Nisan, 2005

‘Delikanlı’ kadın

Nisan 27 2005Yorum Yok Kategori: Basında

Yazar, gazeteci, profesyonel konuşmacı Nevval Sevindi güçlü bir kadın. Akıcı, kolay anlaşılır ve dürüst bir dili var. Sanki satırların arasında iri kıyım bir kadın, kaşlarını çatmış, ayaklarını patır patır yere vurarak yürüyor

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN 2005-01-08 (473 defa okundu) AYÇA ŞEN (Arşivi) Girişimci amazon: Nevval Sevindi Şu bendenizin doğum sonrası depresyonundan sonra, bir nebze de olsa kitap okuma eğilimine girdiğim bir dönem, kütüphanemde (ki çoğu şık ciltli, kilo ile alınmış ansiklopedilerden oluşuyor) bir kitap buldum. Bu kitaplık garip bir kitaplık. Yarıdan fazlası boş olmasına rağmen nasıl oluyorsa arada gaipten bir kitap türüyor. Nevval Sevindi’nin kitabı da işte böyle rastlantıyla elime geçti. Kadınların ezilmesi, toplumda yer edinmeleri, haklarını savunmalarına dair, zaman zaman kadına da sinirlenen, kadın tarafından yazıldığı belli, fakat cins ayrımı yapmayan bir kitaptı bu. Saygı ve sevgiyle erkekle kadının birlikteliğinin olabileceğine olan inancını kaybetmekten ürken bir tarafı da vardı yazarın. Kütüphanedeki kitabının adı Girişimci Amazonlar’dı. Sonradan Kent ve Kültür ve Aşk Kapıyı Her Zaman Çalar kitapları da geçti elime. Radyo programında bölümleri okunabilecek (tabii kaynak belirtilerek) akıcı, kolay anlaşılır, yormayan ve dürüst bir dili vardı yazarın. Sanki satırların arasında iri kıyım bir kadın, kaşlarını çatmış, ayaklarını patır patır yere vurarak yürüyordu. Çok hoşuma gitmişti. Ama Nevval Sevindi kimdir, ne iş yapar, nerede yaşar, hiç haberim yoktu. Önce Samanyolu TV’de program yaptığı haberiyle hayallerim yıkıldı. Şöyle; nasıl olurdu da televizyona çıkardı! Onu keşfeden bendim; fakat bana ihanet etmişti; demek ki yaptığını beğeniyordu; bu olacak iş değildi! Aklı başında biri televizyona çıkar mıydı… İkinci bomba, aktüaliteye sahip arkadaşımdan geldi; kitaplarını evde gören arkadaşım “Aaa, Nevval Sevindi mi okuyorsun; abi o Fetullahçıdır,” dedi. Nasıl olur; şimdi, hayatta ilk kez kendi keşfettiğim yazar bir de ‘bişiyci’ mi çıktı! Ama politik, dini, iktisadi bir öğe taşımıyordu kitapları? O zaman anladım ki, tanımadığınız birini sevmek için bir sürü engeli aşmanız gerekiyor. Aradan bir kaç sene geçti. Resmini dahi görmediğim yazarı meğer herkes tanıyormuş. Geçenlerde kitapçıda yeni kitabını gördüm: Kırık Kalpli Kadınlar Ülkesi. Kitabın parasını öderken bir yandan ‘gasteyi’ arıyordum röportaj edeyim mi diye, “Aaa, tabii güzel olur,” denildi. Röportaja karar verilen gün aynı zamanda Avrupa Birliği şeysinin, Semra Hanım’ın final gecesinin ve Şeb-i Aruz’un olduğu güne denk geliyordu. Hangi birine ait olduğumu yine bilemeden ve ömrü billah muamma kalacak bu kargaşaya hakkını vererek ihtişamlı sayılabilecek evin kapısını çaldım. Bir süre bekledikten sonra kapıyı çeyrek açıp fönlü ve açık kumral röfleli saçlarını yandan sarkıtarak kadının olgunluk çağı seksapeliyle “Gel Ayça’cığım, kusura bakma, şimdi girdim içeri, sen geç otur, hemen geliyorum” deyip bornozuyla parmak uçlarında koşa koşa içeri gitti. Nevval Sevindi İzmirli. Yaşını sorduğumda ona yaşını soran genç bir kıza verdiği nazik cevabı anlattı. “Biz kadınlar hoş bir kadın görünce hemen yaşını merak ederiz, bilirsiniz,” deyince artık genç kız olmadığımı anladı, güldü ve “Kırk yedi,” dedi. İnanamadım. Öyle kendi tarzında, güzel, rahat ve genç. Ya ben elli yaşı gözümde büyütüyorum ya da yeni-eski kuşak gerçekten genç kalıyor. Çin çaylarımızı içerken sohbet başladı… “Ben dominant bir kadınım” Yeni Yüzyıl ‘dan Zaman’a geçişiniz nasıl oldu? ’89′da yazmaya başladım. Cumhuriyet Gazetesi’nde gazeteciliğe başladım. ’91′de ilk kitabım çıktı. O yıllardan beri aktif olarak yazı yazıyorum. Ankara Üniversitesi’nde Antropoloji okudum. Sonra Klasik Yunanca mastır çalışması yaptım. Çok okurdum. Bütün Türk ve dünya çocuk klasiklerini ilkokulda bitirmiştim. Kendimi bildim bileli her konuda okurum. Sonra Ali Kırca’nın Siyaset Meydanı’nda kıdemli konuk olarak çıkmaya başladım (gülüyor). Entelektüellerimiz ekranda konuşan kadın görünce sevmedi. Hemen kulp bulunmaya başlandı. Sonra Kanal E’de üç yıl program yaptım. Sonra Samanyolu TV’de… Yeni Yüzyıl kapanınca işsiz kaldım. İki yıl önce Şahin Alpay’la birlikte Zaman’a geçtim. Fetullahçı deniyor sizin için? Hoca Efendi’yle röportaj yaptıktan sonra hiçbir şeyi araştırmadan, tamamen önyargıyla eleştiren ve bunun şık göründüğünü düşünen kesim adımı öyle koydu. Ben sosyal bilimci olarak bu anlaşılması gereken bir fenomendir dedim. Kitabımda da yazdım. Ben çocukluğumdan beri İslami terbiyeyle büyüdüm. Hep inançlıydım. Bu beni ilgilendirir. Dinlemeden mantıksızca eleştirdiler, yargısız infazlarda bulundular. Ama eleştirilerde bulunanlar, iktidar değiştikten sonra artık bu konuda yazıyor. Ne yazıyorlar? En son Nurculukla ilgili kocaman bir yazı dizisi yaptılar ya. Bugüne kadar kimse anlamadı; ben sosyolog olarak şu an devreye giriyor ve anlayın diyorum diye emreden yazı dizisi. Benim en zor dönemde, 28 Şubat’ta söylediklerimi, şimdi benim yazdıklarımdan çalarak söylüyorlar. Fetullah Gülen’in gazetesi, televizyonu ve hatta okulları AKP’den önce de vardı ve çocuklarını Gülen’in okullarına gönderen bir çok entelektüel tanıyorum. Bu bir kargaşa değil mi? Evet, zaten komedi de burada. Sıkılmadınız mı Gülen’le anılmaktan? Bu Türk entelektüel dünyasının sıkıntısı önce. Zaten uzun zamandır bu konu gündeme gelmiyor; fazla uzatmazsak sevinirim. Meselâ yeni kitabım çıktı. Zaten kitaplarımın hiçbirinde bu tip konular yok. Benim derdim bir insanı yargısız infaz edip kötülemeye karşı çıkmaktı. Herkes işine geldiği gibi, yine kendi çevresinde prim yapmak için dinlemeden, anlamadan yargıladı. Gülen’le ilgili köşe yazım bile yok. Bu düşmanlık anlaşılır gibi değil Evli misiniz? Değilim. İlk eşimle evlenip dört sene İran’da yaşadım. Sonra ayrıldık. Tekrar evlendim. Onunla da anlaşamadık. Ben dominant bir kadınım. Erkeklerle anlaşması kolay olmuyor dominant kadınların. Çocuktan sonra meselâ, benim sevgili kurumum çöktü. Siz de yaşıyor musunuz bunu? Tabii çocuk bir sorumluluk getiriyor. Erkekler sorumluluk almayacakları kadınları tercih ediyor. ‘Feminist değilim’ Nevval Sevindi’nin Ulduz isimli bir kızı var. Bir an böyle duvar gibi kararlı biri annem olsa ne halt ederdim diye korkup ona geçenlerde önünden yürüdüğümde Memo’nun kafayı basamağa gömmesinden sonra annemin “Sana vasiyetim olsun; asla çocuğunun önünden gitme,” dediğini anlatıp çocuğundan ön planda yaşamak ile anne-kız muamması bir araya gelince neler oluyor diye sordum, “Problemler çıkmaz mı, tabii ki çok çıkıyor; ben baskın karakterli, prensipli ve kararlı bir anneyim. İster istemez çok sorun yaşadık, hele ergenlik çağında … Şimdi üniversite bitti, Amerika’da iki yıl kalmak kendine güvenini sağladı. Artık ilişkimiz çok daha iyi. Zaten Ulduz pek evden çıkmayan, kendi halinde bir çocuktu. Ama evlendiğim zamanlarda mutsuz oluyordu; çocuk anneyi paylaşmak istemiyor başkasıyla. Yaz tatillerinde babasıyla görüşüyor. İkisinin ilişkisine karışmam .” Gazetecilikten böyle ev yapacak kadar para kazanılıyor mu? Benim bir de şirketim var; yönetici danışmanlığı yapıyorum. Ayrıca Diyalog Avrasya dergisinin yayın yönetmeniyim. Kitaplarım çok okunuyor, çok baskı yapıyor. Profesyonel konuşmacıyım. Nevval Sevindi İzmir Amerikan Koleji’nde okurken 800 metre koşucusuymuş. Yine lisede disk atıyormuş; sahiden de cümleleri Alman milli kadın disk atıcıları gibi kaslı. Kenar süsü yapmak için değil, gerekli olduğu için sıra sıra diziyor kendinden emin ve güzel kelimeleri yan yana. İngilizce ve Farsça biliyor. Farsçayı İran’da öğrenmiş. Şah geldikten sonra çarşaf giyme zorunluluğu gelmiş ama zorluk çekmemiş; üzerinde ne olduğuna değil, işine gücüne bakmış. Ben olsam saatlerce aynanın karşısında ne kadar da Türkmen köylülerine benzedim deyip ona bir de feminist bir kulp bulmaya çalışırdım. Nevval Sevindi ise “Feminist değilim,” diyor. Alfa Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı Kırık Kalpli Kadınlar Ülkesi, en sevdiği ilk kitabı Aşkın Ölümcül Etkileri kitabının 2005 versiyonu. Seksenlerde yazılan bu kitabın orjinali, o dönemki feminist kitapların aksine erkeği kadını aynı kefeye koyuyor. Hamilelikte aldığım yaraların iyileşmesinde yanımdan ayrılmayan, edebî artizlikler yapmayıp bir de o halimle anlama güçlüğü yaşatmadığı ve emzirme şeridinde bile bana güç verip gülle kaldırtabilecek coşkuyu sağladığı, herhangi bir ‘ist’e hizmet ettiğini zerre kadar düşünmediğim bu güçlü kadına minnetlerimi arz ederim. Ayrıyeten altın gününe gidiyor gibi giyim kuşam tarzını bile kendisiyle tanıştıktan sonra sevmeye başladım. ‘Er meydanlarında’ inandığını savunacak bir yüreklilik gösterebilmiş; inandığını savunamayanlara da öyle sanıyorum mahalle delikanlısı gibi tespih çekmiştir. Bu röportajın İpek Yolu 1) Anadolu’nun her yerini adım adım gezmiş, hatta dünyanın her tarafını, İpek Yolu’nun bile büyük bir bölümünü deveyle geçmiş, hayatın, halkın içinde olan bir kadın. 2) Dürüst bir kadın. Anlatımı o kadar yalın ki, onu dinlerken gıpta ettiğim anda, “Dili sadeleştirebilip anlaşılır kılmak için yalanlardan temizlemek gerekir,” diye bir ses duydum içimden. 3) Uzun yıllar tiyatro oyunculuğu, prodüktörlük ve belgesel yönetmenliği yapmış. Hatta İpek Yolu projesinde ona prodüktörlük görevi verilmiş. Şimdi de bir ayağı yurtdışında. 4) Kameralarda görünmeyi ve poz vermeyi seviyor. Mesela nevvalsevindi.com diye bir de sitesi var, orada da zaten böyle saçlarını filan sallandırıp ellerini çenesine filan koymuş. Gözleri yeşil ve her dem makyajlı ve şıkmış. 5) Kendisiyle kilo sohbetimiz de oldu. Üç verdim, beş aldım muhabbetinde kemoterapiden sonra kilo aldığını çünkü göğüs kanseri geçirdiğini söyledi; üç dakikalık bir şok yaşadım. Şimdi iyiymiş ama tabii altı ayda bir kontrole gitmesi gerek. Altı yıldır bu konuda çalışmalar yapıyor ve bir kitabı var: Kanserle Yaşıyorum. 6) Girişimci Amazonlar kitabını okuduktan sonra ben de bir kitap yazmaya karar verdim: Girişimci Amazontalar. Hatta cuma sabahları Radyo N101′de, Bilge diye bir arkadaşla Amazontalar diye bir program yapıyoruz 08.01.2005 Radikal

Europe Should Face I

Nisan 27 2005Yorum Yok Kategori: EN

At this time of the season, purple flowers bloom more fully in all corners of the Bosphorous, and purple clusters, enchanted because spring is coming at full speed, twine around.

Being in Istanbul is a privilege under the shadow of purple clusters. Philosopher, anthropologist and sociologist Edgar Morin, was in Istanbul last weekend. He showed everyone how an intellectual can do brain gymnastics, how he shares wisdom and blooms like the purple flowers in Istanbul. Morin says, “Love is part of a life poem,” and he himself has proven the fact that if one does not know anything about poems, he/she cannot be a scientist. If Turks, who come from a culture whose Sultans even had a “divan,” are outsiders in Europe, then Europe also needs to look at itself in the mirror. Morin argues Turkey should face its history on the Armenian issue. However, he adds that the same should be done by France and the whole of Europe regarding the Jews, and Britain regarding the Irish: “How can one ignore the role of Islamic culture in European civilization? That small minority did want to include an article about Christianity but failed.” Honestly, even if he says so, Pope Benedict XVI did not promise much hope in the first homily he delivered, without mentioning Muslims. Those who identify Europe with Christian culture do not want Turkey. Those afraid of a confrontation the most are against Turks. Have those Westerners, who say Turkey should face its history, faced their own history? Why did European travelers who destroyed many great cultures, languages and beliefs, with the help of their people, want to explore the world? To take all the wealth to their country! Why are Europeans, who imposed Christianity as the one and only religion on societies, so anxious that we face our past? Is it because they failed to face theirs? Despite all efforts by intolerant Europeans, Turks climb a 200-meter hill on the way to Saint George Orthodox Church in Istanbul, together with Christians and Muslims. Countless Muslims, on every April 23, ask the priest to pray for them, hoping for treatment of their ailments and fulfillment of their wishes. This is an amazing sense of empathy. The blind followers, who are against this, have sent the municipal police there. These officials, who are unaware of the soul of this thing, are assigned to cut the ribbons! Within the yells and squeals, the women were saying, “Our wishes will not be accepted because of you.” It is not our duty to judge the people’s beliefs here, but the ability to pray side by side and the fraternity among nations. Europeans are not very familiar with this ability. They have been after sharing since the beginning of the 19th century. They do not see the “people” around but only race, religion and discrimination. Europeans, who are busy setting double standard snares, are now lagging far behind the idea of humanism. “We are undertaking an indefinite adventure and the events that happen every day tell us this is ‘night and fog’ that we are in,’” writes Morin, depicting our time very well. This ambiguity has gotten foggy as a result of the rise in nationalism and racism in Europe. Nationalism waves coming from China and Russia narrate the adventure of a world, which is becoming more localized, as it becomes more globalized. Germans are converting to Islam and establishing umbrella organizations. The German state has decided that Islam would be better explained only by them. It is only the Muslim Germans, who can put a stop to the rise in racism by claiming to be the guardians of Islam. The Germans think the Turks are Muslim bigots, and say, “This is not Islam.” Like the Germans, who ignore humanity’s values, sincerity and human-centered humanistic Islam, that we have been spreading around the world, there are many youths who belittle this Islamic approach and also try to politicize us. These mentalities, which are as far from the idea of Islam as to say, “Do not even smell a flower that can awaken your worldly desires,” have tried to break us away from Islam. However, this soul neither breaks away nor dies. “You cannot change everything you face and you cannot also change anything without facing it.” It is time for us to face old dogmas, old mentality structures. It is more essential for the EU, which cannot expand or perhaps will even receive a blow from the French. Swedish Prime Minister [Goran Persson], on his first ever visit to Turkey, expressed this very well: “It is odd that no Swedish prime minister had ever visited such an important country until today and this is the real question that should be asked.” It is time to say something odd. *James Baldwin April 26, 2005

Cultural Marketing

Nisan 27 2005Yorum Yok Kategori: EN

You get on a horse cart in Canakkale. You ride away from the city and ascend a bit. The strait wind blows. The sea on one side, pine woods and olive groves on the other; bunches of blue, green, yellow poppies filled to the brim. You feel fine. This land speaks about legends.

” As you look into the Canakkale Strait, you understand what a ‘water bridge’ is, connecting one continent to another.’” The city of Troy is an antique city in our country. Those who market it as a cultural treasure are the same ones stealing the city’s archeological findings and exhibiting them. Now Troy and its story are being marketed in a movie. Saying: “The Canakkale War is the last brave legend of the century,.it took place face to face,” the British and Australians are marketing a culture. The British documents say the side that won the war and represented the best values, was Turkey. However, we do not market a culture other than the Canakkale heroism. The grandchildren of the Anzacs come from thousands of kilometers away every year for the souls of their forefathers.’ but nobody walks one meter for our grandfathers. We have not made a touching movie that tells about Canakkale from the inside. We could not. We failed to turn this war into marketing of peace. Istanbul has just celebrated its 551st anniversary. Again, we do not offer a movie to the world that will market Istanbul’s conquest, except lots of heroism and childish animations. Istanbul itself is already a cultural market, with its rich history on every attraction. Mevlana [(Rumi)] is our best selling poet, philosopher and Sufi. He is admired in the West and by the whole world. There is no movie that tells about this master’s life — a person who put our values into order. How much do we know about the details of his life? There is only knowledge picked up here and there, and heroism again. Sheikh Galip is a diamond from our past. He can tell about a period best with his extraordinarily beautiful divan, life and innovative world. Who will make his movie? When will people get rid of their intellectual depression and make movies of our world and its cultural treasures? To make a movie is to set up a world. Perhaps, we do not have a world to set up. When will we begin to think about our Cultural Conquest plan? We have not succeeded in presenting either our recent past, or our common Anatolian heritage, or the present to the cultural market. And there is nothing that belongs to us on the shelves of this market. Shows with folkloric features and commercials are too old-fashioned. Look at the Zeugma mosaics, there has been a big debate not to exhibit them in Istanbul. An association as well as the funds earmarked for the excavation of the entire Zeugma city have now disappeared. [Tourism] Minister Erkan Mumcu closely followed the issue but could not obtain positive results, even though he favored the exhibition. Turkey needs to be in the world’s cultural market. However, there is neither a plan nor a producer for this. Turkey can create its future by marketing its culture like other countries do. France markets both Paris and the French culture. Spain, Great Britain, Italy and Greece also do the same. We should dream of being ourselves, before we dream of joining the European Union (EU), and becoming rich. Only then , in my opinion, can we be able edit our culture, the marketing trends and the synthesis derived. Istanbul should be structured as a museum city and protected that way. A. Hamdi Tanpinar, who said, “There is Istanbul’s share in this city’s manner, from poetry, art and good manners to religion,” is right, isn’t he? How sad it is that we do not find this harmony in our souls. It is time now to discover ourselves , because we have no destiny other than that which we make for ourselves. June 1, 2004 letter:Hi Nevval, Found your “Cultural Marketing” article while looking for a Turkish perspective on the WW1 Canakkale commemoration. You say “…we do not market a culture other than the Canakkale heroism”. Realise I am taking this a little out of context, but Ataturk’s words on the Memorial (“your sons have become our sons…”) are a gift to the world. Perhaps the greatest expression of compassion, humanity, and generosity I’ve seen. I once (a long time ago now) took the ferry from Canakkale, on the way to the Memorial (my Grandfather’s brother was lucky enough to return home from that battle). I reached the site thanks to the kindness of some Gendarma (who flagged down a passing truck and loaded me on board), the truck driver, and a young Turkish couple who picked me up later the same day. The same good spirit was visible everywhere in your country. Regards, Martin R

İran seçim yarışında

Nisan 27 2005Yorum Yok Kategori: Zaman

İki kez başkanlığa seçilen Hatemi son günlerini dolduruyor. İran’ı şimdiden 17 Haziran’da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçim heyecanı sarmış durumda.

 

Meslek liseli misin

Nisan 27 2005Yorum Yok Kategori: Zaman

‘En büyük sermayemiz insandır. İnsana yatırım yapıyoruz’ diyen beylik siyasi laflar çok duyduk. Meslek okullarının siyasete kurban edilmesi, ara elemana bu kadar ihtiyacı olan ülkemizde tam bir kıyım yaşattı. Genç ve eğitimli ara elemanlar yapraktan beter savruluyor.
 

Avrupa, Türkiye ayna

Nisan 27 2005Yorum Yok Kategori: Zaman

Bu mevsimde Boğaz’da erguvanlar açar dört bir yanda ve mor salkımlar baharın hızınla mest olmuş sarar her yanı.
İstanbul’da olmak bir ayrıcalıktır mor salkımların gölgesinde. Geçen hafta sonu felsefeci, antropolog ve sosyolog olan Edgar Morin İstanbul’daydı.  

Ters laleler diyarın

Nisan 27 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Burada korku dağları bekler derler, keşke sevgi dağları bekler deseler.” diyor Muş Valisi İbrahim Özçimen. Muş hâlâ su sıkıntısı çeken en yoksul kentlerimizden biri. Köylerde kadınlar kendi ağırlıkları kadar bidonlarla su taşıyorlar; erkekler kahvede oturuyor.  

Kanserle yaşamayı öğrenmek!

Nisan 25 2005Yorum Yok Kategori: Basında

Melih Bayram DEDE – www.dergibi.com Dünyada kadınların yaşayabileceğin en ağır tecrübelerden biri olan “göğüs kanseri”nin Türkiye’deki mağdurlarından biri olan, gazeteci, yazar ve televizyoncu Nevval Sevindi, son bir kaç yıl içinde yaşadığı tecrübeleri, “Kanserle Yaşıyorum” adıyla kitaplaştırdı.

Sevindi’nin yaşadıklarını bir hikaye akıcılığıyla okurken, günlük medyada hemen hergün okuyup geçtiğimiz kanser haberlerinin, bu hastalığı yaşayanlar için ne denli önemli ve can alıcı olduğunun farkına varıyorsunuz. Medyadaki, “Çağın vebası kanser”, “Ölümcül hastalık kanserde yeni umut” gibi haberleri, onların acılarını bir kez daha deştiğinin farkına varıyorsunuz. Türk televizyonlarındaki göğüs kanseriyle ilgili haberlerde, Batı’dakinin aksine, kadının göğsünün zoomlanarak gösterilmesi, trajik olan bu duruma, medya eliyle, cinsellik bulaştırılmasına karşı isyanı var Sevindi’nin. O’nun isyanı sadece bunlarla sınırlı değil. Doktorların hastalar üzerindeki otoritesi, hastaların tedavileriyle ilgili bilgilendirilmekten kaçınılması, hastanın hayatıyla ilgili temel kararlar alınırken, hastaya danışılmaması, Sevindi’nin karşı çıktığı önemli unsurlardan. Bir insan, kanser olduğunda neler hisseder? Bu durumla hiç birimiz karşılaşmak istemeyiz değil mi? Nevval Sevindi, kanser olduğunu öğrendiği andaki duygularını, nasıl tepki verdiğini, tedavi aşamasında yaşadıklarını akıcı bir dille kaleme almış. Sevindi, diğer hastalar gibi değil. Doktorlar için de “zor” bir hasta. Kendisine uygulanacak tedavileri, kabul edip etmeme aşamasında sorgulayan, hayatıyla ilgili kararlarda, sözsahibi olabilmek için, hastalığını öğrendiği andan itibaren, hastalığıyla ilgili yerli-yabancı tüm kaynakları tarayarak bilgi sahibi olan bir hasta. Bu yönüyle zaman zaman, doktorlarla tartışsa da, Türkiye’de kanserle verdiği savaşı kazanan ender insanlardan biri Sevindi. Ve bu savaşı kazanana kadar yaşadıklarını, bu hastalıkla savaş verenlerin ve ileride bu hastalıkla karşılaşabileceklerin yararlanması için temel bir kaynak niteliğinde kitaplaştırdı. İnanın, bu kitabı okuduktan sonra, gazetelerde-dergilerde okuduğunuz, televizyonlarda izlediğiniz her kanser haberi, içinizi titretecek! 29 Aralık 2001

Karabudun Revolts

Nisan 13 2005Yorum Yok Kategori: EN

To become an independent state is no easy task at all. After seceding from Russia, people had high hopes they would become a nation, a state immediately.

They faced the reality after losing their free houses, water and gas supplies. The new system now was being structured around the “individual.” There was nobody out there to protect anyboby. The constitutional and political infrastructure to protect the individual had not been established yet and nothing had been institutionalized. As the leaders were bent on proceeding, without giving up the idea of renovating and restructuring, the gap between the rich and the poor widened. The situation of the poor masses, without any protection, caused despair, anger, and anxiety. Dissatisfied people covered a wide spectrum of society, ranging from those who wanted to take refuge in Russia, to those demanding a return to the communist system. The number of vagabonds, dubbed “karabudun,” in the Dede Korkut Stories, increased. Looter “karabudun” revolted. Turkey that could not generate a clear-cut policy and could not lead the way for governments in the region to follow. While people hoped for a better life, the quality of life was gradually deteriorating. That is, [Askar] Akayev could not ensure the development of the country on the principle of equal distribution. On the contrary, foreign debts even scared creditors after reaching incredible dimensions and resources were limited. We should add here that Russians are fewer in number population-wise. The tendency towards being closed to the outside world increases in countries where only those in power develop. Hence for Akayev, the most moderate person on this issue to be on the government’s side, is no coincidence. Change sneaks out from the spots open to outside world, when you cannot find remedies to poverty and unemployment, in particular… [Kurmanbek] Bakiyev who said, “No one was ready for a revolution,” also confirmed that Kyrgyz people are living on less than one dollar per day. In my opinion, [Rosa] Otunbayeva saying, “first stability, then reform,” will not repeat the mistakes of the past, if she can hold “stability and reform” together. The reason many reforms are not realized, always stems from stability. Then, neither stability nor the government is left. Attacking workers, seizing them by the throat and dragging them down with their neck ties during the looting spree, are more indicative of vandalism. If violence descends onto the streets, it realizes its power and then tries to use it. The Kyrgyz people in Central Asia, which for centuries has been dubbed the “boiling pot of tribes,” have maintained their existence by always migrating from place to place and uniting with other clans in order to fight and protect their interests. Even though Akayev, a ruler who was aware of all these, made alliances with the outside world, he could not form alliances with his own citizens. He dwelled on the Swedish model of democracy that was being implemented in Kyrgyzstan in his speech at the Swedish Institute of Domestic Politics in 2002 and added: “The political path followed by the former Soviet system was an endless path from the very beginning. During this process, we worked hard on which country’s democratic model could be adopted. The idea of the universality of democracy sounds dangerous to me during this change process. For instance, 80 different ethnic groups exist in Kyrgyzstan. We should develop a new democratic model according to the real world in which we live, instead of adopting the models of others.” What is seen, however, is that a model cannot be developed without believing in it and abiding by international criteria. As a British writer said, “Do not ask for whom the bell tolls – it tolls for thee.” Let’s look at the implementations of the newcomers: “As the former parliamentarians and the current ones, who were elected in fraudulent general elections that were held in February and March wrangled, both sides also accused each other of being illegitimate. One of the opposition leaders Felix Kulov, who was freed from jail during the public uprising, and appointed interior minister, warned his allies, the former deputies, that they had better withdrawn.”* Both the Election Commission and the Supreme Court are on two separate lines. While the Commission supports granting authority to the newly-elected parliament, the Supreme Court claims that authority rests with the former parliament. Following the political developments in the country with anxiety, the Organization for Security and Cooperation in Europe (OSCE), is also against the announcement of presidential elections on June 26, by Bakiyev, who has been named interim president and prime minister. OSCE representative, Markus Mueller, is right when he says: “This date is not realistic. While there are so many unsolved constitutional problems, elections cannot be held within such a short period of time.” Krgyzstan is a new proof of the fact that the whole stratum of society is urgently demanding development, prosperity, good quality of life and democracy. This will harm those who do not use their power for the betterment of their people. One who inhales the winds of independence can no longer hold his/her breath. *Radikal, March 28. March 29, 2005

Karabudun ayaklandı

Nisan 13 2005Yorum Yok Kategori: Zaman

Bağımsız bir ülke olmak hiç kolay değil. Rusya’dan kopunca insanlar hemen millet, hemen devlet olabilecekleri umuduyla coşmuşlardı.

Bedava evleri, suları, gazları kaybedince gerçekle karşılaştılar. Yeni sistem “birey” etrafında yapılanıyordu. Koruyan hiç kimse yoktu. “Birey”i koruyacak hukuki, siyasal altyapı ise henüz kurulmamıştı, hiçbir şey kurumlaşmamıştı. Liderler yenilenmenin ve yapılanmanın vazgeçilmezliğine aldırmadan devam etmek isteyince yoksullarla zenginlerin arası açıldı. Yoksul halk kitlelerinin koruyucusuz durumu umutsuzluk, öfke ve kaygı yaratmaya başladı.
 

Sayfa 1 / 212»