Nisan 8, 2005

SENİN EKSİK PARÇAN BENDE

Nisan 8 2005Yorum Yok Kategori: Güncel

DOKTORUM VE BEN Doktoru ilk hatırladığımda kucağına yatırmış bademciklerimi alıyordu. Ben çocukken çocukların bademciksiz olmaları modaydı. Kardeşim ve ben moda yüzünden onları kaybettik. Belki bu nedenle hiçbir organımı cerraha hediye etmek hoşuma gitmez. Doktor hep bir öğretmen edasında olur ve asık suratı canımı sıkardı. Ama maun ve yekpare masasını çok severdim.

Sonra göz ve diş doktorlarıyla sık karşılaştım. Hastanede henüz yeni bilim dalı olan ortodontinin genç asistanları güler yüzlüydü. Muayenehanelerde en sık tartıştığım konu randevu konusuydu. Ben hasta olarak beş dakika geç kalsam sıramı kaybediyor ve uzun süre bekliyordum. Doktor bir saat geç gelse bana hiç bir açıklama yapmazdı. Bir kere sekretere bunun uygar bir davranış olmadığını söyledim ve kadın hayretle yüzüme bakarak: Burası Türkiye dedi! Kızımın ortodonti tedavisini yaptırdığım bir profesör kadın da aynı ilkel davranışı sürdürürken iki yıllık tedavi ücretini de peşin almıştı. Hiçbir fatura vermeden elbette. Üstelik benim tüm yıllık programımı düzenlemek isteyince parayı da bırakarak doktoru değiştirdim. Bu hiyerarşik ve despotik bakış açısı en rahatsız olduğum yön. Fakat çok sevdiğim doktorlar da oldu. Çok insancıl ve insana hizmet ettiğinin bilincinde olan. Kanser olduktan sonra hep şanslıydım ve doktorlarımla çok olumlu bir işbirliği yaptık. Her şeyi paylaştık ve konuştuk. Hatta onkologum gazeteci olduğum için bana başvuran yoksul hastalara bile bakıyor. Kulak Burun Boğaz doktorum çok harika bir insandır ve sanata çok düşkün. Benim yaptığım sivil toplum hareketlerine ve çalışmalara destek vermek için her gittiğimde projeleri konuşuruz. Diş hekimim Güneydoğu için bir projemize maddi destek verdi. Hiçbir gerçek tek yüzlü değildir. Ayrıca dünyada son gelişmeler yeni bir paradigmayı kesinleştirdi artık. Buna karşılıklı bağımlılık ilkesi deniyor. Senin eksik parçan bende demek bu. Ben kaybedersem sen de kaybedersin demek. Birlikte kazanabilirime inanmalıyız. Doktor hasta ilişkisi bu nedenle yeniden gözden geçirilmelidir. Hasta olarak ben tedavinin tarafı değil,ortağıyım. Pasif bir hasta taraf olmak istemiyorum. Bu bir proje ve bu proje de birlikte çalışacağız demek. Bugün şirketlerden siyasete yeni iş yapma kültürü bunu zorluyor. Bugün şirketler bile rakipleriyle ya evleniyor,ya işbirliği yapıyorlar. Hasta doktorun rakibi değil üstelik. İşbirliği burada hayat kurtarmakla kalmaz , bilimsel çalışmanın önünü açar diye düşünüyorum. ABD’de hasta doktor ilişkisindeki yakınlık ve işbirliği düzeyi yeni tedaviler bulmakta birinci derecede rol oynamaktadır. Aynı dili konuşabilmek için doktorların iletişim tekniklerini ve süreçlerini öğrenmeleri gerekiyor. Doktorun malzemesi insan yani kültür o nedenle toplumun kültürüne vakıf olmak zorunda. Kendi sınıf kültürü yeterli olamaz. Aynı dili konuşmadığımız için Türkiye’ de kimse kimseyi dinlememekte. Bir çok şeyi yeniden tanımlamak ve diri bir iletişim kurmak şart. İnsan odaklı yeni bir yüzyıla girdiğimizi hatırlatmak isterim. İdeolojik bakış ve önyargılar henüz gitmediler çöp tenekesine fakat işe yaramaz hale geldiler. İnsan tek başına değerli. Dikey yapılanmadan kurtulup yani daha üst konumda doktor ve daha alt konumda hasta düzeyi, yatay ilişkilere gelmeliyiz. Hatta Networks ilişkisinden söz edilmekte dünyada. Hasta,yakınları ve doktor arasında eşit bir iletişim yapılanması çözüm olacaktır. Çünkü artık tek doktor ve kurtarıcı doktor da yok! Bugün multi-disiplener dediğimiz çoklu bilimsel çalışma odaklarıyla koordineli çalışmak zorundayız. Çünkü insan karmaşık bir varlık. Sadece biyolojik varlığını tedavi etmek tedavi olmuyor. O ruhu olmayan bir cesedi tedavi etmek anlamına geliyor. İnsan ruh ve bedenden,can ya da gönül dediğimiz iç dünyadan oluşmakta. Kültürü tanımamız bu yüzden hayati bir anlam içerir. Akıl ve gönül beraberliği hem kültürümüzün özü hem de onu hayata geçirebilirsek bilgi çağına adım atmış olacağız. Kendi sentezimiz olmadan bu yüzyılda ayakta kalmamız söz konusu değil. Hasta doktor ilişkisi kültürel yapının göstergelerinden biridir. Doktor, insan hayatı kurtarması nedeniyle ,büyücü olarak başladığı binlerce yıllık geçmiş atalarının ruhundan kurtulması kolay olmadı. 1950-60’lar Batı’da doktor hasta ilişkilerinin daha demokratik,insani bir zemine oturtulması için çaba harcanan yıllardır. Hasta haklarının ilk konuşulmaya başlandığı bu yıllarda “en büyük doktor” basamağından doktorlar insani ilişki kuran doktor zeminine çekilmeye çalışılmıştır. Yasalarla, yasal uygulamalarla ve de sivil toplum çalışmalarıyla günümüze kadar sürdü. Türkiye’de doktorlar hiyerarşik düşünce yapısının ürünü bir konumlandırma içindeler. Otoriter yapıları ve hasta karşısında daha üst hiyerarşide oturan pozisyonlarıyla hasta ile ilişki kurmayan doktor modeliyle çok karşılaştım. Yıllardır en iyi denen doktorlarla bile muhatap olduğumda asla fatura vermeyen, randevuya sadık kalmayan, sizi kendi keyfine göre maniple etmeye çalışan, kişiliğinize saygı duymayan bir model izledim. Çok sevdiğim iyi doktor arkadaşlarım var, tanımadıklarım da vardır elbette. Böyle notlar maalesef Türkiye’de gerekli oluyor. Oysa toplumsal alandaki eleştiriler genel içindir ve alınganlık içermesi söz konusu olamaz. Ne yapalım ki, burası Türkiye! Gazetede Bakan Ali Çoşkun’un yeğeni Pelin hanımın haberi dikkatimi çekti. Doktorunu ve hastaneyi mahkemeye vermiş. Kapalı safra kesesi ameliyatı yüzünden enfeksiyon kaptığını iddia ediyor. Gelişmeleri kendi ağzından yayınlanan Pelin hanımın yaptığı hatalara bakalım: 1.”Doktor muayeneye bile gerek görmeden telefonda sağlık sigorta numaramı alıp beni hastaneye yatırdı.” Peki, hasta olarak neden siz buna itiraz etmediniz? Hasta olarak ameliyat öncesi konuşmak,tartışmak ve bilgi almak haklarınızı kullanmadınız? 2. “Ertesi günü ameliyat oldum”. Ameliyat gibi ciddi ve risk içeren bir eylemi bu kadar kolayca karar vermek ne kadar doğru bir davranış?Anladığım kadarıyla Bakan beyin eşini de ameliyat eden doktora aile önerdiği için büyük bir teslimiyet söz konusu. Hiçbir nedenle kendi haklarınızı unutmayın. 3.”Ameliyat öncesi hiçbir tetkik ve test uygulanmadı” diyor.Peki, bu kadar önemli bir konuda hiçbir şey sormadan,itiraz etmeden her denileni onaylayıp pat! Diye ameliyat masasına yatanın hiç mi suçu yok yani. 4.Ameliyatla ilgili hiçbir bilgi alış verişinde bulunmadan, hiç sorgu sual etmeden masaya yatan Pelin hanımın annesiyle doktor arasında geçen bir konuşma evlere şenlik; “ben çok doktorun pisliğini temizledim, şimdi başkaları da benim pisliğimi temizlesin. İsterseniz Tabipler Odasına şikayet edin” Neresinden tutacaksın! Ben de bir ünlü diş hekimini şikayet etmek istediğimde Odaların birbirini tutan meslek erbaplarından oluştuğu,asla kimsenin kimseye bir şey yapmayacağını örnekleriyle kanıtlamışlardı. Meslek odaları sivil toplum kuruşları olarak sivil toplumun, halkın hizmetinde olması gereken yapılardır. Ancak Türkiye’de daha bunun ciddi örnekleriyle karşılaşamadık. Arkadaşlık, meslektaşlık,hemşerilik hep gerçeğin önünde duvar gibi yükseliyor memleketimizde. Hata yapan doktorun vurdumduymazlığı da buna kanıt zaten. Hiçbir doktora yakışmayacak yukarıdan bir üslupla konuşma metinleri uzayıp gidiyor. Hastanın özel hayatına müdahaleden tutun hakarete kadar her şey var bu konuşmaların içinde. Ne kendine güven böyle! İyi ki, Bakan beyin yeğeni Pelin hanım,sıradan insanların halini düşünmek bile ürkütücü. Gerçi ünlü bir estetisyenin burnu düşen ve nefes alamayan hastasına dediklerini de duyduğumda ağzım açık kalmıştı. Ünlü ve çok kazanan doktorun küstah olma hakkı varmış gibi bir inanç var . Bu doktorlar güçlerini ve görevlerini suiistimal eden karakterler elbette. Hortumcular, siyasetçiler gibi kızılan bir çok katmandan farkları kalmıyor. Üstelik insan sağlığı gibi çok kutsal bir alanda “insan”a yapılanlar hepimizi yaralamalıdır. İnsan toplumun en değerli varlığı, doğanın şerefli mahlukatı . Ona saygısız olmak, hayatına kast etmek yapılabilecek en büyük günah ve suçtur. Batı’da bu yasalarla çok sıkı denetim altına alınmıştır. Yine de mesleki odalardan Amerika’da onlarca doktor,dişçi ihraç edilir etik değerlere uymadıkları için. Bizim odalardan ihraç son 40 yılda kaç kişi acaba çok merak ederim. Hasta olmanın anlamı kendini sorgusuz sualsiz doktora teslim etmek değildir. Hasta olarak bilgi edinme,seçme ve değerlendirme haklarınızı kullanın. İtiraz etmeniz gereken her şeye karşı çıkın ve gereğini sağlığınızı kaybetmeden yapın. Her şey olup bittikten sonra maddi manevi faturanız büyür. Büyücü-doktor geleneği kabilelerde kaldı. Doktor uygar dünyada uygar insana hizmet veren bir meslek erbabıdır. Yasalara bağımlıdır ve olmalıdır. Hukuk devletinin üstünde değildir. Bunu bilmeyenlere hastalar hatırlatmalıdır. Sağlıklı kalın. Bugün yeni şeyler söyleme zamanı…. NEVVAL SEVİNDİ

Şehitlerin bağrından yol geçer

Nisan 8 2005Yorum Yok Kategori: Zaman

Bursa’da, Sönmezler binlerce kişiyi işten çıkarıyormuş. Tekstilin durumu çok kötü dediler. Tekstilde çok para var diyen herkes bilir bilmez bu işe atladı. Şimdi işsizler ordusu çoğalıyor.

O güzelim “Osmanlı Bursa”yı yıkıp döktüler, verimli toprakları sanayi ve konutla donattılar. Gide gide bir arpa boyu yol alıp asla geri getirilemeyecek tarih, kültür, şehir ve köklerinden oldu insanlar.

Kökler dediğimde Çanakkale’ye gidiveriyor aklım. 90 yıl sonra kalbimizdeki yeri sorgulanan, yeniden keşfedilen Çanakkale… Şehitlerini unutan bir milletin 1974’te milli park ilan edilmesiyle akla gelen Çanakkale… Henüz sahip çıkıldığından söz edemeyeceğimiz şehitler diyarı… Her konuda hafızasızlığımızın yüz karası olacak Çanakkale… Anzakların ilgisiyle uyandığımız, şehitlerimizin gözyaşlarını göremediğimiz diyar. Büyük bir yenilgiyi başarıya, ilgiye, tarihe dönüştüren Anzakların hayran kaldığı şehitlerimizin ve onların kültürünün mekanı savaş tepelerinde geziyorum. Tarihimizin ve kültürümüzün en parlak sayfasını nasıl gömdük biz betonların altına? Bomba Sırtı denen savaşın sembolü olmuş yere siperlerin birbirine sekiz metre yaklaştığı bu olağanüstü 200 metrelik siper kuşağının üstüne otopark yapanların cahilliği kalbimde ateşler yakıyor. İlk şehitlerimizin gömüldüğü bu alanda arabasını bırakarak sembolik kurulmuş (yani altı boş) şehitliğe gidenlerin anlam yoksunluğu her şehidi acaba neresinden vuruyordur diye düşünüyorum. Hangi İngiliz kurşunu bu kadar acımasız olabilirdi? Çanakkale Savaşı’nın belkemiği olan Alçıtepe noktasını gördünüz mü?

İngilizlerin savaşta ele geçirmek için canhıraş savaştığı ve bizim vermediğimiz bu önemli Alçıtepe’miz bugün çitle çevrili. Bağ yapmışlar şarap üretmek için; çünkü özel sektöre kiralanmış. Şehit kanı ne kadar kırmızı olur acaba?

Barış Parkı Projesi’nden çeşitli seçilivermiş tesadüfi yatırımlara 23 trilyon verildi bugüne kadar. Yol genişletme, betonlama faaliyetleri motorlu araçlar için cazibeler yaratma hevesi doludizgin. Oysa dünyada bu engellenen bir şey. Burada ziyaret “anlamadan bakınma” değil, bilerek, hissederek anlama hatta bir meditasyon alanı yaratmak. Kaybettiğimiz ruhu kazanmak için birkaç kilometre bile yürümekten üşenenlerle nasıl olacaksa?..

Yanlış yazılar, bilgiler, rakamlar, heykeller, İngiliz tüfekleri tutan askerlerimiz, yazıtlar turistik bir yere yakışacak özensizlikte. Oysa şehitler eğlence turizminin aracı değildir sanırım!

25 yıldır devletin, akademisyenlerin, aydınların ve de hiçbir kurumun ilgisini çekmeyen köklerimizin pırıltılı yıldızlarının gömülü olduğu lavanta kokulu topraklarla artık yüzleşme zamanı derim. Savaşı kaybedenler, ağız dolusu “gavur” denilenler 1922’de gelip ölülerinin mezarlarına, kemiklerine sahip çıktılar. Yazlık konutların, kooperatiflerin mutfak pencereleri mi bakar acaba bu tepelere? Biz ne zaman sahip çıkacağız kültürümüze? Biz ne zaman sahip çıkacağız bizi besleyen, saklayan toprağımıza? Tarlalarımıza daha ne kadar düşünmeden evler, yazlıklar, fabrikalar dikeceğiz? Sonra kanserden, cehaletten ölürken ardımızda “beton hayatlar” bıraktık diye mi övüleceğiz?

Ermeni tehcirinin olduğu yıllarda 25 milyon kilometrekarelik Osmanlı topraklarında beş imparatorluğun dünya paylaşım savaşı dönüyordu. Her yerden Müslümanlar sürülüyordu, mallarına ve canlarına el konuyordu. Ne yazık ki, onları yazan, araştıran ya da filme çeken insanlarımız olmadığından acıları sessiz çığlıklar halinde bir kandil gibi gök kubbede asılı kaldı.

Tarihinde hiç tehcir vakası olmayan Osmanlı neden bunu yaşadı diye hiç düşünmeden konuşulanlara bakınca o dönemin hukukunu bugün yargılama merakında olanlara soruyorum: Bugününü yargılayabilir misin? Hadi, biraz cesaret…

05.04.2005

 

Sayfa 1 / 11