İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 26. maddesi , eğitimin en temel insan hakkı olduğunu belirler. Toplumsal gelişmenin olmazsa olmaz bir parçasıdır eğitim. Toplumsal gelişme aracımız olan eğitim ekonomik yatırıma yapılan yatırımlardan daha fazla ekonomiyi destekleyen bir alandır. Ekonomiyle eğitim arasındaki ilişkiyi iyi bilen Başkan Clınton ABD’yı 21.yüzyıla taşıyacak en büyük gücün eğitim olduğunu, önümüzdeki 50 yıllık dönemde ABD’nın dünya liderliğini eğitime önem vererek sürdürebileceğini açıkladı.Büyük bir eğitim programı ortaya koydu.Eğitim programının esası, genelde tüm ülkede eğitim düzeyini aynı çizgiye getirip yükseltmek, özelde seçkinler için eğitim imkanları sağlamak.Biz de Türk eğitimini ve öğrencilerini dünya ile entegre etmeliyiz, kalitesini yükseltmeliyiz. Ayrıca, eğitime yatırımın ekonomik getirisi, gelişmekte olan ülkelerde,gelişmiş ülkelerdekinden daha fazladır. Özellikle, kadın eğitimine yapılan yatırım, erkek eğitimine yapılan yatırımdan daha fazla ekonomik yarar sağlamakta. Bilimsel sonuçlar olarak söylediklerim, günümüzde ekonomik-teknolojik gelişmenin iyi yetişmiş insan gücünden kaynaklandığını gösterir.Temel eğitimde en önemli donanım temel düşünce yetenekleridir, ezber değil.Düşünme, muhakeme, problem çözme yeteneklerinin desteklenerek birey olmasına yardım etmek ögrencinin. Tüm işgücünün yüzde 78’si ilkokul ya da daha az eğitime sahip. Gayri safi milli hasıla yüzdesi olarak eğitime Türkiye’den daha fazla yatırım yapan ülkeler: Cezayir, Mısır, Ürdün,Malezya ve Tunus. Türkiye’de Milli Eğitim istatistikleri,eğitimde en ciddi dar boğazın ilkokul bitimi ortaokul girişinde yaşandığını ortaya koymakta. İlkokul mezunu çocukların yarıdan fazlası ortaokula devam etmemekte.Bu okutulmayan çocukların büyük çoğunluğu kız çocuklarıdır. Ortaokul yaşındaki erkeklerin %62’si, kızların sadece %4’ü okuldadır. En büyük zenginliği insan kaynağı olan toplumumuz insanını ve onun yarısını oluşturan kadınlarını toplumsal kalkınmaya entegre edememekte. İngiltere,Galler ve İskoçya’da 1988, Kuzey İrlanda’da 1989 eğitim reformlarından sonra orta eğitimin ilk devresinde tüm ögrencilere genel eğitim verilmesine dönük ortak ulusal eğitim programları uygulanmakta. Bizde eğitimin kalite farklılığı bölgeler arası çok derinleşmekte.Özel okulların genel eğitimdeki payı, sadece %1.5 Bu pay yüksek öğretimde %1 altında. Oysa özel okullar Japonyada eğitim yükünün %81’ni, Kore’de %74’nü, Hindistan’da %60’nı ve ABD’da %26’sını çekmekte. Güney Doğu’da bir çok okul terör nedeniyle, öğretmensizlikten kapalı. 1990’daki sayıma göre nüfusun %20.8 okur-yazar değil. Öğretmenlik mesleği ise cazibesini yitiriyor, misyon sahibi öğretmenler azalıyor.
Konusu:Kadının Biçimlendirdiği Yeryüzü, Yeryüzünün Biçimlendirdiği Kadın olan sempozyum tarihöncesi, bugün ve yarını tartıştı. Binlerce yıllık insanlık tarihi boyunca kadın merkezli toplumların ne uzun süre yaşadığını gösterdi bize. Elinize bir mezure alırsanız bunun 80 santimini kadın odaklı kültür biçimlendirmiş, sadece son 20 santimlik bölüm erkek egemen anlayışın kültürü. Ama dünyanın savaşlar ve kirlenmeyle boğuştuğu iki üç yüz yıl. Vahşi kapitalizmin tüm dayatmalarıyla sürekli kazanan ve kaybeden tarafların varlığı. Oysa sümerolog Muazzez Çığ anlatıyor ki, M.Ö. 4500 yıllarındaki bir tablette kral kadın ve erkeklerin eşit ücret alacaklarını kanuna bağlıyor! Yani yeniden keşfedilecek bir şey yok yeryüzünde ama hatırlamak zorunda olduğumuz kadınsı değerler, duygusallık diye aşağılanan değerleri yeniden yaşama sokmak. Matriarkal sistem bir paradigma değişimi tarihte. Kadın odaklı kültürün bu kadar uzun sürmesinin ardında yatan gerçek doğal olması ve doğayla uyumu hiç yitirmemesi. Oysa son yüzyıllar doğal olmayanı dayatan bir erkek anlayışı. Ne bedenimiz ne ruhumuz için. Çünkü erkek akıl pozitivizmle katı, totaliter bir aklı koca bir manevi dünyanın yerine koymaya kalktı. Ruhu yadsıdı. Bunu kopyalayan zavallı bizim kültürümüz de elindeki hazineleri toprağa gömüp sonra nerede olduğunu unuttu,dilenmeye başladı. Bizim elimizdeki görkemli tasavvuf felsefesi, kültürümüz, edebiyatımız tüm yıldızlarıyla bir torbaya kondu. Dünyanın 18 ülkesinden ve ağırlıkla Amerikadan gelen konuşmacıların hepsi akademik kariyer yapan kadınlar. Ama bunu anlamanız çok zor. Çünkü bilgilerini bilgeliğe dönüştürme çabasında olan alçakgönüllü insanlar ve hepsi de sanatın bir parçasıyla uğraşıyorlar. Önyargıları yerine sezgilerini kullanarak sevgiyi paylaşıyorlar. Bu deneyimi Anadolu topraklarında yaşamak onlar için olduğu kadar bizim için de heyecanlı oldu. Sonuçta ana kültürünün ve tanrıçaların vatanı Anadolu ve 9000 yıllık en eski bu külte ait bir kente;Çatalhöyüke sahibiz. Sempozyumda bir diğer önemli deneyim arkeoloji, arkeomitoloji,antropoloji,teoloji,sanat tarihi gibi çok farklı disiplinlerin birarada çalışmasıydı. Sonuçta disiplinlerarası çalışmanın kaçınılmazlığına karar verildi. Çünkü bu akademisyenler akademi dışındaki yaşama ve üretilen bilgiye de çok önem veriyor. Onu da bünyelerindeki bilgiyle yoğuruyorlar. Kuru ve sıkıcı ,hiç bir öze sahip olmayan bilgi değil istedikleri. Üretimi gerçekten yaptıkları için dışa dönük ve sevecenler. Bizim akademisyenlere bir ünvan yetiyor, onlar evrensel bilgi ve insanla ilgileniyor. Elbette, Batı dünyası için diğer kültürleri kabul etmek çok yeni . Bunun Batıda kadın hareketinin yükselmesiyle birlikte ortaya çıkması da düşündürücü. Kadınlar farklı olana düşman gözüyle bakmıyor. Doğal olarak kadınlar sözcüğü tüm kadınları kapsamıyor. Bu ütopik olurdu. Sisteme dahil olanlar dışarı! Türkiyenin entellektüel üretime ihtiyacı var. Zihin gerçekten çalışsa beden hareket eder. Üstümüzdeki atalet ve yavaşlık gerçek zihni üretimin olmamasından. Tıpkı sevgisizliğin de bundan kaynaklanması gibi. Düşünen insan sever. NEVVAL SEVİNDİ
Dünyanın en güzel sedir ormanlarını koynunda büyüten Atlas dağları Akdenizle Atlas okyanusu arasında bir duvar gibi uzanır.Bu dağlarda bin yaşının üstünde çam ve ardıç ağaçları vardır.Şelaleler,nehirler,kaynak sularıyla dolu yüksek platolar ve göllerle zengin bir doğa dağların süsüdür.Atlas dağları Fasın bilinen en eski zamanlardan günümüze mitolojik bir yerleşim bölgesidir.Yüksek Atlaslar denilen bölge Fenikeliler ve eski Yunan döneminden beri bilinen bir efsanenin de kaynağıdır.Dünyayı omuzlarında taşıyan dev Atlasın dağların dağı olarak anılmasına neden olmuştur.Afrikanın kalbine kadar inen Atlas dağları bir çok halkın ve etnik grubun evidir.
Atlantik okyanusundan Agadir liman kentine oradan Büyük Sahraya uzanan panorama kayalık bir plato olarak Cezayire uzanır ve yüzlerce değişik manzara sunarak Afrikanın sıcağında kaybolur.
Lacivert bir gökyüzünde ışıldıyan parlak yıldızlara eşlik eden ziller ve davullar üstümüze Afrika tozu serpiyor.Kıvrak Arap atlarının üstünde beyaz giysileriyle Berberi erkekleri silahlarını aynı anda ateşlediler.Bu gösterinin başladığını anlatan girişten sonra atlarını dolu dizgin koşturdular.Barut kokusunun arasından çıkan yüzü kapalı Berberi nöbetçiler ellerindeki meşalelerle ortalığı aydınlattılar.Atlarının üstünde binicilik hünerlerini gösteren Berberiler arasından küçük bir çocuk sıyrıldı. Koşan attan yere inip binerek karnına yapışarak terleyen çocuk binici sonunda yere atladı ve atına yatmasını emretti.At yere serilerek emri dinlediğini bize anlattı.At ,silah ve Berberi erkeğinin içiçe yaşamına süzülen bir deve karanlıkta aheste aheste biri sır kübü gibi yürüdü.İpeklerle örtülü bu sırdan bir Arap kızı çıktı ve dansetmeye başladı.LoLoLooLo çeken bir grup def,zil ve davul sesleriyle ortalığa bir vaveyla saldı ki sormayın.Buhurdanlıktan yükselen bir rayiha ile dans çoştu.
Afrikanın gökyüzü bir Arap ezgisiyle yere indi sanki.İşte burası Marakeş.
Marakeş yüksek surların ardındaki eski kent tüm otantik havasıyla sürüyor. Paytonlarda cilbalarıyla arabacılar,kırmızı ponponlu kocaman kenarlı şapkalarıyla sucuların durmayan çıngırağı,maymun oynatıcıları,seyyar satıcılar ve yiyeceklerin kokusu medineyi size biraz anlatabilir.Marakeş ışığın ve rengin kenti sanki.Binbir renk ve koku Cema El Fna denilen ünlü meydanın tanımı olabilir.Hikaye anlatıcısını dinleyenler,pişen yemeklerin ve kebapların buharı,plastik tabak bardaklar,yılan oynatıcısı,kelle paça yiyenler,akrobatları seayredenler ve fotoğraf çekerseniz para istemekte ısrarcı olanlar bir zaman tünelinden çıkmış doğu fotografı gibi.Bu meydan sözlü kültürün bir labratuarı gibi.Meydan souk denilen kapalı çarşılara giriş görevi de görmekte.Yüzlerce insanın çalıştığı küçük küçük dükkanlardan oluşmuş gizemli ve kalabalık çarşı kocaman bir labirent sanki.Bir dükkan sahibi çekiştirerek bizi içeri sokuyor ve yüzlerce otun nimetini anlatırken afrodizyak özellikleri olanları anlatıyor hararetle.Hepsi düzgün Fransızca konuşuyorlar.Çoğu iki üç dil konuşuyor.
Baharat satan dükkanın önünde sandalyesini atmış olan adam sanki 19.yüzyıl İstanbulundan bir kartpostal.İleride başka bir satıcı bana sesleniyor ve nereli olduğumu soruyor.Türk yanıtını alınca şaşırdı ve askılı giysimi gösterip nasıl müslümansın dedi.Bizde Atatürk ve demokrasi var dedim.O da Atatürkü herkes biliyor o sizi Batılı yaptı dedi.Pazardaki bir dükkan sahibinin bana Fastan verdiği en önemli bilgiydi bu.Tüm müslümanlar ve üçüncü dünya ülkeleri Atatürkü önemli bir lider olarak kabullenmişler.
Marakeş karlı Atlas dağlarından beslenen şırıl şırıl suları ve hurma ağaçlarıyla çok sıcak olmayan hoş bir sıcaklık sunuyor.Berberi dilinden bir sözcük olan Marakeş Fransız terbiyesinde planlanmış düzgün bir kent,Parizyen kafeleriyle sevimli. Kent kültürü Fransız ve sömürge etkisi taşımakta.Bu etkiyi silen daracık sokaklar,nefis ahşap kapılar ve kerpiç küçük,düz damlı evler.Beyaza boyalı bu sokaklardan geçen kukuletalı kaftanlarıyla kadınlar,beyaz örtülerle kapanmış yaşlılar ve cilbalı erkekler fesleriyle Fas kültürünün tanıklığını yapıyorlar.Müslüman ve dindar olan halk genç bir nüfus barındırıyor.
Bir derginin kapağında Kral Hasan ellerini göğsünde kavuşturmuş ve sağ elinin işaret parmağı kendisini gösteriyor.Haberin başlığı:Demokrasi benim!
Geçen sekiz yılda Fas bile modernizm ve demokrasi konusunda epey yol aldı. Kral hasan’ın oğlu tahta geçti ve modern eğitim görmüş eşiyle birlikte yeni bir görüntü edindi Fas. hatta o kadar ki, Avrupa’da müslümanlar için yapılan projelerde Fas model alınsın diyenler var. Fas için bunu demek için tarih cahili olmak gerekir. osmanlı İmp.nun küçük bir parçası olan Fas yerine 700 yıllık tarihi ve 80 yıllık demokrasi deneyimiyle Türk modeli tek. Bunu görmezlikten gelmek isteyen Avrupa ve onunla çalışan Türk menşeli akademisyenler “Türk modeli” lafından rahatsız oluyorlar.
Fas’ı gidip görün ve siz de anlayın.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 26. maddesi , eğitimin en temel insan hakkı olduğunu belirler. Toplumsal gelişmenin olmazsa olmaz bir parçasıdır eğitim. Toplumsal gelişme aracımız olan eğitim ekonomik yatırıma yapılan yatırımlardan daha fazla ekonomiyi destekleyen bir alandır. Ekonomiyle eğitim arasındaki ilişkiyi iyi bilen Başkan Clınton ABD’yı 21.yüzyıla taşıyacak en büyük gücün eğitim olduğunu, önümüzdeki 50 yıllık dönemde ABD’nın dünya liderliğini eğitime önem vererek sürdürebileceğini açıkladı.Büyük bir eğitim programı ortaya koydu.Eğitim programının esası, genelde tüm ülkede eğitim düzeyini aynı çizgiye getirip yükseltmek, özelde seçkinler için eğitim imkanları sağlamak.Biz de Türk eğitimini ve öğrencilerini dünya ile entegre etmeliyiz, kalitesini yükseltmeliyiz. Ayrıca, eğitime yatırımın ekonomik getirisi, gelişmekte olan ülkelerde,gelişmiş ülkelerdekinden daha fazladır. Özellikle, kadın eğitimine yapılan yatırım, erkek eğitimine yapılan yatırımdan daha fazla ekonomik yarar sağlamakta. Bilimsel sonuçlar olarak söylediklerim, günümüzde ekonomik-teknolojik gelişmenin iyi yetişmiş insan gücünden kaynaklandığını gösterir.Temel eğitimde en önemli donanım temel düşünce yetenekleridir, ezber değil.Düşünme, muhakeme, problem çözme yeteneklerinin desteklenerek birey olmasına yardım etmek ögrencinin.
Tüm işgücünün yüzde 78’si ilkokul ya da daha az eğitime sahip. Gayri safi milli hasıla yüzdesi olarak eğitime Türkiye’den daha fazla yatırım yapan ülkeler: Cezayir, Mısır, Ürdün,Malezya ve Tunus.
Türkiye’de Milli Eğitim istatistikleri,eğitimde en ciddi dar boğazın ilkokul bitimi ortaokul girişinde yaşandığını ortaya koymakta. İlkokul mezunu çocukların yarıdan fazlası ortaokula devam etmemekte.Bu okutulmayan çocukların büyük çoğunluğu kız çocuklarıdır. Ortaokul yaşındaki erkeklerin %62’si, kızların sadece %4’ü okuldadır.
En büyük zenginliği insan kaynağı olan toplumumuz insanını ve onun yarısını oluşturan kadınlarını toplumsal kalkınmaya entegre edememekte. İngiltere,Galler ve İskoçya’da 1988, Kuzey İrlanda’da 1989 eğitim reformlarından sonra orta eğitimin ilk devresinde tüm ögrencilere genel eğitim verilmesine dönük ortak ulusal eğitim programları uygulanmakta. Bizde eğitimin kalite farklılığı bölgeler arası çok derinleşmekte.Özel okulların genel eğitimdeki payı, sadece %1.5 Bu pay yüksek öğretimde %1 altında. Oysa özel okullar Japonyada eğitim yükünün %81’ni, Kore’de %74’nü, Hindistan’da %60’nı ve ABD’da %26’sını çekmekte. Güney Doğu’da bir çok okul terör nedeniyle, öğretmensizlikten kapalı. 1990’daki sayıma göre nüfusun %20.8 okur-yazar değil. Öğretmenlik mesleği ise cazibesini yitiriyor, misyon sahibi öğretmenler azalıyor.
Konusu:Kadının Biçimlendirdiği Yeryüzü, Yeryüzünün Biçimlendirdiği Kadın olan sempozyum tarihöncesi, bugün ve yarını tartıştı. Binlerce yıllık insanlık tarihi boyunca kadın merkezli toplumların ne uzun süre yaşadığını gösterdi bize. Elinize bir mezure alırsanız bunun 80 santimini kadın odaklı kültür biçimlendirmiş, sadece son 20 santimlik bölüm erkek egemen anlayışın kültürü. Ama dünyanın savaşlar ve kirlenmeyle boğuştuğu iki üç yüz yıl. Vahşi kapitalizmin tüm dayatmalarıyla sürekli kazanan ve kaybeden tarafların varlığı. Oysa sümerolog Muazzez Çığ anlatıyor ki, M.Ö. 4500 yıllarındaki bir tablette kral kadın ve erkeklerin eşit ücret alacaklarını kanuna bağlıyor!
Yani yeniden keşfedilecek bir şey yok yeryüzünde ama hatırlamak zorunda olduğumuz kadınsı değerler, duygusallık diye aşağılanan değerleri yeniden yaşama sokmak. Matriarkal sistem bir paradigma değişimi tarihte. Kadın odaklı kültürün bu kadar uzun sürmesinin ardında yatan gerçek doğal olması ve doğayla uyumu hiç yitirmemesi.
Oysa son yüzyıllar doğal olmayanı dayatan bir erkek anlayışı. Ne bedenimiz ne ruhumuz için. Çünkü erkek akıl pozitivizmle katı, totaliter bir aklı koca bir manevi dünyanın yerine koymaya kalktı. Ruhu yadsıdı. Bunu kopyalayan zavallı bizim kültürümüz de elindeki hazineleri toprağa gömüp sonra nerede olduğunu unuttu,dilenmeye başladı. Bizim elimizdeki görkemli tasavvuf felsefesi, kültürümüz, edebiyatımız tüm yıldızlarıyla bir torbaya kondu.
Dünyanın 18 ülkesinden ve ağırlıkla Amerikadan gelen konuşmacıların hepsi akademik kariyer yapan kadınlar. Ama bunu anlamanız çok zor. Çünkü bilgilerini bilgeliğe dönüştürme çabasında olan alçakgönüllü insanlar ve hepsi de sanatın bir parçasıyla uğraşıyorlar. Önyargıları yerine sezgilerini kullanarak sevgiyi paylaşıyorlar. Bu deneyimi Anadolu topraklarında yaşamak onlar için olduğu kadar bizim için de heyecanlı oldu. Sonuçta ana kültürünün ve tanrıçaların vatanı Anadolu ve 9000 yıllık en eski bu külte ait bir kente;Çatalhöyüke sahibiz.
Sempozyumda bir diğer önemli deneyim arkeoloji, arkeomitoloji,antropoloji,teoloji,sanat tarihi gibi çok farklı disiplinlerin birarada çalışmasıydı. Sonuçta disiplinlerarası çalışmanın kaçınılmazlığına karar verildi. Çünkü bu akademisyenler akademi dışındaki yaşama ve üretilen bilgiye de çok önem veriyor. Onu da bünyelerindeki bilgiyle yoğuruyorlar. Kuru ve sıkıcı ,hiç bir öze sahip olmayan bilgi değil istedikleri. Üretimi gerçekten yaptıkları için dışa dönük ve sevecenler. Bizim akademisyenlere bir ünvan yetiyor, onlar evrensel bilgi ve insanla ilgileniyor. Elbette, Batı dünyası için diğer kültürleri kabul etmek çok yeni . Bunun Batıda kadın hareketinin yükselmesiyle birlikte ortaya çıkması da düşündürücü. Kadınlar farklı olana düşman gözüyle bakmıyor. Doğal olarak kadınlar sözcüğü tüm kadınları kapsamıyor. Bu ütopik olurdu. Sisteme dahil olanlar dışarı!
Türkiyenin entellektüel üretime ihtiyacı var. Zihin gerçekten çalışsa beden hareket eder. Üstümüzdeki atalet ve yavaşlık gerçek zihni üretimin olmamasından. Tıpkı sevgisizliğin de bundan kaynaklanması gibi. Düşünen insan sever.
NEVVAL SEVİNDİ
Yağmurun altında akan gözyaşları ayrılığın acısını hafifletmiyordu. Kırmızı biberlerden yediğinde dudaklarının kavrulduğunu hissettiği,dışa dönmüş gibi sızladığı acının ettiklerini yüreğinin içinde hissediyordu şimdi. Neden bu kadar acı çekiyordu?Ayrılan kendisi değil miydi?Evet, kendi istemişti ayrılığı. Ruhunun artık onun yanında olmadığına inandığı için onca yıllık alışkanlıkları, düzeni elinin tersiyle itmişti. Bunu isteyen taraf olarak herkes onun mutluluğuna tanıklık etmeyi bekler gibiydi. Onun kaya gibi görüntüsü acısız gittiğinin belgesiydi sanki. Oysa içi yağmurdan daha hızlı ağlıyordu. Alıştığı eşyalardan, tencerelerden, manzaradan ayrılmak zor geliyordu. Neden ayrılıyordu o zaman? Düşündü. Çünkü istemediği davranışlara,sözlere ve olaylara maruz kaldığında susmuştu. Bunu kabullenme ve sonra unutma sanan erkek gözü değişimi anlamamıştı. İçinde bir şeyler koptukça katılaşmış. Hiç ağlamadan buz gibi bakan bakışlarıyla sessiz bir heykele dönmüştü. Bu erkek için “huzur” sayılmıştı. Kavga olmayınca erkekler mutlu olunduğunu sanırlar. Kavga sağlıklıdır ,eğer sonucunda uzlaşma varsa, sonucunda kapalı kalmış bazı duygular dışa vuruluyor ve anlaşılıyorsa. Sessiz bir kadının ne kadar tehlikeli olduğunu erkekler anlamaz. “ Şimdi hiçbir şey yok ortada, neden kızdın” diye, “ayrılacak ne var ki” şaşkınlığını yaşarlar.
Siz olsanız bu öyküde nedenin ne olduğunu düşünürsünüz? Hangi neden (ler) ayrılık noktasına getirmiştir onu. Siz yazın , ben de yayınlayacağım mektupları. Bakalım kadın ve erkek ayrılığa nasıl bakıyor.