Şubat, 2005

değişmez gelecek

Şubat 25 2005Yorum Yok Kategori: Zaman

Değişmezlik ve gelecek üzerine

“Burada müdafaa edilenin aslında bir parti değil (CHP) adeta iliklere işlemiş, asırlık bir ideoloji olduğu gözden kaçırılmamalıdır.” diyen Şükrü Hanioğlu, kısır teorik dünyamıza yeni bir tartışma ateşi atmış bulunuyor.

Ülkemizi ‘siyaset laboratuvarı’ olarak değerlendiren Hanioğlu “Günümüz olaylarına bir asır önceki İttihatçı zihniyetle yaklaşılması, toplumumuzun gelişmelere, kurgu bilim romanlarında bir tünelden geçerek seyahat eden bir zaman seyyahınınkine benzer tepkiler vermesine yol açmaktadır.” diye sürdürüyor değerlendirmesini. Toplumun kurumları ve siyasetçileri değil, aydın sınıfının da bir asır önceki duygu ve düşüncelerde ısrar etmesi, kenetlenmesi ve de devlet kurumlarıyla işbirliği içinde olabilmesi insana kurgu filmlerin saçmalığında bir atmosfer sunuyor. İttihatçı örgütlenme gizli çekirdeklere dayanan örgütlenmedir. Tek iktidar odağı olan padişahın gitmesiyle İttihatçı yapı yenileniyor ve komitacılık (çetecilik) yöntemiyle örgütleniyor. Savaş sırasında bu milli mücadelenin yönetim modeli olarak çalışıyor.

Savaş sonrası kurulan Cumhuriyet döneminde İttihatçı örgütlenme sosyal model olarak da yer almaya başlıyor sistemde. O nedenle demokratik hayatımızın başlangıç noktası sayılan Demokrat Parti tamamen hayalî bir yakıştırmanın sembolü oluyor. Çünkü en sağlam İttihatçılardan olan Celal Bayar’ın kurduğu partide demokratik yapılanmadan söz etmek imkansız. Bu sadece bir efsane.

Zaten yeniden yapılanma sağlanamadığı ve İttihatçı düşünce ve örgütlenmede ısrar edildiği için politize olamayan, vatandaşlık kavramı yerleşmeyen Türkiye’de en eski sosyal örgütlenme modelleri olan cemaatler, tarikatlar ağırlığını artırarak topluma çare üretmeye çalışıyor. Kültürel örgütlenme modeli olarak dayanışma ağırlıklı cemaatler veya tarikatlar sürekli dincilikle/gericilikle itham edilmelerine rağmen dine odaklı değiller çoğunlukla. Yani Batı’daki dini, Cizvit örgütlenmeler gibi, yaymakla odaklanmış radikal yapılanmalar olmayıp sosyal, kültürel ağırlıkta yapılanmalar. Pragmatik nedenleri ağırlıkta. Bunların sosyal taban bulmalarının nedenleri üstüne düşünme yerine sadece karalamak ve suçlamak toplumla kurumların duygusal bağlarını da koparmış bulunuyor.

Örneğin DYP; ANAP gibi parti teşkilatları çökmüştür. Partilerin sosyal tabanları yok.

Çünkü demokrasi kültürünü içselleştirmemiş, bunun için mücadele vermemiş siyasi partilerin sosyal tabanları yok, sadece çıkar çeteleri var. İktidar çıkarına odaklı çalışan partiler iktidardan uzaklaşınca çöküyor. Bir dönem % 20 oy alan DSP iktidar şansı olmadığı anlaşılınca oy oranı bir ‘siyaset laboratuarı’na yaraşır şekilde % 1’e düşüveriyor! Tam tersi de geçerli; yani iktidar kokusu alınınca Genç Parti’de olduğu gibi, aniden % 8 gibi oy patlaması görülüyor köksüz bir partide. Bu durumda bir sakatlık görmeyen aydınlarımız da milletin aptal olduğuna kızar habire!

Türkiye’de solcularda ‘ben’ demek ayıptı. Her zaman iktidar olan sağ da bireyi sevmez. Bireyi istemeyen ideolojiler İttihatçı zihniyete yakın ve içselleştirmiş teorik altyapılarıyla pratikte değişen Türk toplumunun iplerini sürekli geriye çekiştirmekle yetindiler. Türkiye’de tek tük yetişen birey (aydın) ezilerek yok edilmekte. Bireye saygı olmayan yerde hukuk yoktur.

Mc Charty döneminde bile Howard Huges güçlü tekel Pan-Am’ın karşısında kamuoyu desteğiyle durabiliyor. Kamuoyu nasıl oluşuyor? Taraflı kurulmuş Senato komisyonu bile sorgulamayı kamuya açık yapmak zorunda olduğu için. Anında gazete ve radyolardan bilgi kamu vicdanına ulaştığı için Pan-Am gibi devlet destekli bir uçak şirketi tekel olmayı başaramıyor. Çünkü yasa Senato’dan geçmiyor. Oysa bizde yasalar geçer bizim ruhumuz bile duymaz!

Demokratik değişimin önünü açmazsak otoriter eğilimler bizi elimizden tutup götürecek. Goethe der ki: “Nerede kavram yoktur, göz boyacılık imdada yetişir” .

Siyasilerin ve akademisyenlerin insanî boyutla ve gerçek insanların yaşamıyla ilgilerinin azlığını dehşet verici buluyorum.

22.02.2005

 

DEĞİŞMEZ GELECEK

Şubat 23 2005Yorum Yok Kategori: Zaman

Değişmezlik ve gelecek üzerine

“Burada müdafaa edilenin aslında bir parti değil (CHP) adeta iliklere işlemiş, asırlık bir ideoloji olduğu gözden kaçırılmamalıdır.” diyen Şükrü Hanioğlu, kısır teorik dünyamıza yeni bir tartışma ateşi atmış bulunuyor.

Ülkemizi ‘siyaset laboratuvarı’ olarak değerlendiren Hanioğlu “Günümüz olaylarına bir asır önceki İttihatçı zihniyetle yaklaşılması, toplumumuzun gelişmelere, kurgu bilim romanlarında bir tünelden geçerek seyahat eden bir zaman seyyahınınkine benzer tepkiler vermesine yol açmaktadır.” diye sürdürüyor değerlendirmesini. Toplumun kurumları ve siyasetçileri değil, aydın sınıfının da bir asır önceki duygu ve düşüncelerde ısrar etmesi, kenetlenmesi ve de devlet kurumlarıyla işbirliği içinde olabilmesi insana kurgu filmlerin saçmalığında bir atmosfer sunuyor. İttihatçı örgütlenme gizli çekirdeklere dayanan örgütlenmedir. Tek iktidar odağı olan padişahın gitmesiyle İttihatçı yapı yenileniyor ve komitacılık (çetecilik) yöntemiyle örgütleniyor. Savaş sırasında bu milli mücadelenin yönetim modeli olarak çalışıyor.

Savaş sonrası kurulan Cumhuriyet döneminde İttihatçı örgütlenme sosyal model olarak da yer almaya başlıyor sistemde. O nedenle demokratik hayatımızın başlangıç noktası sayılan Demokrat Parti tamamen hayalî bir yakıştırmanın sembolü oluyor. Çünkü en sağlam İttihatçılardan olan Celal Bayar’ın kurduğu partide demokratik yapılanmadan söz etmek imkansız. Bu sadece bir efsane.

Zaten yeniden yapılanma sağlanamadığı ve İttihatçı düşünce ve örgütlenmede ısrar edildiği için politize olamayan, vatandaşlık kavramı yerleşmeyen Türkiye’de en eski sosyal örgütlenme modelleri olan cemaatler, tarikatlar ağırlığını artırarak topluma çare üretmeye çalışıyor. Kültürel örgütlenme modeli olarak dayanışma ağırlıklı cemaatler veya tarikatlar sürekli dincilikle/gericilikle itham edilmelerine rağmen dine odaklı değiller çoğunlukla. Yani Batı’daki dini, Cizvit örgütlenmeler gibi, yaymakla odaklanmış radikal yapılanmalar olmayıp sosyal, kültürel ağırlıkta yapılanmalar. Pragmatik nedenleri ağırlıkta. Bunların sosyal taban bulmalarının nedenleri üstüne düşünme yerine sadece karalamak ve suçlamak toplumla kurumların duygusal bağlarını da koparmış bulunuyor.

Örneğin DYP; ANAP gibi parti teşkilatları çökmüştür. Partilerin sosyal tabanları yok.

Çünkü demokrasi kültürünü içselleştirmemiş, bunun için mücadele vermemiş siyasi partilerin sosyal tabanları yok, sadece çıkar çeteleri var. İktidar çıkarına odaklı çalışan partiler iktidardan uzaklaşınca çöküyor. Bir dönem % 20 oy alan DSP iktidar şansı olmadığı anlaşılınca oy oranı bir ‘siyaset laboratuarı’na yaraşır şekilde % 1’e düşüveriyor! Tam tersi de geçerli; yani iktidar kokusu alınınca Genç Parti’de olduğu gibi, aniden % 8 gibi oy patlaması görülüyor köksüz bir partide. Bu durumda bir sakatlık görmeyen aydınlarımız da milletin aptal olduğuna kızar habire!

Türkiye’de solcularda ‘ben’ demek ayıptı. Her zaman iktidar olan sağ da bireyi sevmez. Bireyi istemeyen ideolojiler İttihatçı zihniyete yakın ve içselleştirmiş teorik altyapılarıyla pratikte değişen Türk toplumunun iplerini sürekli geriye çekiştirmekle yetindiler. Türkiye’de tek tük yetişen birey (aydın) ezilerek yok edilmekte. Bireye saygı olmayan yerde hukuk yoktur.

Mc Charty döneminde bile Howard Huges güçlü tekel Pan-Am’ın karşısında kamuoyu desteğiyle durabiliyor. Kamuoyu nasıl oluşuyor? Taraflı kurulmuş Senato komisyonu bile sorgulamayı kamuya açık yapmak zorunda olduğu için. Anında gazete ve radyolardan bilgi kamu vicdanına ulaştığı için Pan-Am gibi devlet destekli bir uçak şirketi tekel olmayı başaramıyor. Çünkü yasa Senato’dan geçmiyor. Oysa bizde yasalar geçer bizim ruhumuz bile duymaz!

Demokratik değişimin önünü açmazsak otoriter eğilimler bizi elimizden tutup götürecek. Goethe der ki: “Nerede kavram yoktur, göz boyacılık imdada yetişir” .

Siyasilerin ve akademisyenlerin insanî boyutla ve gerçek insanların yaşamıyla ilgilerinin azlığını dehşet verici buluyorum.

22.02.2005

 

Burası İstanbul mu?

Şubat 23 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

“Sağ taraf Ataköy’e gider, sol taraf Şirinevler’e; tam ortada Şirinevler meydanındaki büfeden gazete alıyordum. Arkamdan bir çocuk yanaştı ve nefesini enseme kadar yakınlaştırdı. Tam o sırada sırtımda tornavida gibi bir şeyin ucunu hissettim.

Kulağıma “Cebindeki tüm parayı bana ver.” diye fısıldadı. Cebimden 20 milyon çıkarıp uzatmamla fırlayıp gitmesi bir oldu. Korktum. Karşımda gazete satıcısı, gün ortası. Bu meydanda konuşlanmış 13-14 kişilik bir çocuk çetesi var. Yaşları 13-15 arası ve reisleri bir kız çocuğu. Erkek gibi.” diye anlatıyor genç bir işadamı. Burası İstanbul kenti mi şimdi? Kenti kent yapan içindeki insanlar, kültür ve yaşanan atmosferdir. Biz neler yaşıyoruz peki? Her gün kapkaç, hırsızlık, kabalık, küfür kıyamet!

Eminönü Küçükpazar’da 2 ayda 18 hırsızlık olmuş ve esnaf çareyi taşınmakta bulmuş. Laleli böyle kaybedildi, Kürt mafyası dükkanları zorbalıkla ele geçirdi ve Rus kadınlara genelev çalışanı muamelesi yaptı. Sonra Laleli bitti. Biz devlete kamyon dolusu vergiyi neden veriyoruz? Bizim en temel ihtiyaçlarımızı karşılasın diye. Bunun başında can, mal ve ırz geliyor. Çok şükür hiçbirini koruyamıyor. Hem de en zengin kentinde, en çok turist alan kentinde, en görkemli kentinde!

21 yaşında Murat Aslan’ın katilleri bulunsun diye yazılması çok güzel de sanki kimin ki bulunuyor? Sadece Kürt olduğu için mi bulunamıyor katiller? Gaffar Okkan’ın katilleri nerede? Binlerce böyle ölümüz yok mu bizim? Neden her şeyin başına bir sıfat, bir azınlık ismi ekleyerek onu öne çıkarmak gerekiyor? Türkiye’nin sorunları bir bütündür, her olay o bütünün parçalarıdır.

İstanbul kenti sahipsiz ve başıboş gözüküyor. Doğu’daki terör ve terörle mücadelenin kentlere yığdığı insanlar gettolar oluşturdu. Bunların mezradan gelmesi ya da köylerden İstanbul’a yerleşmesi hiçbir şekilde dikkate alınmadı. Çünkü belediyecilik, politika bilimden hoşlanmaz. Kültürlerin bir arada yaşadığı, yan yana oturduğu kentlerde antropologlar, sosyologlar iş yapar. Bizde hiçbir “yerleşim” projesi olmadığı gibi nefret kusan mahallelere girilmez bile. Ev yıkımında seyrettiğimiz taş atan, saldıran, elinde bıçak kadınlar, çocuklar kimdir? Bunları sadece emniyet güçleriyle bastırmak akıl işi değil. Zabıta gücüyle gelinen nokta işlerin çığırından çıktığı noktadır. Toplumsal projeler acilen üretilmelidir. Rehabilitasyon boyacı küpü olmadığı için uzun vadeli proje ve yatırımlarla yapılabilir. Şiddetle başa çıkamayan bir kente dönüşen İstanbul bundan 10 yıl önce bile masum düzeyde adli vakalara sahipti.

“Bizde hiçbir projede insanların ve çocukların sosyal ihtiyaçları düşünülmemiştir. Çocuk denince akla gelen bir okul, bir öğretmen! Gecekondu bölgelerinde oturanların büyük bir kısmı kırsalda tutunamayıp kente akanlar. Katlanmak zorunda oldukları fizik, toplumsal ve ahlaki ya da ekonomik nedenlerle çatışma üretirler. Etnik özellikler, diller ya da farklı nedenlerle kendilerine kapalı devreler kurarlar. Ulaşılmaz hale gelirler. Bu, yöneticilerin de onlara ulaşamaması demektir.”*

Bir kentin yapılanmasında tüm nesneler birbirine bağımlıdır. Hiçbiri diğerinden ayrı varlık olamaz. Bir kentin değişen insan altyapısı toplumsal uygulamalara ihtiyaç gösterir. Elbette, hiçbir yönetici kadro ve örgütlenme, başarısızlığını kabullenmek istemez. Ancak gelecekteki başarı bu bilgiden geçer. Bir kent içinde kimlerin yaşadığı bilinmeden yeniden düzenlenemez.

“Gereksinimler, ahlaki manevi sorunlar gündeme gelmedikçe kentlerimiz düzelmeyecek. Büyük “getto”lar olarak şiddete yönelecektir” diye yazdığımda yıl 1991’di. Siyasiler hiç değişmeden kararlı yürüyor. Hep bildiğini okuyan bu yürüyüş yozlaşmanın belkemiğidir. Kültürel yoksulluk yetersiz demokrasinin can suyu olarak besliyor memleketimizi. Duyarsızlaştırma bir politika olarak başarılı oldu ülkede. Her kurumda çöken sistem ve değerler altında canı yananlar haykırsa da sesleri cılız, çünkü çok azlar. Çünkü talep edilen insan tipi; “yandaşım olsun, ne kadar mükemmel olduğunu patronuna her an söyleyen cehalet güzeli”. Yalancılık “sahte gelin” gibi yarışmalarla teşvik ediliyor. (Hiç teşvike ihtiyaç yokken), küfür ve kabalık en çok özendirilen şeyler, iftira edenler keyiflerinde, adalet arayanlar yanmış, kız çocukları 7-8 yaşında banka soyuyor ya da gasp peşinde.

Kavramları karıştıranlar değerlerin kaybına yardımcı oluyor. Kent insan ürünüdür ve bize toplumsal bir karakter sunar. Bu karakterin ne olduğunu anlamak için çevrenize biraz bakın ve de yolda yürüyün. Bu karakteri dönen Mevlevi heykeli mi simgeliyor? Gerçeklikten kopuk siyasetçilerle çok çektik hayatta. Gerçeği merak eden hiç yok mu?

Kafka’nın romanında bir böceğe dönüşen kahramanı Greguvar gibiyiz. Böcekleşen insanların arttığı dünyamız gittikçe ısınıyor. Bu 1974’de biliniyordu ve bilim adamları o gün ne dediyse bugün gerçekleşti. Merak et biraz Greguvar merak et!

*Kent ve Kültür, Alfa Yay.

20.02.2005

 

Armenians and Turks

Şubat 16 2005Yorum Yok Kategori: EN

Armenians and Turks Speaking the Language of Love “He looks at the tree – does not see the tree – sees himself Looks at the road – does not see the road – sees himself Looks up – there are stars in the sky And looks at the mirror – does not see himself Says hi” Armenian poet Zahrad, whose real name was Zareh, proves in his poem that not seeing anyone else except ourselves prevents us from seeing others. I got acquainted with a young man sitting next to me while I was going to the United States. His family was sitting on the other three seats just next to him. After he spoke a few words, he said that he was an Istanbul Armenian and the conversation deepened: “I used to hate Turks while living in Turkey. My family sent me to a university in the U.S., as they did not want me to get involved in the events. This is because I used to begin talking by saying, “I am an Armenian,” and I used to take offense at everything and suspect everything.” While talking to G., who was frustrated by thinking that the privileged ones were Turks, I perceived how much he felt himself like a Turk. It was not a racial effect but a cultural effect in meaning. He told me how he has been saved from the hatred feeling in the United States: “I had an opportunity to obtain information for the first time. The U.S. structure, that consists of different races and cultures softened me a lot. For the first time, I learned from the intellectual structure here that the claim of the [so-called] Armenian genocide was not true as I had thought.” That is, a foreigner did not do what official history did. I wonder, how patriotic is the nationalism, which has not been able to explain this? He speaks Turkish with his son. His pretty one-year-old daughter cannot speak, yet. His wife also came to Istanbul and she admired it. In short, the family speaks Turkish not Armenian. It is very obvious that we swim in a pool of a joint culture. The family, that cannot do without coming to Turkey several times a year, recently discovered Bodrum. Saying, “I live in California, what will I do with the sea?” G. is now a buff of Bodrum. He adds that although one of his Armenian friends in the U.S. was born there, he speaks Turkish with his grandmother. “The presence of some fanatical Armenians did not lessen the love for Anatolia,” says G. He also says that he became a good religious man after the birth of his son. After one or two weeks I met an Armenian from Ferikoy in Santa Monica. Arte settled there 18 years ago. He does business with China and Korea. And he adds, “China is so rich that it can feed the entire world.” I tell him about my impressions, “China: The Sleeping Giant,” I wrote in 1992, and he makes the following explanation on textile, “The U.S. textile industry, which opened its doors to Korean and Chinese textile, has collapsed. ” Arte often comes to Istanbul because he says that he misses it and tells me one of his memories: One of our friends died. Two men were waiting near the coffin while the deceased was lying on the musalla [the stone on which the body is placed for washing before being put in the coffin, according to Islamic rites]. Then it was my turn and I began waiting. The only Armenian friend of my Turkish friend was me. Then my friends made fun of me. They said, “Go to the mosque and pray.” I said, “Yes I can, what is wrong with that? Is our God not the same? What happens if I enter a mosque and take out a cross? I do not consider myself a stranger.” How many Turks are there who consider themselves strangers to this culture? Is it important that this attribution was made by a writer or something else? They are the ones who dogmatize without getting up from their seats, and travel to the cities in their country under police escort, they are not much of my fellow citizens like those above. “The white whale swims freely and opens the way with the grudge of Captain Ahab,” says writer Moby Dick. With his hatred Ahab hangs on the back of Moby Dick. The wound cannot be healed with hatred in the name of veracity. Children of this culture know how to embrace each other in spite of the official history. February 15, 2005

letter:Dear Ms Sevindi, You write, without naming the speaker to whom you attribute the quote: “For the first time, I learned from the intellectual structure here that the claim of the [so-called] Armenian genocide was not true as I had thought.” This is absurd. There is no Armenian, or indeed any serious and free-thinking researcher studying the Armenian Genocide in the US (or anywhere outside Turkey for that matter), that would ever say this. It is therefore obvious that this quote is a fabrication. I do not see how falsely attributing denialist words to an Armenian contributes to “speaking the language of love”, as this is insulting to Armenians, and serves the very policy that prevents Armenian wounds from healing. Turkish journalists would do well to look to fellow writer Ohran Pamuk’s moral courage. Thank you for your attention. Mark Dear Newal 1)About Princeton’s Near East Department (academic corruption), you might find the following link enlightening: http://users.ids.net/~gregan/pac.html 2)About the Armenian Genocide, you might find the records of the Ottoman Military Tribunals 1919-20 (published in the Takvim-i-Vekayi) helpful. 3) For general information on the Armenian Genocide I would refer you to, for example, http://www.armenian-genocide.org/affirmation.html . 4)Unfortunately www.os-ar.com site you refered to is in Turkish language only, so I was not able to read it. 5) For Turkish academics on the Genocide, see Taner Akcam, Halil Berktay (Sabanci University). 6) Also Ragip Zarakolu and the “Belge” publishing house could point you in the right direction on the subject. Thank you Mark 1)About Princeton’s Near East Department (academic corruption), you might find the following link enlightening: http://users.ids.net/~gregan/pac.html 2)About the Armenian Genocide, you might find the records of the Ottoman Military Tribunals 1919-20 (published in the Takvim-i-Vekayi) helpful. 3) For general information on the Armenian Genocide I would refer you to, for example, http://www.armenian-genocide.org/affirmation.html . 4)Unfortunately www.os-ar.com site you refered to is in Turkish language only, so I was not able to read it. 5) For Turkish academics on the Genocide, see Taner Akcam, Halil Berktay (Sabanci University). 6) Also Ragip Zarakolu and the “Belge” publishing house could point you in the right direction on the subject. Dear Nevval, many thanks for your kind remarks regarding my “culture” letter. In fact, I have learned (or reaffirmed confidence in previous knowledge), in one or the other aspect, from your columns. Now, such letters may have or not have consequences. We will see. Here I want to mention another point, because you have also been interested in some German affairs. What I mean is the “Armenian” resolution of the German Bundestag, so it has also to do with Turkey. But this might be more indirectly than you probably would think at first sight. As you certainly know, this resolution was initiated by CDU/CSU. I guess, that it might have been an idea not of Merkel, but of Erika Steinbach. She’s a member of CDU fraction there and, on the other hand, the chief executor of the German “expellee associations”. Whatsoever, the question remains. Why? In Germany, people are generally not very interested in the “Armenian question”, and I guess that many people do not know if “Armenian” might be edible, perhaps a kind of biscuit. That means, it is probably not a campaign gimmick in Germany. Of those who know better, some may use it as an excuse, saying “we did, but Turks did earlier” (genocide). That’s how Mr. Gül has interpreted the action, and he is not totally wrong. However, this thought was much more prominent in former decades, in the WW2 generation. Today, it wouldn’t gain them much support, if any. I think there is another, more complicated reason, which could be seen as an intrigue or, more positive, a stimulus for a debate about European history (not just Turkish-Armenian history). While i do not know how much you already know about the parts of history in question, i will try to explain it in short. When German troops retreated from eastern Europe in the final phases of WW2, they were accompanied by many German refugees. German minorities had lived in many eastern countries since the middle ages or some later epoch. Others, who had remained there, were expelled shortly after the war had ended. There were many casualties among the refugees and the expellees as well, and there were many acts of revenge, like murder and rape. As ever, most victims were innocent women and children or old people. The largest number was expelled from former Eastern Germany, which had become Western Poland and the Russian oblast of Kaliningrad. The second largest group was expelled from Czechya. These had been Czechoslovakian citizens since the end of WW1. Whereas Germany has apologized for the war and invasion and other cruelties, and Poland has apologized for the expulsion, Czechya refused and still refuses to do the same. Now, here we find Erika Steinbach, who accuses Czechya of not having faced up to her history, which contains injustice and some cruelties against ethnic Germans (including German-speaking Jews) from the first days of independence onwards (independence from Austria-Hungary in 1919; “peace” treaty of St.Germain). We also find France here supporting Czechya in the debate preceding Czechya’s EU accession. As to the Armenians, the common accusation in Europe towards Turkey or the Ottoman Empire is “genocide”. Many Armenians especially in the West claim similarity of their role to that of the Jews and Gypsies in Nazi-Germany or under Nazi occupation. This of course is wrong. If we compare policies and activities and fates between WW2 Germany and WW1 Ottomans, the Armenian Huntchak and Dashnak are rather comparable to the Nazis. Then, we may compare the Ottomans to post-war Poland and Czechya, whereas the Armenian expellees of course resemble the German expellees and refugees. There is no similarity to the “holocaust” or shoah at all, or perhaps this might be the status of mainly Turkish and Kurdish civil victims of Armenian terrorism. (So in this case we have some fashists disguised as Jews, which I feel is absolutely terrible; it’s of course different with Armenian non-combatants; however, this is not the topic here.) Back now to the CDU, we see them not speaking of “Armenian genocide”, but citing that “some” have called it a genocide (this is a change compared to former common belief of most German-Christian conservatives). If we have in mind now that “some” include the French and the European parliament, what about the Czechian and Polish (and other) expulsions here? Weren’t they, then, also genocides? There were tens of thousands of civil victims. At least the French already have indirectly said “yes” in some sense, by “recognizing” the Armenian (but still exclusively this) case. Even the Polish parliament has, but the government apologized to the Turks, saving Poland’s possibilities. Czechya is rather unhappy with all of this. The German Greens and Social Democrats, who had opposed German activities against Czechian obstinacy (required by the expulsee associations) subscribed to the CDU resolution regarding Turkey, probably not realizing what was implicated. Had they really been interested in Ottoman Armenian history, they would have known. While the relevant scientific literature (essentially McCarthy, Shaw, Feigl, Salt, also Marc Pinson and others which may be relevant in a wider perspective) is indeed not widely known in Germany and elsewhere in Europe (initially I had some difficulties to find it), I gave the quotations half a year earlier to all the relevant political parties. These however probably belong to the category of letters which remain irrelevant (storage place “P” – equal to paper basket). Not so, perhaps, the one sent to Prof. Peter Glotz, a social democrat, who seemed to be really interested in the subject. He is, however, not in parliament or the SPD executive board, but rather an outsider within the party, and the co-chairman of a foundation which aims to build a “center against expulsions”. The other co-chair(wo)man is Erika Steinbach. As far as i became aware, she got copies and was interested to some degree. So it seems not impossible that she also took action accordingly, as far as it might support her own ambitions. The worst passages in the resulting document might well “belong” to the Greens or other “well-meaning” groups (as we say, “meant well is the opposite of well”; I really hope that this will not apply to my own activities, but unfortunately it’s always possible). Also, there may be various intentions in the Christian Democrats too. As to Turkey, I think it might be very reasonable to discuss the subject of the Armenian expulsions in the context of European expulsions in general, including of course the Balkan and Black Sea regions. It’s some common ground too, even if there is no reason to like it. That’s history. The best! Hans-Peter

TÜRKLER ERMENİLER

Şubat 15 2005Yorum Yok Kategori: Zaman

Sevgi diliyle konuşan Ermeniler ve Türkler

“Ağaca bakar-görmez ağacı- kendini görür

Yola bakar-görmez yolu- kendini görür

Yukarı bakar-yıldızlar var gökyüzünde-

Ve aynaya bakar-görmez kendini-

-Selam verir”

Asıl adı Zareh Yaldızcıyan olan Ermeni şair Zahrad, şiirinde kendimizden başka bir şey görmemenin başkalarını görmemizi engellediğini şiirle önümüze döker.

Amerika’ya giderken yanımda oturan genç bir erkekle tanıştım. Hemen yanındaki diğer üç koltukta ailesi oturuyordu. Türkçe bir iki kelam ettikten sonra İstanbul Ermenisi olduğunu söyledi ve sohbet derinleşti: “Türkiye’de yaşarken Türklerden nefret ederdim. Ailem başım belaya girmesin diye beni Amerika’ya üniversiteye gönderdi. Çünkü ‘Ben Ermeni’yim’ diye lafa başlardım ve söylenen her şeyden alınırdım, işkillenirdim.” Ayrıcalıklı olanın Türkler olduğunu düşünerek öfkelenen G. ile konuşurken kendini ne çok Türk hissettiğini algıladım. Bu, ırk anlamında değil, kültürel anlamda bir etkiydi. Bana Amerika’da bu nefret duygusundan nasıl kurtulduğunu anlattı: “Burada bilgi edinme şansım oldu ilk kez. Amerika’nın çok farklı ırklar, kültürlerden oluşan dokusu beni çok yumuşattı. İlk kez Ermeni soykırımı iddiasının pek de doğru olmadığını burada entelektüel yapıda öğrendim.” Yani resmi tarihin yaptığını yabancı yapmamış. Bunu anlatmayı başaramayan milliyetçilik ne kadar vatanseverdir acaba? Dönüp oğluyla Türkçe konuşuyor. Bir yaşındaki sevimli kızı henüz konuşamıyor. Eşini de gelip İstanbul’da beğenmiş. Aile Ermenice değil, Türkçe konuşuyor kısacası. Bizim ortak bir kültürün havuzunda yüzdüğümüz apaçık ortada. Senede iki-üç kere Türkiye’ye gitmeden yapamayan aile, Bodrum’u yeni keşfetmiş. ‘Kaliforniya’da yaşıyorum, denizi ne yapayım?’ diyen G. şimdi bir Bodrum tutkunu. Amerika’daki Ermeni bir arkadaşının da Amerika’da doğup büyümüş olmasına rağmen anneannesiyle Türkçe konuştuğunu ekliyor. “Bazı fanatik Ermenilerin olması Anadolu sevgisini azaltmadı.” diyor. Oğlunun doğumuna girdikten sonra iyi bir dindar haline geldiğini de ekliyor.

Bir iki hafta sonra da Santa Monika’da Feriköylü bir Ermeni ile buluştum. 18 yıl önce yerleşmiş Arte buraya. Çin ve Kore ile ticaret yapıyor. Ve ekliyor: “Çin bütün dünyayı besleyebilecek güçte bir ülke.” Ben de 1992’de yazdığım “Uyuyan Dev: Çin” izlenimlerimden söz ediyorum ve tekstil konusunda şu yorumda bulunuyor: “Kore ve Çin tekstiline kapılarını açan Amerikan tekstili göçtü.”

Arte, İstanbul’a sık sık geliyor; çünkü özlediğini söylüyor ve bir anısını aktarıyor: “Bir arkadaşımız öldü. Musalla taşında yatarken iki kişi tabutun başında bekliyordu. Sonra sırayı ben aldım ve beklemeye başladım. Türk arkadaşımın tek Ermeni dostu bendim. Sonra arkadaşlarım dalga geçti. ‘Camiye gir de namaz kıl bari.’ dediler. ‘Evet kılarım, ne var?’ dedim onlara. Allah’ımız aynı değil mi? Camiye girip haç çıkarsam ne olur ki? Ben kendimi yabancı hissetmiyorum.”

Kendini Türkiye’de, bu kültüre yabancı hisseden ne çok Türk var? Adının veya unvanının yazar, şu bu olması fark eder mi? Onlar ki, hiç masalarından kalkmadan ahkâm kesenler, polis nezaretinde memleketin kentlerine gidebilenlerdir ki, yukarıdakiler kadar vatandaşım değildir.

“Beyaz balina özgürce yüzüyor ve Kaptan Ahab’ın kiniyle arasını açıyordu.” diye yazar Moby Dick’te. Ahab nefretiyle Moby Dick’in sırtında asılı kalır. Doğruculuk adı altında nefretle yara temizlenmez. Bu kültürün çocukları resmi tarihe rağmen sevgiyle birbirini kucaklamayı bilir.

15.02.2005

 

Can kuşu uçar gider

Şubat 15 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

“20. yüzyılın teknik dünyasında sadece akıl vardı; duygular ise boynu bükük çocuklardı. O küçük kızlar, oğlanlar bir köşede ağladılar. Salt akıl ve mutlak mantığın çelik korsesinde hapsolan insan, tartışmasız tek doğruydu. Bu büyük boşlukta sahte parıltılar, çakan flaşlar hep teknolojik dünyanın görkemi. Tekniğin yüceltilmesi, sosyal plancı ideolojiler… Toplum ve insan, cetvelle çizilip planlanacak; mühendislik hesaplarıyla mükemmelleştirilecek bir yapı değildir. Bu, varlığımızın reddi anlamına gelir, varoluşumuzu tehlikeye sokar.”*

 

Doğunun Batı Karşısındaki Duruşu

Şubat 10 2005Yorum Yok Kategori: Güncel

Dediğimizde doğu nedir, batı nedir gibi eski,derin ve tartışmalı bir soruyu masaya sürmüş oluruz.Bugünün dünyasında Batı neresi?Avrupa ve Kuzey Amerika diyebiliriz.Doğu için geri kalan her yerdir dersek Batı’nın “öteki” diye gördüğü Doğu’yu tarif etmiş oluruz.Batı “öteki” gördüğü her yere din ve dille girerken tek tip davranış göstermiştir. Ancak brezilya ya da Afrika’dan farklı bir Doğu tarifi de oryantalistler için mevcuttur.

Bunun nedeni Marco Polo’nun da yıllarca gezdiği ,baharatın ve zenginliğin aktığı ilk etkileşim noktası olan Doğu’nun coğrafi olarak Asya’yı işaret etmesidir.Eski Sovyet bloku toprakları,Rusya,Çin ve İslam dünyası denilen Orta Doğu, Arap ülkeleri ve hepsinin arasındaki köprü ülke Türkiye. . 1500’lü yılların başında dünyada Avrupa prensliklerinin hemen doğusunda,Ru imp.,Osmanlı imp., Çin imp., Hint imp., Safevi İmp.;Afrika kıtasında Mali ve Songay adlı iki imp., Amerika kıtasında Atek ve Maya imp. Vardı. Sadece Almanya, Fransa ve İtalya’nın bulunduğu coğrafyada toplam prenslik sayısı 500’ü buluyordu.Bugün Avr.’da 40 ülke var. Asya’da 68, Afrika’da 55, Amerika’da 45 devlet kurulmuş durumda. Son yirmi yılda kurulan devlet sayısı 50! Bir yirmi yıl sonra bu sayının 300 olması bekleniyor. Avrupa birleşirken dünyanın geri kalanı parçalanıyor. Avrupa ve Batı ile karşılaşan Amerika, Afrika ve Asya halklarının ayrı devlet kurma azminin nereden kaynaklandığı ilginç bir soru olmalıdır. Yoksa Batılılar bizzat cetvelle mi bu devletleri çizdiler? Batı ve sömürgecilik olgusu birlikte düşünülmesi gereken iki uç. Demokrasinin beşiği Batı ayni zamanda sömürgeciliğin vatanı. Dünyanın Batısı birleşirken Doğusu neden parçalanmaktadır? Birkaç yüzyıl önce feodal prensliklerle dolu Batı Doğu’nun merkezi devletlerine çok uzak bir kültürdü. Batıda ve Doğu’da farklı iki uluslaşma, milli kimlik ve devlet oluşumu var. İki ayrı model olduğu ortada.Batı’da devlet ulusu yaratmış,Doğu’da ulus devleti yaratmıştır. Doğal bir medeniyet ve kültürel akış içinde gelişmiştir. Halkların birleşmesi medeniyet ve kültürel yolla mümkün.Dayandığı zemin geçmişte yarattığımız medeniyetler, tarih ve yaşam biçimiydi. Biz 80 yıl önce millet olmadık elbette. Doğu’da devletler etnik veya ırk temelinde kurulmaz.Sürece önderlik eden bir hakim etnik topluluk her zaman vardır. Bu topluluk diğer etnileri içinde eritir, ortak bir medeniyette birleştirir.Millet bu ortak çerçevede duygu birliği sağlar. İşte İran bir çok etnisiteden oluşur,Fars kültürü milleti yaratmıştır. Çin yine öyle ortak dil ve medeniyet çok farklı etnileri içinde barındırır. Büyük merkezi devletler ve medeniyetler o nedenle Doğu’da büyük coğrafyalara etkili olabilmişlerdir. Afrika’nın Kuzeyinde Magrip denen bölgede önce Arap İslam devletlerinin sonra Osmanlının yönetimi altında istikrarlı bir toplumsal-siyasal yapı vardı.Bu bölge kendi içinde bütünlüklü bir parçaydı.Kızıldeniz’in diğer yanında kalan Maşrık ile birleşerek Büyük Arap dünyasını oluşturuyordu. İbni Haldun’un ailesi de bu coğrafi bütünlük içinden Güney Arabistan’dan çıkıp İspanya’ya taşınabiliyordu. Sıradan bir Arap ailesi bu uçsuz bucaksız toprakları yalnızca Arapça konuşarak ve hiç yabancılık çekmeden baştanbaşa kat edebiliyordu. Ayni aile 600 yıl sonra geri döndüğünde aşina olduğu ortamla karşılaşıyordu. Asya’da Hint,Çin, İran ve Türk-Moğol toprakları uzanıyordu.200 yıl öncesine kadar da geniş merkezi iktidarlar ve büyük ulusların coğrafi yaygınlığı korunuyordu. Bugün kızılan ve tartışılan bir konu:Globalleşme Globalleşme Batı dan Doğu’ya algılandığı için kızgınlık topluyor. Oysa Yıllardır China town’lar,Hind lokantaları ve mağazaları,Türk dönerleri,bankalara ve yatırımlara akana Arap sermayesini,gece klüpleri satın alan,eğlence ve iş dünyasında at koşturan Rusları görmüyoruz. Dünün dünyası da global etkileşim içindeydi. Hem mutfaklarda Doğu ürünleri var dört bir yandan gelen,hem ipek gibi tekstil ürünleri. Osmanlı İmp. 20milyon km.kare toprak içinde binlerce etnisitenin yaşadığı global bir dünya. Savaşlar goballeşme kapsamında düşünülebilir. 13.yüzyılda da Mevlana Haçlıların ve Moğolların at koşturduğu iki ayrı yönden gelen felaketlerin yaşadığı topraklardadır:Anadolu’da “neolursan ol gel”demektedir inanlara barış için seslenmektedir. Derin bir iç dünya, felsefe ve bakış sunan Mevlana gibi bir çok İslam filozofu Batı’yı derinden etkilemiştir. Batı’da feodal yapının kırılması ve birleşme çok zor ve geç sağlanabildi.Farklı etnik kökenler devletler içinde kaynaşmadan yan yana bugüne geldiler. Örneğin Belçika, İsviçre hepinizin bildiği aynı dili bile paylaşmayan unsurlardan oluşan devletler. Birbirine düşman söylemler içeride çok yaygın. Flaman ve Valonların sevgisinden pek söz edilemez. Irkçılığın Batı’da sevilmesi tesadüf değildir.Batı katı ve gayri insani feodal yapıyı ancak burjuvaziyle kırabilmiştir. Bu insanı hiç değer olarak görmeyen,sınıfları ve aristokrasiyi sadece varolan değer olarak gören Batıda devrimler sert,acımasız oldu. Onlardan özgürlük,eşitlik,adalet talebi doğdu.Bütün dinlerin Doğu’da doğması, Orta Doğu kökenli olması bir tesadüf değildir. Batı karşısında Doğu o zaman sağlam bir devlet geleneği ve güç,otorite ile duruyordu.Batıyı küçümsüyordu zaten.Doğu’da insan merkezli,adalete inanan bir kültürel dünya vardı. Batı acımasız bir feodaliteden modernleşmeye giden yolu Rönesans’la ve Doğu ile buluşmasını rasyonalize ederek buldu. Bu derece gayri insani bir dünyası ve felsefesi olmayan Doğu ise ilerleyen yüzyıllarda gelenekle modernleşme arasında sıkıştı. Bugün ise globalleşme ticari ilişkiler ve kültürel güç ve etki alanı geliştirmeye döndü. Bugün totaliter rejimleri nedeniyle aşağılanan,barbar denilen Doğu yine de manevi ve mistik dünyanın merkezi. Batı pazarında Budizm,Tibet ve Nepal mistisizmi, yoga,meditasyon, bitkisel geleneksel tedaviler,yöntemler yer buluyor. Batı manevi liderlerini de Doğu’da arıyor.Mevlana,Budha,Dalai lama ve Kabala öğretileri moda. Çinli veya Hintli bir çok manevi lider rolü oynayan aktörler Amerika’da Avrupa’da cirit atıyor. Mevlana’nın kitapları Amerika’da best seller. Avrupa’da binlerce dernek ve elektronik siteler var hakkında. Müritleri milyonları buluyor. Batı’nın karşısında Doğu hala kültürel kimliğiyle ve geçmişte oluşturduğu medeniyetiyle duruyor. Dünden bugüne değişen ne? Değişen Doğu eskiden Batı’yı küçümserken , teknolojik devrimler ve sanayi devrimi sonrası zenginliğiyle Batı artık özenilen taraf. Büyük bir özenti,imrenme duygusu var. Bu Doğu’da aşağılık kompleksine neden oluyor. Olmuş olduğu şeyleri unutuyor ve savunmaya geçiyor. Sadece savunma yapan taraf zayıftır. Bugün Doğu Batı karşısında savunma yaptıkça suçlu bir kimlik ediniyor. Hele 11 Eylül sonrası İslam!ın saldırgan olarak tarif edilmesi savunmacı tutum ve davranışları arttırdı. Sadece İslam’la da ilişkili değil aslında . Çin de çok milliyetçi davranıyor. Batı kültürüne karşı çok kuşkucu ve uzun yıllar Coca Colayı,McDonald’s ı ülkesine sokmadı. Elbette ki,11 Eylül Batı’ya en radikal meydan okumadır. Hemen ardından en radikal tavır Afganistan’daki Budha heykellerinin bombalanması gelir. Dünyada yaşanan alfabe savaşları da bu kapsamda düşünülebilir. Batı Doğu felsefesini Rönesans döneminden sonra 2000li yıllarla yeniden keşfetmekte. 2.Rönesans kotarma talebi var. Çünkü batı’yı Batı yapan refah,para,teknoloji insanların iç dünyasını ve doğallıklarını yok etti.Doğu’nun geri kalmış, barbar denilen gelenekçi medeniyeti şimdi Batı’ya ilaç gibi geliyor.Ayrıca bunu pazarlayamayan Doğu’ya karşı Batı Doğu’nun değerlerini pazarlama konusu yapıyor. İçselleştirmeye çalışıyor. Ortaçağı Doğu felsefesiyle yenen Batı bir arada yaşamayı bilmiyor. Bu yüzden demokrasiye,insan haklarına çok ihtiyacı var. İspanya’nın öldürdüğü ve sürdüğü Yahudileri Osmanlı imparatorluğu kabul ediyor.Hıristiyanlık bu anlamda çok büyük bir Batı Doğu kavgası içermektedir. Haçlı Seferleri bunu açıklamaya yeter. Ortodoksluk bu çerçevede batı karşısında bir doğu duruşudur. Çünkü Müslümanlarla Ortodoksların bin yıllık bir arada yaşama geleneği,geçmişi var. Hindistan’ın Batı karşısında duruşu dediğimizde aklımıza Mahadmi gandhi geliyor. Güney Afrika ‘da Mandela, Çin’de Mao ve Sun yat Sen, Rusya’da Lenin,Türkiye’de Atatürk Batı karşısında bir Doğu kültürü duruşu sergilemişler. Kültürel kimliklerini ve ekonomik bağımsızlıklarını korumak istemişlerdir.Siyasi bağımsızlıklarını ulus devletle şekillendirmişledir. 14.y.y. da İbni Haldun “Mukaddime” adlı eserinde tarihsel gelişim aşamalarını ve kabileden devlete geçiş olgusunu ortaya koyar.Uygarlıkla yerleşikler birlikteliğine karşı göçebelerin ve barbarların çelişkisini ele alan kitabı tarihte çok yinelenmiş bir süreç. İbni haldun’un tarih tezi barbarların uygarlaştırıcı etkisi üstünedir. Barbarların kolektif mülkiyet ilişkileri ve kolektif davranışlarını uygar toplumlara aşılayarak onları yeniden yapılandırma süreci uluslaşmanın ana öğeleri olarak bugün karşımıza çıkmakta. Çağdaş Rusya’nın bütün düşünce tarihini tek bir olgu belirler ,yönlendirir: Rusya ile Batı arasındaki ilişki ve çelişki der Aleksandre Koyré . Geçmişi barbar bulup üzerine bir sünger çekmek isteyen batıcılara göre ;Rusya’nın kurtuluşu, batı uygarlığını eksiksiz bir şekilde benimsemekten geçiyordu. Batı Doğu’yu hep Hıristiyanlaştırmaya çalıştı. Dilini ve kültürünü misyonerlik aracılığıyla yaymak için didindi. Filipinlerin anaerkil düzenini bozarak ataerkil Hıristiyanlık yaratmak onu mutlu etti. Yani batı deforme ettiği kültürlerin bugün terörüyle de karşı karşıya. Bakın Afrika’ya, Güney Amerika’ya ya da Orta Doğu’ya. Kaplan varlığını sergilemektedir.Hep onbin yıl önceki kaplandır. İnsan birey olarak insanlığı sergilemez.O medeniyetle varlık biriktirir,hazine oluşturur. Buradan çalınırsa o hırsızlık ,yer değiştirmenin bedeli olacaktır. Antropolog Geoffrey Gorer 1937’de Bali’ ye gittiğinde buradaki insanların şimdiye kadar rastladığı dünyanın en mutlu insanları olduğunu söyler.1985’de giden başka bir İngiliz seyyah bu duyguyu paylaşmaz. Adalıların daha uygarlaştığını,ama kültürdeki uyum ve mutluluk kavramının değiştiğini söyler. Kültürel yaşamlara ve süreçlere dışarıdan müdahale mutsuzluk getirir.Bugün yerel dillerin kaybolması da sosyal yabancılaşma getirmektedir.Çeşitlilik azalmaktadır. Doğu Batı’nın karşısında hep çeşitliliğiyle,fraklı renkleri ve zengin kültürel dünyasıyla durdu. Bir arada yaşamanın felsefesini oluşturmuş inançları,dinleriyle direndi. Bir Batılı olmasına rağmen Batı karşıtı felsefe üreten Marks’ın anlatısıyla Batı karşısında bir duruş geliştirmeye çalıştı. Özetlersem: Batı’nın temel değerleri olan eşitlik,özgürlük ve bireycilik Sümerlerden beri Doğu ve Orta Doğu topraklarında , İslam felsefesinde sıkı kökleri ve benzer değerleri olan ortak değerlerimizdir. Bunlar batı buluşu değildir. Batı’nın daha acımasız ve insanı dışlayan uzun feodal dünyası ve sonraki sanayi toplumunun acımasız insan üzerinden para toplayıcılığı İnsan iç dünyasını anlamı kaybettirmiştir. Doğu modernizmi,teknolojik gelişmeleri sağlayamadı. Ancak Doğu anlamı,mistisizmi ve geleneksel değerleri korumayı daha çok başardı. O nedenle bugün Batı anlamı yine doğu’da aramaktadır. Doğu da batının bunu anlayamayacağını düşünüyor. Onu kibirli buluyor. Batı ve Doğu ortak değerlere sahiptir,yalnızca bunları hayata geçirme ve tarif etmede farklılıklar bulunuyor. Bunu da kültürel form ve yöntemler olarak algılayabiliriz.Haçlı Seferleri yapan Batı’ya karşı savunmacı bir refleks geliştiren Doğu bugün savunmayı sürdürüyor. Belki Doğu’nun Batı karşısındaki duruşunu ve açmazını en iyi Mevlana söyler: “Ruh karanlık içindeyse yolunu bulması için aklın aydınlığına ihtiyaç duyar,fakat ruh aydınlanmışsa kimse aklın kandilini aramaz.” Bugün Doğu Batı karşısında hem ruh aydınlığını sağlayan mistik ve insani değerleri, hem de aklın ışığını bir araya getirerek ,akıl ve gönül birliğini sağlama gayretindedir. Akıl ve ruh beraberliği Doğu’nun Batı’ya en büyük hediyesi olacaktır. Hepinizi sevgi ile selamlıyorum.Ruhunuz aydınlık olsun. Not:Bu konuşma Moskova’da 16-21 Ağustos’da 37.Uluslararası Dünya Şarkiyatçılar kongresinde İngilizce yapıldı.

Shifting From East to West

Şubat 9 2005Yorum Yok Kategori: EN

The U. S. operation in Iraq caused ruptures in a great scale: The United Nations cracked, NATO cracked, the Western European Union cracked, the West cracked and Europe cracked. The direction in which these ruptures will develop is not certain yet. Will the crack become even bigger? Nowadays, everyone is trying to repair these cracks in order to ensure global cooperation. The developments in Iraq will determine the place and role of a new division and grouping in the world. The real determinant here is what the United States wants to do and how much it can be accomplished. To the countries like Germany, France, Russia and Turkey these are the questions: Do they want the U.S plans in Iraq to be successful? Or do they consider these plans incorrect? Do they object to the U. S. plans and interests considering the fact that the United States is after establishing its hegemony in the Middle East? Of course, the plans and interests of other countries in the region will influence the developments. Besides, what the various forces in Iraq want to achieve is also important. The process that will emerge as a result of all these plans, and the clash of interests, will play a role while a new Iraq is being shaped. What is interesting is that Turkey, which has been the best U. S. ally and friend for 50 years, has become the most anti-American country. Everybody in Turkey, including all the columnists, have become anti-American. With the effect of intellectuals on the society, anti-Americanism has risen sharply. This same America took sides with us in Bosnia, contrary to Europe that preferred to watch the genocide in that country. [Foreign Minister] Abdullah Gul asks: “Shall we in bad terms in a unipolar world with America, which was our friend in the multipolar world? Is it logical?” The most important characteristic of the Iraq model that Bush is trying to establish is that it includes a pretentious cultural metamorphosis project. The establishment of a Western societal system is being envisaged in a very short time in Iraq, which has traditional social and economic qualities of Oriental, Islamic societies. All the mechanisms and foundations that are going to be established are Western patented. The establishment of political parties, parliaments, private companies, private enterprises, central bank, stocks exchange market, independent media and the public opinion, are all part of a Western system, financed by the United States under the control of U. S. troops. Those who do not believe in this consider the elections as part of the game. In fact, there is a war going on in the social and cultural arena with the basic differences between the typologies of Eastern and Western people, and it will continue. In Eastern-type dictatorial regimes, power and money are distributed from top to bottom according to the ruler, family, party or ethnic connection. Ruling parties like the Baath Party, rule the state mechanism in this way, and by nourishing men bound to them like gangs, they control the society. – In Eastern societies, the leader, tribe and state are traditionally very important. The individual is not important. The individual is nothing and can be sacrificed easily. Can be killed easily. You cannot even question this. – On the other hand, the individual is at the center in the Western society. Social development and the state are meant for the individual’s welfare and happiness. The individual is important. The real foundation stone of the Western-type democracy model is the individual getting stronger both economically and socially. But there is also another fact that the West mostly ignores: In Eastern societies, the individual finds his strength, public spirit and social security in the tribes, congregations or sects. Someone who joins such organizations, in one way or another, is better protected in difficult times and can also find people to support him. – Those who are clearly flabbergasted by the organized attitude of millions of Shiites demonstrating in the streets, and their participating in the elections, do not know anything about the religious-political organization model, that includes even the prayer leader of the districts. – Shiism in particular, different from Sunnism, has turned religious and political authorities into a state and societal control mechanism, most especially in the Iran model. It would not be incorrect even to say that Shiism has repeated Lenin’s and Stalin’s classical one-party model that reaches the traditional streets. – Establishing a Western model in such a special, organized structure that protects and controls the society will encounter certain difficulties, because this will mean a drastic shift from East to West geo-culturally, in a very short period of time. We hope that this shift does not result in Turkey being stuck between the EU and the United States, and being unable to do anything about it. Turkey should adapt to its role as a global player. February 8, 2005

letter of reader:Abit impolite entrance! man in your article you touch upon shia and shiaism with a little bit of disrespect. I do not see shias much different than sunnis and shiaism much different than sunnism. they are both represive, backward and regressive thinking. sunnis have ruled most of middle east for the past several hundered years and they do not have much to show for. all these countries from turkey to the arab countries and beyond who are ruled by sunnis are nothing than bunch of currpt , ineffective and repressive group. it is sad to watch peoples of these countries and not feel for them. the sunnis have repressed , opressed and killed and committed acts of genocites against millions of shias, kurds, yazidis, assyrians , armns and others. they have wasted all their energies of subjecting these peoples while themselves being sujegated to the west. look at turkey. turkey with a broken economy, broken society owes the west over $200 billion dollars. it cannot even service its debt interest being so high. it has committed untold cruelty against some 20 million kurds who the turks calling their brothers and yet turks banned their language. wow!! an american friend of mine asked me how is it poosible to ban someones language. turkey is still pissing in the wind in regards to eu about the kurds. it cannot be honost and straight and try to carry out the reforms , it promiese eu. it is a bazar mentality all lies and no honor. so how do you expect a country like turkey or egypt or any of those bugos republics to serive and call themselves a country. turkey is still using all its energies on containing the kurds in iraq. if you watch iran which has just as much fear on a free kurdistan , does not say a word and has been helping thme a lot. there is not a forces in the world including the supper power US to deny the kurds their eventuall freedom. let alone a third grade , poor thirld world country like turkey to deny the kurds. may be iran is smart enough and knows this, and the turks are not . turkey is till recovering from cyprus and has not been able to digest accupying cypurs. kurdistan is no cyprus. saddam with all his money and power and the help inside iraq could not dfeat the kurds. turkey is not even in the same league. tukrey still cannot handle pkk and is begging us to do it for them. so, do not blame the shia, the sunni establishments are and have been loosers for decades and they are not smart enought to wise up. by the way i come from a prominent sunni family and but i do not conisder myself a sunni. thanks for your time jordan letter2:Dear Nevval, first i must apologize for having written your name wrongly last week. Please forgive me. As to Iraq, you said exactly what i think about it. Except the clear difference between Shiism and Sunnism – i think of Saudi-Arabia and the Pashtunes, they are Sunnitic too. Are’nt the Alevites, which make the strictest difference to Chomeini in the Islamic World, much more Shiites than Sunnites in some respect? And I remember some poems of the Bektashi tradition, that i will not repeat if you are a Sunni. Perhaps, of course, you know them much longer than i do. I feel, that the Turks, as an ethnic tradition, make a difference. But also the Ottomans – they allied to the Sunna*, like the late Roman emperors to Christianity, and by that gained control of the faithful. I think, it is an alliance of powers. Chomeini and his successors rule(d) themselves, like Stalin, you’re right. That’s a difference, but i do not consider it very large if compared to liberal systems. In Saudi-Arabia, the theologians do not rule themselves, and nevertheless it is worse than Iran. So, the US will have much to do for a long time. Let us hope the best Hans-Peter Geissen *There is a degree dissertation which describes this alliance as a firm political and social control mechanism. Unfortunately, it is written in German. Some, like Elcin Kürsat-Ahlers, think, that the ulema control had become more fierce as the Ottomans became more and more defeated in Europe and started “Westernizing” reforms, which in turn jeopardized the position of the ulema in that alliance.

Doğu’dan Batı’ya kayma

Şubat 8 2005Yorum Yok Kategori: Zaman

ABD’nin Irak operasyonu global planda büyük kırılmalar yarattı. BM çatladı, NATO çatladı, Batı ittifakı çatladı. Avrupa çatladı.

Bu kırılmanın ne yönde gelişeceği henüz belirsiz. Kırılma artacak mı? Çatlaklar onarılıp yeniden global bir işbirliği sağlanmaya çalışılıyor şimdilerde. Irak’taki gelişmelerin kendisi dünyadaki yeni bölünme ve saflaşmanın yerini ve rolünü tayin edecek.

·Burada asıl tayin edici olan ABD’nin ne yapmak istediği ve istediklerini ne kadar yapabileceği.

·Almanya, Fransa, Rusya ve Türkiye gibi ülkeler açısından ise soru şu:

ABD planlarının Irak’ta başarılı olmasını istiyorlar mı? Yoksa bu plan ve hesapları yanlış mı buluyorlar? ABD’nin Ortadoğu’da hegemonya peşinde olduğu görüşüyle ABD planları ve hesaplarına karşı mı çıkıyorlar?

·Tabii bölgedeki diğer ülkelerin plan ve hesapları da gelişmeleri etkileyecek.

·Ayrıca Irak’taki çeşitli güçlerin ne yapmak istediği de önemli.

Bütün bu planlar ve hesapların çatışması ve çakışmasından doğan süreç Irak’ın yeniden biçimlenmesinde rol oynayacak.

İlginç olan 50 yıllık Amerikan dostluğu ve rüyasıyla ittifak kurmuş Türkiye’nin en anti -Amerikancı ülke çıkması. Bütün köşe yazarları dahil “anti” modasına dört elle sarıldı. Toplumun kanaat önderlerinin etkisiyle birden “anti-Amerikancılık” tavan yaptı. Aynı Amerika Bosna katliamını seyreden Avrupa’ya karşı bizimle aynı safta yer aldı. Abdullah Gül: “Çok kutuplu dünyada dost olduğumuz Amerika ile tek kutuplu dünyada mı kötü olacağız? Mantıklı mı bu?” diye soruyor.

Bush’un giriştiği Irak modelinin en önemli özelliği müthiş iddialı kültürel bir değişim projesi içermesi. Doğu ve İslam toplumlarının geleneksel sosyal ve ekonomik özelliklerine sahip Irak’ta kısa sürede Batılı bir toplum sisteminin kurulması öngörülüyor. Kurulmak istenen bütün temel kurum ve mekanizmalar Batı patentli. Partiler, parlamento, özel şirketler, özel girişimler, merkez bankası, borsa ve serbest medya ve kamuoyu ile birlikte Batılı bir sistemin ABD’nin askeri denetimi ve finans desteği ile Irak’ta kısa sürede kurulması. Buna inanmayanlar seçimlerin gerçekleşmesini de oyun olarak görüyor. Aslında Doğu ve Batı insan tipolojisi arasındaki temel farklılıklar içeren sosyal-kültürel alanda bir savaş cereyan ediyor ve edecek.

-Doğu tipi dikta rejimlerinde para ve güç tepeden aşağıya iktidarda olan kişi, aile, parti, aşiret ve etnik bağlara göre dağılır. Baas tipi dikta partileri yıllarca devlet mekanizmasını böyle yönetmiş ve kendine bağlı adamları toplum üstünde bir tür devlet çetesi gibi besleyerek, toplumu kontrol altında tutmuştur.

-Doğu toplumlarında kültürel olarak da lider, devlet ve aşiret önemlidir. Birey önemsizdir. Birey hiçbir şeydir, birey kolayca harcanabilir. Öldürülebilir. Hesabı bile sorulmaz.

-Batı toplumlarında birey odak noktada. Toplumsal kalkınma ve devlet bireyin refahı ve mutluluğu içindir. Birey önemlidir. Bireyin sosyal ve ekonomik güçlenmesi Batı tipi demokrasi modelinin temel taşıdır.

- Ancak Batılı gözlerin çoğu kez ihmal ettiği bir gerçek daha vardır. Doğu toplumlarında birey kendi sosyal güvenliğini ve dayanışmasını aşiret-tarikat veya cemaat içinde bulur. Buraya giren üye olan, bir cemaate katılan kişiler iyi kötü daha çok korunur ve zor günlerinde yanında destek bulur.

- Irak’ta Şiilerin milyonlar halinde sokağa dökülmesine, seçimlere katılma düzenine, bu kadar örgütlü davranmasına şaşanlar, Şii toplum örgütlenmesinin mahalle imamlarına kadar inen dini-siyasal örgütlenme modelini bilmiyor demektir. Şiilikte imamlık yalnızca Batı’daki papaz gibi dini bir fonksiyonda değil. O mahallenin hem imamı, hem muhtarı, hem yargıcı, hem de küçük çaplı bankasıdır.

-Özellikle Şiilik, Sünnilikten farklı olarak dini kutsal otorite ile siyasal otoriteyi, hele İran modelinde bir devlet ve toplum kontrol sistemi haline getirmiştir. Hatta Lenin ve Stalin’in klasik mahalleye kadar örgütlü tek parti modelinin Şii sisteminde aynen tekrarlandığını söylemek yanlış olmaz.

-İşte böylesine özel, örgütlü, toplumu koruyan ve denetleyen bir yapıda Batı modelinin kısa sürede yerleşmesinin zorlukları ortadadır. Çünkü bu jeo-kültürel anlamda Doğu’dan Batı’ya kısa süreli çok şiddetli bir kaymayı içermektedir. Bu kaymanın Türkiye’yi AB ve ABD arasında “binamaz” bırakmamasını dileriz. Türkiye global oyunculuğu benimsemeli.

08.02.2005

 

about DA magazine

Şubat 2 2005Yorum Yok Kategori: EN

Some people see the things as if, and ask why? They want to search what it is under. We dream about the things which did not happen before and occurred. We are saying that: Why not? It is the right time. Let’s do it together. We should have courage and big dreams, asking for the impossible. With a heart, falling in love with the differences. Each of us is different. For millions of years we haven’t seen any duplicate of anybody. Each of us is arriving on earth as a unique and significant DNA. This makes all of us significant on earth. All of us are the member of the humankind family. We are brothers and sisters to each other. Sufism states that “There are many ways of reaching god, which equals to number of people on earth” 6 billion ways of reaching god is our common root of tolerance in our culture. Avrasya which is the mother land of hundreds of culture, remarkably colored geography is the land of us. We are living next to each other. Hundreds of language, body, sound and culture are erupting from all sides of us. We created a dialog project for this mosaic of differences: DA, Dialog Avrasya Magazine. DAP Dialog Avrasya Platform. We will take our roles on this stage all together. Today on earth all of us are dependent to each other. This means cooperation. DA magazine has been published since four years. It is printed in both Moscow and Istanbul. Our partner in Moscow is Lenin Library. We are working together with our Slav friends. Several times Turkish and Slav folks get together in DAP. We chat. We created projects in the beauty of Antalya. We made plenty activities in several countries of DAP members of Avrasya geography. Our hearts beat together. We reconcile our differences. Today, is reconciling and cooperation day. DAP is taking its responsibility as a civil activist group and international organization. In November we will meet again with all country committees. A new term will start. DA is one of the most important pages of these works. Because literature, art, poem, novel, cinema are our architectures of our souls. We are trying to introduce soul worlds of Turkish and Slav folks by translating many documents from other countries to the Turkish readers. I hope that many books of Turkish authors will be translated to your languages. We can join more than before. Our joining glue is love. Our hearts which are joined with love, are calling each other “I have dream”. Let’s make real our dream. Let’s give hand to hand in order to create more secure and happy world. Let’s construct our future with DA project. Let’s open the doors of opportunities for our next generations.

Sayfa 1 / 212»