Bir kadın öyküsü
Osmanlı sarayında uğursuzluk getirdiğine inanılan siyah giymek yasaktı. Matemde bembeyaz giysilere bürünürdü insanlar. Türklerin yas tutma ya da cenazede siyah giyme alışkanlığı Batılı bir snopluk. Eskiden de, Anadoluda da herkes günlük kıyafetiyle gelir. Hatta kırmızı giyilirdi.
Çünkü Mevlananın da dediği gibi şeb-i arustur o gün. Yani düğün gecesi. Mezarlıklar da hayatın içinde ve evlerin yanı başındadır. Selma Sultan bu eski mezarlıklarda dolaşmayı sever. Sanat eseri mezar taşlarının fesli erkek olanları, şahane kavuklar biçimindekileri, bolluğun simgesi boynuz şeklindeki kadın mezar taşlarının yanında gül işlemeli minik taşlar arasında hayal kurar.
1900 başlarında toplumda yer edinmek için sıkı bir çalışma içinde olan Osmanlı kadınlarının öyküsünü, özgürlük mücadelesinin içselleşmesini padişah V. Muradın torunu Selma Sultanın kızı Kenize Muraddan dinlemek daha etkileyici. Sultan Abdülhamidin ölümüyle başlayan bu öyküde bir imparatorluğun çöküşü, Müslüman kadın dünyası, sultanların trajik yaşamları, sürgünler, acılar var. Beyrutun şaşaalı günleri, Hindistanın fokur fokur kaynadığı tarihi dönem açılıyor ufkunuzda. Trajik bir öykünün sergilediği tarihi dönemin içinde kadınların yaşamı çok çarpıcı. Fransız mürebbiyelerle, piyano çalarak büyüyen Osmanlı saray kadınlarının Hindistandaki yaşamda boğuluyorum diyen hikayesi. Saray kadınlarının hayran olduğu Halide Edip ve Latife Hanımın özgürce ülkeleri için savaşmalarının destanlaşması.
Selma Sultan küçük bir kız çocuğu olarak sürgüne giden saraylıların en küçüklerindendir. Babasının güle güle demek için bile gelmediği, öpmediği kırgın küçük kız olarak kalır hayat boyu. Hiç görmediği babasını deli gibi sevmektedir. Onun mektuplarını saklayan annesine çok kızar, sitem ederse de bu gerçeği değiştirmez. Babası Brezilyaya gider ve bir daha ondan haber alınmaz. Bu babasızlığın derin acısıyla sızlayan yüreğin kaderi kızına da babasızlık yaşatır. Kızı annesi Sultan Hanımı kaybettiğinde bebektir, babası olan Hind racasını ise ancak 23 yaşında görebilir. Sanki aile geleneğidir babasızlık.
Selma Sultan ilk aşk acısını Beyrutta yaşar. Hayatın dürüstlük ve sevgi üstüne değil, ihanet ve acı üstüne kurulduğunu düşünerek hayatını eğlenceye adamaya karar verir. Hatice Sultan kızının bu durumundan hiç memnun değildir. Sonunda ona uygun bir eş aramaları sonuçlanır. Bu yakışıklı, zengin ve modern İngilterede eğitim yapmış bir racadır. Badalpur racasına onay veren Selma Sultan annesini, sevdiklerini geride bırakarak tek başına Hindistana gider. Düğün gününe kadar hiçbir şekilde racayı göremez. Yapayalnız, küskün umutsuz Selma ilk kez eşinin yüzünü nikah kıyıldıktan sonra tutulan aynada yan yana görür. Neyse ki korktuğu başına gelmez. Gerçekten çok yakışıklı bir erkektir raca.
Yeşil gözlü bu erkek Eaton ve Cambridgete okumuştur, ancak Hindistanın geleneklerinden bir damla geriye adım atacak halde değildir. Kadınların hiçbir hakkı yoktur. Kadınlar sadece kalın duvarlar arkasında oturabilir, sokağı görmeleri imkansızdır. Bu aileye hakaret sayılmaktadır. Kadınlar burka giymektedirler. Her yanları kapalıdır. Doktor gerekir bir gün ve önüne çarşaf gererler. İki delik açılır. Birinden dilini çıkarıp gösterecektir, diğerinden kolunu uzatıp nabız saydırabilecektir. Osmanlı hanedanı için çok gerici olan bu tutum Sultanı çileden çıkarır. Koca karısını aldatmakla suçlasa bile burnunu kesme hakkına sahiptir. Kadın ölse de ceza almaz koca. Ya masumsa? diye sorar Selma Sultan, kuşku uyandırdığı ve böylece kocasının onurunu lekelediği için yine suçlu sayılır. Dullara ise hayat hakkı yoktur. Şerefli dul kocasının yanan cesedinin yanında canlı yanandır. Sutte denen bu gelenek kadının yakılmasını zorunlu kılar. Kurtulursa da ömrü parya olarak geçer. Kadınların eğitilmesini ahlaksızlığa davetiye gören anlayış yaygındır Müslüman Hintliler arasında. Uyuşuk geçen hayatların içinde tam bir Batılı gibi kalır Selma Sultan, hem de şefkat sahibi bir tür Batılı. Çünkü İngilizler için kendi dışlarındaki kimse insan bile sayılmaz. Selma Sultanın hayatı çok öğretici. Bir kadın, sultan bile olsa yapayalnızdır.
*Saraydan Sürgüne, Kenize Murad, Everest