Ocak, 2005

Irak şapkasından İran tavşanı çıkarsa?

Ocak 25 2005Yorum Yok Kategori: Zaman

30 Ocak Irak seçimleri, sonuçları itibarıyla en çok İran’la ilgili görünüyor. “İslam” devrimiyle bir toplumsal model dayatan geçen yüzyılın son devrimini İran gerçekleştirdi.

İran İslam anlayışı Türk İslam anlayışıyla çok farklı. Sünni inanışta imamet yoktur. İman konusu değildir. Şiilik ise imamlığı iman konusu yaparak bir ruhban sınıfı yaratır. İmamlar geçmiş gelecek her şeyi bilen, Kur’an-ı Kerim’in gizli anlamlarını çözebilen tek yetkili ağızlardır. Onlara karşı gelmek Kur’an’a karşı gelmektir. Böylece İlahi bir sıfat kazanan imam, halka karşı sorumlu değildir, azledilemez. Yetkisinin kaynağı, 12 İmam silsilesi yoluyla Allah’tır. İmama karşı gelen Allah’a karşı gelmiş olur. Yarı Tanrı-kral kültünün Şiilik’te yatak bulması sonucu ruhban sınıfı doğar. Oysa, Sünni siyaset doktrinine göre, “İslam’da devlet başkanı hiçbir salahiyetini Allah’tan devralmamıştır, hiçbir İlahi sıfat ve yetkiye sahip değildir. O, ümmetin diğer fertlerinden biridir. Onu başkanlık makamına getiren ümmettir yahut temsilcileridir.”

Şiilik’te ise imama itiraz aforoz gerekçesidir. Çünkü “İmamın emirleri Allah’ın emirleridir, yasakları da Allah’ın yasaklarıdır. İmamlara itaat Allah’a itaattir, isyan Allah’a isyandır.” Çünkü imamlar Allah’tan vahiy alırlar, sadece Cebrail’i görmezler. İran’da ruhban sınıfı siyasi mücadelede hep ön safta oldu. Mali özerklikleri ve geniş toprakları bu savaşımda çok yararlı oldu. Devletin gücü de hep dinden yana olmuştur, ta ki; din devlete ve yönetime talip olana kadar. Humeyni kendi devrimini ve Şialık anlayışını ihraç etmek için rotayı saptamıştı. Bu, Irak’tan başlayan Lübnan ve Filistin’den geçen bütün Ortadoğu’yu kuşatan bir Şia çemberiydi. Lübnan iç savaşında Şii militanlar ortalığı yaktı yıktı. Güney Lübnan’a girdiler ve hiç çıkmadılar. Irak alınırsa Humeyni’nin Şia çemberi gerçekleşecek. Bugün de Basra’da, Nassariye’de yönetim kimin, derseniz İran cevabı alırsınız. Sadece Şiiler değil, Kürtler üstünde de İran’ın etkisi fazla. Bu konudaki derin analizleri bugün de geçerli olan Fethullah Gülen’in cevapları benim röportajımda (1997) Türkiye-İran din anlayış farklılıklarını açıkça belirtmişti.*

Irak’ın % 60’ı Şii, % 20 de kuzeydeki Kürtler. Acaba sandıktan kim çıkacak?

İran’ın güçlü etkisi Iraklı bazı Şiileri bile rahatsız ediyor. Irak İslam Devrim Partisi ve Dava Partisi, İran sempatizanları. İran etkisi seçim propaganda yöntemlerinde açıkça izleniyor. Posterlerde güçlü ayetullahların fotoğrafları, ev ev dolaşarak seçimde oy vermenin dinî bir vecibe olduğunu anlatanlar. İmamlar camilerde seçimlerde kendi listelerini destekleyenlerin oruç ve namazdan daha önemli bir iş yapacağını vaaz ediyor. Ürdün Kralı Abdullah’ın da söylediği gibi İran etkisinin artması bütün Arap-Sünni dengelerini allak bullak eder. Kimse Tahran’daki gibi teokratik bir yönetim şekli istemiyor. Arap Hizbullah hareketinin yaratıcısı İran, bugün atom bombası üretmekle de suçlanıyor.

Condoleezza Rice, İran’ı tiranlığın uç beylikleri arasında saydı. Bu potansiyel tehlikeyle en yakından ilgilenenin İsrail olduğunu da cümle âlem biliyor. Burada farklı olan sadece ABD ve İsrail değil, Avrupa’nın da İran konusundaki kaygısı. Sadece muhalefetle yetinecek mi Avrupa? Yoksa işin içinde olacak mı? Neo-con’ların kaba ideolojisi de intikam peşinde bu arada.

Seçime dönersek; etnik, aşiret yapılarının birbirini kırdığı, dinin etkisinin yüksek olduğu Irak’ta ortaya bir seçim sandığı koymak demokratikleşme simgesi olabilir mi? Sandıktan demokrasi çıkar mı? Hani bu şapkadan tavşan çıkarma işlemi değilse sandığın büyüsü ne? Farklı beklentilerin odağına kurulan sandık çoklukla/çoğulculuk sorunsalına çarpacak gibi.

İran sözcüğünün teröristle eşitlendiği ABD halkı kadar bugün orada yaşayan yaklaşık bir milyon İranlı göçmen de var. Irak sandığı dünyanın orta yerine kurulmuş mahşeri bir seçimi simgeliyor.

*Global Hoşgörü ve New York Sohbeti Timaş Yay.

25.01.2005

 

Kadın ve erkeğin beraberliği

Ocak 25 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Toplumun yarattığı kültür korunup, savunulacak değerler yarattığı için bunları korumaya özen gösterenleri kollama içgüdümüz vardır. Karmaşaya düşmekten korkarız ve kültürel düzeni savunuruz. Ama kültür, statik değil değişkendir. Bu bize acı verir ve kendimizi evrenle yeniden barıştırmaya çalışırız. Türkiye, kültürel kimlik sorununda kendini bir yere koyamadığı için toplumsal karmaşada hesaplaşma acımasız.

 

AYÇA ŞEN YAZDI:DELİKANLI KADIN

Ocak 24 2005Yorum Yok Kategori: Güncel

‘Delikanlı’ kadın FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN Yazar, gazeteci, profesyonel konuşmacı Nevval Sevindi güçlü bir kadın. Akıcı, kolay anlaşılır ve dürüst bir dili var. Sanki satırların arasında iri kıyım bir kadın, kaşlarını çatmış, ayaklarını patır patır yere vurarak yürüyor 2005-01-08 (473 defa okundu) AYÇA ŞEN (Arşivi) Girişimci amazon: Nevval Sevindi Şu bendenizin doğum sonrası depresyonundan sonra, bir nebze de olsa kitap okuma eğilimine girdiğim bir dönem, kütüphanemde (ki çoğu şık ciltli, kilo ile alınmış ansiklopedilerden oluşuyor) bir kitap buldum. Bu kitaplık garip bir kitaplık. Yarıdan fazlası boş olmasına rağmen nasıl oluyorsa arada gaipten bir kitap türüyor. Nevval Sevindi’nin kitabı da işte böyle rastlantıyla elime geçti. Kadınların ezilmesi, toplumda yer edinmeleri, haklarını savunmalarına dair, zaman zaman kadına da sinirlenen, kadın tarafından yazıldığı belli, fakat cins ayrımı yapmayan bir kitaptı bu. Saygı ve sevgiyle erkekle kadının birlikteliğinin olabileceğine olan inancını kaybetmekten ürken bir tarafı da vardı yazarın. Kütüphanedeki kitabının adı Girişimci Amazonlar’dı. Sonradan Kent ve Kültür ve Aşk Kapıyı Her Zaman Çalar kitapları da geçti elime. Radyo programında bölümleri okunabilecek (tabii kaynak belirtilerek) akıcı, kolay anlaşılır, yormayan ve dürüst bir dili vardı yazarın. Sanki satırların arasında iri kıyım bir kadın, kaşlarını çatmış, ayaklarını patır patır yere vurarak yürüyordu. Çok hoşuma gitmişti. Ama Nevval Sevindi kimdir, ne iş yapar, nerede yaşar, hiç haberim yoktu. Önce Samanyolu TV’de program yaptığı haberiyle hayallerim yıkıldı. Şöyle; nasıl olurdu da televizyona çıkardı! Onu keşfeden bendim; fakat bana ihanet etmişti; demek ki yaptığını beğeniyordu; bu olacak iş değildi! Aklı başında biri televizyona çıkar mıydı… İkinci bomba, aktüaliteye sahip arkadaşımdan geldi; kitaplarını evde gören arkadaşım “Aaa, Nevval Sevindi mi okuyorsun; abi o Fetullahçıdır,” dedi. Nasıl olur; şimdi, hayatta ilk kez kendi keşfettiğim yazar bir de ‘bişiyci’ mi çıktı! Ama politik, dini, iktisadi bir öğe taşımıyordu kitapları? O zaman anladım ki, tanımadığınız birini sevmek için bir sürü engeli aşmanız gerekiyor. Aradan bir kaç sene geçti. Resmini dahi görmediğim yazarı meğer herkes tanıyormuş. Geçenlerde kitapçıda yeni kitabını gördüm: Kırık Kalpli Kadınlar Ülkesi. Kitabın parasını öderken bir yandan ‘gasteyi’ arıyordum röportaj edeyim mi diye, “Aaa, tabii güzel olur,” denildi. Röportaja karar verilen gün aynı zamanda Avrupa Birliği şeysinin, Semra Hanım’ın final gecesinin ve Şeb-i Aruz’un olduğu güne denk geliyordu. Hangi birine ait olduğumu yine bilemeden ve ömrü billah muamma kalacak bu kargaşaya hakkını vererek ihtişamlı sayılabilecek evin kapısını çaldım. Bir süre bekledikten sonra kapıyı çeyrek açıp fönlü ve açık kumral röfleli saçlarını yandan sarkıtarak kadının olgunluk çağı seksapeliyle “Gel Ayça’cığım, kusura bakma, şimdi girdim içeri, sen geç otur, hemen geliyorum” deyip bornozuyla parmak uçlarında koşa koşa içeri gitti. Nevval Sevindi İzmirli. Yaşını sorduğumda ona yaşını soran genç bir kıza verdiği nazik cevabı anlattı. “Biz kadınlar hoş bir kadın görünce hemen yaşını merak ederiz, bilirsiniz,” deyince artık genç kız olmadığımı anladı, güldü ve “Kırk yedi,” dedi. İnanamadım. Öyle kendi tarzında, güzel, rahat ve genç. Ya ben elli yaşı gözümde büyütüyorum ya da yeni-eski kuşak gerçekten genç kalıyor. Çin çaylarımızı içerken sohbet başladı… “Ben dominant bir kadınım” Yeni Yüzyıl ‘dan Zaman’a geçişiniz nasıl oldu? ’89′da yazmaya başladım. Cumhuriyet Gazetesi’nde gazeteciliğe başladım. ’91′de ilk kitabım çıktı. O yıllardan beri aktif olarak yazı yazıyorum. Ankara Üniversitesi’nde Antropoloji okudum. Sonra Klasik Yunanca mastır çalışması yaptım. Çok okurdum. Bütün Türk ve dünya çocuk klasiklerini ilkokulda bitirmiştim. Kendimi bildim bileli her konuda okurum. Sonra Ali Kırca’nın Siyaset Meydanı’nda kıdemli konuk olarak çıkmaya başladım (gülüyor). Entelektüellerimiz ekranda konuşan kadın görünce sevmedi. Hemen kulp bulunmaya başlandı. Sonra Kanal E’de üç yıl program yaptım. Sonra Samanyolu TV’de… Yeni Yüzyıl kapanınca işsiz kaldım. İki yıl önce Şahin Alpay’la birlikte Zaman’a geçtim. Fetullahçı deniyor sizin için? Hoca Efendi’yle röportaj yaptıktan sonra hiçbir şeyi araştırmadan, tamamen önyargıyla eleştiren ve bunun şık göründüğünü düşünen kesim adımı öyle koydu. Ben sosyal bilimci olarak bu anlaşılması gereken bir fenomendir dedim. Kitabımda da yazdım. Ben çocukluğumdan beri İslami terbiyeyle büyüdüm. Hep inançlıydım. Bu beni ilgilendirir. Dinlemeden mantıksızca eleştirdiler, yargısız infazlarda bulundular. Ama eleştirilerde bulunanlar, iktidar değiştikten sonra artık bu konuda yazıyor. Ne yazıyorlar? En son Nurculukla ilgili kocaman bir yazı dizisi yaptılar ya. Bugüne kadar kimse anlamadı; ben sosyolog olarak şu an devreye giriyor ve anlayın diyorum diye emreden yazı dizisi. Benim en zor dönemde, 28 Şubat’ta söylediklerimi, şimdi benim yazdıklarımdan çalarak söylüyorlar. Fetullah Gülen’in gazetesi, televizyonu ve hatta okulları AKP’den önce de vardı ve çocuklarını Gülen’in okullarına gönderen bir çok entelektüel tanıyorum. Bu bir kargaşa değil mi? Evet, zaten komedi de burada. Sıkılmadınız mı Gülen’le anılmaktan? Bu Türk entelektüel dünyasının sıkıntısı önce. Zaten uzun zamandır bu konu gündeme gelmiyor; fazla uzatmazsak sevinirim. Meselâ yeni kitabım çıktı. Zaten kitaplarımın hiçbirinde bu tip konular yok. Benim derdim bir insanı yargısız infaz edip kötülemeye karşı çıkmaktı. Herkes işine geldiği gibi, yine kendi çevresinde prim yapmak için dinlemeden, anlamadan yargıladı. Gülen’le ilgili köşe yazım bile yok. Bu düşmanlık anlaşılır gibi değil Evli misiniz? Değilim. İlk eşimle evlenip dört sene İran’da yaşadım. Sonra ayrıldık. Tekrar evlendim. Onunla da anlaşamadık. Ben dominant bir kadınım. Erkeklerle anlaşması kolay olmuyor dominant kadınların. Çocuktan sonra meselâ, benim sevgili kurumum çöktü. Siz de yaşıyor musunuz bunu? Tabii çocuk bir sorumluluk getiriyor. Erkekler sorumluluk almayacakları kadınları tercih ediyor. ‘Feminist değilim’ Nevval Sevindi’nin Ulduz isimli bir kızı var. Bir an böyle duvar gibi kararlı biri annem olsa ne halt ederdim diye korkup ona geçenlerde önünden yürüdüğümde Memo’nun kafayı basamağa gömmesinden sonra annemin “Sana vasiyetim olsun; asla çocuğunun önünden gitme,” dediğini anlatıp çocuğundan ön planda yaşamak ile anne-kız muamması bir araya gelince neler oluyor diye sordum, “Problemler çıkmaz mı, tabii ki çok çıkıyor; ben baskın karakterli, prensipli ve kararlı bir anneyim. İster istemez çok sorun yaşadık, hele ergenlik çağında … Şimdi üniversite bitti, Amerika’da iki yıl kalmak kendine güvenini sağladı. Artık ilişkimiz çok daha iyi. Zaten Ulduz pek evden çıkmayan, kendi halinde bir çocuktu. Ama evlendiğim zamanlarda mutsuz oluyordu; çocuk anneyi paylaşmak istemiyor başkasıyla. Yaz tatillerinde babasıyla görüşüyor. İkisinin ilişkisine karışmam .” Gazetecilikten böyle ev yapacak kadar para kazanılıyor mu? Benim bir de şirketim var; yönetici danışmanlığı yapıyorum. Ayrıca Diyalog Avrasya dergisinin yayın yönetmeniyim. Kitaplarım çok okunuyor, çok baskı yapıyor. Profesyonel konuşmacıyım. Nevval Sevindi İzmir Amerikan Koleji’nde okurken 800 metre koşucusuymuş. Yine lisede disk atıyormuş; sahiden de cümleleri Alman milli kadın disk atıcıları gibi kaslı. Kenar süsü yapmak için değil, gerekli olduğu için sıra sıra diziyor kendinden emin ve güzel kelimeleri yan yana. İngilizce ve Farsça biliyor. Farsçayı İran’da öğrenmiş. Şah geldikten sonra çarşaf giyme zorunluluğu gelmiş ama zorluk çekmemiş; üzerinde ne olduğuna değil, işine gücüne bakmış. Ben olsam saatlerce aynanın karşısında ne kadar da Türkmen köylülerine benzedim deyip ona bir de feminist bir kulp bulmaya çalışırdım. Nevval Sevindi ise “Feminist değilim,” diyor. Alfa Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı Kırık Kalpli Kadınlar Ülkesi, en sevdiği ilk kitabı Aşkın Ölümcül Etkileri kitabının 2005 versiyonu. Seksenlerde yazılan bu kitabın orjinali, o dönemki feminist kitapların aksine erkeği kadını aynı kefeye koyuyor. Hamilelikte aldığım yaraların iyileşmesinde yanımdan ayrılmayan, edebî artizlikler yapmayıp bir de o halimle anlama güçlüğü yaşatmadığı ve emzirme şeridinde bile bana güç verip gülle kaldırtabilecek coşkuyu sağladığı, herhangi bir ‘ist’e hizmet ettiğini zerre kadar düşünmediğim bu güçlü kadına minnetlerimi arz ederim. Ayrıyeten altın gününe gidiyor gibi giyim kuşam tarzını bile kendisiyle tanıştıktan sonra sevmeye başladım. ‘Er meydanlarında’ inandığını savunacak bir yüreklilik gösterebilmiş; inandığını savunamayanlara da öyle sanıyorum mahalle delikanlısı gibi tespih çekmiştir. Bu röportajın İpek Yolu 1) Anadolu’nun her yerini adım adım gezmiş, hatta dünyanın her tarafını, İpek Yolu’nun bile büyük bir bölümünü deveyle geçmiş, hayatın, halkın içinde olan bir kadın. 2) Dürüst bir kadın. Anlatımı o kadar yalın ki, onu dinlerken gıpta ettiğim anda, “Dili sadeleştirebilip anlaşılır kılmak için yalanlardan temizlemek gerekir,” diye bir ses duydum içimden. 3) Uzun yıllar tiyatro oyunculuğu, prodüktörlük ve belgesel yönetmenliği yapmış. Hatta İpek Yolu projesinde ona prodüktörlük görevi verilmiş. Şimdi de bir ayağı yurtdışında. 4) Kameralarda görünmeyi ve poz vermeyi seviyor. Mesela nevvalsevindi.com diye bir de sitesi var, orada da zaten böyle saçlarını filan sallandırıp ellerini çenesine filan koymuş. Gözleri yeşil ve her dem makyajlı ve şıkmış. 5) Kendisiyle kilo sohbetimiz de oldu. Üç verdim, beş aldım muhabbetinde kemoterapiden sonra kilo aldığını çünkü göğüs kanseri geçirdiğini söyledi; üç dakikalık bir şok yaşadım. Şimdi iyiymiş ama tabii altı ayda bir kontrole gitmesi gerek. Altı yıldır bu konuda çalışmalar yapıyor ve bir kitabı var: Kanserle Yaşıyorum. 6) Girişimci Amazonlar kitabını okuduktan sonra ben de bir kitap yazmaya karar verdim: Girişimci Amazontalar. Hatta cuma sabahları Radyo N101′de, Bilge diye bir arkadaşla Amazontalar diye bir program yapıyoruz 08.01.2005 Radikal

mektup:Nevval Hanım Merhaba, Nasılsınız? Umarım Pazarınız dolu geçiyordur,iyi sonlanır. Radikal’in Cumartesi ekinde sizinle yapılan röportajı okumuştum. Şimdi tekrar okurken bu mesajı yazmak geldi aklıma, ve ertelemeyeceğim: Üslûp. Nedense yanıltmıyor. Tarzlarımızın rengine bandıktan sonra çıkan şu kelimelerin içinde duran, gerçekten dinleyene sahibinin adeta genetik şifresini, ona verilen dünyasına ne yaptığını, iradesiyle yapmakta olduğunu, sızan güzel kokulardan veya (ters taraflarda bir yerde gezinme durumlarında) sanayi atıklarından anlayabiliyoruz. Bunu, ve Yazı’nın ne demek olduğunu.., konuştuklarına ve yazıverdiklerine dikkak etmeyenler (ettiğini zanneden isimsiz mektup/ e-posta sahipleri dahil) bilmese de, anlatıyor işte insanı, telaffuz ettikleri.. “Dili sadeleştirip anlaşılır kılmak için yalanlardan temizlemek gerekir” diye bir ses duydum içimden, şeklinde yazmış Ayça Şen. Yan etkilerinizin böyle olmasının bir anlamı var. Yazdıklarınız yoluyla sizden çok şey öğrenen birisi olarak teşekkür ederim. Bütün bir sayfa boyunca ‘hadi ya?’ dediğim, beni çok şaşırtan tek şey: kırk yedi, oldu. 4′ün 3 olduğunu sanıyordum. İşin sayılarla filan alâkası olmadığına harika bir örnek. Gönlünüze göre aynı ince ayar iyi günler, ve süprizlerinin lehinize olacağı verimli bir yıl dilerim. Saygı ve sevgilerimle,

Let Your Love be a Plane Tree

Ocak 19 2005Yorum Yok Kategori: EN

Entering a new year always awakens emotion-filled hopes. We have the belief that the new one will get rid of the old. This nightingale chirping inside us believes the new one is a very clean page. This is not true. You cannot acquire the new by burying the past or eliminating it. The new can exist by knowing the recent past and making peace with it. The way of gaining new days is not by “forgetting,” they can be gained by accepting and taking a step further. Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdogan, had thought he erased a 1,000-year past by cutting the clothes representing hope with a pair of scissors, during his Syria trip. Customs, 10 times older than the combined ages of the prime minister and those of his grandchildren, indicate the deep veins of tradition and cultural innocence customs. Our ancestors used to consider forests as holy. Tree culture is so common in Turkish tribes. The Gokturks, Uygurs and Karakoyunlus not only considered forests sacrosanct, they also used to refer to the birch tree as “Mr. Birch-Holy Birch.” They used to perform their religious ceremonies under a birch tree. According to the beliefs of the Sagays and Molabolls, the birch tree came from the sky for Umay Ana (mother) with God’s mercy for Ulku Ata, that is, it was a part taken from God. They used to plant a tree for worship where there was no birch tree. Birch branches with green leaves, were never absent from treatment ceremonies of patients. The Fergana (Hokand) Turks used to consider single trees as holy and believed they were graves of Muslim saints. You can see hundreds of examples all around Anatolia and in our cities. Holy graves were under trees. Making vows was very common by hanging rags on branches. Uzbeks also used to offer sacrifices to single trees. The ancient Turks used to plant a tree for every newborn child and this custom was very common during the whole period of the Ottoman rule. This tree tradition continues today among the Alevites and Tahtacis. I saw women in Buhara who prayed by touching wood columns at the Naksi pilgrimage place. There were colorful rags tied to electricity cables even at the grave of Timur and his family cemetery. While ascending up to the church on the island, you can see a lot of things being hung on brushes. Regardless of being Greek or Turk, human beings make their hopes visible. There is harmony with nature and an umbilical cord with nature under the love of trees. When the modern individual saw that he was losing this harmony, “the greens” movement, environmental activities became political expressions. The Green policies were formed. However, as a result of the capitalists exploiting nature and plundering everywhere with the aim of making profits, breathing in our planet, including the Amazon forests, became difficult, the world became warmer. Humanity is shaken by the tsunami disaster we witnessed recently. Religions did not emerge only to make rules. Rules are a small part of religion. The philosophy that fills religion is to love the world and human beings created by God, not only to love what you find suitable or people like you. Even if they are different, every creature should be loved. Because “we love creatures for the sake of the Creator.” In 1855, a Red Indian Dwam chief said: “When all animals become extinct, we will die as a result of the great loneliness of our spirit, we will also experience the same things animals experience. Whatever befalls the earth befalls the children of the earth.” In the new year, let our prejudices decay like old trees, let your love grow like a plane tree. Source: Conversations with the Medlar Tree – Hikmet Birand. January 12, 2005 01.18.2005

letter:Hello Ms. Sevindi, again, i liked your comment, especially as it gave me some details unknown to me before. In return, i add two links here to sites you might be interested in and later perhaps might contribute to yourself. From euronatur i copied an article on Troy. Cafe Babel is a meeting point where young Europeans (journalists) discuss issues of European politics. Best wishes Hans-Peter Geissen

Büyük kentlerde bayram

Ocak 19 2005Yorum Yok Kategori: Zaman

Birçok gazetede ya da ekinde yalnızlığın övüldüğünü rahatlıkla okumuşsunuzdur.

“Yalnızlar ve mutlular” başlığının mesajı bizim tüm sorunlarımızın kaynağının kalabalık aile içinde olmamız sanki. Özendirilen yalnızlık içinde yazarlar, mankenler, mimarlar gibi çeşitli meslek grupları var. Ortak özellikleri ise “bütün dünya ve insanlar kirli, biz temiz” olduğumuzdan kendi pırıl mekanımızda yaşamak istiyoruz tek başına! “İstediğim zaman istediğimi yaparım, istediğim gibi oturur kalkarım, istediğim zaman eve girer çıkarım” en temel argümanları. Yalnızlığı savunanlar hiçbir disipline, kurala, geleneğe uymadan başıbozuk derecesinde yaşanan bir hayatı özendirirken dışarıdaki hayatı da kendi istedikleri biçimde olmadığı için eleştiriyorlar.

Kendi hayallerindeki dünya ve yaşam tarzının teorik kısmı çok basma kalıp “sevgi ve saygı dolu insanlar”. Bu doğru ise başka insanlara karşı müsamaha olması gerekir. Tam tersine dışlarındaki dünyaya tahammülsüzlük ve de küçümseme var sözlerinde. Bunu sınırsız özgürlük diye tanımlayanlar bile hastalandığında yanında biri olmasını ya da annesini özlediğini itiraf ediyor. Yani yaşlandıkça Allah’a yaklaşma metodu. Ne zaman dardasın yakınlarını, aileni özle, değilsen telefon et kurtul! Bir arkadaşım da devamlı “insan yalnız doğar, yalnız ölür” der dururdu. Bütün çocukluğu yatılı okulda geçen ve anne-baba sıcaklığına özlemle yanarak yetişkinliğe adım atan bu erkek, sonraları çok mutsuz bir evlilik sürdürdü. Dediği gibi çok yalnızdı. Bugün İstanbul yalnız yaşayanların çoğunlukta olduğu bir kent. Her 16 evden 1’i yalnızmış…

Yabancılaşmanın en üst düzeyde olduğu büyük kentlerdeki yaşam tarzını Batı edebiyatından yoğun şekilde öğrendik. Biliyoruz. Kendinden başka kimseye tahammül edemeyen, kuralların her an bekçiliğini yaparak yalnızlığının öfkesini “öteki”lerden çıkaranlar toplumu. Yalnızlıkla yabancılaşma bu denli el ele olunca mı duyarsızlaşıyor insan? Balkonlara bakın çiçek falan yok, içimizde biriktirdiğimiz nefret ve korkular gibi yığılmış eski püskü eşyalar var. Benim çocukluğumun İzmir’inde her evden, camdan çiçekler sarkardı, renkler kokuların ardında gizlenirdi. Yaseminler yağardı başımıza bahçelere dalınca. Akşam sefaları uğurlardı evlerimize hepimizi. Uzak ve tılsımlı bahçelerde acılarımızı dindiren bir sükunet, serin sular vardı. Kalabalıktı ortalık ama gürültülü değildi. Elbette, madalyonun diğer yüzü de var.

Kültürümüzde kalabalık yaşam başkalarının hayatına her an burnunu sokma haliyle karıştırılıyor. Aileler en temel seçme hakkımız olan eş seçiminden palto seçmemize kadar her şeye karışarak gençleri evden kaçırıyor. Karşı tarafın bireysel seçimlerine ve duygularına önem vermeyen sürü psikolojisiyle bir yere varamayız. Kalabalık aile olmak ya da kalabalıklar içinde durabilmek insanları sevmekle, hoşgörüyle dengelenen bir tutum ve davranış olmalıdır. Varlığımızı boğan davranışlar değil beklenen. Herkesin herkese ihtiyacı var. Yaşlı-genç, zengin-fakir değil burada konu. Biz kültürümüzdeki yardımlaşma, birlikte yaşama özelliğini yaşatabilmek için kendimizi sevdiğimiz kadar başkalarını da sevmeliyiz. Kendimize karışılmasını istediğimiz kadar başkalarının hayatına burnumuzu sokmalıyız. Apartmanların kutu kadar mekanlarına sıkışmış ruhlarınızı bayramda bırakın özgürce gezsin ve sevsin insanları. Nefretlerinizi ıslak bir tülbentin kuruyacağı zamana bırakın. Uçup gitsin. “Ummana çıkar burada bugün beklediğin yol/At kalbini girdaba açıl engine ruh ol!” Bayramınız kutlu ve mutlu olsun.

18.01.2005

e-posta adresi:n.sevindi@zaman.com.tr

——————————————————————————–

Bu haber ile ilgili yorumlar (Toplam:2 adet)

Yalnızlıkda bir kaçışdır.
Yalnızlık sorumluluktan, omuza binen yüklerden ve aslında yaşlanmaktan (ölümden) kaçıştır. Ben evlenmemeden aldığım en büyük …
Mahmut BOZKURT
tesekkurler
Nevval Hanim yazinizi gercekten cok begendim. Icinde bulundugumuz durumu cok iyi desifre ediyor. Kaleminize kuvvet diyerek ba…
toprak

 

AKP kadar solcu olmayan CHP!

Ocak 19 2005Yorum Yok Kategori: Zaman

CHP’yi vuran tsunami dalgaları partinin içerikle değil, maddi yapılanmayla ilgisinin bitmeyeceğini işaret ediyor.

Hazır dalga gelmişken ben de aday olayım diyenlerin konuşmaları da bunu destekliyor.Adı da, soyadı da güneş olan bir adayın da ışığının partiyi sol ışıldak haline getireceğine inancı tam.Hemen işçilerle bir fotoğraf ve ziyaret; oldu da bitti maşallah! Peki, CHP neden sol değildir?

Sosyal demokrasinin kökeni, taa 1848’e, 1871 Paris Komünü’ne dayanır. Ekim Devrimi’ne, işçi sınıfı geleneğine dayandırılır sosyal demokrasi. Türkiye’de böyle bir sınıf kavgası olmamıştır. Türkiye’deki kavga, yenileşme ve modernleşme kavgasıydı. 3. Selim’den beri; Nizam-ı Cedit’le başlayan, ordunun modernleşmesi, toplumun Batı normlarıyla yüzleşmesi ve kabullenmesi kavgasına; acaba sosyal demokrasi kavgası mı demeliyiz?

Jön Türkler ve İttihat ve Terakki. O kadrolarla Kurtuluş Savaşı’na giren ve Kuvay-ı Milliye temelinden CHP’ye gelen kadrolara bakıyoruz; Kemalist hareketi görüyoruz. Bu hareketin bel kemiğini İttihatçı kadrolar oluşturuyor. Temeli, ordu-devlet-memur merkezli bir örgütlenme gerçekleşiyor. Osmanlı bürokrasisinin gençleştirilmesi ve modernleştirilmesi tarafıyla devletin modernleşmesini isteyen aydınları da buna katarsak, CHP’yi kurduk demektir. Bu, işçi sınıfı üstünde yükselen sosyal demokrasi değil, devleti kurtarma ve milleti inşa etme hareketidir görüldüğü gibi. Çağın gereklerine uygun; çağdaş, milliyetçi, milli devlet inşa etmek isteyen Atatürk tarafından kurulan bir CHP. İttihat Terakki içinde üç ana akım vardı; Türkçülük yapan kadrolar, Pan-İslamizm yapan ittihatçı-İslamcılar, Anadolu kökenli ulusal milliyetçi kadrolar, bunun temsilcisi Mustafa Kemal.

Bu kısacık geçmiş bize sosyal demokrasiyi sürekli Batılı kavramlarla açıklayan aydınların açmazlarını gösteriyor. “Sosyal demokrasi, ezilenlerden yana olmak mı? Köylüden yana olmak mı? Teorik çerçeve nedir?” sorularının karşılığı yok. Bizde İttihat Terakki burjuvaziyi temsil edebilir dersek, onlar da halkçılık yapmaya çalıştılar. Halkçılık, bizde ezilenden yana olmayı simgeliyordu. Bizim sosyal demokrasimiz, geldiği tarihi kök itibarıyla; milliyetçi-devletçi. Yıkılan Osmanlının yerine modern ulusal devlet kurma çabası.

Atatürk ve İnönü döneminde CHP, bir devlet partisi. 1960’a kadar süren bu dönemi baskı altındaki köylü hareketinin liderliğini yapan DP iktidarı izliyor.İlk sol lafı, 1968’deki sol dalganın yükselmesiyle, işçi-köylü söylemini kullanan Ecevit’le çıkıyor.

Ecevit’i Ecevit yapan ise ortanın solu ya da solculuğu değil, Kıbrıs fatihliği ve köylüye yüksek taban fiyat politikası. İşçilere sendikal haklar verilmesine rağmen Ecevit’in kariyerini milliyetçilik ve köylücülük oluşturuyor. Aydınlar, devletçiliği temsil ettiği gibi, köylü hareketi, liberalleşmeyi-özgürlüğü talep eden bürokrasiye karşı. Bu, köylü-esnaf işbirliği de içeriyor.

Bugün soru zamanı: “Bugün ben bu geçmişle nereye giderim?”, “Ben kimim?”, “Bugün bu geçmişi sürdürmek zorunda mıyım?” veya “Ne istiyorum?” Yoksa yoksulların sırtında yükselen, varoşların sevgilisi AKP’yi açıklamak zor olur. Çünkü, Türkiye’de, sol zeminin ya da “solcuyum” diyenlerin elinde olması gerekenleri AKP aldı götürdü. “Solcu” CHP Denktaş’ı destekliyor, AKP kendini solcu-sosyal demokrat olarak tanımlayan M. Ali Talat’ı destekledi. Değişim, globalleşme, yabancı sermaye, zenginleşme, refah artışı, kişi başına düşen milli gelir hesaplarının önünde bir tıkaç görünümünde CHP var. Halk öyle algılıyor. Çünkü CHP, solculuğu her şeye karşı olmak diye anlıyor bugün. “Avrupacı mıyım, değil miyim?” sorusunun cevabı bile olumsuz CHP’de. Atatürk’ün çağdaş, ilerici eğitim projeleri vardı, kültür projeleri sunuyordu. CHP neden böyle projeler üretemiyor?

Kendi kültürel birikimimizde sosyal demokrasinin teorik altyapısını oluşturacak her şey var.Kendi, bilmeden şablonlarla solculuk bitti. Ancak bunu kabullenmek ve özeleştiri çok zor görünüyor CHP için. Solcular sağcı değerlere yapıştı, açıkta kalan sol değerlere sağcılar ve İslamcı diye tanımlananlar sahip çıktı.

Türkiye’nin kimlik bunalımı siyasal partilerin kimlik bunalımıyla özdeştir. Siyasal iktidarlar kim olduklarını teorik ve pratik olarak anlamaz ve sunamazlarsa millet ne yapsın?

* Sosyal Demokrasi Belini Düzeltebilir mi? Dönence Yayınları

11.01.2005

e-posta adresi:n.sevindi@zaman.com.tr

——————————————————————————–

Bu haber ile ilgili yorumlar (Toplam:1 adet)

Devlet Partisi
Nevval Hanım pek derine dalmasa da çok güzel bir konuya vurgu yapmış. Artık herkesin anlaması lazım. Bizim CHPnin politik …
S Alperen Evrin

Turkiye’de siyasal partilerin kimlik yitimi ve bunlarin sonucunda dogan

kimlik bunalimlari ve en sonunda yeniden kimlikarayislari ile ilgili

tesbitlerinizi dikkatle okudum. Bu isabetli tesbitlerinizden dolayi sizi

kutluyorum. Sizi izlemeye devam edecegim.

Saygilar

 

Sırtını sevgiye dayarsan mutlusun

Ocak 19 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Mutluluk, varlığı-mızın farkına varmak, o var olmanın kainatla ilişkisini anlamaktır. Doğadaki kuşun, böceğin, açan papatyanın ya da fesleğenin bir parçası olarak canlı olmak hem de eşref-i mahlukat ol-duğunun ayrımında hayatın içinde var olmak.

‘Hayat boyu mutlu olmak mümkün mü?’ diye sorarlar insana. Geçmeyen bir diş ağrısı gibi daimi bir sızı halinde mutluluk duygusu ister insanlar. Mutlu olmak nedir ki daimi olmasını talep ediyoruz diye düşünmeli.

Bence mutlu olmak var olmaktan ve nefes alabilmekten geçiyor. Önce var olacaksın ki mutlu olasın. En basit davranışlarımızı, soluk almak gibi rutin bedensel işlevlerimizi “olması lazım” sayarız. Oysa bedenimiz bir şükür ister bizden sağlam işlediği sürece. Zihnimiz de var olmamızın köklerini taşır. Kosova’da savaştan kaçan göçmenlerle söyleşi yaptığımda yaşlı bir teyzenin en sık tekrarladığı dua “Allah’ım, sen aklımı koru!” idi. Çünkü evinden, vatanından, varlığını kanıtlayan her şeyden uzak düşmüştü ve herkesin gösterebildiği bir tek fotoğraf albümü vardı elinde.

Mutluluk, varlığımızın farkına varmak, o var olmanın kainatla ilişkisini anlamaktır. Doğadaki kuşun, böceğin, açan papatyanın ya da fesleğenin bir parçası olarak canlı olmak hem de eşref-i mahlukat olduğunun ayrımında hayatın içinde var olmak. Zihin, akıl ve beden beraberliğini kucaklamak gerekiyor kendinin farkına varmak için. “Kendini bil” diyen en eski bilgelik düsturu aynı zamanda “kendin olmak” demek. Kendi olmayan ve de bunu fark etmeden yaşayan, yönlendirilen günümüz insanının yabancılaşması estetikçilere ekmek çıkaran bir tekne. Bu teknede kabaran hamur ruhları olmayan bedenlere kıymet biçiyor. Kopyalardan oluşan insan bedenlerinin çektiği acı ruhların acısı mı acaba? ‘Ben kimim?’ sorgusu yerine hafif ve kolay görünen, parayla satın alınan beden düzeltme işi ne kadar etik? Doktorlar buna hiç ihtiyacı olmayan nice kadını, erkeği doğrarken buna ne tür bir etik bahane katıyorlar? Yoksa etik de mi estetik müdahaleden geçiyor arada?

İnsanların sadece “istemek”le mutlu olacağına inandırıldığı, doyurulan arzuların aşk sanıldığı bu dünyada mutlu olabilmek dalından kirazı koparmak kadar kolay değil. Televizyonlar ve tüm araçlar “aşk”ın içini boşaltırken “gezip tozma” ve eş değiştirme aşk diye yutturuluyor. Herkesin mutluluğu şöhrette bulduğu dehşetengiz bir dünya yuvarlanıyor önümüze.

Koca koca adamlar, kadınlar önlerinde bir yaftayla ekranda boy gösteriyor. Ne için? Sadece ün, şan ve şöhret adına. Bu sıradan insanları çıldırtan ve sahneye süren “şöhret “ kuyusu nasıl bir derinlik ki herkesi yutuyor? İçi boşalan ve kendi olamayan insanların başkalarına gösterecekleri bir tek şöhretleri kalıyor geriye sanırım. Şöhreti gıdıklayan para daha da etkileyici. Yılbaşından bir gün önce 10-12 yaşlarında bir avuç çocuğa yeni yıldan ne istedikleri sorulmuştu. Hemen hepsi yılbaşı ikramiyesi olan trilyonların çıkmasını talep ediyordu. O yaşta bir çocuk ne yapacak trilyonları? Bunu ana babasından ve toplumdan öğrendiği açık.

Kolay bir mutluluk tarifi “çok paraya sahip olmak”tan geçiyor. Hayatta ne yapacağını bilmeyen insanlar bunca parayı ne yapar?

Ruhun güzelleşmesi ve gelişmesi sağlanamazsa hangi parayla kendimizi güzel ve özel bulabiliriz? Sadece güçlü hissederiz. Zaten istenen o koca arabaları, evleri ya da eşyaları güç objesi olarak kullanma gayreti.

Mutluluk “güzel düşün, güzel gör” mottosunun ardında. Nefret, öfke ve kolaycılığın aşılandığı toplumumuzda, eğitimin olmadığı öğretimimizde mutluluk arayışı zavallı bir yakarış. Suyu olmayan derede balık olmayı istemek gibi. Mutluluk, inişi çıkışı olmayan bir dünyada, bencil heveslerin doyurulması değildir. Mutluluk, sevgiyle bir başkasının elini tutmak, ona yardım edebilme gayretidir.

“Bir yıldız ve bir damla gözyaşım

değdiler birbirlerine ve birden/ bir tek damla oldular/ tek bir yıldız.

Kör olup kaldım sevda ile/ve sevda ile kör olup kaldı gökyüzü. / Bütün evrendi-ne fazla ne eksik, / yıldızın kaygısı, gözyaşının ışığı.*

*Juan Ramon Jimenez

16.01.2005

e-posta adresi:n.sevindi@zaman.com.tr

——————————————————————————–

Bu haber ile ilgili yorumlar (Toplam:1 adet)

mutlu olabilmek için birçok sebep buldum
yazınızı okuyunca mutlu olabilmek için birçok sebep buldum. teşekkür ederim. uzun zamandır yazılarınızı okuyorum. siz artık b…
mehmet koca
»» Yorumların detaylarını okumak için tıklayınız ««

 

BAHÇENİN AYDINLIĞI

Ocak 19 2005Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Şimdiki çocuklar bahçe bilmezler. Onlar evlerin eşya dolu arka balkonlarını ve yemek yenen ön balkonları bilirler. “Sakın sarkma” lafını bin kez duyarlar, yine de içlerinden gelen boşluğa doğru uzanma tutkusudur. Onlar kapalı mekanları içinde bugün internet’e hapsedilmiş ruhlarına cevap ararlar. Herşeyi biliyor olmanın ukalalığıyla ters ters bakarlar.

Benim çocukluğumun iki bahçesi vardı; biri anneannemin eski rum evinin kocaman bahçesi. İçinde kümesi ve keçi ağılı olan, buz gibi su akıtan tulumbanın bekçilik ettiği kuyulu bahçe.  

GAP REGIONAL DEVELOPMENT PLAN ANTALYA

Ocak 13 2005Yorum Yok Kategori: EN

INTERNATIONAL WORKSHOP ON GAP REGIONAL DEVELOPMENT PLAN ANTALYA Work on the GAP Regional Development Plan conducted by the GAP Administration since the spring of 2000 is now drawing to a close. The plan was recently the subject of a discussion held in Antalya from the 2nd to 5th of January 2001. The workshop was invited by Prof. Asit Biswas from the Mexico City based “Third World Water Management Center.” Guest participants to the workshop included the following: Jay Narayan Vyas from the Narmada Project, India; Dr. Cecilia Tortaejada; Prof. Aalt Leusink from the Dutch organization NEDECO; and Prof. Takahashi Shirasu from the International University of Tokyo. The representatives of the State Planning Organization, Undersecretariat of Treasury and UNDP could not be present at the work hop for their heavy work schedule. Other than the staff of the GAP-RDA, representatives from the Ministry of Foreign Affairs and the Development Bank of Turkey participated the workshop. Academics present at the workshop included Prof. Halil Sariaslan from Capital Market Board; Prof. Ilhan Tekeli and Ayda Eraydın from Middle East Technical University (METU); Prof. Sema Kut from Hacettepe University; Prof. Servet Mutlu from Baskent University; Journalist-Anthropologist Nevval Sevindi and Prof. Kenan Mortan. The workshop began with an opening speech by Prof. Biswas. He remarked that water based development is gradually losing prestige in spite of the value of water for human life. Prof. Biswas also pointed out that GAP is a leading project in the world in terms of addressing the complex issues of regional development and upholding the value of popular participation. Prof. Biswas concluded his speech by expressing his opinion that people’s participation in water based development projects would come to the forefront within the next 10 years.

greek and turkish women journalists

Ocak 13 2005Yorum Yok Kategori: EN

Η “ανεπίσημη” εκδοχή της ιστορίας των ελληνοτουρκικών σχέσεων EMΠΡΟΣ (emprosnet.gr) 9 Δεκεμβρίου, 2004, 23:45 Αποστολή με email Εκτύπωση Το Ινστιτούτο «Νίκος Πουλαντζάς» και το Τουρκικό Iδρυμα Κινηματογραφικού και Οπτικοακουστικού Πολιτισμού TURSAK, στο πλαίσιο σειράς εκδηλώσεων στην Ελλάδα και την Τουρκία, υπό τον τίτλο: «Γράφοντας για την ειρήνη στις δύο πλευρές του Αιγαίου» διοργανώνει στην Κωνσταντινούπολη, στο ιστορικό ξενοδοχείο «Πέρα Παλλάς» το διήμερο 14 – 15 Δεκεμβρίου, δημοσιογραφικό συμπόσιο. Στόχος του συμποσίου η επαφή δημοσιογράφων από την Ελλάδα και την Τουρκία, προκειμένου να συζητήσουν για το ρόλο των Μέσων Ενημέρωσης και των δημοσιογράφων στην καταγραφή μιας «ανεπίσημης» εκδοχής της ιστορίας των ελληνοτουρκικών σχέσεων. Η πρωτοβουλία αυτή φιλοδοξεί να αποτελέσει ένα ζωντανό φόρουμ, όπου οι δημοσιογράφοι θα έχουν τη δυνατότητα να μοιραστούν τις εμπειρίες τους, να συζητήσουν για τα προβλήματα που αντιμετωπίζουν, αλλά και να προωθήσουν δίκτυα μεταξύ τους συνεργασίας με στόχο την ανταλλαγή πληροφοριών χωρίς προκατάληψη, την παρουσίαση ποικίλων απόψεων καθώς και την προώθηση της ιδέας της ειρηνικής συνύπαρξης των δύο λαών και του σεβασμού των ανθρωπίνων δικαιωμάτων. Το πρόγραμμα του συμποσίου περιλαμβάνει τις παρακάτω συναντήσεις: Τρίτη 14 Δεκεμβρίου – 10:30 π.μ.: πάνελ 1, Θέμα: «Ο ρόλος της τηλεόρασης στη διαμόρφωση της «μη επίσημης» ιστορίας» Συντονιστής: Nuri COLAKOGLU, μέλος ΔΣ Dogan Media Συμμετέχοντες: 1. Ferhat BORATAV (Γενικός Διευθυντής CNN Turk) 2. Can DUNDAR (σκηνοθέτης ντοκυμαντέρ, αρθρογράφος εφημερίδας «Μιλιέτ») 3. Oguz HAKSEVER (παραγωγός NTV) 4. Παύλος Τσίμας (δημοσιογράφος, Mega Channel) 5. Αθηνά Ραπίτου (πολιτική συντάκτρια ΝΕΤ) 6. Παύλος Νεράντζης (δημοσιογράφος ΕΤ3, σκηνοθέτης ντοκυμαντέρ) – 2:30 μ.μ.: πάνελ 2, Θέμα «ο ρόλος του Τύπου στη διαμόρφωση της “μη επίσημης” ιστορίας» Συντονιστής: Nuri COLAKOGLU, μέλος ΔΣ Dogan Media 1. Orhan Erinc (Αρθρογράφος εφημερίδας «Τζουμχουριέτ» και πρόεδρος Ένωσης Συντακτών Τουρκίας) 2. Dogan Hizlan (Σύμβουλος έκδοσης και αρθρογράφος εφημερίδας «Χουριέτ») 3. Haluk Sahin (Δημοσιογράφος εφημερίδας «Ραντικάλ») 4. Σοφιανός Χρυσοστομίδης (Δημοσιογράφος περιοδικού «Αντί» και εφημερίδας «Αυγή», μέλος της επιτροπής βραβείων «Ιπεκτσί») 5. Βάλια Καϊμάκη (Δημοσιογράφος εφημερίδας «Κυριακάτικη Ελευθεροτυπία») 6. Μιχάλης Μητσός (Δημοσιογράφος εφημερίδας «ΤΑ ΝΕΑ») Τετάρτη 15 Δεκεμβρίου Εργαστήριο 1: «Σχεδιασμός προγραμμάτων στον χώρο του Τύπου, της τηλεόρασης, του κινηματογράφου και του διαδικτύου με στόχο την ενίσχυση της επικοινωνίας μεταξύ Τουρκίας και Ελλάδας» Συντονιστής: Enis Riza Sakizli, σκηνοθέτης ντοκυμαντέρ 1. Μπαλάσκας Στρατής (Δημοσιογράφος εφημερίδας «Ελευθεροτυπία», αρχισυντάκτης της Μυτιληνιάς εφημερίδας «ΕΜΠΡΟΣ») 2. Μανιφάβα Δήμητρα (Δημοσιογράφος εφημερίδας «Αυγή») 3. Sehbal Senuyet (δημοσιογράφος, σκηνοθέτης ντοκυμαντέρ) 4. Mustafa Unlu (δημοσιογράφος, σκηνοθέτης ντοκυμαντέρ) 5. Αντρέας Ρομπόπουλος (Δημοσιογράφος, ανταποκριτής του ΑΝΤ1 στην Τουρκία) 6. Salim Alpaslan (Δημοσιογράφος εφημερίδας «Τζουμχουριέτ») Εργαστήριο 2: Θέμα «Ίσες ευκαιρίες στο οικονομικό, κοινωνικό και πολιτικό επίπεδο για τις γυναίκες δημοσιογράφους στην Τουρκία και την Ελλάδα, σε σχέση με τους άντρες συναδέλφους τους. Κοινά προβλήματα και προοπτικές» Συντονίστρια: Neslihan Toktsan, γεν. διευθύντρια TBR 1. Νίκη Τσιλιγκίρογλου (Αρχισυντάκτρια Ομίλου Αττικών Εκδόσεων) 2. Νινέτα Βιδάλη (Δημοσιογράφος ΣΚΑΪ) 3. Nucan Akad (Δημοσιογράφος εφημερίδας «Μιλλιέτ») 4. Zeynep Gogus (Δημοσιογράφος εφημερίδας «Χουριέτ») 5. Nevval Sevindi (Δημοσιογράφος εφημερίδας «Ζαμάν») 6. Ece Temelkuran (Δημοσιογράφος εφημερίδας «Μιλλιέτ»)

Sayfa 1 / 3123»