Eylül, 2004

Dreaming of Europe

Eylül 30 2004Yorum Yok Kategori: EN

One of the most prominent names in Ottoman Istanbul was a Jewish doctor named Giacomo di Gaeta, who escaped from Italy’s Renaissance intolerance, and took refuge in the empire. In the streets of Istanbul, where Greek, Armenian, Albanian, Bulgarian and Serbian languages were spoken, besides Turkish, Persian and Arabic, the attitude that defied nationalism lasted for centuries. The mutual love and respect that existed in this multinational and multicultural empire, have not been experienced in Europe yet. Neighbors celebrated Greek, Armenian, and Turkish festivals together, one after the other. Istanbul was the place of religious festivals. Furthermore, they visited each other’s churches and holy graves together to light candles and pray, as it is today. While Dante threw Prophet Mohammed into his “hell,” Mevlana called upon all mankind, saying, “Come whoever you are!” He also said, “This is not a door.of hopelessness.” When we look at an expanding Europe, we see that Europeans still have a long way to go. Continuing to see Western culture as the “superior culture,” in an elite manner, it is nonetheless incumbent upon Europeans to dream of a new Europe. Along with the different languages, religions and cultures, Islam will enter the continent legally for the first time with the help of Turkey. Turks coming from a culture, where nations and cultures blend together, can bring a new understanding to the knights of the castle and the princedoms. Is multiculturalism an ideology that the West opposes, as Huntington said? Is it not necessary to put and end to this “only supreme Western Christian culture” ideology of the West, whose traces from the Middle Ages and later periods have still not been erased? Europe, which is borderless and multicultural, resembles a dough that can be reshaped. You can make heart-shaped cookies as well as bastions. However, can the various cultures from neighboring countries brought into Western culture form a multicultural world? Or will the racist views continue, like a caricature published in the supposedly esteemed Stern magazine? Europe has to cross-examine itself. It did not do this during the Bosnia War; at least it must do so while it is expanding. If Stern can rain insults on Turks as easily as it did, then Neo-Nazis entering the parliaments in the former East German states should be no surprise. Even after 50 years, the existence of strong racist roots, the rise of neo-Nazism and the far-right indicate that Germany has not yet been able to grasp the spirit within the EU. Please, dream of a new Europe! If Europeans, through cross-examination, do not come to face with their identities and the new multicultural situation in the expansion process, then this will be left to the fascists and neo-Nazis. Europeans and Germans, who will be living with Muslim neighbors, should start opening up their inner senses for discussion right now. And the Turks have to understand that the European identity is not only about the economy. The common denominator is humanism and to share human values. The debate on whether or not Turkey is a model is on a naive track. Turkey has become a model as much as it could. It has established a lifestyle envied by Middle Eastern and Arab countries. It is not an 80-year model, but an-800-year model. Belittling this does not earn us anything. Does it earn the West anything? For the “alternative” is Turkey with a working model of Muslim identity. The prejudiced view of Westerners is normal. Anyway, childish reasons such as Arabs should not be offended, are by no means materials for books. I hope the hate channel among nations, divided by artificial borders and antagonism after the Ottoman rule, will not be Turkey. This is a topic that can be better understood after reading a little bit of history. While Europe is admitting us into its fold, it has to dream of internalizing: A European dream. In this dream, there is love and toleration of other cultures. September 28, 2004

letter1:Dearest Nevval nice to read your aricle . I agree with multicultural communities everywhere. But your example for greek and armenian languages in the street of Istanbul will put you in difficult position if Europians ask you to show them these greeks and armenians living in the “multicultural” Istanbul ! I wish you have a good answer ! (Next month I will plant my 200 black tulips!) letter2:Nevval, Very interesting insight on Turkey’s participation in Europe. Thanks! National Oilwell 103 Oil Patch Road, Suite #3 Laredo, Texas 78043 956-722-0581 Duane.Burdorf@natoil.com mektup: Your article on Turkey and Europe was interesting. Not the least because I have for long advocated a new openness on the part of all. My website IslamicSolutions.Com gives some idea of how Islam is an open, tolerant set of ideas and beliefs. It is an attempt to rediscover the humanism that has been the foundation of Islam. regards. Syed Pasha

iki dünyadan birini seçmek

Eylül 28 2004Yorum Yok Kategori: Zaman

İki dünyadan birini seçmek

“Etle tırnak birbirinden ayrılmaz.” derler ya, insan toplumda birbirinden ayrılamayan ne çok unsur olduğunu dibe daldığı zaman gözlüyor.

Dipteki yosunlardan, balıklardan vazgeçemediğimiz gibi, gömülmüş kadırgalardan, saçılmış gemi mallarından da el çekemiyoruz. Dipteki büyülü dünyaya vurulmamıza karşın yeryüzündeki soluğumuzdan da vazgeçemeyiz. Eğer bunu unutursa insan “dip vurgunu” yemiş olur ve bu sarhoşlukta zaman kavramını yitirerek sonsuzluğu kucaklar. Bu zorlandığımız ayrılık insanın dünyadan kopmasıyla son bulur. Deniz dibinde ayrılmak zorunda kalacağımız hep bir dünya var olduğu gibi denizin üstünde de ayrılacağımız bir dünya var oysa. Her zaman ayrılmak eylemine yaslanacak bir güçlüğün eşiğinde durup iki dünyaya birden gülümseriz. Bu sadece birkaç dakikalık bekleyiştir. Çünkü iki dünyadan birine doğru yüzmek zorundayızdır. İnsanın iki dünyada birden varolamadığı aşikar. Bireysel aşkımızda da iki dünyanın bir araya gelmesinin kavgası ve çabası yaşanır. Ya birleşir dünyalar, ya da ayrılır ebediyen. Tüm öyküsü iki dünyanın yakınlaşması/uzaklaşması üstüne kurgulanan aşk denilen maceraya M.S. 6. yüzyılda mabeyinci Pavlos’tan bir şiir gönderilmiş:

“Tam “Elveda” diyecekken sana, tutuyorum kendimi,

susuyorum ve kalıyorum yanında.

Çünkü ölümün korkunç gecesinden korktuğum

kadar korkuyorum bu ayrılıktan.

Güzelliğin gündüze benziyor pırıltısıyla.

Ama gündüz sessizdir; oysa seni dinlemek

denizkızlarını dinlemekten güzel

Ve içimdeki tüm umutlar, o tatlı dilinin ucunda.”

Toplum yaşamında birbirine köprü atamayan ve de atmak istemeyen kutuplarda yaşadığımız gibi, özel yaşamlarımızda da soğuk kış bahçelerinde üşüyoruz. Duvarları yüksek, kapıları kapalı bu kışın hiç gitmediği bahçede kapıları açacak bir insanın yokluğu içimizi sızlatıyor. Buz gibi ellerimiz aşkın açamadığı kilitli kapıların önünde paslı anahtarlarla oynuyor. Dünyaları birleştiremiyoruz, bu nedenle bir masal devinin bahçesinde hapis kaldık. Kapıyı açarsak içeriye dolacak baharın ılık nefesinden korkuyoruz. Açan çiçekleri artık unuttuk, bademlerin çıtırtısını duymuyoruz. Yeni patlayan bir tomurcuğun bizi heyecanlandırması uzak bir geçmişin sözleri gibi. Geçmişten ayrılmak zor, gelecekten kopmak imkansız. Bu dünyayı bırakmak zor, öbür dünyayı süsleyen binlerce öyküyü dinlememek imkansız. Ama korkuyoruz ayrılıktan. Ayrıldığımız dünyadan hareket ettiğimiz dünyaya doğru bakarsak gözlerimiz buğulanmadan, “demir almak vakti gelmiştir bu limandan” demek kolay değil. İnsan aynı anda iki dünyada birden olmak, her şeye sahip olmak hırsıyla dolu. Aynı anda iki ev, iki kadın, iki iş, iki yüz sahibi olan çevremizde ne çok insan var. Ayrılmaktan korkan insan her şeyi elinde tuttuğunu sanırken kaybeder. Bunu anlamak da irfan ister.

Dünyalardan bir dünya beğeneceksek sonuna dek özgür yaşayacağımız dünyaya dalmalıyız korkusuzca. Beklemek ölümdür, hareket etmek ise yaşamın nefesini hissederek dönmektir biteviye.

26.09.2004

 

Avrupa’yı düşlemek

Eylül 28 2004Yorum Yok Kategori: Zaman

Osmanlı İstanbul’unda en başarılı isimlerden biri, Rönesans İtalya’sının hoşgörüsüzlüğünden kaçıp imparatorluğa sığınan Musevi Giacomo di Gaeta isimli doktordu.
Sokaklarında Türkçe, Farsça, Arapça yanı sıra Rumca, Ermenice, İtalyanca, Arnavutça, Bulgarca ve Sırpçanın konuşulduğu İstanbul’da milliyetçiliğe meydan okuyan tavır yüzlerce yıl sürdü.
Çokuluslu ve çokkültürlü bu imparatorlukta yaşanan karşılıklı sevgi ve saygı bugün Avrupa’da daha yakalanamadı.  

UMUDUN SESİ

Eylül 22 2004Yorum Yok Kategori: Güncel

“Yaşamda umutsuz durumlar yoktur, umutsuzluk besleyen insanlar vardır yalnızca..”der Clare Luce. Ruh ve zihin dünyamızın acımasızca “umutsuzluk” ile zehirlenmiş olduğunu görüyorum. Genelde politik durumdan, kendimizden, ekonomiden , çevreden hiç bir şeyden umutlu değiliz. Kendimiz ve ulusumuzu küçümsüyor, umutsuz bir vaka olarak görüyoruz. Bunu aşan noktalar ise, at yarışları,piyango gibi talih oyunları.. Biz az rastlanır büyük fırsatlara inanıyoruz. Her gün yaşanan küçük fırsatları, çıkarlarımızı, avantajları değerlendirmekten aciz durumdayız. Bu kötümser ruh hali bir kara bulut gibi ülkenin üstünü sarmış.

Herkes bir diğerinden kuşku duyuyor. Sen bu ülkeyi batıracaksın, yok sen benden önce batıracaksın kavgalarına küfürler karışıyor. Felaket tellallığı bir yaşam biçimi halinde. İnsanlar “bende şans mı var”diye lafa başlıyor, “bu memleket adam olmaz”la devam ediyor, “tamamı hırsız bunların”la bitiriyor. Ne güzel sonbahar diye lafa girseniz deli muamelesi yaparlar. Yağmur yağacak düşen yaprakların tıkadığı kanalizasyonlar etrafı göle çevirecek, trafik perişan olacak diye karamsar bir sonbahar tarifi! Genelde herkesin yaptığı tek bir parçadan genellemelere varmak. Bu tür genellemeler acımasız ve olumsuzdur hep. “Bu şehirde yaşanmaz”, “bu hastalık iyileşmez çünkü babam bundan öldü”, Başarısızlıklarda ise iki türlü davranılıyor; ya başkasını sürekli suçlamak ya da sürekli kendini suçlamak. Atalarımız demiş ya bir şeyi kırk kere söylersen olur diye , gerçekten kendinize sürekli hangi fikirleri ve yargıları tekrarlayıp duruyorsunuz bir düşünün. Aklınıza ya da dilinize geldikçe bir yere not edin. Bakın ne kadar cümle birikmiş ve ne kadar kesin yargılarla yaşamınızı kesintiye uğratıyorsunuz. Bu durumda başkası yerine de kararları siz verirsiniz; “biliyorum ,beni istemezsin”, “ben sana uygun değilim” gibi. Hayatımızın en karanlık günü diye düşündüğümüz bir çok günü zamanla atlattığımızı hatırlayalım. Thomas Carlyle’nin yaşamındaki en karanlık günler , arkadaşı ünlü felsefeci Stuart Mill’in gelip okumak için aldığı müsvetteleri hizmetçinin sobayı tutuşturmakta kullandığını söylemesiyle başladı. Çünkü o tek kopyaydı. Öfke ve acı arasında gidip gelen, derin bir umutsuzluğa düşen Carlyle bir gün pencereden bakarken duvar ustalarını gördü. “Onlar nasıl tuğlaları üst üste koyuyorsa ben de sözcükleri, cümleleri üst üste koyabilirim diye düşündüm” dedi ve oturup bugün önemli klasikler arasında olan Fransız Devrimi’ni yeniden yazmaya başladı.* Böyle bir çok öykümüz var bizim de, çünkü yasaklı bir ülkeyiz. Bir çok olumsuzlukdan sonra çoğu yazmaktan vazgeçti. Bir çok önemli olabilecek insanı yitirdik, ama onlar direnebilseydi ve inatçı olsaydı önemli olacaklardı. Bir çok insan kendini hipnotize ediyor, saplantılara kapılıp gidiyor. Kendi kendimizi hep olumsuzlar için ikna ediyoruz. Bu da kendimizi ve zihnimizi sınırlama anlamına gelir. Toplumsal kurallar ve yaptırımlar, çevremiz bize sürekli sınırlar çizer. Bizim kendi kendimize çizdiğimiz yeni sınırlar daha da yaşam alanını küçültücüdür. Orada sıkışıp kaldığımızı fark etmeden hep şanssızlıktan, başarısızlıktan, başkalarının düşmanlığından söz ederiz. Çünkü başarı düşlerimizdir. Düşleri olmayan insanın hedefi yoktur ve amaçsız boşlukta sallanır durur. İyimserlik ve olumlu düşünce kendimize güvenin ruh halidir. Bir ulusa yapılacak en büyük kötülük karamsarlık aşılamaktır. Özgürlük ve sevginin kaynağı insanlardır, kurumlar değil. Hep kuşku içinde yaşamak insan hakkına aykırıdır. Çünkü insan düşleriyle sınırsız bir güce sahiptir. Bu ülke için iyi düşler kurmayı deneyelim. Bunları gerçekleştirmek bizim elimizde, yoksa karanlıkta otururuz gözlerimiz açık. Gönül gözü olmayınca neyleyim ışığı… *Alan Loy McGinnis İyimserliğin Gücü Beyaz Yay.

Sapsarıydı Muş Ovası

Eylül 21 2004Yorum Yok Kategori: Zaman

Bülent Arınç, Muş’a 25 yıl sonra gelen ilk Meclis başkanıymış. Ben de kendisiyle aynı anda Muş’ta kurulmasına önayak olduğum onkoloji hastaları ve Sevgi Derneği açılışı için gelmiştim.

Muş merkeze doğru yol alırken inanılmaz güzellikteki dağlar ve Muş Ovası sizi kendine doğru çekiyor sanki. Boz bulanık akan Murat ya da bahara hazırlanan Karasu ve hüzünlü Muş Ovası’nın sarı dinginliği el değmemiş bir uzaklıkta durur gibi. Muş’a gelmeme neden olan genç bir kanser hastası Salih Yüce, medeni cesareti yüksek biri. Bana ulaştı ve sonunda Doğu’da zor bulunan derneği kurmayı başardı. Halkın sorunlarına ve kansere çok duyarlı bir yönetici olan Vali Yardımcısı İbrahim Küçük çok yardımcı oldu. Her yerde gönüllü çalışan Bülent Solmaz dernek başkanı ve iyi bir ekip kurmuş. Sağlık İşleri müdürü ve yardımcısı da çok destek veriyor.

Kanser toplumsal bir hastalık ve yüklü bir maliyete sahip. Bunu Sayın Bülent Arınç’la da paylaştık. Umarım Anadolu’da yaygın bir eğitim ve dayanışma ruhu oluşturabilecek dernekleşmeye hükümet de katkıda bulunur.

Muş, 81 il sıralamasında en fakir ve en doğurganlığı yüksek il. Yoksulluğun çok olduğu bölgede her şeyi devletten bekleme geleneği de insanları atalete itiyor. Muş’a tütün kotası konmasıyla büyük bir darbe vurulmuş. Çünkü tütüne bağlı Tekel işletmesi kapatılmış. Orada çalışan 300 civarında erkek işçi devam ettiği halde nedense kadın işçileri Bitlis yaprak tütün fabrikasına vermişler. Her gün 85 km. gidip gelen kadın işçiler perişan. Kimseye dertlerini anlatamadıklarını söylediler. Bu kadar uzun yolculukta düşük yapanlar, kanama geçirenler ve geç dönmelerinden kaynaklanan ailevi sorunlar çok fazla. Mutsuz kadın işçiler aile geçindirdiklerinden işlerini bırakamıyor. Durumu Tek-Gıda-İş Sendikası Bitlis Şubesi’ne şikayet ettiklerinde de yönetici ile çatışma içine girmişler. Sabah beşte kalkıp yola çıkan kadınlar ‘Prefabrik binada ve sosyal şartlardan yoksun yaşamaktan bıktık’ diyorlar. Sorunlarını çözecek birini arıyorlar.

Muş tütüne kota gelmesiyle zora girmiş; ama şeker pancarı kotasıyla devrilmiş sanırım. Buradaki şeker fabrikası en büyük istihdam alanı. Başka fabrika yok, kurulacağı da yok. Terörle yok olan hayvancılık, tarım canlandırılmadan istihdam sağlamak mümkün görünmüyor. Muş eski Valisi Dr. Cengiz Akın, inisiyatif alarak ve çok etkin çalışarak birçok projeye imza atmış. Yeşil kuşak projesi çerçevesinde bağcılığı, sebzeciliği kalkındırmış. Mongok bağlarında yetişen müthiş aromalı, eski kültürden gelen siyah üzümler çok ince kabuklu. Karpuz yetiştirmek çok başarılı olamamış; çünkü iklim nedeniyle geç oluyor. Çok ucuza satılıyor.

Yeni yapılan Kadın Doğum Hastanesi pırıl pırıl. 4 yıldır burada bulunan başhekim Mehmet Reşit Sönmez, idealist yaklaşımıyla yepyeni bir ufuk yakalamış. Hasta-doktor ilişkilerinde sıcak ve ilgili bir tavrı var. Herkesin en iyiye layık olduğunu savunuyor. Hasta odalarının kalitesiyle de bunu kanıtlıyor. 150 yataklı bu hastaneyle 1480 yatağa ulaşmış Muş kapasitesi.

Bir kültür merkezi olmayan Muş’ta sosyal ve kültürel hayat düğünlerle sınırlı. Daha fazla eğitim için kültürel bir atmosfer lazım. Bu Muş’un en büyük eksikliği. Her şeyi başkalarından beklemekten vazgeçmeli Muşlular. Terörden zarar görenlerin zararı karşılanacak denince 3 bin dilekçeyi iki ayda yığan irade, keşke kendi başına, girişimci bir ruhla iş yapabilmeyi de öğrense. Kaçak elektrik kullanabilirsiniz; devletten alınan günah değildir inanışını kırmazsak kendi yediğimiz tabağı kırıyoruz demektir. Bunun yerine devlete verdiğimiz zararın bizden çıkacağını unutmamalıyız.

14.09.2004

 

Dışarda deli dalgalar Sinop’u oyalar

Eylül 21 2004Yorum Yok Kategori: Zaman

Binlerce yıllık yerleşim yeri olan Sinop kaleler içredir. Yalta’nın aksi vurur aynasına sanki. Karadeniz’in bu eski ve zengin kentinin bugün ulaşılacak bir yolu bile yok.

Görkemli paralar bastırmış doğa harikası Sinop’un bir müzesi bile yok. Her şey depolarda gizli. Kırım’ın, Çepni beylerinin, tekfur hikayelerinin onlarcasını bağrına basan Sinop’un denizden uğrayan gemisi yok. Deniz ulaşımı da yıllar önce bitmiş. Sonbaharın en güzel renklerine sahip, şiir gibi doğanın içindeki nazlı koyları olan Sinop’un turizmi de yok. Havaalanı var; ama kapalı. Bir vizyona, geleceğe ve değişime ihtiyacı var Sinop’un. Eylülün tatlı güneşi ve yaprakların sarısı, kırmızı altında oturup konuştuk Belediye Başkanı Zeki Yılmazer’le. Heyecanlı başkan ufku açık ve mütevazı. Sinop’u seven herkesle işbirliği yapmaya hazır. Bu nedenle Cemalettin Kaya’nın cennet gibi koyunda, antik eserlerin gölgesinde sohbetimiz. Sinop tarihinden konuşuyoruz pat diye bir gümüş sikke veriyor elimize Cemalettin Bey. Eski fotoğraflar geliyor önümüze. Ve sorunlar elbette. Adliye Sarayı çok güzel bir bina ancak eski Sinop evleri yok olmakta. Adliye Sarayı’nın ihtiyacı olan katı camdan yaparak tarihi binanın tepesine kondurmasına aldıramıyorum; çünkü çeşmeler perişan, güzelim kale surları çay bahçesinin ıvır zıvırı altında kaybolup gitmiş. Surların üstünde gecekondu evler, hızla büyüyen bütün kentler gibi kötü yapılaşma. Yine de Samsun’dan evla buluyorum Sinop’u. Samsun’dan Sinop’a giderken olağanüstü doğal güzelliklere dalmışken Gerze çıkıyor karşıma. O ne güzel yerleşim! 1956′da tamamen yanan Gerze anahtarları kapı üstünde bir rüya.

Sinop halkı da çok uygar ve sevecen. Her saatte güvenli ve rahat bir atmosfer Sinop. 1954-92 arası Amerikan üssüyle bilinen Sinop en büyük gelir kaynağını 92′de kaybetmiş. Ardından ikinci kaynağı olan Sinop Cam elinden kayıp gitmiş. Çerkez, Abaza, Gürcü, Laz gibi farklı kültürlerin kaynaştığı Sinop turizm potansiyeline sahip; ancak uygulaması yok. Kırım gemiyle sadece 16 saat uzaklıkta. Sinop’a gelmeye can atan Kırım’dan, Rusya’dan, Kafkasya’dan çok insan var. Ne yazık ki, Sinop Giresun’un başarıyla uyguladığı “vizesiz” konukseverliği sağlayamıyor. Vize Sinop’a geliş için caydırıcı bir önleme dönüşmüş sanırım. 3 günlük vizesiz giriş yapılabilse çok kazanacak kent.

Kasabalara bile duble yol varken Sinop’a yok. Daha önemlisi deniz yolu kullanmayı bilen Sinop 90′lara kadar İstanbul’a bile tarifeli vapur seferleriyle gidip geliyor.

Sinop’ta Seyit İbrahim Bilal Hazretleri, Gerze’de Çeçe Hatun Hazretleri gibi inanç turizmine uygun harika imkanları var. Rus turistler nasıl akın akın Antalya’ya geliyor, Sinop da onlara kucak açabilir. Nedense bir önyargı Sinop’u bağlıyor: “Karadeniz’de yaz kısadır ve iki aydan fazla iş yapmaz.” Acaba? Daha geniş bir vizyonla bakmaya ne dersiniz?

Hele Sinop Cezaevi inanılmaz bir sosyal tarih abidesi. İçini gezerken tüyleriniz diken diken oluyor. Dalgaların duvara vuran sesini işitir gibisiniz rüzgarda. Buraya hapsedilen Kırım Hanı’nın sitemleri Sabahattin Ali’nin türkülerine karışıyor. Refik Halit Karay’ın öyküsüne Rıza Nur ses veriyor. Kocaman kara incirlerden koparıp yiyorum. Jandarmaların gezdiği tepeden bu atıl duran kocaman hazineye bakıyorum. Tıpkı yıkılıp giden eski Sinop evleri gibi ruhlarının keşfedilmesini bekliyor odalar, mahzenler.

Sinop Cezaevi, Sultanahmet Cezaevi gibi dünyanın sayılı otellerinden, kültürel mekanlarından biri haline gelebilir. Cezayirli Ali Paşa Camii gibi değerleri içine yeni binalar yaparak kaybetmezse Sinop kazançlı çıkacak.

Sinop’a büyük katkı sağlayacak vizyon, turizmin çeşitlendirilmesi ve özkaynakların kullanımından geçiyor. Her kent kendi gücünü kendi fark etmeli.

21.09.2004
 

Derdimiz oksijen yetersizliği

Eylül 21 2004Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Yaşamı basite indirgersek; 75-100 trilyon hücremiz mevcut. Bu hücreler genlerimizin tanımladığı şekilde rollerini oynuyorlar. Bunun için enerjiye ihtiyacı olan hücrelerin yakıtı oksijen. Oksijen, aldığımız besinleri yakarak enerji ihtiyacımızı karşılar. Bu nedenle oksijene bağımlıyız. Sağlığımızı kaybetmemize neden olan şeylerden ilk üçü; aileden kalan genetik miras.

Çevresel etkiler ve kişisel stres ve kaygı bunlar hücrelerde değişikliklere neden oluyor. Klasik eski dünyanın toksinlerine modern dünyamızda ilaçlar, hazır gıdalar, içilen su katılarak bu yapıyı genişletti. Bu toksinleri yaratan en önemli etkenlerden biri dişlerimize yıllarca uygulanan civalı dolgular. Maalesef daha ucuz diye günümüzde bile sürdürülen bir yöntem civalı dolgu. Antibiyotiği leblebi gibi yutan bir halk olarak barsaklarda anormal bakteriyel flora meydana geliyor. Karaciğer metabolizmasını bozan ilaçlarla kurşunlu benzin kullanımı sonucu biriken kurşun depomuzda bizi hasta ediyor. Hani, çevre kirliliği diye balık ekmekleri kaldıran yetkililerin hiç kontrol etmediği bu alanlarda yapılan hatalar görüntü kirliliğinden kat be kat çok. Olsun, kontrol edemeyen sistem insan sağlığıyla oynar!

Detoks diye her yerde yazılan çizilen, çok konuşulan yöntem kanı temizleme ve toksinleri bedenden uzaklaştıran bir tedavi sistemi. Ancak bilinmeyen detoks yeni bir iyileşme yöntemi ya da hafta sonu iki günde uygulanacak bir program değildir. Hücrelerimizin yabancısı olmayan bu proses bedenin kendi kendini onarma mucizesi. Biz de dışarıdan bu onarmaya yardımcı olabiliyoruz çeşitli yöntemlerle. Bu mekanizma insanda zayıfsa hızlı yaşlanmaya yol açıyor. O nedenle detoks çok konuşulan bir konu oldu. Yaşlanmak istemeyen insanoğluna yeni bir umut verdi. Bağışıklık sistemini güçlendiren detoks tedavileri uzun yıllar sağlıklı ve genç kalmanızı sağlamayı sağlıyor. Burada ozon sauna denen ozon oksijen terapisi de uygulanıyor. Hastalıklara neden olan mikroorganizmaları ve toksinleri yok ediyor. Siyasi kavgalarımızda ortaya çıkan “kimyam değişti” lafı vardı ya, bu tedavi gerçekten kimyanızı değiştiriyor, tedavi amaçlı tabii.

Gençlik aşılayan gaz diye takdim edilen ozon bağışıklık sistemine yararlarından dolayı kanser hastalarında da kullanılıyor. Kan yıkaması denen uygulamada hastadan 50 mililitre kan alınıyor. Şırıngayla alınan kan bir kez kullanılan özel bir sistemdeki şişelere enjekte ediliyor. Serum şişesine benzeyen bu şişeye oksijen veriliyor bol miktarda. Oksijen ve kan, aynı zamanda şişe içine yansıyan, ozonlaşmaya neden olan özel bir ışıkla kaynaştırılarak kanın daha fazla oksijen alması sağlanıyor. Oksijenle yıkanan kan hastaya serum gibi damla damla geri veriliyor. Ozon dokuları oksijene boğuyor ve tümörün yaşayacağı ortamı yok ediyor. Bunun uygulamasını bana gösteren Nükleer Onkoloji Merkezi’nin başhekimi Dr. Murat Baş. Bursa’da nuc-on hastanesinde yaptığımız sohbet ve gözlemde kanser hastalarının kemoterapi sonrasındaki yan etkileri için yeni bir umut olduğunu söyleyen Baş, ESG cihazıyla da 3 dakikada check-up yapıyor. Elinizi ve ayaklarını koyduğunuz metal levhalara alnınıza yapıştırılan iki elektrot eşlik ediyor. Hafızasına 15 bin sağlıklı insan verisi yüklenmiş cihaz sizi üç dakikada üç kez tarayarak tüm bölgelerinizin haritasını çıkarıyor. Dün yaşadığınız hastalıkları bugün var olan sorunları görebildiğiniz gibi gelecekte hangi hastalıklar ihtimal dahilinde, size onları da listeliyor bu ilginç cihaz. Hani biraz sağlık falı gibi desem yalan olmaz.

Kanserli hastalarla ilgili çeşitli sosyal ve kültürel etkinlikler de programlayan hastaneye hastaya farklı bakış açısı nedeniyle teşekkür ettim. Çünkü hastalık sadece ilaç kokan koridorlar ve karamsarlık değil. Hastalıklı olmak güzel ve kaliteli yaşama engel değil. Olmamalı.

19.09.2004

 

Boğaz kültürünün sembolü

Eylül 13 2004Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

İnatlaşma seven yöneticilerimiz balık ekmek teknelerini ve Yeniköy’deki teknelei kaldırdılar. ne güzel,Türkiye’nin bütün sorunlarını çözdük diye o gece rahat uyumuşlardır!!
Dünyaca ünlü gurmeler bir iki yıl önce İstanbul’a geldiler. Eminönü’nde satılan “balık ekmek” en beğendikleri yiyecek olarak gazetelere konu oldu. 1800′lü yıllardan beri Türk “fast-food”u balık-ekmek Galata Köprüsü’nün simgesidir. Şimdi bunu küçümseyen zihniyet yasaklama kararı çıkardı. Sağlık koşullarını denetlemek yerine yasaklama kolaycılığından kurtulamıyoruz bir türlü. Yasakla, kurtul! Yani kültürünü kaybet, kurtul! Çünkü Amerikan fast-food restoranları alkışlarla açılırken Türk mutfağının en eski hazır yiyecekleri çöpe atılıyor.

 

Çifte standardın yarattığı terör

Eylül 7 2004Yorum Yok Kategori: Zaman

Dünya çifte standart kurbanı. Herkes adaletin tecellisini engelleyince kendi geleceğini ipotek altına aldığını göremedi.
Gemi baskını yorumu için Atv ana haberdeydim o gün. Ali Kırca sordu: Bu işi yapan Çeçenlere terörist denir mi? Ben ‘Evet’ dedim. Kimse açıkça beyanda bulunmak istemiyordu. Çeçenler sonra çok kızdılar terörist lafına. Ben eylemi yapanın kim olduğuyla değil, eylemin terörist bir ifade biçimi olduğuyla ilgiliydim.

 

Aşk anlamaktır

Eylül 7 2004Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

“Aşk bir başkasını yaşamaktır.” der Balzac. Bir başkasını yaşayamazken binlerce insanı anlamanın imkansızlığı ortada.
Biz bir tek kişiyi bile yaşayıp, anlayamıyorsak bizi de kimse anlamaz. Aşk anlamaktır. Anlamazsak sadece bir kişiye kölelik ya da egemenlik haline dönüşür. Size sevgi, hoşgörü ve zarafet sunmayan aşkı bırakın.  

Sayfa 1 / 11