Kimliğimizin bir parçası olan yemek
Yemek kültürü insanlık tarihi kadar eski. İnsanoğlu yaşamak için acıktığında yemek yemeliydi. Beslenme ekonomik, sosyal, siyasi, kültürel pek çok yönü olan medeniyet tarihimizin temeli. İnsanoğlunun ilk ve kaçınılmaz yaşam kavgası olan yiyecek bulma ve yeme içme kültürü üretim ve tüketim sistemleri, modelleriyle de ilgili.
Kıtlık ve bolluk dönemlerinin yer aldığı, kültürel imgelerin belirleyici role sahip olduğu yemek tarihi antropolojik anlamalar içerir. Ulusal ve emperyal ihtirasların itici gücü, bölgelerin, sınıfların ve bireylerin kimlik ve statülerinin bir ifade biçimi. Bolluk zamanlarına, yemeğin lezzeti ve hazırlanışı onun varlığı kadar önemli. Yemek ve lezzet yani gusto gelişiyor. Roma zamanından beri soylular Batı’da, yiyecekleri mevsimi dışında, örneğin çileği kışın, şeftaliyi ilkbaharda yemeye itibar ederlerdi. Şimdi biz her mevsim her şeyi bulabildiğimizden mevsiminde yemek bir ayrıcalık haline geldi. Eskiden diyet ne yediğiniz anlamına gelirken, bugün ne yemediğiniz anlamına geliyor. Türkiye’de ilk azınlık yemeklerini, yemek kültürünün antropolojik özelliklerini yazdım 90 başlarında. Ailemin göçmen olmasından dolayı et ve ot kültürüne, tereyağı ve zeytinyağı kültürüne sahip olarak büyüdüm. Bu geniş perspektif benim kültürel altyapımı sağlam atmama neden oldu. Türk kültürünü bütünlük ve çeşitlilik içinde algılamamı sağladı.
Tarih boyunca yemek kültürü güç, otorite, din, tabular, eğlence ve zevk, şölen ve törenler, sosyal statü sembolleri oldu. Dayanışma, iletişimin bir parçası olarak yer aldı. Eski dünyada şölenler ve Halil İbrahim sofrası gibi paylaşımlar varken, bugün iş yemekleri onun yerini aldı. Sosyal etkileşim için akşam yemekleri, ailece yemekler, düğün ve cenaze yemekleri, piknik tarzı beraberlikler gösterilebilir. Piknik Türklerin en yaygın eğlence ve aile ilişkisi tarzı. Kebap başrolde. Almanya’da Berlin’de parlamentonun kapısı önünde mangal yapan Türkler büyük bir sorun oluşturuyordu. Yeni yasaklandı. Yani erkek mangal başında yemek yapan konumda haftada bir kez. Avcılığın yerini bu hafif iş aldı galiba.
Avcı olan dedem ve aile fertleri av hayvanlarıyla, av kültürüyle tanışmama, doğayı algılamama ve lezzetler yelpazemin genişlemesine katkıda bulundu. Bıldırcın, tavşan, yaban ördeği, çulluk gibi hayvanlarla tanıştım. Avcılık insanlık tarihinin en eski örgütlü davranış biçimi. Avlanma şölen kültürünü getiriyor. Kutsallık atfedilen hayvanlar oluyor. Türklerde geyik kutsal örneğin. Büyücü, erkek, yönetici yani kral ya da şef gücünü avlanmayla kanıtlıyor. Krallara layık yiyecek lafı buradan yani. Avın en iyi tarafları sınıf ve hiyerarşiye göre bölünüyor. Masaili gençler ergenlik törenini aslan avlayarak tamamlamak zorunda, aslan avlamamış bir erkekle kızlar evlenmek istemiyor. Hükümet yasakladığı halde gelenek gizli devam ediyor. En eski kült olan kurban, kutsallık ilişkisi çok eski bir kült. Şaman Türklerde avladıkları hayvanın ruhuyla bütünleşme var. Kazak Türkleri bugün bile hayvan keserken ondan özür dilerler. Basit ve düz bir Moğol şiş kebabı yerine Adana’da olduğu gibi gelişmiş bir zevk ve yapım ürünü kebap kültürümüzün ürettiği. Bıçakla eti doğrama ve kebap incelikli bir iş oluyor. Türk kültürünü simgeleyen bir yemek kebap. Keşkek en eski Hitit yemeği Anadolu’da. Binlerce yıllık bu lezzet bugün yaşıyor. Etle otun tencere yemeğinde buluşması ise Akdeniz etkisi ile gelişen Türk mutfağı örneği. Paylaşma önemli Türk kültüründe. Halil İbrahim sofrası barış, bolluk, bereket simgesi, şöleni. Buna karşılık Batı’da ise köylüler uzun yüzyıllar et yiyemediler. Çünkü; et, soylular ve güçlüler içindi. Onlar patatesten yapılma ekmek yerlerdi, buğdaydan değil. Yazarlar bunun sağlığa zararlı olduğunu yaymaya çalışırlardı. Ayrıca yıllarca kıtlık yaşadı Avrupalılar. Açlıktan ölenler çok sayıdaydı. 18. ve 19. yüzyılda bile Avrupa’da kişi başına düşen besin miktarı çok düşüktür. Sadece mısır unu çorbası içen halkta feci yaralar çıkıyor, beslenme bozukluğundan ölüyorlardı. Amerika’nın keşfinden sonra Avrupa’yı istila eden mısır hızla yayıldı. Toprak sahipleri ucuz mısırı köylülere yedirirken buğdayı pazarda satıp zenginleştiler.
21.11.2004