde yapılabilir ve de insanların ölümüne neden olmaz. Fakat ne yazık ki bu tür yarışmalar, toplumdaki yozlaşmayı daha da hızlandırıyor. Evet, televizyonlar bir eğlence aracı ancak bu tarz programlar gerek kültürümüze ve gerekse örf ve adetlerimize aykırıdır. Yalnız şunu da unutmamak lazım ki, bu tür programları bizler çoğaltıyoruz. Çünkü bizler bu programları izlemesek, bu programlar reklam alamazlar ve para kazanamazlar. Eğer halk bu programları seyretmekten vazgeçtiğinde her şey biter. Dünya’da her beş kadından biri, tecavüz veya tecavüz girişiminin kurbanı oluyor. ABD’de her 90 saniyede bir kadın tecavüze uğruyor. Cinsel istismarlarla ilgili veriler her geçen gün artıyor. Size göre dünyanın bu hale gelmesinin nedeni nedir? Basının bu konudaki sorumluluğu ne oranda? Bütün savaşlarda önce kadınlar ve kız çocukları tecavüze uğrar. Yani, kadın ve çocuğun çekmediği kalmaz savaşta. Ne yazık ki bütün dünyada durum bu. İşin kötü tarafı günlük hayatta da taciz var. Ve sen bu konuda hiçbir şey yapamıyorsun. Hatta cesur bir kadınsan ve buna tepki gösteriyorsan iftiraya bile maruz kalabiliyorsun. Bu konuda kadınlar korkmamalı ve kadınların arasındaki dayanışma artmalı. Şurası unutulmamalıdır ki aydın kadın, başkalarını seven kadındır. Yoksa aydın değildir. Bu noktada, kadın her yerde şahsiyeti ile var olmalıdır. Dünya’da sizin de sorunuzda belirtmiş olduğunuz sorunu çözen bir millet yoktur. Bu konuda İsveç örnek gösteriliyordu fakat onlarda da alkolün etkisi ile kadına şiddet artmaya başladı. Ne yazık ki dünyanın birçok ülkesinde kadın değersiz bir konumda. Bu da kadınları pek çok sorun ile karşı karşıya getiriyor. Ben bu konuda birçok insandan farklı olarak, gündüz saatlerinde yapılmakta olan programları, bazı şeyleri ifşa etmeleri nedeni ile faydalı olduğunu düşünüyorum. Deşifre bu bağlamda güzel bir olay. Bu anlamda her şey dört duvar arasında kalmamalı. Çünkü bu durumda erkek karlı çıkıyor. Fakat deşifre olunca, adam ‘elalem ne der’ psikolojisi içine giriyor. Mesela, çok gariptir ki tecavüz olayları mahkemelerde yok gibi. Bunda da kadını aşağılayan erkek zihniyetinin üstünlüğünü görüyoruz. İşte bu nedenle bu tür hareketleri ve yaşananları medyanın gündeme getirmesi ve deşifre etmesi bir hizmettir. Bu sayede kadının kendisine olan saygısı geri gelmektedir. Bu deşifre olayı basın yolu ile yapılmalıdır ki o suçlu artık orada yaşayamasın ve o davranış biçimi ortadan kaybolsun. Güçlü bir kadın denildiğinde o kadından ne anlıyorsunuz? Güçlü bir kadın olmak bireysel olarak kendine güvenmekten geçer ve kendinden ve başkasında korkmamayı gerektirir. Eğer bir konuda doğru isen başkası ne der diye düşünmeden o konunun arkasında olman gerekmektedir. Mesela ben biraz önce de belirtmiş olduğum gibi medyanın lincine uğradım ama yılmadım. Şimdi 28 Şubat’ta beni eleştirenler, benim kavramlarım ile yazıyorlar. Bu noktada maddiyat veya statü önemli değil. Önemli olan insanın onuru ile inandığı gibi yaşamasıdır. İnşallah medya da inandığı gibi yaşayan insanlarla düzelecek ve her şey yoluna girecektir.

7.Performans ve Motivasyon Yönetimi Zirvesi

Kasım 8 2005Yorum Yok Kategori: Haberler

23-24 Kasım Ceylan İnter-Continental Hotel ‘de saat:11.30-12.15 arası

Nevval Sevindi şirketi diyalog ve patenti kendine ait olan “anahtar çözüm “konferanslarının tanıtımını yapacak. Açılacak stand her türlü bilgi için açık. Koordinatör Yasemin hn. sizi bilgilendirecek.İş dünyası profesyonelleriyle birlikte olun.

Neden bürokrasi hayat karartır?

Kasım 8 2005Yorum Yok Kategori: Haberler

Bu tür şikayetler çok fazla. Burası hukuk devleti ve bilgi edinme hakkı yasası çıktı. Yararlanın.

merhaba.1978 doğumlu lisans mezunuyum.3 yıldır işsizim. size şikayetmi desem arz mı desem bilemiyom ama bir sorundan bahsetmek istiyorum.kocaeli adliyesince yapılan 18 nisan 2005 tarihli infaz ve koruma memurluğu sınavı kazandım ama daha sonra atamalar bakanlıkça iptal edildi gerekçe gösterilmeden ve yeni sınav açıldı bakanlıkça.yine aynı adalet komisyonunca yapılan 12 eylül 2005 tarihli sınavda sorulan bütün sorulara dogru cevab vermeme rağmen sınavı kaybettim.dava açmayı düşünüyorum ama bakanlık idari mahkemeyi etkiler diye açmakta kararsızım.açarsanız baştan kaybetmişsiniz diyen avukat sayısı çok.bakanlık nasıl olurda mahkemeyi etkileyip verilen kararı etkileyebilir.öyleki açık kimliğimi bile belirtmekten çekiniyom.çok zor durumdayım hem maddi hem manevi açıdan 6 ay boyunca bir emek verdim ama sonuç haksızlıklarla dolu bir süreçten başka hiçbirşey değil.bana yardımcı olabilme ihtimalinizi göz önünde bulundurarak bu maili yazıyorum

Sayfa 1 / 212»