UMUDUN SESİ
“Yaşamda umutsuz durumlar yoktur, umutsuzluk besleyen insanlar vardır yalnızca..”der Clare Luce. Ruh ve zihin dünyamızın acımasızca “umutsuzluk” ile zehirlenmiş olduğunu görüyorum. Genelde politik durumdan, kendimizden, ekonomiden , çevreden hiç bir şeyden umutlu değiliz. Kendimiz ve ulusumuzu küçümsüyor, umutsuz bir vaka olarak görüyoruz. Bunu aşan noktalar ise, at yarışları,piyango gibi talih oyunları.. Biz az rastlanır büyük fırsatlara inanıyoruz. Her gün yaşanan küçük fırsatları, çıkarlarımızı, avantajları değerlendirmekten aciz durumdayız. Bu kötümser ruh hali bir kara bulut gibi ülkenin üstünü sarmış.
Herkes bir diğerinden kuşku duyuyor. Sen bu ülkeyi batıracaksın, yok sen benden önce batıracaksın kavgalarına küfürler karışıyor. Felaket tellallığı bir yaşam biçimi halinde. İnsanlar “bende şans mı var”diye lafa başlıyor, “bu memleket adam olmaz”la devam ediyor, “tamamı hırsız bunların”la bitiriyor. Ne güzel sonbahar diye lafa girseniz deli muamelesi yaparlar. Yağmur yağacak düşen yaprakların tıkadığı kanalizasyonlar etrafı göle çevirecek, trafik perişan olacak diye karamsar bir sonbahar tarifi! Genelde herkesin yaptığı tek bir parçadan genellemelere varmak. Bu tür genellemeler acımasız ve olumsuzdur hep. “Bu şehirde yaşanmaz”, “bu hastalık iyileşmez çünkü babam bundan öldü”, Başarısızlıklarda ise iki türlü davranılıyor; ya başkasını sürekli suçlamak ya da sürekli kendini suçlamak. Atalarımız demiş ya bir şeyi kırk kere söylersen olur diye , gerçekten kendinize sürekli hangi fikirleri ve yargıları tekrarlayıp duruyorsunuz bir düşünün. Aklınıza ya da dilinize geldikçe bir yere not edin. Bakın ne kadar cümle birikmiş ve ne kadar kesin yargılarla yaşamınızı kesintiye uğratıyorsunuz. Bu durumda başkası yerine de kararları siz verirsiniz; “biliyorum ,beni istemezsin”, “ben sana uygun değilim” gibi. Hayatımızın en karanlık günü diye düşündüğümüz bir çok günü zamanla atlattığımızı hatırlayalım. Thomas Carlyle’nin yaşamındaki en karanlık günler , arkadaşı ünlü felsefeci Stuart Mill’in gelip okumak için aldığı müsvetteleri hizmetçinin sobayı tutuşturmakta kullandığını söylemesiyle başladı. Çünkü o tek kopyaydı. Öfke ve acı arasında gidip gelen, derin bir umutsuzluğa düşen Carlyle bir gün pencereden bakarken duvar ustalarını gördü. “Onlar nasıl tuğlaları üst üste koyuyorsa ben de sözcükleri, cümleleri üst üste koyabilirim diye düşündüm” dedi ve oturup bugün önemli klasikler arasında olan Fransız Devrimi’ni yeniden yazmaya başladı.* Böyle bir çok öykümüz var bizim de, çünkü yasaklı bir ülkeyiz. Bir çok olumsuzlukdan sonra çoğu yazmaktan vazgeçti. Bir çok önemli olabilecek insanı yitirdik, ama onlar direnebilseydi ve inatçı olsaydı önemli olacaklardı. Bir çok insan kendini hipnotize ediyor, saplantılara kapılıp gidiyor. Kendi kendimizi hep olumsuzlar için ikna ediyoruz. Bu da kendimizi ve zihnimizi sınırlama anlamına gelir. Toplumsal kurallar ve yaptırımlar, çevremiz bize sürekli sınırlar çizer. Bizim kendi kendimize çizdiğimiz yeni sınırlar daha da yaşam alanını küçültücüdür. Orada sıkışıp kaldığımızı fark etmeden hep şanssızlıktan, başarısızlıktan, başkalarının düşmanlığından söz ederiz. Çünkü başarı düşlerimizdir. Düşleri olmayan insanın hedefi yoktur ve amaçsız boşlukta sallanır durur. İyimserlik ve olumlu düşünce kendimize güvenin ruh halidir. Bir ulusa yapılacak en büyük kötülük karamsarlık aşılamaktır. Özgürlük ve sevginin kaynağı insanlardır, kurumlar değil. Hep kuşku içinde yaşamak insan hakkına aykırıdır. Çünkü insan düşleriyle sınırsız bir güce sahiptir. Bu ülke için iyi düşler kurmayı deneyelim. Bunları gerçekleştirmek bizim elimizde, yoksa karanlıkta otururuz gözlerimiz açık. Gönül gözü olmayınca neyleyim ışığı… *Alan Loy McGinnis İyimserliğin Gücü Beyaz Yay.