Temmuz, 2004

37 Cinayet Bin Hata

Temmuz 26 2004Yorum Yok Kategori: Güncel

“hızlandırılmış tren” diye bir “zihni sinir” projesinin maliyetini her zamanki gibi yine toplum ödedi. Hem maddi,hem manevi maliyet ödemekten helak olan Türk milleti her sarıldığı dalın kırılmasından umutsuzluk içinde.Her gelenin ayni zihniyetin “boz-yap”oyununun bir parçası olduğunu görmek geleceğimizin karanlık dehlizlerinde dolaşmak gibi. Bu kazada insanları öldüren zihniyet Türkiye’nin başındaki en büyük ve kemikleşmiş felakettir. yeni tren kazasıyla bu daha anlamlı bir yazı oldu!!!8 kişi daha öldü.Ne gam!

radyasyonlu çayı televizyonda içen zihniyet hızlı trende de kahvaltı edip “hem çevreyi seyrediyoruz hem sohbet ederek kahvaltı yapmanın zevkini yaşıyoruz” diyen Bakan beyi yalanlayan Metin Sever’in sabah gazetesindeki haberi. Tabak ve bardakların havada uçuştuğunu kara mizahla anlatan arkadaşımızı bir okuyun. Yine kime oldu olan?Milletimize.Türk siaysal tarihinin zihni sinir projeleri milletimizi biçe biçe ilerliyor.19.yüzyıldan kalma ihtiyar raylar üstünde hızlı tren projesi 19.y.y.’dan kalma siyasi liderlik,zihniyetin ürünüdür. TOTALİTER ZİHNİYET “Türkiye’de “Zihni Sinir” projeleri vardır, bunlar parlak fikirler olarak bize çok pahalıya patlar. Yurtiçi biletlerde indirim yapmak, geçen sene 10,5 milyon olan yolcu sayısını iki katına katlamak dehşetengiz bir fikir elbette. Bakkal defteri gibi devamlı satışlar, toplanan para yazılıyor. Ne güzel toplama çıkarma işlemi bilen CEO’larımız var. Bu zihniyetle modern teknolojiler ve işletmeler kullanılamaz.Rötarlarla gireceğimiz 21. yüzyılda yerimizin rötarlarla kaybedilmiş olduğunu göreceksiniz. Belki akrabalarımızı atadığımız koltuklar kalır arkeolojik bulgu olarak bizden de 21. yüzyıla. Dünya yöneticilik kültürüne Türkiye katkısı bununla sınırlı kalacak anlaşılan. Bir işletmeyi siyasi tabanına göre pazarlayan ve de bununla kâr ediyorum diye övünenler ülkemizin geleceğini zarara sokmaktalar. Milli kaynak israfı sadece maddi zarar hesabıyla yapılmaz. İnsan, zaman, akıl ve ruh sağlığı, beden sağlığı, değerlerin kaybı, marka değeri kaybı gibi kalemlerle yapılır. THY marka değerini yitirmektedir. Modern dünya tasarımına ait işler köylülükle yürütülemez. Bekleyecek herkes bir gün uçaklar düşmeye başlayıncaya kadar. O zaman belki koyun yerine konan müşteri şikayetleri dikkate alınır. Geç mi olur? Yok canım…”Bir çöküş efsanesi:THY” başlıklı yazımdan aylar sonra basınımız THY ile ilgili bütün incileri gündeme getirdi. Kaç tane uçak mecburi iniş yaptı düşmeden herkes biliyor. Haddini bilmeyen ve bu konuda ısrar eden yöneticiler,siyasiler bilime karşı zihniyetleriyle Türkiye’nin kaynaklarını kurutmaktalar. Erozyonla savaştan daha acili bu zihniyetle mücadele olmalıdır. “Hızlandırılmış tren” siyasi bir buluş olarak hayata geçmesi insanlarımızın hayatını elinden aldı. Ayrıca zamanlama bu zihniyete bir tokat gibiydi. Kültürümüzün iftihar kaynağı Mostar köprüsünü yıkan önyargılı, otoriter Sırp-Hırvat yaklaşımına karşı insanlık elele verdi ve Mostar köprünü yeniden inşa etti. Türkiye Mostar köprüsünün üstünden bütün dünyaya barış, cesaret, diyalog ve sevgi mesajı verme imkanını “hızlandırılmış” kafayla kaybetti. Bizim kültürümüzün hakkı olan bu olağanüstü an zavallı zihniyet yapısının altında ezildi.Tüm dünya Mostar açılışında bizim cinayet gibi tren kazası haberiyle çalkalandı. Binlerce yıllık kültürümüzden çok uzak düştüğümüz cümle aleme malumu ilan oldu. Milleti kandırabilirsiniz ama hayatı kandıramazsınız,raydan çıkıverir! Korku filmini aratmayacak uygulamalar, bilim dışı ve otoriter zihniyet dayatmaları,inatlaşmalar karada,havada, rayda ve denizde sürdürülmektedir. Ulaşımın iflas etmesinin açığa çıkması siyasi atamalarla oldu. Çünkü yok edilen kurumsal hafıza zor idare edilen pamuk ipliği bağlantıları da kopardı attı. Totaliter, emredici yönetici tarzı eski yüzyıl artığıdır.Totalitarizm,senin söylediğin şeylere ya da sürdürmeyi istediğin pratiklere ben saygı duymadığım zaman ortaya çıkar.Her şeyin şimdi nasıl olduğunu ve gelecekte nasıl olacağını kesinkes bildiğini sanmanın ürünüdür. Benim cennet düşüm pekala senin cehennem düşün olabilir.Bu cehennemler dünyasından kaçınmak istiyorsak çeşitliliğe, eleştiriye açık olmak mecburiyetindeyiz. Dolayısıyla sorunun özünde yatan şey, farklılığa,çoğulluğa ve çeşitliliğe karşı potansiyel tehlike olan hoşgörüsüzlüktür.İnsan yaşamının sonsuz çeşitlilik içerdiğini kabul etmedikçe,tek doğru kendini sandıkça siyasal tartışmalara totalitarizmin özünü üreten hoşgörüsüzlüğü yeniden üreten zihniyetten kurtulamayız. En büyük zenginliğimiz insan kaynağımızdır.Onu kıra kıra AB’ye giremeyiz. Totaliter inat bilimle, eleştiriyle barışık değildir. En büyük tehlike hızlandırılmış totaliter zihniyettir, Türkiye’yi ezer geçer. Biz de bakar kalırız. *24.02.2004 Zaman

Bir vatandaş, bir görevli

Temmuz 26 2004Yorum Yok Kategori: Zaman

“Felç olmuş bürokrat ve bürokrasi içindeki Türkiye’de bilim adamları, düşünürler, yazarlar, işadamları ve yerel sivil inisiyatifler mahalli inisiyatifler kurmalıdırlar.

Akut ölümümden daha tehlikeli şekilde bedenimizde yıllara yayılmış bir pestitit’ler (zehirli tarımsal ilaçlar) depolanmasıyla karşı karşıyayız. TRT’de bir söyleşide “İhraçlı sebze ve gıda ürünlerimiz yurtdışında yakılacak.” Dedim. Daha sonra Türkiye’de satışa sunulan sebze ve ballar iade edildi. TEME Bafra Karaburç Projesi’nin en önemli ayağı buydu. Sebze ve meyveler, köylünün maaşını ödediği ziraat mühendisinin kendi kontrolü ve sorumluluğu altında etkin madde ilaçlama sertifikasyonu ile piyasaya sürüldü. Ankara müsaade ederse AB ülkelerindeki sponsorlarımıza sebze ve meyvelerimizi uçakla göndererek tarımsal ilaç tahlili yaptıracağım. Sonuçları basın bile açıklayamaz.” diyen Hamid Genç, Bafralı bir vatandaş. Türk tütüncülüğü için verdiği mücadeleyle tanınan Genç, gerçek bir sivil inisiyatif lideri. Halkın her derdiyle ilgili, tarım ise ana konusu. Daha önemlisi yeni modeller üretiyor, iyisi olabilir diye gösteriyor ve canla başla durmadan çalışıyor Hamid Genç. O, kimseyi beklemiyor. Bafra Ziraat Odası’yla ve üniversitelerle işbirliği yaparak Bafra’da domates, enginar gibi yeni ürünler yetiştirilmesini ve ihracat yapılmasını sağlayan Genç, Bafra’yı kalkındırıyor. Halkın bilinçlenmesine katkı sağlıyor. Tarım ilaçları ve aşırı gübreleme kontrolsüz ilerlemekte ve yediğimiz içtiğimiz zehir haline gelmektedir. Bunların içinde halkın ana besin kaynağı olan ekmek ciddi bir yer tutmakta. Unu beyazlatmakta kullanılan maddenin zehirli katkılarına “milli Çernobil” diyen Hamid Genç, şimdi Bafra’da ilk kez zehirsiz, hiçbir katkı maddesi olmayan, kepekli doğal ekmeği üretip satışa sunulacak. Sertifikalı ekolojik gıdalar marketi açacak olan Hamid Genç, bunu merhum Vali Recep Yazıcıoğlu anısına yapıyor. Ekolojik mağazaya onun adını verme nedenini şöyle açıklıyor: “Sık sık Erzincan’daki görüşmelerimizde ‘Maykıl Ceksın’ gibi beyazlatılmış ekmeğin sağlık ve ekonomi açısından nasıl bir felaket olduğunu anlatırdı. Erzincan’a bu konuyu anlatamadığından muzdaripti.” Biz büyük kentlerde hiçbir denetimin olmadığı başıboş gıda sektöründe yaygın şekilde zehirlene duralım vatandaş Hamid Genç, Bafra’yı model olarak geliştiriyor. Sivil alanda çalışan vatandaşlarla Türkiye yeni bir siyaset üretebilir. Yeni parti kurarak değil. Çöken tarımımız sadece Hamid Genç’in değil, hepimizin sorunu.

Anadolu’da son beş yılda asık suratlı, millete uzak durmayı görev sanan devlet imajı değişmektedir. Genç ve halka yakın, yenilikçi birçok kaymakam, vali ya da yardımcısıyla karşılaştım. Birçok projede yardımcı oldular. Muş Vali Yardımcısı İbrahim Küçük de yaşadığı topluma katkı sağlayan devlet görevlilerinden. 3 yıldır Muş’ta görev yapan Küçük, “Zihinsel ve Fiziksel Engelliler Rehberlik ve Destekleme Projesi”nin mimarlarından. 2 yıldır süren proje süresince ev ev gezilerek 350.000 nüfusta sağlık taraması yapılmış. Muayene edilen 4.500 kişinin 3.427′si engelli. Bu yüksek engelli sayısının % 77′sinin kırsal alanda yaşadığı ve % 81′inin akraba evliliğinden kaynaklandığı tespit edilmiş. “Yeni engelliler olmasın” sloganıyla engelli ailelere eğitim çalışması Hacettepe Üniversitesi’yle ortaklaşa yapılmış. Kanserli hastalarla da yakından ilgilenen İbrahim Küçük, % 50 özürlü kalmış, yumuşak doku kanseri hastası Salih Yüce’nin sosyal yardımlaşma bütçesinden bakımını sağlamakta. Yeni ayrılmış bulunan Vali Dr. Cengiz Akın da kanserli hastaları bir çatı altında toplamayı düşünürken tayini çıkmış. Umarım bu proje unutulmaz. Çünkü Avrupa’da, kanserden dolayı işgücü kaybına uğramış % 50 ya da daha fazla özürlü, çalışamaz durumdaki hastalar için özürlüler gibi programlar uygulanmaktadır. Yani her işyeri belli miktar özürlü aldığı gibi kanser hastası da almakla yükümlüdür. Kanser hastalarını bu kapsama Türkiye de sokmalıdır. Salih Yüce İbrahim Küçük’ün en umutsuz anlarında ona el uzattığını, sadece para anlamında değil, manevi destek verdiğini anlattı bana. Kendini çok şanslı hissetmekte Salih haklı. Yöneticilerin insani özellikleri ve değerleri toplumun kalkınmasında birinci derecede etkilidir. İşte örnek bir vatandaş, örnek bir yönetici. Buraları seven bir insan olmak çok şeyi çözüyor.

20.07.2004

 

Hayatı iyileştirmeye değil, yönetmeye çalış

Temmuz 26 2004Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

BMW’nin baş tasarımcısı Thomas Plath, grafik tasarım bölümünden mezun olduğunda bir reklam ajansında işe başlar. Ford firması bir çizimini görür, çok beğenir ve şu teklifi yapar: Araba tasarımı konusunda okumak ister misin? Evet diyen Plath, 2 yıl Londra’da en pahalı okul olan Royal College of Art’ta okutulur. Tüm masrafları karşılanır. 6,5 yıl Ford bünyesinde çalıştıktan sonra BMW’ye geçer ve 19 yıldır BMW için çalışıyor. İleri tasarım işi yapan bir lider o.

Bizdeki insana yatırım zihniyetiyle hiç ilgisi olmayan bir öykü. Bizde öğrenci mezun oluncaya kadar diplomayı alma konusunda boğuşur. Sonra yıllarca işsiz gezer. Bir tanıdığı vasıtasıyla işe girer ve işi beğenilirse onu ucuza ne kadar uzun süre çalıştırırım diye yönetici kafa patlatır. Elinde tutmak için fedakarlık yapmaz, ancak her işi başardığı için her şey sırtına yıkıldığından çok şey öğrenir,şirket sırlarına vâkıf olur. Daha iyi bir ücretle ayrılmaya karar verince patronundan dayak bile yer! Bizim öğrenci hiçbir zaman dünya çapında olamaz, ancak günlük hamallıkları sırtlar götürür. Ne o grafiker veya tasarımcı olur dünya çapında, ne de şirketi.

Türkiye’de şirketler bütünü görmekten aciz, aile içi ilişkilerle yozlaşmış, rasyonel planlama ve örgütlenmesi olmayan yapılar. Akrabalar işe alınır, en aptalını, para çarpanını bile işten çıkartamaz. İflas etmek en yaygın sonuçtur. Şirketler etiketledikleri malı ihraç edince, etiketteki ismi marka sanmaktalar. En ucuza deneyimli, deneyimsiz birbiriyle uyumu olmayan insan gruplarını çalıştırmayı yeterli görmekteler. Ekip yaratmamaktalar. Parası olan, kültürü olmayan işverenler, iyi eğitimli elemanları en ucuza getirmeyi akıllılık sanmakta. Bu nedenle kayıtlı ekonomide girişimcinin % 59′u üniversite mezunuyken, kayıtsız ekonomide % 62 ilkokul mezunu. Küçük ölçekli şirketler katma değer üreten şirketlere dönüşemiyorlar. 200.000 şirket 9 kişiden az insan çalıştırıyor. Dünya görüşü ne olursa olsun herkesin derdi çalışanı sömürmek, tazminatını vermemek gibi küçük oyunlar. Bu zihniyeti küçük, kendi küçük şirketler Türkiye’nin ufkunu görememekte. Aynı zamanda kapatmaktalar. Sadece aldıkları araba markası, yedikleri içtikleriyle, evleri yeterli gören işadamı, Avrupa’nın ayak işlerine talip oluyor. Çin, Türkiye gibi ülkelerde Avrupa’da dokunmayan kumaş dokunuyor, dikilmeyen gömlekler dikiliyor. Bürümcük kumaşını Ruslar çok beğenmişlerdi. Birden talep artınca Rus ilgisine bizim cevabımız içine adi naylon karıştırmak oldu. Bu sahtekârlık, potansiyeli öldürdü. Asla zamanında teslimat yapmayan şirketler ucuz Hint ipliğini hemen kapıyor. İplik kopa kopa ilerliyor tezgahta, doku dokuyabilirsen. En ismi bilinen yerler bunu rahatlıkla yapanlar. Hint viskonu, polyester Endonezya kalitesiz malzeme kullanarak çok kâr etme peşindeler. Orijinal, kaliteli, mühendislik tasarımı kumaş dokuyabilir mi bu zihniyet?

Türkiye’nin prestijiyle oynadığı için bu insanlara bir yaptırım ve kontrol var mı? Neredeee? En başarısız yöneticiyi bile hiçbir yerden söküp atamazsınız zaten bu memlekette. Bizim oğlan iyidir, bizden olsun çamurdan olsun ve benim arkadaşım, ona borçluyum, diyen siyasiler/bürokratlar/işverenler asla başarısızlığı cezalandırmaz.

Ancak başarı da cezasız kalmaz. İyi bir şey yaptıysanız cevap anında zuhur eder. Oysa rol modeller üretmek gerekir iş dünyasında. Silikon Vadisi’nde üretilen rol model Bill Gates. Orada herkes onun gibi olmak istiyor. Orada iş modelleri de üretiliyor. Başarı sağlanınca sadece bir kişi zengin olmuyor. Sekreterine kadar herkes pay alıyor. Takım kuruluyor ve takım oyunu oynanıyor. Eğitime, insana yatırım yapmadan ne marka, ne şirket, ne ihracat olur. Hayatın kalitesini iyileştirmek değil, yönetmek istikrar getirir.

25.07.2004

 

Ana-baba olma ehliyeti

Temmuz 19 2004Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

İnsanlar alt tarafı teneke parçalarının yapışmasından oluşan bir otomobili kullanmak için sizden bilgi ve belge isterler. Ehliyet denen belgeyi gösteremezseniz polis tarafından cezalandırılırsınız. Oysa insan denen malzemeyi yoğuracak en etkili iki öğretmen ve bakıcı olan anneyle babanın sadece evlenmek istemeleri yeterlidir.

Bulaşıcı hastalıklara bakılır, kan uyuşmazlığı var mı diye bakılır ancak bunları bile atlatarak evlenmek becerisi gösterilebilir. Hatta ülkemizde sinir hastası, nevrotik, psikopat ve de resmen zır deliler evlendirilir. Hastanelere tıkılan, gayri insanî şartlarda yaşayan Batılı delilere göre çok daha şanslı gibi görünse de öyle değil kazın ayağı. Eskiden deliler mahallenin koruyucu ve kollayıcı bağrında beslenir, biraz dalga geçilse ve alay edilse de eziyet edilmeden, kapatılmadan deliler bir renk olarak yaşarlardı. Her mahallenin, kentin, köyün ya da kasabanın delisi vardı. Bu masum deliler de delileri koruyan insanlar da çekip gittiler dünyadan. Şimdi sinsi deliler var. Aleni olanları olmayanları, hepsini sadece kurtulmak için aileler hemen bir kızla evlendirirler. Erkekseniz deli olmanız, ruh hastası olmanız ya da çirkinlik evliliği engelleyici bir durum sayılmaz. Bulunan zavallı bir kıza ya da gerçeğin söz edilmediği talihsiz genç bir kadına bu hasta kakalanır. Karısını uykusunda boğan, kesen, parçalayanların haberiyle üçüncü sayfalar kana keser. Kendini gizleyebilenler döven, çarpan, perdeleri bile açtırmayan, etine ütü basan modellerdir. Bu kendini gizleyenleri aileleri, anneleri özellikle pek güzel saklar. “Evladım diye demiyorum, çok efendidir. Kimseye bakmaz.” lafının gerisinde bir kulp aratmama, nedeni ne olursa olsun kızı evlendirme hırsıdır.

Kızı ikna etmek için el birliği yapılır. Kentte farklı kültürlerin göçleriyle yaşanan karmaşa ruhunu şeytana satmış birçok ucubenin doğmasına da yardım etti. Bu hangi kültürden olduğunu bilmeyen, dili ve kendi karışık meze sofrası gibi dağılmış kimlikler sınıfsızdır.

Beymen ya da Vakko gibi markalar giyerek zengin sınıfa aitmiş “gibi” oynayan köylüler, aşiret mensupları ya da reisleri, tarlada bitmiş bütün ayrık otları kentli olmayı giyim kuşamla özdeşleştirir. İkinci sırada otomobil gelir onlar için. En hızlı, en pahalı otomobil onun pençesinde durmalıdır ki içindeki hırs pınarı şarlasın gitsin. Üçüncüsü tabancaları sağlam yerde durur. İkide bir evde ve parkta, ceketin içinden şişmiş egoları kadar kocaman gözükürse kendilerini güvende hissederler. Dördüncüsü cep telefonları da son çıkmış model ve pahada olmalıdır ki bütün aşağılık komplekslerine kılıflar dikebilsinler. Ayrıca üç–dört telefon yan yana durur. Hem kirli beyaz işleri, hem kara ruhları için farklı yollardan seslenmeyi becerirler. Her adımı atmadan şeytanla pazarlık eder, ne yapılacağını hesaplarlar. Bu nedenle de kendilerini herkesten zeki, uyanık ve güçlü hissederler. Beşincisi mutlaka bir diploma sahibi olurlar. İşletmeden mi alır, makineden mi ancak bir yer bulur kendine ve diplomasını garantiler ki laf dönüp dolaşıp modern olmaya gelince mürekkebi nasıl içtiğini anlatsın ve de delil olsun diye. Hoş bütün saydıklarım sadece elaleme kanıt diye gereklidir. Arının çiçeğe, çiçeğin gübreye ihtiyacı olduğu kadar ihtiyaç duyarlar bunlara.

Bu erkeklerin en hırstan gözü dönmüş olanları kentli, kolejli, çok güzel kızlara dayanamazlar. Onu da egolarını yelpazeleyecek aksesuarlardan biri diye isterler. Bu konuda az hata, çok hata kaldırmazlar. El koyarlar duruma. Ruh sağlığı bozulmuş toplumumuzda olan çocuklara oluyor elbette. Akıl hastası babadan ve kocadan medet umanlar, eziyetten kaçmak isterken çocuğunu kaybedenler, inat ve süründürmek için çocuklarından koparılan annelere ait çok öykü var. Baba ve anne ehliyeti olmayan birçok insanın biyolojik ana ve babalığı çocukları derinden yaralıyor. Öyle olmasa bu toplumun gençlerinin yarısı intiharı düşünüyor olmazdı. İyi anne ve babalık görmemiş, umutsuz, yalnız ve şımartılmış çocukların vardığı nokta hayattan vazgeçmek oluyor. Yapılan araştırmada gençlerin intihara bu yatkınlığı, haberlerde anne-babalarının “hiçbir sorunu yoktu” diretmesi arada iletişim sorunu gibi ciddi bir eksikliği anlatıyor. Farklı kültürlerden yapılan evliliklerde de Batı kentlerinden bir kadının Doğu’dan bir erkeğin, ailesinin, aşiretinin tehditleriyle başa çıkması mümkün olamaz elbette. Kaba güç kentli insanın hayatında yerini hukuka bırakır. Bizim kentli yaşam hukuk mağduru olduğundan yine çaresizlik basıyor insanları. Kötü anne olmaz diye bir şey yok. Hatta bir erkek 18 yıllık karısının hiçbir özelliği olmadığını söyledikten sonra iyi bir anne-bakıcı diye vurgulamıştı. Sonra boşanma sırasında kadının intikam için en çok çocuklarını kullanmasını hayretle izlemiştik. Çocuklar psiko-somatik birçok hastalıkla boğuşur hale gelmişlerdi. Sokaklarda kusuyordu zavallılar. Yetişkinlerin intikam duygularının aracı olan çocuklardan sonra hayır beklemek pek akıllıca değil sanırım. Bu konuda hukuk ve adalet sistemi işlemedikçe, güçlü olanın keyfine iş kalınca aileyi korumamız mümkün değil. Karmaşık kimlikler, kimliksizlikler ya da hırslar birleşince çocuk sevgisi kayboluyor. Geriye çocuk sahibi olmak kalıyor.

18.07.2004

 

Japonya

Temmuz 19 2004Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Keşif ve araştırma duygusu yeni iş alanları açmak isteyenlerin kazandırdığı bir şeydi eski yüzyıllarda. Sonra cesaret ve merak sahibi insanlar yeni yaşam tarzları keşfettiler. Modern teknolojiler doğdu.
Kamuoyu çalışmaları dört kişilik tipik bir Japon ailesinin ayda ancak 5000 yen yani 50 Amerikan Doları tasarruf edebildiğini gösteriyor.
(1998)  

BİR CİNAYET BİN HATA

Temmuz 15 2004Yorum Yok Kategori: Güncel

TİYATRO SANATÇISI iSMAİL HAKKI SUNAT’IN PROF. İHSAN ÖZGE’NİN OĞLU TARAFINDAN SİLAHLA VURULARAK ÖLDÜRÜLMESİ OLAYI bir çok açıdan ele alınması gereken toplumsal bir vaka. Öykünün ktörleri ve yapılanlar,söylenenler ne kadar travma içinde bir toplum olduğumuzun göstergesi.

Hataları sıralarsak: 1.Bir tiyatro sanatçısı uyarısını yaptıktan sonra neden kuru sıkı bile olsa çözümü bir silahta aramaktadır? 2.neden Türkler gürültü olmadan ve yapmadan yaşamaz durumdalar?her an bangır bangır bir müzik,hatta cızırtılı radyolar hoparlörden yayın yapar gece yarıları bile. 3.En basit uygar yaşam kuralı olan başkasını rahatsız etmemeyi oğluna öğretmeyen ve profesör bir babadan bunu öğrenemeyen üniversite öğrencisine ne demeli?Maganda mı, köylü mü? 4.Profesör babanın ilk tepkisinin bir insanın ölümüne üzülmek yerine oğlunu savunmak olması şımarık çocuk yetiştirme rehberi mi yoksa babalık bilmeme mi? 5.Her hatada kendini,çocuğunu,tarfatarını koru ve ne olursa olsun haklı çıkar mantığı nasıl bir bilim adamı tarafından normal bulunur ve uygulanır? Bu ne mantık sağlamlığı yarabbi! 6.Tiyatro snatçısının eşi diyor ki:”kuru sıkı silahı aldığını gördüm,sonra silah sesini duyunca çocukları korkutmak için ateş ettiğini sandım” silahı alması,ateş etmesi ve başkalrını silahla korkutması tiyatro oyuncusu ,kentli ve kent kültürü almış bir hanım tarfaından normal bulunuyor. ne var bunda sanki tiyatro oyunu oynanıyor.Ancak acı son da böyle geliyor. Oyunla gerçek karışınca… 7.Bu ne hırstır durmak bilmeyen….Profesörün oğlu Sunat’a ateş ediyor ilk kurşun kafasına ,yetmiyor şarşörün tamamı bedenine boşaltıyor. Kurşunun öldürdüğünden haberi olmayan EQsu kadar akıl yaşı da gerçeği,şiddeti ayırt edemeyen bir durum. Bu vahşet,şiddet nereden ve nasıl üretiliyor?Şımarık yetiştiren,daima haklı olan bu çocuklardan biz ne bekliyoruz?

Tabularına yapışmış Yunanistan

Temmuz 13 2004Yorum Yok Kategori: Zaman

Türklerin Yunanlılarla dost olmak istediğini, dostça duygularla dolup taştığını AB bile kabul etti.

Kıbrıs seçimlerinden hemen önce izlediğim Kıbrıs ahalisinde Rum düşmanlığı bulunmadığını, ‘Sorun çözülecekse biz her yerden çıkmaya da razıyız.’ diyen köylülerle konuşarak gözledim. Oysa Rum kesiminde hamasi, yeniden yeniden üretilmiş düşmanlık senaryosu AB’yi ve Annan’ı bile bastı!

Türk ve Yunan politikacıları ve de başbakan düzeyinde dostluk gösterileri de Başbakan’ın düğününde bile harika görüntüler verdi. Hafta içi Türk-Yunan dostluğu haftası yine Dışişleri mensuplarının temennileriyle süslendi. Sultanahmet Meydanı’nda Sertab Erener ve de Sakis Rouvas dostluk konseri verdi. Türk-Yunan kadınları barış için yıllardır çalışıyor. Yunan Dışişleri Bakanı’nın annesinin 1922′lerde minnettar olduğu Türk dostluğunu kitaplara dökmesi de çok güzel. Hatta annesini kurtaran Türk subayın bütün ailesini Yunanlılar öldürdüğü halde gönlü yine de gencecik bir kızı öldürmeye el vermeyen Kemalettin’e yazdığı mektuplar harika.

Yorgo Kırbaki yazıyordu geçen gün köşesinde: “Yunanistan, daha büyük bir ülke olmadığını kanıtladı. Tam 21 yıldır AB üyesi Yunanistan, daha pek çok tabuyu kıramadığını ve kıramayacağını gösterdi. Azınlığın çoğunluğa ezdirilmemesi demokrasinin esası ise Yunanistan en azından bir süre için ‘demokrasinin beşiği’ falan olduğunu tekrarlamamalı. Olimpiyat nedeniyle onca yol, tesis inşa eden Yunanistan, bırakın Atina’da, bu şehrin 40 km. uzağındaki Peania kasabasında, hani Tanrı’nın dünyayı yaratırken unuttuğu noktada bile, Müslümanların ibadetlerini yerine getirebilecekleri bir cami inşa etmekten korktu.” Yunanistan henüz AB üyesi olduğunun farkında değil bence. Onlar AB’yi para veren bir banka adı sanıyor, az nüfuslarıyla terlemeden yücelmenin yolunu bulduklarını düşünüyorlar.

Çünkü bilimsel bir kongre için Atina’ya karayolundan giden arkadaşıma sınırda burnundan getirmişler. Shengen vizesini Almanya’dan aldığı için! AB üyeliğinin farkında olsalar ‘Yunanistan konsolosluğundan vize’ diye tutturmanın komikliğini idrak ederler. Daha da saçma sapan davranışları, pasaportunuzda KKTC damgası gördüklerinde başınıza geliyor. KKTC damgasını gören Yunanlı, Zeus çarpmışa dönüyor ve de sizi Yunan adasına turist olarak sokmuyor. Siz gemide hapis kalıyorsunuz, Türk acenteler ve yetkililer de her zamanki gibi seyirci. Bin dolar ödüyorsunuz; ama acente size garanti veremiyor adaya çıkarırlar mı, çıkarmazlar mı diye Rus ruleti oynamanızı öneriyor. Sakinleşmek için değil delirmek için tatil isteyenlere uygun bu öneriyi ikincisi izliyor: Yeni pasaport çıkartın, durumu idare edin. Bu Türklerin kendi aleyhlerine idare etme kafası, kadınların erkekleri idare ederek kol bükmesi bana hiç uymadığından itiraz ediyorum elbette. Türkler dünyaya çıktığında arkalarında bir devlet olmadığını “şıp” diye anlıyorlar. Avrupa’da, Doğu’da, Batı’da hiçbir konsolosluk, elçilik ya da bakanlık size yardım etmez. Onların işi bürokrasidir, insan değil. Bir ülkeye ait olamamanın ızdırabını yaşayan çok insan gördüm. İran’da basit bir trafik suçundan hapse düşmüş şoför, kimse ilgilenmediği için aylarca yatmıştı. Ben onun mektubunda, Almanya’da ya da Hollanda’da çaresizliği gördüm kaç kez. Politikacılar özel ilişkilerinin iyileşmesi için politika yapmazlar, ülkelerinin ve vatandaşlarının çıkarları için politika üretirler uygar denen dünyada. Uygarlık önce vatandaşına eziyet etmemek ve ettirmemekten geçiyor.

Ömür ve emek verdiğimiz ülkemiz, dünyada bizi rahat ettirmekle görevlidir. Yoksa Türk olduğumuzu unutmamak için devamlı eziyet çekmemiz mi gerekir? Vatandaş olmamız yeterli bir güç duygusu vermiyor mu?

Artık Yunan ve Ermenilerin unutmanın önemini kavramaları gerekiyor. Sürekli düşmanlık miti üreterek uygarlaşamazlar. “Anılar bitkilere benzer. Bazı bitkilerden hemen kurtulmak gerekir ki, diğerleri boy atsın, gelişsin, çiçek açsın.” der Marc Augé.

13.07.2004

 

ANADOLUNUN KAYISI ÇİÇEĞİ

Temmuz 11 2004Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Malatya , M.Ö. 7000 yıllarından itibaren mağara iskanı ile başlayan yaşamının zenginliğini kayısı çiçekleri olarak kucağınıza döküveren bir kent. Anadolu’ nun binbir rengini, sentezini Malatya’ da önünüze seren bir kültür hazinesi var.
Malatyalı okurlarım ve sevdiklerimle kentte buluşunca derin bir nefesle her şeyi yüreğime yerleştirdim.
Olağanüstü mutfak kültürü, harika çarşı pazarı, Selçuklu’ nun ilk dönem eserlerinden Ulu Camii’ nin görkemi, çarşı mahallesindeki Çarşı Camii kiliseden dönüştürülmüş kocaman bedeni ve elbette kayısı ya da mişmiş.
Evliya Çelebi sebze ve yemişleri öve öve bitiremez zaten. “Dağlarında keremgüv adında kudret helvası olur.Allahın emri ile gökten yağar. Meşe ve Pelit ağaçlarının yapraklarında bulunur Dağlarında pazı,kırlarında ıspanak,lahana ve sebzeleri boldur. 7 türlü ayvası, 20 türlü elması vardır. Dürbül üzümü ve kirazı meşhurdur.”
Çevre konusunda neleri kaybettiğimizi güzel anlatıyor değil mi? Ne güzel doğallıklar kaybolup gitmiş . Gitmekte.
Malatya mutfak kültürünü koruyan bir kent. Malatya Belediyesi “Geleneksel Yemekler Yarışması” düzenleyerek buna öncülük ediyor. Yerel yönetimlerin yerel kültürün korunması ve çevre korumada en önemli etken olduğunu düşünüyorum. Aynı şekilde yerel mimari çok önemli. Malatya evlerinden bir sokak kalsaydı keşke! Malatyalı olmayı çocuklarınıza öğretirken onların birbirinin aynı, kişiliksiz apartmanları mı göstereceksiniz diye düşünüyorum. Malatya Evlerinden bir sokakta, okulda ya da çayevinde oturan çocuk, gençlerin ruh hali elbette , dha farklı olacaktır.
Mutfak kültürü dedim ama hiç söz etmedim. Bana harika kiraz yaprağı dolması yediren hanımlara hayran kaldım.Dut yaprağı, marul sarması, pancar yaprağı, soğan dolması ve Ege’ nin kabak çiçeği dolması…
Ne kadar doğal , sağlıklı yemekler vardı. O değişik Malatya tarhanası çok hoşuma gitti. Pirpirim çorbası, döğme çorbası, keşli çorba… ister soğuk yap yazın iç, ister sıcak sıcak kışın.

Kent kültürüne sahip Malatya diğer kentler gibi erozyona uğramakta. Kültürümüze sahip çıkmak sadece eskiyi olduğu gibi korumak değildir. Binlerce yıldan bugüne bir sentez olarak ulaşan kültürümüz gibi , bundan sonranın sentezini de başarmak gerekiyor.
Malatyalılar kentinize sahip çıkmanın gerekiyor. Ona ruh veren sizin sahiplenmeniz. Burası politikacıların, İller Bankası2nın ya da filanın değil sadece içinde yaşayan insanlarındır. O nedenle Malatya’ nın tarihi, arkeolojisi, ermişleri, Bervanik baskıcılığı, çevresi sizin sorununuz. Malatya’nın maddi ve manevi her şeyine sahip çıkın. O size bırakılmış bir miras. Para etmiyor diye Bervanik baskıcılığına burun kıvıran gencin babası ona bu sevgiyi vermek zorunda.
Bol suların gürül gürül aktığı Malatya tarih boyu Anadolu ve Mezopotamya arasında köprü kenttir. Bugün de bu önemini tekrar ele geçirebilir. Bölgenin sosyal ve kültürel etkinlikler merkezi olarak bir cazibe merkezi oluşturur. Anadolu kültürünü İstanbul’a, İstanbul’ un sanat ve sosyal etkinlik birikimini Anadolu’ ya taşıyabilir. Malatyalılar eminim geleceği görmek istiyor. Gelecek gönül gözüne ve akla ihtiyaç duyar.
NEVVAL SEVİNDİ
 

The Power of Food Culture

Temmuz 9 2004Yorum Yok Kategori: EN

Food is one of the most identifying components of a culture. Food culture is not only related to nutrition but its relations with the show of force, religion, taboos, socials, love and aphrodisiac, health, hierarchical structures and fun have been going on for ages. Food means friendship and unforgettable memories. The famines that lasted for centuries meant special foods for the caste. Food and entertainment, mostly talked about during the North Atlantic Treaty Organization (NATO) summit, carry an anthropological worth. The show of force and its extension, are closely related to food culture. From the words of a German police officer teaching in Afghanistan, “I have been here for one-and-a-half years. I look forward to going back home, I miss Berlin,” adding, “I miss Turkish doner (gyro) the most.” His remarks imply identifying Berlin with Turkish doner. It also shows that the Turks in Germany stand out with their food culture. I asked an Albanian who sells garlic snacks and other kinds of foods, in the region where Turks are the majority, about his customers: “I had Turkish customers four-five years ago but now all my customers are Germans.” It is argued that we lost 6,000 dish varieties during our identity crisis. I worked on minority traditional foods at the beginning of the 1990s, and besides, I collected our immigrant foods and jotted them down. The elderly were passing away one by one, and no showed any desire to learn from them on how to prepare these dishes. I cook the foods of our family customs because continuity is fundamental. Unfortunately, this curiosity has just been revitalized. Everyone gave in to the junk food outside. The Southeastern foods have penetrated all the towns. In order to accept a game as creative, it is supposed to be in harmony with the place it comes from. Whereas red-hot chili pepper is added to fish sauce at random even in luxury restaurants! Such a thing does not occur in our towns thriving with sea culture. Crushed red-hot chili pepper is spread over everything! But it is obvious that we do not need ‘fast-foods,’ that is part of the American industry, because we have our own fast food varieties: Lahmacun, pide, meatballs are the most popular ones. I think it is unfair to introduce our foods only as lahmacun or doner in our rich cuisine. The marvelous menus proved this point at the [NATO] Summit. Not only the foods but also the glamor of the service and the synthesis ability really fascinated the guests. Turkey has to invest more to introduce our rich eating and drinking culture and support entrepreneurs on this subject. The foods of the Ottoman palace cuisine, the pot dishes , regional foods, the cuisines of the minorities and immigrants are fantastic, and have a colorful spectrum in our country. This symphony of taste shows the ability of our culture to synthesize. The entrepreneurs giving food orders on the Internet attempt to create new job models in Turkey. But this is not the only model to promote our cuisine abroad. The number of models, that serve women living in towns and have no time , will increase in the future. Do not take food lightly. Food is one of the best alternatives to attract people’s attention. Try the food from Malatya, or a Jewish meal, made by wrapping a mulberry or cherry leaf or meat with a green plum, and you will thank God that you are living. Evliya Celebi (the Muslim saint) wrote that he was offered 14 different sorts of pilaf, including pomegranate and thyme in a mansion in Bitlis. The female entrepreneurs who constructed the Hanimeli Restaurant, and the New Ottomans and Turkish Cuisine Foundation are striving to promote our foods and sherbets. It’s time we embrace our own food culture again, in a period where health issue is of great importance. The Turkish cuisine has delicious, light, colorful and very healthy menus. The greens of the Aegean region, the Anatolian kebabs and pastries and the different tastes of immigrant foods are the most valuable representatives of our culture. [French President Jacques] Chirac, [U.S. President George W.] Bush and [British Prime Minister Tony] Blair, with deep admiration, congratulated Vedat Basaran. So do we. We need to export our culture, setting the tables for peace, and maintaining the abundance created by the Prophet Abraham, [known with his generosity]. July 6, 2004 07.08.2004

ANLAMAYANLARIN YÜKÜNÜ TAŞIMAK

Temmuz 8 2004Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Sabahları ya da akşam üstleri kapıcıların elinde dört beş köpek birden turladıklarını görürsünüz. Bazen de bir kapıcı hanımı tasmayı tutmuş pahalı bir köpeği gezdiriyor, köpekle dolaşarak hem köpeği hem sahibini memnun ediyor. Bu mükemmel köpek-ve de hayvan oluyor- sevgisinin mucidi Türk zengini hiç canını sıkmaya gelemiyor.
Aslında kimse zora talip değil ülkede. Herkes hemen olsun ve en kolay yoldan olsun sloganını seviyor.  

Sayfa 1 / 212»