Kasım 22, 2004

Kimliğimizin bir parçası olan yemek

Kasım 22 2004Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Yemek kültürü insanlık tarihi kadar eski. İnsanoğlu yaşamak için acıktığında yemek yemeliydi. Beslenme ekonomik, sosyal, siyasi, kültürel pek çok yönü olan medeniyet tarihimizin temeli. İnsanoğlunun ilk ve kaçınılmaz yaşam kavgası olan yiyecek bulma ve yeme içme kültürü üretim ve tüketim sistemleri, modelleriyle de ilgili.

Kıtlık ve bolluk dönemlerinin yer aldığı, kültürel imgelerin belirleyici role sahip olduğu yemek tarihi antropolojik anlamalar içerir. Ulusal ve emperyal ihtirasların itici gücü, bölgelerin, sınıfların ve bireylerin kimlik ve statülerinin bir ifade biçimi. Bolluk zamanlarına, yemeğin lezzeti ve hazırlanışı onun varlığı kadar önemli. Yemek ve lezzet yani gusto gelişiyor. Roma zamanından beri soylular Batı’da, yiyecekleri mevsimi dışında, örneğin çileği kışın, şeftaliyi ilkbaharda yemeye itibar ederlerdi. Şimdi biz her mevsim her şeyi bulabildiğimizden mevsiminde yemek bir ayrıcalık haline geldi. Eskiden diyet ne yediğiniz anlamına gelirken, bugün ne yemediğiniz anlamına geliyor. Türkiye’de ilk azınlık yemeklerini, yemek kültürünün antropolojik özelliklerini yazdım 90 başlarında. Ailemin göçmen olmasından dolayı et ve ot kültürüne, tereyağı ve zeytinyağı kültürüne sahip olarak büyüdüm. Bu geniş perspektif benim kültürel altyapımı sağlam atmama neden oldu. Türk kültürünü bütünlük ve çeşitlilik içinde algılamamı sağladı.

Tarih boyunca yemek kültürü güç, otorite, din, tabular, eğlence ve zevk, şölen ve törenler, sosyal statü sembolleri oldu. Dayanışma, iletişimin bir parçası olarak yer aldı. Eski dünyada şölenler ve Halil İbrahim sofrası gibi paylaşımlar varken, bugün iş yemekleri onun yerini aldı. Sosyal etkileşim için akşam yemekleri, ailece yemekler, düğün ve cenaze yemekleri, piknik tarzı beraberlikler gösterilebilir. Piknik Türklerin en yaygın eğlence ve aile ilişkisi tarzı. Kebap başrolde. Almanya’da Berlin’de parlamentonun kapısı önünde mangal yapan Türkler büyük bir sorun oluşturuyordu. Yeni yasaklandı. Yani erkek mangal başında yemek yapan konumda haftada bir kez. Avcılığın yerini bu hafif iş aldı galiba.

Avcı olan dedem ve aile fertleri av hayvanlarıyla, av kültürüyle tanışmama, doğayı algılamama ve lezzetler yelpazemin genişlemesine katkıda bulundu. Bıldırcın, tavşan, yaban ördeği, çulluk gibi hayvanlarla tanıştım. Avcılık insanlık tarihinin en eski örgütlü davranış biçimi. Avlanma şölen kültürünü getiriyor. Kutsallık atfedilen hayvanlar oluyor. Türklerde geyik kutsal örneğin. Büyücü, erkek, yönetici yani kral ya da şef gücünü avlanmayla kanıtlıyor. Krallara layık yiyecek lafı buradan yani. Avın en iyi tarafları sınıf ve hiyerarşiye göre bölünüyor. Masaili gençler ergenlik törenini aslan avlayarak tamamlamak zorunda, aslan avlamamış bir erkekle kızlar evlenmek istemiyor. Hükümet yasakladığı halde gelenek gizli devam ediyor. En eski kült olan kurban, kutsallık ilişkisi çok eski bir kült. Şaman Türklerde avladıkları hayvanın ruhuyla bütünleşme var. Kazak Türkleri bugün bile hayvan keserken ondan özür dilerler. Basit ve düz bir Moğol şiş kebabı yerine Adana’da olduğu gibi gelişmiş bir zevk ve yapım ürünü kebap kültürümüzün ürettiği. Bıçakla eti doğrama ve kebap incelikli bir iş oluyor. Türk kültürünü simgeleyen bir yemek kebap. Keşkek en eski Hitit yemeği Anadolu’da. Binlerce yıllık bu lezzet bugün yaşıyor. Etle otun tencere yemeğinde buluşması ise Akdeniz etkisi ile gelişen Türk mutfağı örneği. Paylaşma önemli Türk kültüründe. Halil İbrahim sofrası barış, bolluk, bereket simgesi, şöleni. Buna karşılık Batı’da ise köylüler uzun yüzyıllar et yiyemediler. Çünkü; et, soylular ve güçlüler içindi. Onlar patatesten yapılma ekmek yerlerdi, buğdaydan değil. Yazarlar bunun sağlığa zararlı olduğunu yaymaya çalışırlardı. Ayrıca yıllarca kıtlık yaşadı Avrupalılar. Açlıktan ölenler çok sayıdaydı. 18. ve 19. yüzyılda bile Avrupa’da kişi başına düşen besin miktarı çok düşüktür. Sadece mısır unu çorbası içen halkta feci yaralar çıkıyor, beslenme bozukluğundan ölüyorlardı. Amerika’nın keşfinden sonra Avrupa’yı istila eden mısır hızla yayıldı. Toprak sahipleri ucuz mısırı köylülere yedirirken buğdayı pazarda satıp zenginleştiler.

21.11.2004

 

SÜRYANİLER

Kasım 22 2004Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Süryanilerle Mardin’de çok birlikte oldum,misafirhanelerinde kaldım ve evlerine konuk oldum. Onlarla ilgili yazacak zaman bulamadım. Bu nedenle bu kısa notu bir araştırmacıdan aktarıyorum.Adı aşağıda belirtilmiştir.

Yüzyıllar boyunca dilleri, inançları, yaşam felsefeleri ve tarzları çok farklı olan pek çok halk Anadolu’da buluşarak, Anadolu’daki yaşam ve sanatın çokkültürlü bir portreye sahip olmasına olanak sağladı.

En önemli toplumsal birlikteliği oluşturan öğelerden birini temsil eden “farklılıklar” da doğal ve olağan kabul edilerek, insanları ayrımsız kucaklayarak bir araya gelmesindeki ana faktörlerden birini oluşturdu. Bu şekilde Anadolu’daki her üst ve alt kültür birikimleri, bünyesinde barındırdığı her küme ve bireyin zaman içerisinde gelişen yasal haklardan eşit olarak yararlanmasını sağladı.

Paralel gelişimler içerisinde Süryaniler de Anadolu’nun kendine has nitelikteki bu olgun yapısıyla orantılı olarak gelişen değerler arasında yer aldılar. Taş ve gümüş işçiliği, mimari, kuyumculuk, şarapçılık, yemek ve diğer tüm elsanatlarında Türk kültürüne renk kattılar.

Ancak, özellikle Mardin (Midyat) bölgesinde yaşayan Süryani kökenli vatandaşlarımızın bir bölümü, terör ve ekonomik nedenler sonucunda göç sorunuyla yüz yüze kaldılar. Nitekim 1970’li yıllarda başlayan, 1980’den sonra zirveye tırmanan ve 1990’lara kadar devam eden terör dalgasının doğurduğu sonuçlar yıllar içerisinde, bölgede sağlanan huzur ortamı ile nihayet son buldu.

Gelişmelerin görünürdeki bu trajik konumu ise; Türkiye Cumhuriyeti tarafından 2001 yılında yayınlanan “Süryani asıllı vatandaşlarımızın, köylerine geri dönmeleri halinde tüm anayasal, yasal ve demokratik haklardan serbestçe yararlanmaları Devletimizin güvencesi altında bulunmaktadır” çağrısı ile eski normal düzenine kavuştu. Ne mutlu ki Süryaniler tarafından karşılıksız bırakılmayan bu çağrı, vatandaşlarımız arasında büyük memnuniyet yarattı.

Öyle ki beklenen gelişmenin en güzel örneği Mardin’in Yemişli köyünde kendini göstermekte gecikmedi. Yüzde 90’ı Müslüman olan köyde, Süryani asıllı Aziz Işık, son yerel seçimlerde muhtar seçildi. Aziz Işık, “Terör nedeniyle boşaltmak durumunda kaldığı evine dönmekten son derece mutlu olduğunu, Şubat ayında köyüne dönmesinin ardından daha bir ay geçmeden 29 Mart sabahı kendisini muhtar olarak görmekten mutlu olduğunu” kaydetti. Ama Işık’ın dikkat çekici cümlesi bu duruma “hiç şaşırmamış” olduğu idi. Işık “Kardeşçe ve huzurla yaşanılan bir ortamda bulunan her kesin bu gibi sonuçlarla karşılaşılabileceğini” belirterek, bir anlamda Anadolu kültürünün taşıdığı değerlerini oluşturan yapı taşının net bir özetini yapmıştı: “Uyum ve Kardeşlik”…

Diğer taraftan Süryani Kadim Kırklar Kilisesi papazı Hori Gabriel Akyüz yaşadıklarından sonra meydana gelen olumlu gelişmeleri değerlendirirken hemen hemen aynı kriterleri savundu. Gabriel Akyüz’e göre; “Önemli olan huzurlu ve güvenli bir ortamda yaşanması” idi ve “Bu da devlete duyulan güven sayesinde başarılmıştı”.

Mayıs 2004 ayında yaşananlar ise Mardin’i bir anlamda kültürlerin ve dinlerin buluşma noktasında önemli bir imge haline getirdi. Semavi dinlerin temsilcileri, yurt dışından konuklar ve devletlerin temsilcileri burada buluştu. Kasımiye Medresesi üç dinin temsilcilerine kucak açtı ve çatışma bölgesinin yanı başından, dünyaya zeytin dalı uzatıldı.

Ekim 2004 ayında ise “Midyat Süryani Kültür Derneği” açıldı. Derneğin açılışında konuşan Jakob GABRİEL; Midyat Süryani Kültür Derneği’nin amacının, zengin bir dil, din ve kültür mozaiği olan Süryanilerin gelenek ve göreneklerini yaşatmak, bunları yeni nesillere aktarmak olduğunu ifade ederek bu amaçla zaman içerisinde sempozyum, brifing, konferans gibi etkinlikler düzenleneceğini, birlik, beraberlik ve dayanışmayı sağlamak için futbol, tiyatro, kermes vb. sosyal etkinliklere yer verileceğini ayrıca, bölgede var olan tarihi/turistik yerlerin korunması ve onarılması çalışmalarına da katkı sağlanacağını dile getirdi.

Sonuç olarak, terörün sona erdirilmesinin ardından, Süryaniler yeniden evlerine döndü ve Anadolu, kendi değerlerine nasıl sahip çıktığını ve koruduğunu bir kez daha bir araya gelinen topraklarında dünyaya göstermiş oldu.

Nuran Sayar

Sosyolog-Araştırmacı nuransayar@yahoo.com

 

Sayfa 1 / 11