Mart, 2005

GAP’DA KADIN LİDERLER

Mart 27 2005Yorum Yok Kategori: Zaman

GAP İdaresi ve kadın liderler

Geçen hafta içinde Urfa, Mardin ve Diyarbakır’dan geçtim. Yıllardır kadınları için çalıştığım bölgede ÇATOM’ların katıldığı bir projede konuşmacıydım. GAP İdaresi, Kent Eyalet Üniversitesi, Ohio ve Bahçeşehir üniversiteleri işbirliğiyle bölgede “Kadın lider yetiştirme programı” başlıyor.

Programın amacı; Türkiye’nin bölgesel kalkınmaya yönelik çabalarının yerel düzeyde, demokratik ve katılımcı bir biçimde gerçekleştirilmesi yönünde kadın lider yetiştirilmesi, bu konuda bir model oluşturabilmek ve zaman içinde bu modelin komşu ülkelere yayılımını sağlamak. İlk etapta sırada Iraklı kadınlar var, sonra Afganistan ve diğerleri diye söyleniyor. 6’sı Urfa’dan, 6’sı Mardin’den 12 kadın Amerika’da on günlük bir eğitim görmüşler. Bu eğitimi görenlerle konuştum. “Aslında bana ne öğretebilirler ki diye düşünüyordum. Ben bölgeden geliyorum, buraya ait her şeyi biliyorum. Ama Amerika’daki eğitimde de birçok şey öğrendim. Hiçbir şey olmasa farklı bir kültürde yaşamak, farklı bir ülke görmek bile çok öğretici oluyor.” dedi katılımcılardan biri. Yeni seçilecek grup için herkesin çok istekli olduğunu gözlüyorum.

Kadınlar ABD’de deneysel eğitim almış; yurttaşlık, yönetişim konusunda bilgileri artırılmış ve bu çerçevede Amerika’daki kadın iletişim ağları, işbirliği becerileri, toplumda değişimin nasıl yaratılacağı konularındaki deneyimlere tanıklık etmişler. Benim katıldığım çalışmalarda eğitimi, Amerika’da eğitilen kızlar veriyordu. Şanlıurfa ve Mardin ÇATOM, yerel üniversite ve sivil toplum örgütü temsilcisi 50 kadına liderlik semineri ve sonuçta sertifikaları verildi. Hepsi cıvıl cıvıl, neler yapacaklarını anlatıyordu. Ben de yıllar önce Şanlıurfa ÇATOM’dan Adalet’i, kurduğumuz sivil toplum örgütü Anakültür’ün ABD’ye göndermesini anlattım. Bu, bölgede bir ilk olmuştu. Adalet de ilk rol modeldi. Adalet hâlâ ÇATOM’larda hizmet veren bir genç kız.

GAP “kadın odaklı kalkınma”yı ilk kez gündeme getiren ve uygulayan kurum. Bölgede kadınların sosyal, kültürel ve ekonomik gelişimine büyük katkı sağladı. Gençler için GİDEM’leri kurdu, onları girişimciliğe teşvik etti. GAP İdaresi’nin ve orada özveriyle çalışanların 14 yıllık birikimini yok etmek için kalkınma ajansları kurmak akıl işi değil. Çünkü sadece ekonomik bir sorun olmadığını, sosyal ve kültürel boyutun önemini biz Güneydoğu’da çok iyi biliyoruz. Bunu kanı pahasına öğrendi herkes. Güçlüklerle elde edilmiş devlete ve insana güveni yok edersek GAP İdaresi’nin birikiminden başkaları yararlanacaktır.Yani biz hep zahmetle otları yolan, pişiren olalım, başkaları yesin hikayesi. GAP’ı “gaptırmayın” derim. GAP bölgesinin 9 ilinden katılımcı kadınlarla bu proje yürütülecek. Kadın lider adaylara rol model olacak örneklerle tartışmalar ve sohbetler düzenleniyor.

Kendi içlerinden çıkmış olan Ülker Alhan’a Mardin valisinin aktif ve kadın dostu eşi Sabahat Koçaklar çok destek vermiş. Ülker Hanım’ın başarısının kısa hikayesi de ilginç. ‘Kırlardan çiçekleri toplayıp reçel yapma’ kararı Ülker Hanım’ın önünü açıyor, zira bu bu iş çok tutuyor. Türkiye Kalkınma Vakfı’na baş vurarak 4 milyar 750 milyon lira kredi çekiyor. Mini bir atölye bugün Mardin serbest bölgesinde fabrikaya kadar yükseliyor. Danimarkalılarla ortak olan Ülker Hanım; kapari, zeytin, reçellerini yurtdışına ihraç ediyor.

Mardin’i dört yıldır görmüyordum, çok yenilenmiş buldum. Tek otel, tek restoranı olan Mardin çok güzel yeni restore edilmiş otellere ve restoranlara kavuşmuş. Erdoba Konağı Oteli harika bir Mardin atmosferi yaratmış. Eski dünyanın estetik lezzeti her yandan fışkırıyor. Şeyhmus Dincel, mimarı bu güzel otelin. Ensariler’in ve Şatanalar’ın konaklarını birleştirerek bu mekanı kurduğunu anlatıyor. Okulların eğri büğrü duvarları ve kapıları yerine tüm okulların kapıları ferforje ve duvarlar alçak taştan örülerek şık girişler yapılmış. Okula giden çocukların estetik duygusunu biraz geliştirmek için harika bir proje doğrusu. Beton avlularda, beton duvarlar arasına sıkışmış ruhlardan ne beklenebilir ki…

16.03.2005

e-posta adresi:n.sevindi@zaman.com.tr

 

Ulusal duruş ve aydın tavrı

Mart 27 2005Yorum Yok Kategori: Zaman

Türkiye’nin en temel sorunlarından birinin aydın tavrı olduğunu düşünürüm hep. Gördüklerim, işittiklerim, okuduklarım ve yaşadıklarım bu noktaya gelmemde etken oldu.

Sürekli kendi milletini, kültürünü, dinini, tarihini küçümseyen ve horlayarak konuşan aydınlar gördüm. Akademik en ünlü yerlerde ve unvanlarda aydınların tek kelime Osmanlıca bilmeden tarih profesörü olduğu, sadece Batılı yazılı kaynaklardan öğreticilik yaptığı ve tez yazdığı zaten bilinen bir gerçek. Hiçbir Doğu dili bilmeden Doğu, İran ya da Arap uzmanları olduğu gibi kendi dilini yetersiz bulan, sevmeyen de çok gördüm. Kendi dil köklerini merak etmemiş ve etmeyen, Türk lehçelerine hiç ilgi duymamış. Orta Asya’yı hâlâ Cengiz Han döneminde sanan aydınlar. Dede Korkut ya da Manas destanı okumadığı gibi Kur’an-ı Kerim okumadığı için övünen aydınlar dinledim. Medyanın çok sevdiği aydınlardan ne kadar göçebe ve ilkel olduğumuzu devamlı suratımıza haykırdılar. 90 yıl geçti Çanakkale Savaşı’nı sahiplenmek için. Ben 1998’de ‘Gelibolu Yarımadası’nın Yeniden Düzenlenmesi’ konulu uluslararası açılan bir yarışmaya Mimar Sinan Üniversitesi’nden bir ekiple birlikte katıldım. Ne kadar terk edilmiş olduğunu Gelibolu’nun gördüm. İngilizce kaynaklardan başka kaynak olmaması içimi dağladı. O olağanüstü kültürün kahramanlarını İngilizler anlatıyordu. Hakkını vererek. Onlar bile dize gelmişti bu insani değerlerin karşısında. Bizim ise ne tarih kitaplarımızda vardı ne de öğrenci olarak Gelibolu’ya götürdüler. İdeolojik şizofreni ortadan ikiye bölmüştü ülkeyi ve bu kanama sürüyor. 90 yıl önce 25 milyon kilometrekareden kopup gelmiş kahramanlarla kim bilir ne ilginç öyküler dinleyerek tarihi yazacaktık. Sözlü tarih çalışmasını ne akademik dünya ne de TRT gibi devlet kurumları yaptı. Son kalan on kişi belgelenebildi yenilerde. Kendi tarihinden, kültüründen ve dinî değerlerinden kopmuş, boşlukta gezinen bu insanlar yabancı kültür odaklarından eğitim almışlardı. Tek becerisi sadece bildiği dilden çeviri yapmak olanlara ne payeler verildi. Aydın cesareti hiç önderlik edemedi. Alman genelkurmayının emriyle askerlerimizi Sarıkamış’ta kıran Enver Paşa gibi “oralarda” okumak ve yaşamak yabancılaştırdı aydınları. Dedem Sarıkamış’tan dönebilen ender insanlardan biriydi. Ne acılar çekmişlerdi. Ayakkabılarını kaynatıp beslenmişlerdi.

İlber Ortaylı, bu karşı propaganda tekniklerini Milliyet’te bir aydın duyarlılığı ile yazmış:

“’Türkler küçük askerî bir azınlıktır’ sözü yavan eski zihniyeti gösteriyor. Hiçbir küçük askerî azınlık bir yerde asırlarca kalmaz.” diyen Ortaylı, cahilane medyanın kopardığı yaygaralara da değiniyor: “70 milyonluk Türkiye’de 30 bin adet Kavgam kitabının satılmasını facia diye sunmak, ya ciddiyetten uzaklıktır ya da bazılarının özlediği bir faciadır. Türkiye ve Türk halkı bir yerlerden koparılmak, izole edilmek ve yeni suçlamalarla kuşatılmak isteniyor.” diyor.

En etkili ve can acıtıcı cümlesini yazının sonunda ediyor: “Ancak kuşkusuz Türklere karşı propagandanın en ilkelini; ama etkilisini her zaman olduğu gibi Türklerin kendileri yürütüyor.” Bu medya, Akademik dünyanın global bir oyuncu ve yarışçısı olmak yerine kendi yabancılığıyla, yarılmış kişiliğiyle medyanın çoğu gibi yumruğunu Türkiye’ye indiriyor. Kendi dilinden hazzetmeyen, dinini gerici, geleneklerini ilkel bulan aydınlar sisli bir gece gibi örtüyor önümüzü. Bu sisi delecek el feneri kültürümüzün değerlerine sahip çıkan, üreten ve sentezi yapan aydınlardır.

“Tarih bilgisi olmayan insanların desteksiz konuşması bir özgürlük konusu değil, sorumsuzluktur. Bizim bu gibi sorumsuzluklara müsamaha etmemiz doğru olmaz.” diyen İlber Ortaylı’ya katılalım ve “aman damgalanırız” diye köksüzlüğe müsamaha etmeyelim.

22.03.2005

 

Binlerce yıllık öyküler yürür ufukta

Mart 27 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Ömür boyu köyünün sınırlarından çıkmamış nesle inat, köyünden çıkıp dönmeyen insanların öyküleri var.Yalnız kalan karısı kocaman bir ev yaptırır ve bekler.110 yaşındaki anası ölemiyor, oğul beklemekten yorgun, döşeklerde serili.

İstanbul’da gün, doğum sancıları çekerken yollara düştüm. Güneş, ateşten bakır bir tepsi gibi ucunu gösterdiğinde İstanbul’un yedi tepesinden baktım yeryüzüne. Bakır tepsi muhteşem bir yuvarlaklıkta gülümserken ona ulaşmaya çalıştım. Göklerin arasında birbirimize göz süzdük zamanın kanatlarında oynarken. Urfa’nın ıssı otlu evlerine vardığımda ardıma aldığım güneşin pembe parçalara bölünmesini seyrettim uzun ovalar boyu. Binlerce yıllık öykülerin, efsanelerin ortasından geçerek ruhların yol kenarlarına dizildiği tarihin içinden geçerken, Reşo arabanın içinde yeni zaman masalları anlatıyordu bana. Keçili köyünde doğmuş dedesi, babası ve kendi tıpkı diğer ataları gibi. Yüzlerce yıllık bir köy topluluğu Şıhhanlar aşireti. Özellikleri; hiç göç etmemişler, hiç sağ ve de sol siyasi kavgaya karışmamışlar. Atalarının ruhundan hiç uzaklaşmayan bu insanlar yabancıları da içlerine almamışlar. Ancak Reşo’nun amcası bir istisna olmuş bu öyküde.

Hiç kimsenin İstanbul’a gitmediği, hatta Reşo’nun 43 yaşında hâlâ görmediği İstanbul ateşi 13 -14 yaşında Memet Ali Kamit’in gönlüne düşmüş. (Memet’i Muhammed diye çağırıyorlar) Kalkmış İstanbul’a gitmiş, oralarda çalışmış, büyümüş ve askerlik zamanı gelince onu da İstanbul’da yapmış. Reşo’nun çok sevdiği şakacı, konuşkan amcası askerden dönünce köye geldiğinde 22 yaşları civarındaymış. Bu köyde asla zorla evlendirme olmazmış. Kadını olsun, erkeği olsun gönlünün sevdiğine varıyor. O da sevdiği bir kızla evleniyor; ard ardına beş kızı oluyor. Altıncı, oğlan doğunca pek seviniyor. Yedinciye eşi hamileyken tarlalarının bir kısmını satıp borçlarını kapatmak istediğini ağabeyine söylüyor. Ağabeyi, “Mal satılmaz, biz sana yardım ederiz, bir vakitte ödersin geçer gider.” diyor. İşte bu herkesin son bildiği ve duyduğu diyalog. Bundan sonra Memet Ali sırra kadem basar. İlk bir iki yıl tek tek telefonlar ederse de köye, sonra bunlar da biter. Oğlu doğar, doğanlar büyür. Yalnız kalan karısı kocaman bir ev yaptırır ve bekler Memet Ali’yi. 15 yıldır Memet Ali yok ortalarda. Bir kere Bursa’da kesilmiş bir trafik cezası gelir köye. Bursa’dan geçtiğini anlarlar ve yaşıyor diye sevinirler. Bir kere gemilere tayfa olduğu söylenir ve hep diyar diyar gezdiği. Memet Ali etrafında birçok efsane ürer; ancak kimse onu bulamaz. Ne gazete ilanları, ne gelen gidene ısmarlanan tarifler işe yarar. Hatta son renkli fotoğrafı böyle bir umut uğruna kaybolur. Ben elde kalan son renksiz fotoğrafına bakıyorum. Üzerindeki şifreyi çözebilirmişim gibi gözlerimi matkap gibi dayıyorum bu soluk resme. Memet Ali kravatlı, ciddi ve esmer kafasıyla bu coğrafyanın kentli bir erkeği sanki. Bıyıkları düzgün kesilmiş. Gözlerini zorla bağlamış gibi, bıraksa çözülüp gidecekler sanki. Küçük kulakları kafasına yapışık ve siyah saçlarında abartı yok. Bu dünyada var olduğunu anlatan bu tek kanıt elimdeki. Bir de onu seven, umut eden ailesi…

110 yaşındaki anası ölemiyor, oğul beklemekten yorgun, döşeklerde serili. Oğul gelmiyor ama ana yüreği bekliyor Memet Ali’sini. Acaba uçsuz denizlerde bir geminin güvertesinde kırlaşmış bıyıklarını ısırırken ne düşünüyor diyor insan içinden. Ya da bir köşede ölüp kalmışsa kimsenin haberi olmadan nasıl söylenir bu, 110 yaşındaki Meryem anaya.

Köyde genç nesil hep okumuş ve küçükler de okuyor. Eczacısı, doktoru, mühendisi var bu topluluğun. Çocuklar köyde ya da liseyi Urfa’da okuyorlar. Hiç babasını görmemiş küçük oğul geceleri düşünde babasını görüyor. İlk kez getirdiği küçük televizyona bakıyor heyecanla belki içinden çıkar gelir diye. Kasetlerine elliyor. En çok Nuri Sesigüzel’i severdi diyor anası.

İstanbul zevklerini tatmış, İstanbul’a aşık bu adamı kim, nasıl ele geçirmiş? Rivayet çok; ancak bilen yok. Atalarının ruhundan uzaklara düşmüş herkesin yolu nereye düşer acaba?

Karanlık basarken koyu lacivert bir yorgan gibi Mardin Kalesi’nin ışıkları görünüyor. Uzaklardan bir taç gibi Mardin’e oturmuş kalenin çağrıları tırmandırıyor bizi heyecanla. Beyaz bulutların arasından çıkıyoruz ışıktan taçla nurlanmış Mardin’e. Binlerce yıllık kültürün ağıtlarına yer açıyorum kalbimde.

1888’de Ermeni bir ustanın yaptığı taş konakta Süryani ailenin öyküsünü dinliyor ve atalarının çağrısına dayanamayan Ebru Baybara Demir, zorlu yolculuğunu ağıt tadında anlatıyor. Bir kadın öyküsü olduğu kadar kendi köklerine dönüş özlemi onun hikayesi. Bu dönüşe engel olmak isteyenlerin zincirledikleri geçmişleri gözlerimi yaşartıyor. Ebru hiç yılmadan ruhunda sentezlenen binlerce yıllık kültürün iplerine sarılmış ve direnmiş. Bugün başarısıyla övünüyor herkes. Ama kocası terk etmiş, ama kavga etmiş ne gam… Yorulmayanlarla yola devam etmiş ve harika bir restoran, fabrika ve yemek atölyesi kumru kadınlarla. Cerciş Murat Ağa Konağı’na gidin ve öyküleri dinleyin. Kadınlar nasıl kültürlerine sahip çıkıyor bir bakın. Gün doğuyor Mardin’in yamaçlarında umutla.

13.03.2005

 

Çekil yolumdan!

Mart 27 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Bağışlamak, kendinize karşı yapılan suçlar için geçerlidir. Bir başkasına karşı yapılan günahı bağışlamak kimsenin haddi değildir. Kiminin kızını, kiminin babasını öldüreni, tecavüz edeni, şiddet uygulayanı, hırsızı af eylemek insanları suça teşviktir.

“1902 Haziran’ının sonlarında Atatürk’le Cebesoy Paşa Kuzguncuk’a gelir. Burada misafir olurlar ve ertesi gün kuşluk vakti Osman Nizami Paşa ile tanışır. Konuk paşa biraz ters yaratışlıdır. Onun aklına şu demir sözleri bırakır: İstibdat yönetimi bir gün elbet yıkılacaktır. Nedir, onun yerine Batılı anlamda bir yönetim gelip memleketi her bakımdan acaba kalkındıracak mıdır?

Atatürk’ün bu düşüncelere karşılığı şu olur: Paşa Hazretleri, Batılı anlamdaki yönetimler de zamanla gelişmişlerdir. Bugün uyur gibi görünen ulusumuzun çok yeteneği ve cevheri vardır. Ama bir devrim olduğunda bugün işbaşında olanlar, yerlerini korumaya kalkarlarsa, o vakit buyurduğunuzu kabul etmek gerekir. Yeni kuşaklar içersinde, her bakımdan güvenilmeye değer insanlar çıkacaktır.”

Atatürk yeni bir paradigma değişimi için yeni zihinlere ihtiyaç olduğunu açıkça beyan eder. Bugün bu sözlerin ülkemizdeki açmazda ne kadar önemli olduğu aşikar. Yeni bir yüzyıla girmemizi sağlayacak paradigma değişimini yeni bir nesille başarmak mümkün. Eskilerin ideolojik düşünme alışkanlığı ve zihinsel kalıplara olan tutkusu zamk gibi her yana bulaşmakta. Bu değişmezliğin öfkesi gidici olmanın dayanılmaz ağırlığıdır.

Tanrı’nın cehennemi sonsuz değildir, çünkü o “rahman ve rahim” olandır. Elbet bir gün affedilirsiniz. İnsanların zaafı olan öfkeye mazhar olanlar ise unutulmazlar. Hele devletin öfkesinin tokadını yiyenler ebedi cehenneme adaydır. Bu cehennem ölümle bile bitmez. Mezarın da yad ellerde kalakalır. Bağışlamak, kendinize karşı yapılan hatalar ve suçlar için geçerlidir. Bir başkasına karşı yapılan hatayı, günahı bağışlamak kimsenin haddi değildir. Kiminin kızını, kiminin babasını öldüreni, tecavüz edeni, sakat bırakanı, şiddet uygulayanı, hırsızı af eylemek insanları suça teşviktir. Birilerinin yaşlanınca yumuşayan yüreğine su serpilecek diye kamunun vicdanı çöp torbası gibi kenara konulamaz. Zaten indirimiyle kaldırımıyla kimse verilen ağır cezaları yaşamadan çıkıyor. İnsanlar da yanan bağrında eli kalakalıyor. Devlet yüce ve bağışlayıcı olmak gibi bir erdeme inanıyorsa kendine karşı işlenen suçları bağışlama şansına sahiptir. Ona karşı işlendiğini düşündüğü suçlara istediği gibi tedbir alabilir. Düşünce suçu gibi yüzyılımızın en utanç verici “suçunu” ortadan kaldırarak belki de demokrasinin gül yüzünü güldürebilir. Yoksa solgun yanaklarını çimdikleyerek kızartmaya devam eder.

Burada yine dalarsak geçmişin dehlizlerine “1864 Büyük Hocapaşa yangınından sonra Sadrazam Keçecizade Fuad Paşa, Babıali çevresiyle Divanyolu’nu genişletmek ister. Yeni cadde 25 metre genişlikte olacaktır. Çokları İstanbul’un bunca geniş yola gereği olmadığı basık düşüncesindedir. Hüseyin Bey de bu kaşkavallardan biridir. Gelgelelim cadde yapılıp bitince o derece memnunluklar getirir. Bir gün Fuat Paşa ile burun buruna gelince kendini bağışlatmak için der ki:

-Saye-i Devletinizde caddelerle kaldırımlar pek güzel oldu.

Keçecizade hiçbir sözü alacakaranlıkta bırakmayacak geniş fitilli ağır bir lambadır, yapıştırır: Evet, bu kaldırımlar bize atılan taşlarla yapıldı.”*

Türkiye’deki demokrasi, düşünceye ve düşünce üreticisine atılan taşların üst üste konmasıyla yapılıyor. Demokrasiyle doğrudan ilişki kurmak zorundayız.

*Sergüzeşti Nono Bey ve Elmas Boğaziçi, Salah Birsel; İş Bankası Yayınları.

 

Yurdun ışığı kadınlar

Mart 10 2005Yorum Yok Kategori: Zaman

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Dünyanın birçok ülkesinde bayram olarak kutlanan bu gün kadın hareketinin ezilmişliğe başkaldırışı. Erkeğin ardında değil yanında durma mücadelesi.

 

Ruhumu gezdiriyorum

Mart 10 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Pazar günleri sahil şeridinde yolların üstünde, parkın içinde piknik yapanlar arkalarında bir çöplük seli bırakarak gönül rahatlığıyla evlerine giderler. Pazar günü denizi göremezsiniz dumandan. Kokudan oturamazsınız. Çünkü çoğunluk böyle istiyor.

Çocukken ormanda kaybolmayı âdet haline getirdiğim bahar pikniklerinde çiçekler ve toprağın kokusu başımı döndürürdü. Harika bir kahvaltı için hazırlanmış sepetlerden çıkan yiyecekler beni toprak kadar çekmezdi. Ormanın derinliğine olan tutkum, küçücük böceklere muhabbetimle içimde aslolan; ormanda kaybolmaktı.

Orman, ruhumla baş başa kalabileceğim bir dünyanın gizini fısıldardı. Orada ne kurallar, ne annemin kaygılı sesi vardı. Ben ve doğanın tüm üyeleri derin bir söyleşiye girerdik. Yapraklar, yabani çiçekler ve her türlü haşarat benim önüme yeni bir dünya sererdi. İzmir yakınındaki Gümüldür’e giden yolda bugün sular altında kalmış olan bu ormanda eskiden kaplan bile avlanırmış. O kaplan İzmir Avcılar Kulübü’nün kapısında dururdu. Zengin ormanda gezinen ruhum annemin kızgın sesiyle geri dönerdi. Bir kız çocuğunun tek başına bu kadar uzaklaşmasına öfkelenirdi. Neden tek başıma ruhumu gezdirdiğimi anlamazdı. Kırmızı lale, gelincik ve nergis topladığımız Kuşadası yolu üstündeki dağların kokusu insanı başka bir âleme taşırdı sanki. Kuşadası’nın bembeyaz evleri, asmayla şenlenmiş avluları muhacirlerin Rumca sözcüklerine karışırdı. Nasıl temizdi insanlar… Yollar… Nereye gitti o temiz insanlar? Şimdi Kuşadası’na gitmeyi içim kaldırmıyor; betondan, pis bir kent bozması. Ruhu olmayan binalarda yatılıp kalkılan, isimsiz belde. Mekanın insanı belirlediğinin canlı kanıtı Kuşadası.

İstanbul’da geçen hafta pikniğe giden bir aile, Fatih Ormanı’nda otobüsle gelen Şebinkarahisarlıların yaptığını anlattı. Kalın bir urganı ağaçların dallarına atıp kırmışlar. Üç koca erkeğin kırdığı dallar yere düşerken üzülen aile onları uyaramamış, çünkü çoğunluk demokrasisi olduğu için “sana ne” deneceğini adı gibi biliyor aile. O da yetmez bir de dayak yerler. Pazar eğlencesi hepten gider. O nedenle kömüre birkaç kuruş vermemek için kendi ülkesinin malına zarar veren bu insanlara içlerinden lanet yağdırmışlar. Bu dangıl dungul anlayışın yaşadığı İstanbul ne kadar kent, ortada. Pazar günleri sahil şeridinde yolların üstünde, parkın içinde piknik yapanlar arkalarında bir çöplük seli bırakarak gönül rahatlığıyla evlerine giderler. Pazar günü denizi göremezsiniz dumandan. Kokudan oturamazsınız. Çünkü çoğunluk böyle istiyor. Malta Köşkü’ne çıkın, orada uygar bir ortamda kahvaltı edebilirsiniz. Güzelim İstanbul’un yeşil tonlarından bir yelpazeyi yavaşça sallayarak güneşin kollarına kendinizi bırakmışken hemen altınızda çimenlerin üstünde bir ailenin yaktığı mangal tüm keyfinizi kaçırır. Bu yasal olmayan işi gönül rahatlığıyla yapan demokrasiden söz edecektir size. Çünkü Türkiye’de canının istediğini yapmak demokrasi sanılıyor, oysa Batı’da demokrasi sıkı kuralların adıdır. Bir arada yaşamanın uyumudur.

Uzlaşma ve hoşgörü, yasalarla korunduğunu bilen insan için bir yöntemdir. Çoğunluğun babalandığı küstahlığın adı demokrasi değil, karabasandır. Ruhu olmayan bu demokraside incelikler yok sadece hayatta kalmak marifet. Çoğunluk için düşüncenin de ruhun da önemsiz, sadece taraftarlık yeterli..

Ruhunu gezmeye çıkaran yok. Ruh ve beden ortaklığı ortadan kalkınca beden bir ceset olarak canının istediğini yapıyor. Bedene bir ceset muamelesi yapıldığı şiddet öykülerinden anlaşılıyor zaten. Ahmet Haşim’in dediği gibi; insanın insan olması için çok güneş görmesi gerekir. Yaşanmışlığın güneşi yoksa ruhumuzda cesedimiz mübarek olsun!

06.03.2005

 

mektuplar

Mart 1 2005Yorum Yok Kategori: Güncel

nevval hanım yeniden yine merhaba ankaradan. maili yeniden yazmak istedim rahatsızlığınızı öğrendim.üzgünüm!!! ama benim değil sizin durumunuz önemli sizin durumunuzu bilmiyorum ama bildiğim bir şey varsa o da ne olursa olsun yaşamdan kopmamak,kopamazsınızda zaten.okurlarınız olarak aramızdaki sevgi köprüsünü yıkmamalısınız.çünkü biz ö köprüyü sevgi ve inançla ördük. o kadar sağlam köprümüz.nevval hanım ben o köprüden hayata yürüyorum hemen o köprünün ardında hayat bahçem oradadır umut çiçeklerim oradabüyür hayallerimde büyür bir çınar misali.şu dünya karmaşında belkide tek sığınanım. size yaşamak bazen belki olurya sıkıntılı ,zor,kimi zaman sancılı gelebilir biz okurlarınız tam ordayız.size bir Anne,bir evlat,bir dost gibi sizin için için tüm sevgilerimizle sımsıcak……. görüşmek ümidiyle okurunuz hüseyin şahin sağlıcakla kalın saygılar.. sevgiler…….. nevval hanım yazılarınızı sürekli takip ediyor ve çok başarılı buluyorum,elimden geldiğincede etrafıma sizi ve yorumlarınızı empoze etmeye çalışıyorum..birkaç gün önce bir televizyon programındaki konuşmanızı dinledim ve nevval hanıma mutlaka birşeyler yazmalıyım dedim..umarım sizinle uzun soluklu bir beraberliğimiz olur,biz okuyucularınızı yalnız bırakmayın olurmu..hoşcakal okur mektubu: ‘Aşk korkuyu kovar’ adlı yazınızın zaman gazetesinin turkuaz ekinde yayınlanmasının üzerinden epeyce bir zaman geçmesine rağmen, yazınızı kutsal bir metinmiş gibi çantamda saklar, hemen hemen karşılaştığım her insana okuturum.Çünkü o yazınızın kendi benliğini yitirmekte olan bir ulusun çocuklarına kendilerie gelmeleri için çok şeyler katacağına çok inanıyorum.Umarım sizin aşka ve aşkın yapısalcılığına inancınız halen o yazıyı yazdığınız günkü kadar hatta daha da fazladır. İnsanları aşka ve sevgiye davet eden yazılarınızın eıksilmemesi, kaleminizin kısırlaşmaması dileğiyle…Hoşçakalın mektup:Nevval hanım size Ankaradan selamlar.ben Hüseyin şahin.(26)ben şiire meraklı istekli şiir tadında her şeyi seven ve hayatında şiirsiz, şekersiz bir çay içmeye benzediğini düşünürüm. ara sıra olsada yazılarınızı takip ediyorum.tarihini bilmiyorum ama1yada 2 yıl kadar olmuştur. bir yazınızı saklamıştım.”yarının ve aşkın umudu” başlığıyla inanın o kadar zevk alaram okudum ki sanki bugün için saklıyormuşum.şu anki ruh halime ilaç gibi geldi.sizi ve eserlerinizi daha yakından tanımak isterim.içimde bir şeyler yazılara dökülmeyen gizli bir anartarla açılmayı bekleyen bir kapı misali.bir şeyler yazmak istiyorum(şiir)yaşadıklarım hayellerim kağıda dökülmüyor,dökülenler hoşuma gitmiyor.bunun için ne yapmalıyım bilmiyorum.sizin yazılarınız çok güzel ve de kaliteli .neler tavsiye edersiniz.gazete yazarlığı dışında neler yaparsınız kitaplarınız varmı?görüşmek ümidiyle hoşça sağlıcakla kalın…… mektup:Merhabalar, Yazilarinizi cok begeniyor, ilgi ile okuyorum. web sayfanizin adresini gonderirmisiniz ? luxembourg’tan saygilar selamlar umut mektup: nevval hanım ankaradan hüseyin şahin selamlar.nevval hanım rahatsızlığınızı öğrendim.üzüldüğümü söylemek isterim. ama önemli olan sizin durumunuz. rahatsızlığınızın durumunu bilmiyorum ama bildiğim bir şeyde ne olursa olsun vazgeçmemelisiniz hayattan, vazgeçemesiniz de zaten, aramızdaki sevgi köprüsünü yıkmaya hakkınızda yok ,çünkü ben o köprüden hayata yürüyorum, o köprünün hemen ardındaki gizli bahçede hayallerim yeşeriyor, umut çiçeklerimi orada büyütüyorum.benim için hayatın sırrı orada, şu dünya karmaşasında belkide tek sığınağım.Nevval hanım inanın o bahçede bir umut çiçeği soldu bu haberi alınca, ama sizin bahçemde artık daha çok umut çiçekleri var ve daha çok sevgiyle büyütüyorum onları sizin için.Nevval hanım şunu bilinki o köprü o kadar sağlamki ,inanç ve sevgiyle örülmüş, ne zaman hayat size sancılı ,çekilmez ,belkide yaşamak zor gelebilir işte o an sevgimizi yüreğinizde hissedin biz tam ordayız…………………….. (şu an bir kitabınızı almaya gidiyorum.mart ilk haftası İstanbuldayım görüşmek ümidiyle, gönülden sevgilerle ,hoşça ,sağlıcakla kalın mektup:Merhaba,ben sizi ortalam 4 yılboyunca gazeteden takip eden her hafta Turkuazdaki köşenizi kaçırmamaya çalışan Gazi Ünivesitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü son sınıf öğrencisiyim. Sizi takip ederken sizin Antropolog olduğunuzu bilmiyordum ve şöyle düşünüyordum Nevval Hanım mutlaka Şehir Planlama mezunu olmalı ve Kent Sosyolojisinde master yapmış olmalı diyordum. Çünkü ben sizi gerçekten çok fazla bir ilgi ve beğeniyle takip ettiğimden şu anda da Kent Sosyolojisinde master yapmayı çok istiyorum çünkü sizin köşe yazılarınızdan algıladığım kent kültürü, kent kimliği bana hep mesleğim için farklı düşüncelere yelken açmamı sağlamıştır. Şu sıralar sizin Kent ve Kültür isimli kitabınızı okuyorum ve inaınıki çok beğeniyorum. Bir kitap ancak bu kadar renkli bu kadar hoş anlatımlı olabilir. Benim sizden bir ricam olacak, bana göre; bizim insanlarımız kendi tarihinin, kendi kültürünün, kendi değerlerinin farkında olmayan ve dolayısıyla kimliğini bulamayan bir toplum. Toplum da yaşanan kimlik kaybı da mekana yansıyor ve kimliksiz kentlerin oluşumunu başlatıyor. Gazetede haftalık yayınlanan İletişimin ekinde birazda kentlerin sosyal boyutu irdelense, mekansal sorunlar daha bilimsel bir biçimde ortaya konulsa insanların yaşadığı kent hakkında doğru bilgileri olur diye düşünyorum. Hoşçakalın,Dilber AYGÜN slm lar sitenizde abuk mektuplar yazısı dikkatimi çekti okudum cidden gülünç durum az bilgi ve gereğinden fazla ön yargı var. aslında genel olarak baktığımız zaman tüm branşlar için aynı ön yargı yı yaparlar vede bilgi olmadan hayalperestyazıyorsunuz ciddi olalım lütfen… yazmış vatandaşın biri ya hiç bir şey diyemiyorum çünkü anlatsan anlamazlarr üstad boş konuşmayı sever halkımız hiç birşey bilmeden çok bilmiş gibi davranır ve eleştirmeyi sever ama hep te kötü eleştirir eleştirinin bile ne olduğunu bilmezler yani. anlatılacak çok şey var ama bitmez ki anlatmakla. size mesleki hayatınızda başarılarınızın devamlılığını dilerim slm ve sevgi ile Vedat harika bir site
Mesaj: öncelikle böyle güzel fikirlerinizi bizimle paylaştığınız için cok teşekürlerimi sunmak istedim.sizin gibi,duyarlı insanlar var olduğu sürece bizim yaşam hakındaki bilgilerinizi sizinle paylaşmaktan memnunluk duyacağız. saygılarımla
Gönderim Zamanı: 14-12-2006 14:42:26
Ömer yaptıklarınızı okudum ve cok beğendim harika olaylara sebep olmuşsunuz yaşım belki kücük olabilir ama sizinle abla kardeş olarak arkadaşlık yapa bilirmiyiz sizden cevap bekliyorum ablacım sizi daha yakından tanımak istiyorum ve sizden bilgiler almak istiyorum cevabınızı bekliyorum şimdiden hoşca kalın
Gönderim Zamanı: 27-12-2006 04:16:21
Zihni Nevval HanımSize iyi bir hafta sonu diliyorum.Çok uzun ve çok sağlıklı ve çok mutlu ve çok huzurlu daha yüzlerce,binlerce hafta sonlarını gönlünüzce yaşamanızı diliyorum.Neşe dolu,uzun dolu bir ömür diliyorum size.Ben sıklıdığım zamanlar,kendimi buruk,hüzünlü hissettiğimde,sizin web sayfalarınızı,internet sitenizi inceliyorum,hoşuma gidiyor.Eğer izin verirseniz,bu güzel sayfalarınızda benimde bir yazımın bulunmasından gurur duyarım efendim.Saygılarımla.Vedat Kuşaklı

edremit
Mesaj: Sevgili kardeşim seni çok takibediyordum.Bir ara kaybettim.Siteni tesadüfen buldum.Acılarını kederlerini gönülden paylaşıyorum.Yüce yaradanın bize verdiği herşeyi şeref ve gururla taşıyacağız.Sen bunu çok güzel yapıyorsun.Yaradan seni seviyor,bende seviyorum elimde olsa mutluluklar olmasada mutsuzluklarını zor günlerini seninle paylaşmak isterdim.Allaha emanet ol.En kısa zamanda medyada seni sağlıklı ve mutlu görmek istiyorum.Layıksın.İnsanların senin bilgi birikimine kültürüne fikirlerine vede dik duruşuna ihtiyacı var.Sen örnek türk kadınısın.Şimdilik hoşcakal.Sevgi ve saygılarımla…
Gönderim Zamanı: 02-06-2006 12:56:21
Merhaba Nevval hanım, Soya aracılığıyla da olsa sizinle arada bir yazışmak zevkliydi. Ancak hem gazetecilik ve kitap yazımı ve hem de kanserle ilgili koşuşturmalarınızı düşünüp, çok istememe rağmen sizi fazla rahatsız etmek istemiyordum. Yoksa ilgilendiğim konular arasında yer aldığından, toplumsal değerleri konuşmak üzere bir sosyolog ile yazışmak ve tartışmak benim açımdan çok doyurucu olurdu. Ama dediğim gibi, hassas düşünmeye ve yorgunluk verici olmamaya gayret ediyordum. Bu arada, geçenlerde Tempo veya Aktüel dergilerinden birinde siyasete gireceğinizi okumuştum sanıyorum.Bu durumu öğrenince, “eyvah! dedim, şimdi hiç yazamam artık. Bunca koşuşturmanın üstüne şimdi siyasetin daha yorucu yoğun gündemi de eklenince, benim insanlara zahmet vermeme yönlü hassasiyetim daha fazla devreye girecektir”. Bir de rahmetli babamdan miras kalan, “tanıdık birisi politikaya atıldığında ne olur ne olmaz, aklına kendisinden bir beklentimiz olabileceği düşüncesi gelmesin” diye uzak durma alışkanlığı da eklenince, ben Nevval hanıma bundan böyle hiç yazamayacağım herhalde diye düşündüm. Zaten 24 yıllık meslek hayatım boyunca, mecburen Ankara’ya gittiğimde bile resmi kurumlardan ve iş toplantıları dışında kendi bakanlığımın binalarından da uzak durduğumdan, kendi meslek grubum içinde dahi fazla tanınmazdım. Gerçi soya mücadelesi ve dergilerdeki yazılar nedeniyle şimdi durum epeyce bir değişti ama bunlar hala özel çabalarımla olan şeyler. Bu eski kafa dürüstlük anlayışı nedeniyle nasıl karşılanırım bilemiyorum ama her derdi için Ankara’ya koşan ve torpil bekleyen vatandaş tiplemesinden rahatsızlık duyduğumdan, değişmeye de pek niyetim yok sanırım. Bu kendimi özetlediğim satırlar tuhaf kaçabilir belki ama yüreğimi esir alan hassasiyeti aktarmaktan geri duramadım. Siyasete girme fikri ani mi oldu, yoksa bir süredir kendinizi alıştırıyor muydunuz? Neyse hayırlı olur inşallah! Değişik mesleklerden insanların o ortama girmeleri hep söylenir ama son dönemlerde bazı sanatçı, gazeteci ve yazar çizerin bir kaç yıllık tecrübenin ardından “keşke girmeseydim” dediğini duyunca da, bu sonuca üzülüyor insan. Galiba özgürce düşünüp, yaşayan insanlar için, birden bire bir takım sınırlamalarla çevrili parti taassubu içinde çırpınıp kalmak, olumsuz etki yapıyor olmalı. Genelde ele avuca sığmaz tipler daha fazla şikayetçi oluyor bu durumdan. Siz ne düşünüyorsunuz gelecekle ilgili? Gerçi hanımlar çoğu kez daha direçli çıkıyor ve inadına erkeklerden daha mücadeleci olabiliyorlar ama herhalde çektikleri bir çok derdi de bizlere yansıtmıyorlar. Yine de 100 yıl kadar önce, “benden sonrakilerin de benzeri sorunları yaşamaması için, benim gibi birilerinin öncü olması ve gerekirse belalarla uğraşması ve acı çekmesi gerekir” diyen ilk kadın tiyatrocumuz Afife Jale gibi öncülerin olması iyi bir şey ama 2007 yılında artık bu bakış açısının da değişmesi ve hanım olsun, değişik mesleklerden insanlar olsun, kendisini ülkesine hizmete adamış insanların kolayca bu çabaların içerisine girebilmesinin yolları açılmış olmalıydı. Dilerim, TV’lerdeki açık oturumlarda izlediğim, o kararlı ve iddialı fikir tartışmalarında bulunma tavrınızı, siyaset arenasında da sergileme şansı bulabilesiniz. Size, daha yolun başında başarılar; mutlu ve huzurlu bir çalışma ortamı diliyorum. Yine de soya ile ilgili bir isteğiniz olursa, her soya dostuna dediğim gibi beni rahatlıkla arayabilirsiniz. Bu arada size daha önce bahsetmişmiydim bilemiyorum ama soya yanında, bir de yerbademi adını verdiğim chufa bitkisiyle uğraşıyordum yıllardır. Belki İspanya’ya gitmişseniz orada bu bitkiden elde edilen Horchata adlı içeceği tatmışsınızdır. Gelecek sene inşallah bu bitkiyle ilgili ülkemizin ilk çeşidini tescil ettirip piyasaya sunmuş olacağım. Bu bitkinin de kalp rahatsızlıkları ve kansere iyi geldiğine yönelik bazı İspanyol literatür bilgileri mevcut.Siz hiç duydunuz mu bu konuyu? Bu ayki Atlas dergisinde bu bitkiyi tanıtan ve benim çalışmalarımı özetleyen bir yazı var. Zaman bulabilirseniz okumanızı isterim doğrusu. (http://www.kesfetmekicinbak.com/doga/03712/) sitesinden de okuyabilirsiniz”. Size sağlıklı günler ve başarılı çalışmalar diliyorum. Selamlar. Ahmet Nedim Sizi sosyolog bir arkadaşım aracılığıyla tanıdım.İran ve Türkiye\’yi anlattığınız bir kitabınızda yaptığınız gözlemlerinizi okudum.Ve İzmirdeki yazlık evimize gittiğimizde acaba bu yaz Nevval hanımla tanışabilir miyim? diye sordum kendime ve saf saf numaranızı 118 den araştırdım .:) Tabiki cevap alamadım…Sonta yine kitaplarınıza dönmeye karar verdim… Nevval Hanım açıkçası farklı kültürden bir kişiyle yaptığınız evlilik beni etkilemişti.Çünkü o zamanlar benim de bu tür bir durumum vardı.Bazen düşünüyorum.İçsel zenginlik arayışının bir yansımasımıydı acaba bu ?… Kitaplarınızın nerdeyse hepsini okudum.Günümüz bir çok feminist yazarın aksine siz inançlarınızla kavgalı değilsiniz.Bu yönünüzü çok beğeniyorum.Ama buna rağmen neden Simone de Beaviour \’u kaynak olarak kullandığınızı anlamıyorum.Sizin ona kaynak olmanız gerekir.:) Çalışmalarınızın hayırlara vesile olmasını diler,saygılarımı sunarım… Sizi ve anlamınızı somutlaştırma anlamında yeterli degil ilk iletim…. sizin ve bu ülkeye ve bu insanlara kattıgınız degerler duygularla kelimelerle anlatılamaz.. ben sizde sizin yazılarınızda nasıl yeniyle buluşmanın heycanı mutlulugu ve sıcaklıgını aldıysam ve kattıysam yüregime hayatıma , şunu bilin benimde size vefe borcum var..sizi koşulsus gülüşlerimle salamlıyor ve her zaman bir hayat kardeşligi sıcaklıgında yanınızdayım….siz hayatın gülüşünü taşıyan sevecen gözleriniz , onurlu yüreginiz, ve üreten beyniniz le yalnız degilsiniz.. sizi yalnız bırakamayız.. siz yalnız degilsiniz.. siz direncin şiirini hayata aktarırken, hayat sizi yalnız bırakmaz..sevgi sizi yalnız bırakmaz.. biz sizi yalnız bırakmayacagız…— Orjinal mesaj —nevval hanım merhaba… iletiniz icin teşekkürler…kitebınızı alacagım… o yazıların bir bölümümün kitablaştıgına sevindim.. ötekilerin kitab olmayısına sevivdim.. cok iyi yazılar vardı.. inşallah onlarda kitablaşır…96 askkerden gelince sizi haşmet babaoglunu bülent somay ve gündüz vassaf takip ettigim yazarlardı..bülent somay yazmıyor radikalda.. haşmetin bu dönem yazdıgı yazıları okumuyorum.. sizi şimdi gec de olsa takip ediyorum.. ezidiler ve süryanilerle ilgili yazılarınızı okudum..ben sizi cok objejtif samimi ve icten buluyorum….bende ezidiler süryanilerile ilgili yogunlaşmalarım var.. kendinize iyi bakın…umut ve direncle kalın.. İYİKİ VARSINIZ.. İYİKİ VARSINIZ HAYATIMIZDA… nevval hanım gerçektende size minnettarım.çok saolun duyarlılığınız için.( sokak çocuklarıyla ilgili makalemi paylaşmıştım) inanın sizin gibi temiz gazeticilerimiz olduğu için şanslıyız.çizginiz çok güzel umarım bu çizginiz hiç değişmez.size maraştan kucak dolusu sevgi ve selamlarımızı yolluyorum.şunu unutmayın eğer bir gün yolunuz maraşa düşerse( ki umarım düşer) burada bir eviniz olduğunu hiç unutmayın.kapımız sonuna kadar açıktır.Allah yardımcınız olsun.sizden aldığımız manevi destek sayesin de sokak çocuklarıyla ilgili olan çalışmamıza daha bir sıkı sarıloacağız buna emin olun. ibrahim daşkıran Sevgi değer Nevval Hanım, Bursa kitap fuarında Meltem Hanımla beraber vermiş olduğunuz “Aşk’ta akıl var mıdır?” başlıklı söyleşide konu bir noktada fedakarlık kelimesine gelmişti. Orada Meltem Hanım, insanların fedakarlık yapmış olmak için fedakarlık yapmamaları gerektiğini söylemişti. Lafı çok uzatmadan demek istediğime geleceğim.. İsterseniz bir kişiyi çok sevdiğiniz için kendinizden taviz vermiş olun, isterseniz aşık olduğunuz için, isteseniz merhamet duyduğunuz için vs. neticede yapılan eylemin genel adı fedakarlıktır. Fedakarlık kelimesine savaş açmanın hiç bir manası olmasa gerek. Yada türkçemize yeni bir kelime kazandırmanız gerek :) Çok sevdiğim yavrum için, çok sevdiğim canım babam için kendimden taviz veriyorsam eğer bunun adıda fedakarlıksa hiç sorun değil. Ben fedakar bir insanım ve sevgime yada yapmış olduğum fedakarlıklara karşılık beklemiyorum. Tıpkı sizi sevdiğim için bu saatte bir eposta yazmam gibi.. Fedakarlık güzel bişeydir, yeterki yapılması geren rituallere dönüşmesin ve bir görev olarak algılanmasın.. Görev olmaktan çıktığı zaman fedakarlık, menfaat ilişkisinden uzak bir yerde gerçek manasını bulmuş olacaktır. Nice epostalarda hasbihal ve istişare edebilmek duasıyla.. slm ve muhabbetle. Öznur Çolakoğlu www.oznurcolakoglu.com mektup:sevgili Nevval Hanım, Gerek internet sayfanızın gerekse zmandaki yazılarınızın sürekli takipçisiyim.Ailem Bosna Hersek kökenli ve bende Türkiye Bosna Hersek Dostluk Derneginin genel sekreteriyim.Yurt dışında tahsilini yapmış şu anda Ankarada serbest eczacılık yapan 50 yaşında bir hanımım.1983 den beri özel ilgim olan Kuzey Kafkasya ve Bosna Hersek konularında çeşitli arşivlerde araştırmalarımı sürdürürüm. Bu araştırmalarımdan yola çıkarak ve Bosna Hersek kökenli Türk vatandaşlarını bilgilendirmek amacıyla Mayıs 2005 te Babil yayınlarından “Osmanlınının Hizmetkarı Galip Ali Paşa Rızvanbegovic-Stoceic ” isimli bir kitap çıkardım.Kitabım tamamen arşiv araştırmalarının sonucudur.Kitabımı size gönderip yorumlarınızı almak isterim.Kadınlara her konuda destek veren bir hanımsınız.Desteginizi ve eleştirilerinizi ve yorumlarınızı almak isterim.Benim tahsil hayatım edebiyat ve yazım kökenli olmadı bunun için lütfen kitabımı okurken beni bu yönde değerlendirmeyiniz. Sizden ricam kitabımı hangi adresinize göndermem gerektiğini bana e-mail yolu ile bilgi verirseniz beni mutlu edersiniz. Saygı ve sevgilerimle Merhaba, Nevval. Sincandaki konferansında, yanımda eşim ve kızım; seni en dikkatli izleyen;kır saçlı gözlüklü bendim. Entellektüel islamın (özünden ayrılmadan) gelişmesi için; sen ve senin gibi aydınlara cok ihtiyaç var.Aşk’ı yazmak özgürlüktür, Aşk’ı yazamayan, hiç bir değerli şey yazamaz. “Kalplerin en latifi, en şefiki; kısm-ı sani ile tabir edilen kadın kalbidir.” “Ahirzamanda kadınlar taifesinde, hakaik-ı imaniye ziyade inkişaf edecek.” Bediüzzaman Saygıyla… Şiirlerim:siirci.com şair ara Ahmet Bektaş aslında sizi eskisi gibi yakından takip etmiyorum ki eskidende sadece tv lerde gördüğüm zaman izlerdim dinlerdim kitaplarınızı falanada almadım hiç okuyorum tabi ama daha farklı kitapları ha popüler kitapları değil onları on yıl sonra okuyacağım neyse ama sizi çok takdir ediyorum .çalışmalarınızda başarılar selamlar, ben Yurtisinda Hollanda’da okuyan 16 yasinda memleketi Aksaray olan ve bu yil gazetecilik meslegine dogru yonelen genc bir bayanim. icimde bir gazetecilik hevesi var. nedendir bilmiyorum haber pesinde kosmak arastirmak benlik is diye dusunuyorum. bu sene basliyacagim Allah izin verirse bu egitime. ama bu sene baska bir meslege’de yelkenme hakkim var, bunuda degerlendirmek istiyorum. o yuzden bana gazeteciligi anlatir bana meslek sirlarinizi ogretip beni bu meslege dogru iyice heveslendirmenizi istiyorum sizden. zaman zaman Hollanda gazetesindeki yazarlara email araciligyla ulasmaya calistim, hicbiri orali olmadi. oysa ben bu meslege iyice A$IK olmak istiyorum, umarim siz bana yardim edersiniz. gelecekte elimde diplomam oldugu vakit Turkiye’nin Meshur Arastirmaci-Gazeteci kategorisine girmeyi umit ediyorum, belki ozaman beraber calisiriz ne dersiniz? :-) )) … ………….CiGDeM VaRLi…………. Etyen, Yazilarini sikca olmasada firsat buldukca okumaya calisiyorum. Genellikle Ermenileri yukseltme olmasada, Turkleri yada Turkiye yi asagilama ana fikirin. Bunu senin Ermeni olman sebebiyle normal karsiliyorum. Ancak bunu yaparken durust olsan daha iyi olacak diye dusunuyorum. Bazi gunluk olaylarin arkasina yada entellige siginarak zehrini akitmana gerek yok saniyorum. Bazi seyleri zehir akitmadanda aciklayabilirsin, eger gercek bir entellektuel isen ve yeterince malzemen varsa. Aci olan senin gibi insanlarin benim gibi sosyal demokrat ve mosayikligin taraftari bir insani bile bastan cikarip malesef Turkcu konumuna dusuruyorsa, ben bunda senin gibi insanlarin buyuk payi oldugunu dusunuyorum. Diger bir degisle sen yada senin gibi kisiler bazi seyleri yanlis yapiyor. Uzunca bir sure once Trabzon daki Papaz beyin oldurulmesini Su Cilgin Turkler kitabiyla baglantilandirmistin ve olayi yazinda Turkleri asagilamanin bile otesine goturmustun. Gordugun gibi bu olaya ne Avrupa nede Dunya ilgi bile gostermedi. Yani olay senin dedigin gibi cikmadi. Ama sen bir firsat buldun ve zehrini akittin. Benim demek istedigim su: bunu bir Ermeni milliyetcisi olarak yap, hic problem degil, ama entellektual kiliflara girip yapma. Eger samimi olarak entellektuel isen ve bu ulkeni faydasi icin kalemini kullaniyorsan, dunyanin heryerindeki soydaslarina kedilerini orada burada acindirarak daha fazla asagilatmamalarini soylemelisin. Sen Turk kulturunu bilirsin. Ermenilerin bu yaptigini bir Turk yapamaz. Cunku Turkler senin gozunde koyludur. Dogrudurda. Ancak koylu gurur sahibidir, tabi iyi anlamda. Bir koylu Turk gozunde bu onlarin kendilerini asagilatmasi, ve ne kadar aciz ve gucsuz olduklarini gostermesidir (yurt disinda bir Turk aciz yada gucsuz gorundugu durumlari bile ortbas etmeye calisirki kendine acimasinlar. Yani senin bu koylu gordugun millet o kadar onurludur). Tabi bu Ermenilerin bilecegi is. Ama onemli olan su: cahil bati bunlara inararak bizi bos islerle ugrasmak zorunda birakiyor. Bizim bunla kaybedecek zamaniniz yok. Sizler saf Osmaliyi yillarca oyaladiniz. Son sansinizi kullandiniz, ve sutunu bile bozdugunuz hanedani kullanmadiginiz. Ama sen zaten amac bu, Ermeniler basarili oluyor diyebilirsin. Benim noktam su: eger sen samimi isen, bu ulkeyi seviyorsan, bir seyleri duzeltmeye calismak istiyorsan, gerceklerin ortaya cikmasi icin calismalisin. Soydaslarinin olayi anlamasina yardimci olmalisin. Bu isin orada burada simarik cocuk olarak cozulemeyecegini anlatmalisin. Ama tabi seninde amacin bu ulkenin ekmegini yerken bu ulkeye zaman kaybettirmekse gercek yuzunu ortaya cikar. Ama sunu bilki Ali Kemal lerin karinlari bu ulkeyi yiyemeyecek kadar kucuktur, kendileri gibi. Unutma Amerika da yasayan samimi yabancilar ne Amerikan dusmaligi yapar nede devlet buna izin verir. Turkler ne kadar temiz ve hosgoruluki, ve senin begenmedigin devletimiz ne kadar genis karinli bir devletki senin gibi insanlar her firsatta zehirlerini salgilayabiliyor, hemde vatansever oldugunu iddia eden bir gatezede. Ya bu gazeteler cok temizler, ya cok saflar, yada B planlari var. Umarim sonuncusu dogrudur. Calismalarinin bu guzel ulkeni bu temiz insanlarina fayda saglamasi dilegiyle. Nevval hanim, Cevabiniz icin tesekkur ediyorum. Size ve editore mesaji ozellikle kopye yaptim ki ilgili olan kisiler bir vatandasin bir seylerden rahatsiz oldugunu anlasinlar diye. Ben butun yazar meslektaslarinizi tanimiyorum ama bu mesaji dediginiz kisilere de gonderecegim. Yazar listesinde tek tanidigim isim sizdiniz. Bu Zaman a yazdigim ucuncu yorumdu. Ilk iki yorumuma hic bir cevap alamamamistim. Onu da ya Zaman yada STV web sayfasinda ki bir haberle ilgili olarak yazmistim. Yazinin basligi aynen soyleydi: “Baskan Roj TV ye sahip cikti”. Yazi basligi ilgimi cekti ve altini okudum. Yazinin tonu bana yine hic bir sey ifade etmemisti, yani Baskanin (Hakkari Belediye Baskani) bu TV ye sahip cikmasi iyi yada kotu anlaminda (dogal olarak, sahip cikma kotu bir imajla verilmeliydi tabi). Hal boyle olunca ben olayi Zaman gazetesi Baskanin bu yaklasimini dogru karsiliyor olarak aldim, ve bundan baska anlam cikarmakda mumkun degildi. Ve yorumumda sunu yazmistim: gazete olarak neye hizmet ettiginiz konusunda kuskularim oldugunu belirttim. Biz STV yi ve programlarini internetten yakindan takip ederiz ve bir cok programida cok begeniriz. Calismalarinizda basarilar diliyorum. Soylemek istedigim su: gercekten sizlere cok is dusuyor. Cunku ulkeyi yonetmeye gelen insanlar bizlerden birileri. Bizden daha zeki yada ufku bizden daha acik insanlar olmayabilirler. O nedenle surekli takip edilmeliler ve elestirilmeliler. Elestiri bir feedback tir ve yanlislar olmadan yanlisin onlenmesine yardimci olur. Tabi bu gazeteler kadar muhalefetinde gorevi. Oz cumle, gonul isterki ulke yonetimine talip olan insanlar, politik dusunce ve kisisel egolarini bir yana birakip, bu ulkenin kotu yonetmelerle kaybedecek zamani olmadigini anlayabilseler, cunku boyle bir luksumuz yok artik. Bu ulke 1958-1959 yillarindan beri sendeletiliyor. Cok zaman kaybettik/kaybettirildik. Bu uzun sendeleme goz onune alinirsa biz gercekten hala cok genc bir ulkeyiz, o sebeten zaman gibi bir luksumuz yok. Ama sunu gordumku bu guzel insanlarimiz artik her oyuna gelmiyor. Bunda sizlerin buyuk katkisi var. Ozellikle, Subat Sogugu dizisi insanlarimizin gozunu cok acti. Bu dizi bittikten sonra diger kanallarada (buyuk kanallar yayinlamak istemeyebilirler) ozellilkle ulke capinda yerel kanallara cuzzi ucretle satilmaliki daha genis halk kitlelerine ulasilabilsin. Vaktiniz aldigim icin affiniza siginiyorum. Iyi calismalar. Ata Ataman Merhaba
Mesaj: Ben Samsun\’dan 28 yaşında bir okurunuzum. Daha doğrusu hayranınız. Yeni Yüzyıl gazetesinde Çin gezisindeki fotoğraflarınızdan biri beni çok etkilemişti. Siteyi tesadüfen buldum, o resmi galeride göremedim. Ama hala çok güzelsiniz. Kanser olduğunuzu duyduğumda ise çok üzülmüştüm, yola devam etmenize sevindim. Kendinize iyi bakın. İyi akşamlar.
Gönderim Zamanı: 03-01-2007 16:10:25

Mesaj: demin sizinle dertleşmek için yazdım sonra sizin siteyi inceledim ne güzel bir ablaymışsınız gözlerinizin içi gülüyor bende olan bir şey size lazım olursa verebilirim böbrek göz gibi ( 2 tane olanlardan) ablam allahım korusun sizi
Gönderim Zamany: 08-02-2009 18:48:38

bireysiz kalkınma olmaz

Mart 1 2005Yorum Yok Kategori: Zaman

Bireysiz kalkınma olmuyor

Refah düzeyimizi bir türlü yükseltemiyoruz. Yanımızdan yöremizden eskiden beğenmediğimiz ülkeler, ideolojiler koşarak geçiyor. Biz geride kalmamıza sadece bahaneler uyduruyoruz. Bir kalkınma stratejisi olmayan ülkemizde hükümetlerin işi sorunlarla boğuşmak. İltihaplı yerlere bir dilim patates koymak. Gelecek vizyonu geliştiremeyen; hatta bundan ürken politikacılar “değişmezlik” patenleriyle kaymayı seviyor.

Koltukta kalıcı olmak için değişmezliği seçenler değişiveriyor! Osmanlı padişahları önlerine gelen evraka “mucibince amel ola!” yazarmış. Demokrasi nakaratında bir türlü “mucibince amel” işlemedi. Ağaçları kestik, bağları söktük, gölleri ve denizleri çöple doldurduk, tarihî varlıkları dışarı sattık, ipeği ithal eder olduk tıpkı ruhsal enerjimizi Budizm’den ithal ettiğimiz gibi. Hiçbir yatırım yapılmıyor ülkede. Çok önemli beş isim ekonomik geleceğimizi tartıştı.*

Ege Cansen: 19 Şubat’ta hem döviz patladı hem de bütün o faizleri milletin sırtına yıktık. Bir tek amaç vardı: Döviz fiyatının artmasına izin vermemek. Bu, döviz fiyatını bastırma fikri sadece kur çıpası programında değil Türkiye’de hep olagelmiştir. Bunun bedelini de ülke yüksek faiz vererek ödemiştir. Yüksek reel faiz ödendiği zaman üç servet transferi cereyan ediyor: Kamudan özele, fakirden zengine, yurtiçinden yurtdışına. Sosyal mukaveleyi bozan mesele, fakirden alıp zengine aktarılan gelirdir. Hiç özel sektörün devlete kafa tutma düşüncesi yoktur. Sonunda ‘sıkıysa al der’e gider ve özel sektör hiçbir zaman buna girmez. Onlar çoktan ikna olmuştu. Çünkü hiçbirinin hali yoktu.

Faik Öztrak: Döviz dengesine hep çok önem verildi. Döviz sıkıntısı olmamalı, aksi halde denge bozulunca döviz krizi olmuş ve ardından ihtilal gelmiş. Alın arkanıza AB rüzgârını ve de doğru politikalar uygulamaya başlayın; sadece kurun üzerinden hareketle enflasyonu düşürmeye çalışmayın, faizleri de mutlaka düşürün göreceksiniz fırsatları. Hem fizikî altyapı yatırımları hem eğitim yatırımları bakımından Türkiye artık limite gelmiştir. 3-4 yıl sonra elektriğin nereden bulunacağını konuşmaya başlayacağız. Bireye sürekli sübvansiyon vererek bunu yapamazsınız. Bireye çalışabileceği imkânı yaratmak gerek. Gördüğüm bir sıkıntı var: Emeğin verimliliği ciddi ölçüde artıyor. Ama bakıyorsunuz verimlilik artışından emeğin aldığı bir şey yok. Reel ücretler düşüyor. Bu ileriye dönük baktığınızda sol cepheden bakan biri için rahatsız edici bir durum.

Osman Ulagay: Kayıt dışı ekonomiyi kayda geçirip ekonomiyi daha yarışabilir hale getirmek ve vergi tabanını genişleterek sonrasında daha adil bir vergilendirme ortamı yaratmak olduğunu vurgulamalıyım. O zaman büyümeyi destekleyen bir vergi yapısına ulaşmak mümkün olabilir. Güngör Uras: Hayvancılıkla, tarımla ilgili gelişmeler yanında kamunun artık belli altyapı yatırımlarını bile yapamadığını görüyoruz. ‘FDF tuttu’ diyoruz ama kamunun yapması gereken bazı altyapı yatırımlarını gerçekleştiremiyoruz..

Bir başka ciddi konu olarak Türkiye’de ekonomik boyutta yatırım yapılamamasını görüyorum. Yeni teşvikler önemli; ama Türkiye’nin ekonomisini ileri götürecek büyük yatırımlara ihtiyaç var. Böyle yatırımlar olmadığı gibi mevcut yatırımların da bu yatırımdan kaçma eğilimini görüyorum. Sabancı, Koç, Eczacıbaşı gibi gruplarda önemli yatırımlar yok. Birtakım büyük gruplarda yaptıkları yatırımları elden çıkarıp yabancılara satma eğilimi görüyoruz. Bankacılık krizlerinde gidenler ekonomik değildi; ama tesisler şu anda çalışmıyor ya da çalışamaz hale geldi. Mevcut potansiyelin kullanılamadığını görüyoruz. Büyüme olmazsa vergi nereden alınacak?

Kemal Derviş: Temel stratejide başarılı olursak diğer unsurlar marjinal kalır. Büyümede uzun süre sadece yüzde 5 ortalamayı tutturan bir ülke AB’ye giremez ve sosyal sorunlarını da çözemez. Tüm seçtiğimiz politik araçlarda bu hedefleri göz önünde tutmalıyız. Nasıl bir vergi düşündüğünüzde gelire ne getirecek değil büyümeye nasıl katkı yapacak diye bakın.Bireye güvenmeyen ve adaleti sağlayamayan devlet kalkınamıyor.

*Milliyet Business, 27 Şubat 2005

01.03.2005

 

Sayfa 1 / 11