Şubat, 2004

Where does Turkey Want to Go?

Şubat 24 2004Yorum Yok Kategori: EN

All the world leaders, who see the capture of Saddam Hussein as an end of an era and the start of a new dawn in the Middle East, cheered the arrest of the deposed Iraqi president. The requirement being a leader: they immediately organized press conferences, even heads of state of countries that had opposed the war, spoke out [and offered congratulations to the U.S.]. And Iran also did not conceal its joy. Even though the Cyprus elections were overshadowed by Saddam’s capture, the headline of a series I had written, that was published in Zaman days ago, turned out to be a reality: “Cyprus Public Divided Into Two, Election Too Close to Call.” My exact prediction was based on thorough social, cultural and structural analyses, and the election results proved me right. As I said, a 50-50 result would raise the question, ‘what will happen in Cyprus?’ And just as I predicted, this question has dropped into the heart of the agenda. How will this tangled bobble be untangled in Cyprus, that will become European territory with Greek Cyprus joining the EU? To find solutions for the future expectations of the people, who are almost divided 50-50 by hope and fear, the politicians’ and Turkey’s attitude will be the determining factors, even for our EU accession date as well. I wouldn’t know how the Turkish government’s passive and hesitant attitude on every important situation, would be able to shape up our future. To be determined means to have a policy. On the other hand, if the government adopts an attitude of shying away from clear-cut policies and talks, it may pave the way for pessimistic predictions. How historic this time period we are living through is, and standing in focal point for change, should be a position that is realized by the rulers. Turkey should unite in thought with Islam and secularism. Without this key, it would not be possible to open the EU door. Talking to our delegation, the internal and foreign affairs officials we met in Germany, said they back Turkey’s political reforms. Germany seems to be deciding in favor of Turkey’s accession to the EU, as the officials we talked to, made explicit statements on this issue. In the meantime, they are trying to understand the subject of Islam and Muslims. They now see the Turkish-Islamic Union of the Institute of Religion (DITIB), and the Federation of Alevi Associations in Germany, as the addresses in this regard. Integration projects are being prepared and efforts are being made to implement them. Within this context, the officials who taught imams German, are in addition trying to make them gain social functionality. They are also expanding the project to include the education of imams in Germany as well. The ‘Dialogue With Imams Project’ was launched last year with the aim of uniting imams. While the Germans are taking steps on these subjects, our question to them on the headscarf issue, was seen as something far from the social and cultural realities. German Muslims Center Vice President Muhammed Hobohm stated: “As Muslims, all we are saying is that we have more important issues, other than the Mulim koshering and headscarf, to deal with. These matters harm our image. Islam deserves much more than this, because it is the Muslims living in Europe who create the Muslim image. We should talk about the essence of Islam, however, because of speculative and political issues, we have not arrived at that yet.” As he talked, I remembered a New York chitchat with Fethullah Gulen in 1997, in which he [Gulen] said: “Islam is not a costume religion. To dwell upon the shape means to limit the horizon of Islam, to be tedious. Impositions and insistence on the subject are intemperance and coercion, they are even the cause of hate. In the heart, love is important, to be endearing is important.” As a non-political and sincere Muslim, Hobohm also uttered these words with a great humility. Whereas in Turkey, divinity schools, professors, journalists and many other people still say: “Puritan-like Selefism and Vahhabism are good. The Turkish-Islam concept is not modern. Who is Mevlana, if we take him out, what will Islam lose? Turkey should decide sooner rather than later, because these issues are going to designate its route. 12.17.2003

THY: Bir çöküş efsanesi

Şubat 24 2004Yorum Yok Kategori: Zaman

Türkiye’de “Zihni Sinir” projeleri vardır, bunlar parlak fikirler olarak bize çok pahalıya patlar.

Yurtiçi biletlerde indirim yapmak, geçen sene 10,5 olan yolcu sayısını iki katına katlamak dehşetengiz bir fikir elbette. Bakalım bunun yan ürünleri neler:

1. Yolcuların ağıla tıkılan koyun muamelesi görmesinin sıradanlaşması

2. Kaba saba polislerle kavga, sinir harbi yaşamak

3. Hiçbir yer hostesi ya da sorumlunun yer üstünde bulunamaması

4. Müşteri olması gereken yolcudan haberi olmayan sorumluların kayıp olması yetmezmiş gibi hizmet de kayıp!

5. Beş altı saate varan rötarların havayolu işletmesinin gereği sanan yönetemeyenlerin sizden bir özür dilememeyi erkeklik saymaları.

 

Değişim içeriden gelir

Şubat 18 2004Yorum Yok Kategori: Zaman

Yaşamlarımızın bize nasıl bir düşünme tarzı ve de davranış modeli belirlediğini gözlemekle çok uzun zaman geçiririm.
Toplumun kendisi değişmez. Gerçek değişim, eski yapıları yaratmış olan temeldeki düşünce ve duygu kalıplarını değiştirmekle sağlanabilir. Yani değişmezlik zırhında rahat eden her şeyi zırhı parçalayarak ortaya dökme cesareti ve yeniden yapılandırma bilgisidir gereken. Bu cesaret ve bilginin sancılı devrimi dünyaya bakış açımızı değiştirir. Yani paradigma değişimidir söz konusu olan.  

CEM KARACA

Şubat 15 2004Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Yüz yaşında bir çocuk gibi

Cem Karaca’nın bu dünyadan göçtüğünü öğrenince kız kardeşim, “artık çocukluk değil, gençlik anılarımız yok oluyor” dedi. Gençliğimizin en devrimci, en isyankar devrinde onun başkaldırıya davet eden kalın sesini ne çok dinledik. Harçlıklarımızdan biriktirdiğimiz paralarla aldığım plakları çizilinceye kadar pikapta ne çok çaldık. İzmir Fuarı’na gelindiğinde yüzlerce insanla nasıl alkışladık hatırlıyorum.

Türkiye’nin baskıcı, vurdumduymaz ve kaypak zemininde ne çok patinaj yaptık.

Cem Karaca bundan nasibini aldı ve özlemle yandı yıllarca. Sadece gazete haberine bakarak insan yargılamanın bireysel ve de bürokratik kolaycılığı içindeki Türkiye’de aforoz edildi. Sadece bürokrasi ya da iktidar olsaydı ezip geçen, sağır olan belki unutulurdu her şey. Ancak acımasız olan zihinsel iktidar sahipleriydi. Onların dogmatik kafalarının alamayacağı kadar kendine varmış Cem Karaca aptalca suçlamalarla incitildi. Ne çok kırdılar, döktüler bizi. Hakaret ne kolay, cehalet ne yavan yemekleriydi onların. Kendilerinden başka kimseyi merak etmeyen malumatfuruşlar ordusu ezmek istediyse de kolay değildi bir ‘olmuş’u ezmek hamlar için.

“değişmeyen tek şey var/ değişmenin kendisi, sen seni bil, sen seni, sen seni, sen seni bilmez isen patlatırlar enseni” diyen Cem Karaca, global dünyayı taa 80’li yıllarda sezmişti. Ona dönek diyen zavallılara en güzel cevabı yapıştırmıştı; “ben döneksem döndüm diye memleketime / döndüm baba, döndüm işte OH BE!” kendi kültürüne dönmenin döneklik sayıldığı ve bunun iktidar olduğu entelektüel fanusu kırıp attı. Ol nedenle son nefesine kadar para kazanmak için savaştı. Olsun onun gözü yoktu malda, mülkte. Otomatik kafalılara lazımdı mal, mülk, kariyer ve de tutunacak benzergiller. İstanbul’u esir alınmış gören, Anadolu’dan gelenleri küçümseyenlere diyordu ki: “Ve bu Bizans eskileri utansınlar kimliksizliklerinden. Siz uğruna neler çektiklerimiz… Bana göre vallahi hoş geldiniz. Duvara astığın o çorapların sahibi geldi, altına serdiğin kilimlerin sahibi geldi.” Onlar ki, sahiplerle değil, sahip olduklarıyla meşgullerdi Cem Karaca’nın davudi sesini duymadılar. Duymazlıktan geldiler. Ne demekti, dinini sevmek, kültürünü övmek! Var mı daha âlâ suç bu ülkede, kim sevebilir sevemez bu ülkeyi yazmışlar kara kaplıya. Tek başına duran ve de omurgasından başka koltuğa oturmayan Cem Karaca hem Ermeni’ydi, hem Azeri, hem Anadolu’ydu, hem derviş, hem insandı hem de Müslüman. O özlediğimiz sentezi yaptı. Görevini yapanların huzuruyla uçtu gitti. Müziği müzikti, sözü söz çalınmasa da her gün oralarda buralarda, o gönüllere yazdı gitti. Ve Tevfik Fikret’in şiiriyle seslendi: “Yiyin efendiler yiyin / bu iştah veren sofra sizin” O biliyordu ki: “Toprağın altında filiz / filizin üstünde taş / zorla yüreğim zorla / Filizi bizden sorarlar.”

Nice filizlere şevk veren Cem Karaca, ruhun şâd olsun.

Aydınlarını yiyen memleketin de kör gözlerine rahmet.

 

Kıbrıs’ta son tango

Şubat 11 2004Yorum Yok Kategori: Zaman

Bu dansı geleceğin Kıbrıs’ı ve kararlı Türk hükümeti yaptı. Kararlı bir irade yılların düğümünü çözmek üzere. Diğer sorunalrımızda da ayni başarıyı diliyorum.
Anlaşma masasına giden taraf olarak Türk ekibindeki kutuplaşma ve elektrikli hava saçları diken diken edecek yapıdaydı.
Taraflara bölünmüş takım mantığındaki Türk ekibindeki Mümtaz Sosyal uçakta ayağa kalkıp “işte biz yine buradayız” derken canlı yayında Mehmet Ali Birand imza atmak istemeyen Denktaş’ın uçağa girer girmez gazetecilere soru sorma yasağı koymasını aktarıyor, neden gidildiğini de anlamadığını ekliyordu, 13Şubat’ta Birand “bu ekip çok uyumlu” diyerek başarıyı kutladı.

Geçmişin Kıbrıs’ı ile geleceğin Kıbrıs’ı, geçmişin Türkiye’si ile geleceğin Türkiye’si birlikte, aynı uçakta Amerika’ya uçuyor kısacası ve geleceğin dünyası kazandı.
 

AKP’nin gizli gündemi

Şubat 8 2004Yorum Yok Kategori: Zaman

AKP değişim sancılarıyla kıvranırken bazı kuşkucular “acaba takiyye mi yapıyor?” demeye devam ediyor, bazıları da “Türkiye modern bir ülkedir” diyen Başbakan’ın gözlerine bakarak “takiyyeci bunlar”da ısrarcı.

Eğer AKP’nin söylenmeyen, gizli bir gündemi varsa bu ne olmalıdır?

 

TÜRKLERDE FELSEFE VAR MI?

Şubat 8 2004Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Mürekkep yalamış bazı kalemlere göre “dıgıdık dıgıdık” uzak Asya’dan gelen Anadolu’dan nasiplenip imparatorluk kuran Türklerin felsefesi yoktur. Türkler felsefe bilmez ve de sözlü kültürün tüm olumsuzluğunu günümüze kadar getirmişlerdir.
Bin yıllık geçmişe baktığımızda Mevlana ‘nın ve sufi felsefenin dipdiri durduğunu, “Allah insanı medeni tabiatlı yaratmıştır” diyen Ahi Evran ‘ın “Letaif-i Hikmet”inin ahlak odaklı pazarlama ya da müşteri(tüketici)yi koruyan felsefesi, Yunus Emre’nin insan merkezli felsefi bakışı ve de Makalat-ı Hacı Bektaş Veli nasıl bir bütünün parçaları anlamak gerekir.
 

GUY SORMAN SÖYLEDİ

Şubat 7 2004Yorum Yok Kategori: Yeni Yüzyıl

1998′de ünlü yazarla yaptığım konuşma bugün yine çok ilginç. Çünkü AKP modernleşmeye çalışan İslami kökenli bir parti olarak kimlik arayışında. Taa, o zaman neler demiş Guy Sorman: Guy Sorman Fransız başbakanının danışmanı ve aile dostu.ENA’da okumuş,insanlığa hizmet amacı güden “Action İnternationale”(AICF) örgütünün kurucu üyesi.Türkiye’de daha önce yayınlanmış kitaplarına ilaveten Mart ayında yeni bir kitabı çıkıyor. Guy Sorman üçüncü dünya ülkelerini Batılı gözle değerlendirmeden kendi dinamiklerini anlamaya çalışan biri.Bu nedenle Huntington’ın tezini ona sordum.Tez;demokrasi ve insan hakları gibi değerlerin Batılı değerler olduğunu savunuyor.Bunları Batı kendine saklasın ve ihraç etmesin diyor.Böylece Batının üstünlüğü kendi elinde tutacağını ve kendi değerlerine de sahip çıkacağını belirtiyor. Huntington’ın kitabını önüne koyan Guy Sorman “bir Harward profesöründen böyle bir kitap çok şaşırtıcı diye söze başladı. “Bence Huntington’ın kitabı tamamen ideolojik.Amerikan ideolojisi bu. Amerikalı kendini Batı medeniyeti olarak görüyor,bir Fransız olarak bence Amerika Batı medeniyetinin taşrasıdır.Huntington öncelikle basit bir dünya yaratmak istedi,bu basit tasarımdaki ikinci aşama olarak ise medeniyeti yaratmak istedi.Bu noktada ekstrem İslam liderlerinin rüyalarının bile ötesine gidiyor.En ekstrem liderler bile yeniden yapılanmış bir İslam kültürünün hayalini kurarlarken Huntington elinizdekiyle yetinin diyor.

Akademik bir kitap değil bu.Bence çok tehlikeli bir kitap çünkü Batı okurunu İslam medeniyeti kavramından koparıyor.İslam tarihini,İslam’daki çeşitliliği,İslam ve kültür ilişkisini, devlet ve İslam ilişkilerini dikkate almak istemeyen bir süreç öneriyor.Okura İslam kültürünün tehditkarlığından,Batı ve müslüman kültür arasındaki savaş tehlikesinden bahsediyor.Müslümanlara karşı önyargıları destekleyen bir kitap.Clinton’ın politikası da bu. Fransızlar İslamiyet ve kültürel ayrımlar konusunu birbirine karıştırmaya ısrarlı.Örneğin Türkiye’den, Kuzey Afrika’dan göçen müslümanlara nasıl tavır aldıklarını biliyorsunuz. Her olayda işte müslümanlar böyle davranıyor diye külliyen bir yargı geliştirdiler.Oysa adam ülkesinde çiftçi ise çiftçi davranışlarını gösteriyor.Yani ülkesindeki tutumunu yansıtıyor. Batılılar bunu geri kalmışlık olarak değerlendirdiler.Sürekli Batı Doğu kültürünü ayırarak bir uzlaşmaya varmak mümkün değil.Bu kitap ideolojik bir yapıt.Akademik bir meşruiyet kazanmaya çalışıyor kitapla.Birlik konsepti geçersiz bence.Tek dünya,tek kültür,tek ideoloji önyargılara zemin sağlar .Sadece Müslüman,sadece Katolik olarak kalamayız artık.Aynı anda bir kaç şey olmalıyız. Nevval S:Türkiye’de yükselen İslami hareket konusunda fikriniz nedir? Guy S:Çok kitap okudum bu konuda.İslamlaşma sürecini anlamaya çalıştım,öyle karmaşık ki cevapları bulamadım.Çoğu İslam lideri muhafazakarlıkla Batılılaşmadan modernleşme sürecini birleştirmeye çalışıyor.Bu nereye kadar mümkün bilemiyorum. Modern dünyada eğer Türkiye modern bir ülke haline gelirse insanlar hem Batılılaşacak hem müslüman kalacak.İslamdaki birlik inancının modern Avrupa yaşam tarzıyla birleştirilmesi söz konusu.Bazı İslam liderleri ise bireyselliğe karşılar.Bireysellik olmadan nasıl yaratıcı olunabilir ki!! Size çok bariz bir örnek vereyim:Bugün dünyadaki hemen herkes bilgisayar yapabilir.Donanım her yerde üretilebilir.Yazılım ise sadece Batı dünyasında yapılabiliyor.Japonlar bile yapamıyor.Çünkü yazılım belirli bir düşüncenin sonucunda,bireyselliğin sonucunda ortaya çıkıyor.Eğer sosyal konularda çok muhafazakarsanız,herkes belirli bir yerde kapalıdır ve bunu başaramazsınız.O zaman Türkiye gibi teknolojiyi Batı’dan alan ülke durumuna gelirsiniz.Batılılaşmadan modernleşebilmek İslamik diskuru,bir çelişkidir bence.Ayrıca ilginç bir şey İslami liderler için Japonyanın çekiciliği..Neden?Japonlar modernleşmeyi Batılılaşmadan halletmişlerdir.İslam ve Japon kültürlerini karşılaştırmak imkansız.Birincisi din meselesi;Japonya’da ifşa edilmiş bir din yok.Sekiz bin tanrı var.İkincisi,Japonya o kadar yaratıcı değil.Bugüne kadar Batı ürünlerini yeniden üreterek bu noktaya geldiler.Bir ürün yaratmış değiller. Nevvval S:Her şey imitasyon yani.. Guy S:Evet.Japon kültürünün yarattığı hiç bir şey yok.Üçüncü olarak da,Japonya son derece bireyci bir toplum halini almakta.Bu;modernleşmenin bir sonucudur.Japonlar geleneksel değerlerini kaybediyor.Batılılaşma ve modernleşme birarada gidebilir.Kültürün ne anlama geldiği konusunda bir yanlış anlama var.Bir ülke modernleşerek kültürünü kaybetmez ki..Kültür de o doğrultuda değişebilir.Avrupa ile İslam arasında sınır yok,aksine iki kültürün ülkeleri birarada yaşıyor.Kültür alış verişi yapıyor.İslama karşı değiliz.İslam Avrupa için faydalı olabilir ve çeşitlilik sağlayabilir. Ben Fas ve Türkiye’nin Avrupa’da olmasını çok isterim. Eğer bunlar girmeyi başarırlarsa bu diğerleri için de olumlu olacaktır. Nevval S:Cezayir’deki son referandumla ilgili ne dersiniz? Guy S:Ben sonuçlara pek güvenmiyorum.Çünkü diktatör bir devlet var.Ama şiddetle İslam’ı eşitlemiş durumda olan insanların duygusu bu yönde olabilir elbette. Hukuk devleti ve insan hakları liberalizmin ta kendisidir.Oysa liderler demokrasi ve modernizmden ,yani güç kaybetmekten korkuyorlar. Mesele bu bence.

ABD’DE 30′LU YILLAR

Şubat 5 2004Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

“Kuşkusuz Bin Dokuz Yüz Otuzları, o berbat,sıkıntılı, muzaffer,kabaran Otuzları hatırlıyorum. Her bakımdan bu kadar çok şeyin olduğu bir on yıl daha tarihte yoktur. Şiddetli değişimler görüldü.Ülkemiz yeni bir kalıba girdi; hayatlarımız yeniden biçimlendi;devletimiz yeniden kuruldu ve yeni işlevler üstlenmek zorunda kaldı; görevler ve sorumluluklar hiç olmadığı kadardı ve asla yakamızı bırakmıyordu. En gözü dönmüş,histerik Roosvelt düşmanı bile, reformları, güvenceleri ve devletin bütün yurttaşlarından sorumlu olduğu kavrayışını ortadan kaldırmaya yeltenemezdi.
Geriye baktığımızda, bu onyıl sanki bir oyun gibi titizlikle ele alınmıştı. Giriş,gelişme ve sonucu,hatta bir önsözü bile vardı-1929 yılı gelecek on yılın trajik kaderini gösteriyordu.
1929’u çok iyi hatırlıyorum. Onu biz yarattık(şahsen ben değil ama çoğu insan yarattı). Borsada muhtemelen karşılığını ödeyemeyecekleri kağıttan büyük servetler kazanmış insanların sarhoşluğunu ve mutluluğunu hatırlıyorum. “Bugün on dakikada on bin yaptım. Bak bakalım,bu haftada seksen bin eder.”
Küçük kasabamızın banka müdürleri ve demiryolu işçileri az ya da çok simsar olup çıkmıştı.Öğle tatilinde tezgahtarlar ve stenograflar gözleri borsa tablosunda sandviçlerini atıştırırlarken bir yandan da yığılan servetlerinin hesabını yapıyorlardı. Gözlerinde, rulet masasının etrafındaki insanlarda görebileceğiniz bakış vardı.”*
Steinbeck, yaşadığı yılları böyle tarif ederken bizim 80’li yıllarda başlayan banker çılgınlığını ardından borsa kumarbazlığını hatırlamamak mümkün değil. Herkesin bankerlere koşarak evinin, altınlarının,yiyeceğinin ya da sattığı arabasının parasını yatırdığını hatırlıyorum. Ben para işlerinden hiç anlamam,bana bankere para yatır diyenlere şaşırıyordum. “Siz hiç Nasrettin Hoca’nın kazan hikayesini dinlemediniz mi ?” diyordum. Orda kazanın doğurduğuna inanıyorsan öldüğüne inanmak gerekir , çünkü üretimde kullanılmayan para neden bu kadar çoğalsın.” Kimse beni ciddiye almadı çevremde. Çok zengin olanlar, İstanbullular, esnaf ve de memurlar bu kumara bayıldılar. Sonunda kazan öldü!
İlginç olan bu ders olmadı hep daha fazla kazanmak uğruna bankalarda da ayni hezeyanlar yaşandı.
Çılgınca para harcayan 1929 insanlarını bir yıl sonra büyük sefalet ve felaket bekliyordu. Zemin çöktü sonunda. Yüzü koyun kapaklanan halkta panik başlamıştı.Piyasalar üştü, ardı ardına madenler ve çelik işletmeleri kapandı ve sonra kimse hiçbir şey, yiyecek bile alamaz hale geldi. Gazeteler , mahvolmuş insanların binaların tepelerinden atladığını yazıyordu. Sonra binlerce insan bankalara hücum etti paralarını çekmek için. Banka önünde kavga dövüşe engele olmak için polis barikatlar kurdu. Bankalar ödeyemez hale gelince, korkmuş ve öfkeli insanlar bankaların kapılarına hücum etti.
O zaman ki, başkan da halka elma satmasını önerince herkesin kafası daha çok bozuldu. O sırada başlayan Başkanlık kampanya sloganı “Refah tam köşeyi dönünce;her tencerede bir piliç” ekmek kuyruklarında bekleşen halkla dalga geçer gibiydi. İçki yasağını “asil bir deneyim “diye savunan Başkan ülke içinde gangsterlerden kurulu ayrı bir devlet aygıtı oluştuğunun farkında değildi sanki. Birbiriyle savaşan,cinayet işleyen, memurları satın alan, beylik kuran devletler yaratmıştı. Başarılı gangsterler de “rol model” oluyordu topluma ayrıca!
Roosvelt iktidara gelince büyük bir kalkınma hamlesi ve programı başlattı. İnsanlara “korkmaktan korkun” diyerek motive etmeye çalıştı.
Devletlerin ve toplumların tarihinde çok zor günler vardır. Hayat düz bir çizgi değildir. İnişli çıkışlı bu tarihte ülkesine inananlar halkıyla birlikte düze çıkabiliyorlar.
Türkiye çok zor yıllardan geçti ve ne yazık ki, on yılla yirmi yılla sınırlı kalmadı. Bugün geçmişi düşünerek geleceği kurma zamanı.
* Amerika ve Amerikalılar , John Steinbeck

 

DOĞU’NUN NEWYORK’U:MOSKOVA

Şubat 5 2004Yorum Yok Kategori: Zaman

Rusya’daki kültür ve dil birliğinin,Rus entelektüel,dinsel ve politik yaşamın (St.Petersburg’la beraber)merkezi olarak Moskova’nın çok büyük bir önemi vardır.Rusya’nın fiizksel alt yapısı( demiryolları,boru hatları,telekomünikasyon,medya,havalimanları )büyük ölçüde Moskova’da ve çevresinde yoğundur.Mesleki bağlarve geniş kişisel ilişki ağlarının toplanma noktası Moskova. Kararlar ve çözümler için Moskova’ya başvurmak,yerel Rus görevlilerin hatta yerel yöneticilerin bırakamadığı bir alışkanlık.Rusya’nın ticaret,hukuk,finans,dış ticaret vebilim alanındaki tüm yeteneklerini de Moskova üstlenmiştir.
Moskovalıların sevdiği yazar Aleksander Zinoviev’in dediği gibi: “Geçmiş olan daha gelecektir,gelecek olan ise buradadır.”
Moskova’ya ilk kez gittiğimde 1989 kışı inanılmaz soğuktu. Moskova eksi 30 dereceydi. Bu romanlardan tanıdığım Moskova’ya uygundu. Hele kızakla yaptığım gezinti ve çıngırakların sesi beni klasik Rus romanlarının atmosferine sokmaya yetmişti bile. Buzdan bir saraya benzeyen Moskova’da camdan yollarda yürümek bir marifetti.  

Sayfa 1 / 11