Ocak 19, 2005

Let Your Love be a Plane Tree

Ocak 19 2005Yorum Yok Kategori: EN

Entering a new year always awakens emotion-filled hopes. We have the belief that the new one will get rid of the old. This nightingale chirping inside us believes the new one is a very clean page. This is not true. You cannot acquire the new by burying the past or eliminating it. The new can exist by knowing the recent past and making peace with it. The way of gaining new days is not by “forgetting,” they can be gained by accepting and taking a step further. Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdogan, had thought he erased a 1,000-year past by cutting the clothes representing hope with a pair of scissors, during his Syria trip. Customs, 10 times older than the combined ages of the prime minister and those of his grandchildren, indicate the deep veins of tradition and cultural innocence customs. Our ancestors used to consider forests as holy. Tree culture is so common in Turkish tribes. The Gokturks, Uygurs and Karakoyunlus not only considered forests sacrosanct, they also used to refer to the birch tree as “Mr. Birch-Holy Birch.” They used to perform their religious ceremonies under a birch tree. According to the beliefs of the Sagays and Molabolls, the birch tree came from the sky for Umay Ana (mother) with God’s mercy for Ulku Ata, that is, it was a part taken from God. They used to plant a tree for worship where there was no birch tree. Birch branches with green leaves, were never absent from treatment ceremonies of patients. The Fergana (Hokand) Turks used to consider single trees as holy and believed they were graves of Muslim saints. You can see hundreds of examples all around Anatolia and in our cities. Holy graves were under trees. Making vows was very common by hanging rags on branches. Uzbeks also used to offer sacrifices to single trees. The ancient Turks used to plant a tree for every newborn child and this custom was very common during the whole period of the Ottoman rule. This tree tradition continues today among the Alevites and Tahtacis. I saw women in Buhara who prayed by touching wood columns at the Naksi pilgrimage place. There were colorful rags tied to electricity cables even at the grave of Timur and his family cemetery. While ascending up to the church on the island, you can see a lot of things being hung on brushes. Regardless of being Greek or Turk, human beings make their hopes visible. There is harmony with nature and an umbilical cord with nature under the love of trees. When the modern individual saw that he was losing this harmony, “the greens” movement, environmental activities became political expressions. The Green policies were formed. However, as a result of the capitalists exploiting nature and plundering everywhere with the aim of making profits, breathing in our planet, including the Amazon forests, became difficult, the world became warmer. Humanity is shaken by the tsunami disaster we witnessed recently. Religions did not emerge only to make rules. Rules are a small part of religion. The philosophy that fills religion is to love the world and human beings created by God, not only to love what you find suitable or people like you. Even if they are different, every creature should be loved. Because “we love creatures for the sake of the Creator.” In 1855, a Red Indian Dwam chief said: “When all animals become extinct, we will die as a result of the great loneliness of our spirit, we will also experience the same things animals experience. Whatever befalls the earth befalls the children of the earth.” In the new year, let our prejudices decay like old trees, let your love grow like a plane tree. Source: Conversations with the Medlar Tree – Hikmet Birand. January 12, 2005 01.18.2005

letter:Hello Ms. Sevindi, again, i liked your comment, especially as it gave me some details unknown to me before. In return, i add two links here to sites you might be interested in and later perhaps might contribute to yourself. From euronatur i copied an article on Troy. Cafe Babel is a meeting point where young Europeans (journalists) discuss issues of European politics. Best wishes Hans-Peter Geissen

Büyük kentlerde bayram

Ocak 19 2005Yorum Yok Kategori: Zaman

Birçok gazetede ya da ekinde yalnızlığın övüldüğünü rahatlıkla okumuşsunuzdur.

“Yalnızlar ve mutlular” başlığının mesajı bizim tüm sorunlarımızın kaynağının kalabalık aile içinde olmamız sanki. Özendirilen yalnızlık içinde yazarlar, mankenler, mimarlar gibi çeşitli meslek grupları var. Ortak özellikleri ise “bütün dünya ve insanlar kirli, biz temiz” olduğumuzdan kendi pırıl mekanımızda yaşamak istiyoruz tek başına! “İstediğim zaman istediğimi yaparım, istediğim gibi oturur kalkarım, istediğim zaman eve girer çıkarım” en temel argümanları. Yalnızlığı savunanlar hiçbir disipline, kurala, geleneğe uymadan başıbozuk derecesinde yaşanan bir hayatı özendirirken dışarıdaki hayatı da kendi istedikleri biçimde olmadığı için eleştiriyorlar.

Kendi hayallerindeki dünya ve yaşam tarzının teorik kısmı çok basma kalıp “sevgi ve saygı dolu insanlar”. Bu doğru ise başka insanlara karşı müsamaha olması gerekir. Tam tersine dışlarındaki dünyaya tahammülsüzlük ve de küçümseme var sözlerinde. Bunu sınırsız özgürlük diye tanımlayanlar bile hastalandığında yanında biri olmasını ya da annesini özlediğini itiraf ediyor. Yani yaşlandıkça Allah’a yaklaşma metodu. Ne zaman dardasın yakınlarını, aileni özle, değilsen telefon et kurtul! Bir arkadaşım da devamlı “insan yalnız doğar, yalnız ölür” der dururdu. Bütün çocukluğu yatılı okulda geçen ve anne-baba sıcaklığına özlemle yanarak yetişkinliğe adım atan bu erkek, sonraları çok mutsuz bir evlilik sürdürdü. Dediği gibi çok yalnızdı. Bugün İstanbul yalnız yaşayanların çoğunlukta olduğu bir kent. Her 16 evden 1’i yalnızmış…

Yabancılaşmanın en üst düzeyde olduğu büyük kentlerdeki yaşam tarzını Batı edebiyatından yoğun şekilde öğrendik. Biliyoruz. Kendinden başka kimseye tahammül edemeyen, kuralların her an bekçiliğini yaparak yalnızlığının öfkesini “öteki”lerden çıkaranlar toplumu. Yalnızlıkla yabancılaşma bu denli el ele olunca mı duyarsızlaşıyor insan? Balkonlara bakın çiçek falan yok, içimizde biriktirdiğimiz nefret ve korkular gibi yığılmış eski püskü eşyalar var. Benim çocukluğumun İzmir’inde her evden, camdan çiçekler sarkardı, renkler kokuların ardında gizlenirdi. Yaseminler yağardı başımıza bahçelere dalınca. Akşam sefaları uğurlardı evlerimize hepimizi. Uzak ve tılsımlı bahçelerde acılarımızı dindiren bir sükunet, serin sular vardı. Kalabalıktı ortalık ama gürültülü değildi. Elbette, madalyonun diğer yüzü de var.

Kültürümüzde kalabalık yaşam başkalarının hayatına her an burnunu sokma haliyle karıştırılıyor. Aileler en temel seçme hakkımız olan eş seçiminden palto seçmemize kadar her şeye karışarak gençleri evden kaçırıyor. Karşı tarafın bireysel seçimlerine ve duygularına önem vermeyen sürü psikolojisiyle bir yere varamayız. Kalabalık aile olmak ya da kalabalıklar içinde durabilmek insanları sevmekle, hoşgörüyle dengelenen bir tutum ve davranış olmalıdır. Varlığımızı boğan davranışlar değil beklenen. Herkesin herkese ihtiyacı var. Yaşlı-genç, zengin-fakir değil burada konu. Biz kültürümüzdeki yardımlaşma, birlikte yaşama özelliğini yaşatabilmek için kendimizi sevdiğimiz kadar başkalarını da sevmeliyiz. Kendimize karışılmasını istediğimiz kadar başkalarının hayatına burnumuzu sokmalıyız. Apartmanların kutu kadar mekanlarına sıkışmış ruhlarınızı bayramda bırakın özgürce gezsin ve sevsin insanları. Nefretlerinizi ıslak bir tülbentin kuruyacağı zamana bırakın. Uçup gitsin. “Ummana çıkar burada bugün beklediğin yol/At kalbini girdaba açıl engine ruh ol!” Bayramınız kutlu ve mutlu olsun.

18.01.2005

e-posta adresi:n.sevindi@zaman.com.tr

——————————————————————————–

Bu haber ile ilgili yorumlar (Toplam:2 adet)

Yalnızlıkda bir kaçışdır.
Yalnızlık sorumluluktan, omuza binen yüklerden ve aslında yaşlanmaktan (ölümden) kaçıştır. Ben evlenmemeden aldığım en büyük …
Mahmut BOZKURT
tesekkurler
Nevval Hanim yazinizi gercekten cok begendim. Icinde bulundugumuz durumu cok iyi desifre ediyor. Kaleminize kuvvet diyerek ba…
toprak

 

AKP kadar solcu olmayan CHP!

Ocak 19 2005Yorum Yok Kategori: Zaman

CHP’yi vuran tsunami dalgaları partinin içerikle değil, maddi yapılanmayla ilgisinin bitmeyeceğini işaret ediyor.

Hazır dalga gelmişken ben de aday olayım diyenlerin konuşmaları da bunu destekliyor.Adı da, soyadı da güneş olan bir adayın da ışığının partiyi sol ışıldak haline getireceğine inancı tam.Hemen işçilerle bir fotoğraf ve ziyaret; oldu da bitti maşallah! Peki, CHP neden sol değildir?

Sosyal demokrasinin kökeni, taa 1848’e, 1871 Paris Komünü’ne dayanır. Ekim Devrimi’ne, işçi sınıfı geleneğine dayandırılır sosyal demokrasi. Türkiye’de böyle bir sınıf kavgası olmamıştır. Türkiye’deki kavga, yenileşme ve modernleşme kavgasıydı. 3. Selim’den beri; Nizam-ı Cedit’le başlayan, ordunun modernleşmesi, toplumun Batı normlarıyla yüzleşmesi ve kabullenmesi kavgasına; acaba sosyal demokrasi kavgası mı demeliyiz?

Jön Türkler ve İttihat ve Terakki. O kadrolarla Kurtuluş Savaşı’na giren ve Kuvay-ı Milliye temelinden CHP’ye gelen kadrolara bakıyoruz; Kemalist hareketi görüyoruz. Bu hareketin bel kemiğini İttihatçı kadrolar oluşturuyor. Temeli, ordu-devlet-memur merkezli bir örgütlenme gerçekleşiyor. Osmanlı bürokrasisinin gençleştirilmesi ve modernleştirilmesi tarafıyla devletin modernleşmesini isteyen aydınları da buna katarsak, CHP’yi kurduk demektir. Bu, işçi sınıfı üstünde yükselen sosyal demokrasi değil, devleti kurtarma ve milleti inşa etme hareketidir görüldüğü gibi. Çağın gereklerine uygun; çağdaş, milliyetçi, milli devlet inşa etmek isteyen Atatürk tarafından kurulan bir CHP. İttihat Terakki içinde üç ana akım vardı; Türkçülük yapan kadrolar, Pan-İslamizm yapan ittihatçı-İslamcılar, Anadolu kökenli ulusal milliyetçi kadrolar, bunun temsilcisi Mustafa Kemal.

Bu kısacık geçmiş bize sosyal demokrasiyi sürekli Batılı kavramlarla açıklayan aydınların açmazlarını gösteriyor. “Sosyal demokrasi, ezilenlerden yana olmak mı? Köylüden yana olmak mı? Teorik çerçeve nedir?” sorularının karşılığı yok. Bizde İttihat Terakki burjuvaziyi temsil edebilir dersek, onlar da halkçılık yapmaya çalıştılar. Halkçılık, bizde ezilenden yana olmayı simgeliyordu. Bizim sosyal demokrasimiz, geldiği tarihi kök itibarıyla; milliyetçi-devletçi. Yıkılan Osmanlının yerine modern ulusal devlet kurma çabası.

Atatürk ve İnönü döneminde CHP, bir devlet partisi. 1960’a kadar süren bu dönemi baskı altındaki köylü hareketinin liderliğini yapan DP iktidarı izliyor.İlk sol lafı, 1968’deki sol dalganın yükselmesiyle, işçi-köylü söylemini kullanan Ecevit’le çıkıyor.

Ecevit’i Ecevit yapan ise ortanın solu ya da solculuğu değil, Kıbrıs fatihliği ve köylüye yüksek taban fiyat politikası. İşçilere sendikal haklar verilmesine rağmen Ecevit’in kariyerini milliyetçilik ve köylücülük oluşturuyor. Aydınlar, devletçiliği temsil ettiği gibi, köylü hareketi, liberalleşmeyi-özgürlüğü talep eden bürokrasiye karşı. Bu, köylü-esnaf işbirliği de içeriyor.

Bugün soru zamanı: “Bugün ben bu geçmişle nereye giderim?”, “Ben kimim?”, “Bugün bu geçmişi sürdürmek zorunda mıyım?” veya “Ne istiyorum?” Yoksa yoksulların sırtında yükselen, varoşların sevgilisi AKP’yi açıklamak zor olur. Çünkü, Türkiye’de, sol zeminin ya da “solcuyum” diyenlerin elinde olması gerekenleri AKP aldı götürdü. “Solcu” CHP Denktaş’ı destekliyor, AKP kendini solcu-sosyal demokrat olarak tanımlayan M. Ali Talat’ı destekledi. Değişim, globalleşme, yabancı sermaye, zenginleşme, refah artışı, kişi başına düşen milli gelir hesaplarının önünde bir tıkaç görünümünde CHP var. Halk öyle algılıyor. Çünkü CHP, solculuğu her şeye karşı olmak diye anlıyor bugün. “Avrupacı mıyım, değil miyim?” sorusunun cevabı bile olumsuz CHP’de. Atatürk’ün çağdaş, ilerici eğitim projeleri vardı, kültür projeleri sunuyordu. CHP neden böyle projeler üretemiyor?

Kendi kültürel birikimimizde sosyal demokrasinin teorik altyapısını oluşturacak her şey var.Kendi, bilmeden şablonlarla solculuk bitti. Ancak bunu kabullenmek ve özeleştiri çok zor görünüyor CHP için. Solcular sağcı değerlere yapıştı, açıkta kalan sol değerlere sağcılar ve İslamcı diye tanımlananlar sahip çıktı.

Türkiye’nin kimlik bunalımı siyasal partilerin kimlik bunalımıyla özdeştir. Siyasal iktidarlar kim olduklarını teorik ve pratik olarak anlamaz ve sunamazlarsa millet ne yapsın?

* Sosyal Demokrasi Belini Düzeltebilir mi? Dönence Yayınları

11.01.2005

e-posta adresi:n.sevindi@zaman.com.tr

——————————————————————————–

Bu haber ile ilgili yorumlar (Toplam:1 adet)

Devlet Partisi
Nevval Hanım pek derine dalmasa da çok güzel bir konuya vurgu yapmış. Artık herkesin anlaması lazım. Bizim CHPnin politik …
S Alperen Evrin

Turkiye’de siyasal partilerin kimlik yitimi ve bunlarin sonucunda dogan

kimlik bunalimlari ve en sonunda yeniden kimlikarayislari ile ilgili

tesbitlerinizi dikkatle okudum. Bu isabetli tesbitlerinizden dolayi sizi

kutluyorum. Sizi izlemeye devam edecegim.

Saygilar

 

Sırtını sevgiye dayarsan mutlusun

Ocak 19 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Mutluluk, varlığı-mızın farkına varmak, o var olmanın kainatla ilişkisini anlamaktır. Doğadaki kuşun, böceğin, açan papatyanın ya da fesleğenin bir parçası olarak canlı olmak hem de eşref-i mahlukat ol-duğunun ayrımında hayatın içinde var olmak.

‘Hayat boyu mutlu olmak mümkün mü?’ diye sorarlar insana. Geçmeyen bir diş ağrısı gibi daimi bir sızı halinde mutluluk duygusu ister insanlar. Mutlu olmak nedir ki daimi olmasını talep ediyoruz diye düşünmeli.

Bence mutlu olmak var olmaktan ve nefes alabilmekten geçiyor. Önce var olacaksın ki mutlu olasın. En basit davranışlarımızı, soluk almak gibi rutin bedensel işlevlerimizi “olması lazım” sayarız. Oysa bedenimiz bir şükür ister bizden sağlam işlediği sürece. Zihnimiz de var olmamızın köklerini taşır. Kosova’da savaştan kaçan göçmenlerle söyleşi yaptığımda yaşlı bir teyzenin en sık tekrarladığı dua “Allah’ım, sen aklımı koru!” idi. Çünkü evinden, vatanından, varlığını kanıtlayan her şeyden uzak düşmüştü ve herkesin gösterebildiği bir tek fotoğraf albümü vardı elinde.

Mutluluk, varlığımızın farkına varmak, o var olmanın kainatla ilişkisini anlamaktır. Doğadaki kuşun, böceğin, açan papatyanın ya da fesleğenin bir parçası olarak canlı olmak hem de eşref-i mahlukat olduğunun ayrımında hayatın içinde var olmak. Zihin, akıl ve beden beraberliğini kucaklamak gerekiyor kendinin farkına varmak için. “Kendini bil” diyen en eski bilgelik düsturu aynı zamanda “kendin olmak” demek. Kendi olmayan ve de bunu fark etmeden yaşayan, yönlendirilen günümüz insanının yabancılaşması estetikçilere ekmek çıkaran bir tekne. Bu teknede kabaran hamur ruhları olmayan bedenlere kıymet biçiyor. Kopyalardan oluşan insan bedenlerinin çektiği acı ruhların acısı mı acaba? ‘Ben kimim?’ sorgusu yerine hafif ve kolay görünen, parayla satın alınan beden düzeltme işi ne kadar etik? Doktorlar buna hiç ihtiyacı olmayan nice kadını, erkeği doğrarken buna ne tür bir etik bahane katıyorlar? Yoksa etik de mi estetik müdahaleden geçiyor arada?

İnsanların sadece “istemek”le mutlu olacağına inandırıldığı, doyurulan arzuların aşk sanıldığı bu dünyada mutlu olabilmek dalından kirazı koparmak kadar kolay değil. Televizyonlar ve tüm araçlar “aşk”ın içini boşaltırken “gezip tozma” ve eş değiştirme aşk diye yutturuluyor. Herkesin mutluluğu şöhrette bulduğu dehşetengiz bir dünya yuvarlanıyor önümüze.

Koca koca adamlar, kadınlar önlerinde bir yaftayla ekranda boy gösteriyor. Ne için? Sadece ün, şan ve şöhret adına. Bu sıradan insanları çıldırtan ve sahneye süren “şöhret “ kuyusu nasıl bir derinlik ki herkesi yutuyor? İçi boşalan ve kendi olamayan insanların başkalarına gösterecekleri bir tek şöhretleri kalıyor geriye sanırım. Şöhreti gıdıklayan para daha da etkileyici. Yılbaşından bir gün önce 10-12 yaşlarında bir avuç çocuğa yeni yıldan ne istedikleri sorulmuştu. Hemen hepsi yılbaşı ikramiyesi olan trilyonların çıkmasını talep ediyordu. O yaşta bir çocuk ne yapacak trilyonları? Bunu ana babasından ve toplumdan öğrendiği açık.

Kolay bir mutluluk tarifi “çok paraya sahip olmak”tan geçiyor. Hayatta ne yapacağını bilmeyen insanlar bunca parayı ne yapar?

Ruhun güzelleşmesi ve gelişmesi sağlanamazsa hangi parayla kendimizi güzel ve özel bulabiliriz? Sadece güçlü hissederiz. Zaten istenen o koca arabaları, evleri ya da eşyaları güç objesi olarak kullanma gayreti.

Mutluluk “güzel düşün, güzel gör” mottosunun ardında. Nefret, öfke ve kolaycılığın aşılandığı toplumumuzda, eğitimin olmadığı öğretimimizde mutluluk arayışı zavallı bir yakarış. Suyu olmayan derede balık olmayı istemek gibi. Mutluluk, inişi çıkışı olmayan bir dünyada, bencil heveslerin doyurulması değildir. Mutluluk, sevgiyle bir başkasının elini tutmak, ona yardım edebilme gayretidir.

“Bir yıldız ve bir damla gözyaşım

değdiler birbirlerine ve birden/ bir tek damla oldular/ tek bir yıldız.

Kör olup kaldım sevda ile/ve sevda ile kör olup kaldı gökyüzü. / Bütün evrendi-ne fazla ne eksik, / yıldızın kaygısı, gözyaşının ışığı.*

*Juan Ramon Jimenez

16.01.2005

e-posta adresi:n.sevindi@zaman.com.tr

——————————————————————————–

Bu haber ile ilgili yorumlar (Toplam:1 adet)

mutlu olabilmek için birçok sebep buldum
yazınızı okuyunca mutlu olabilmek için birçok sebep buldum. teşekkür ederim. uzun zamandır yazılarınızı okuyorum. siz artık b…
mehmet koca
»» Yorumların detaylarını okumak için tıklayınız ««

 

BAHÇENİN AYDINLIĞI

Ocak 19 2005Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Şimdiki çocuklar bahçe bilmezler. Onlar evlerin eşya dolu arka balkonlarını ve yemek yenen ön balkonları bilirler. “Sakın sarkma” lafını bin kez duyarlar, yine de içlerinden gelen boşluğa doğru uzanma tutkusudur. Onlar kapalı mekanları içinde bugün internet’e hapsedilmiş ruhlarına cevap ararlar. Herşeyi biliyor olmanın ukalalığıyla ters ters bakarlar.

Benim çocukluğumun iki bahçesi vardı; biri anneannemin eski rum evinin kocaman bahçesi. İçinde kümesi ve keçi ağılı olan, buz gibi su akıtan tulumbanın bekçilik ettiği kuyulu bahçe.  

Sayfa 1 / 11