Türkiye’nin Irak’a asker göndermesi Eylül ayı içinde toplanması beklenen Meclis’e gelecek. Ve AKP yönetimi ikinci bir tezkere skandalı yaşamamak için muhtemelen işi sıkı tutacak ve tezkere bu kez geçecek. Zaten Genelkurmay da 10 bin askeri Kuzey Irak’a yollamak için sıkı bir hazırlık içinde. Irak’a asker gönderme konusunda Sezer’in BM şartı aramasına karşı Org. Yaşar Büyükanıt’ın ‘Başkasının kararını beklersek yanlış karar alırız’’ yorumunda bulunması ordunun başından beri Irak’ta güçlü bir askeri varlık bulundurma isteğinin bir yansıması.
Aslına bakarsanız zaten birinci tezkerenin reddi AKP’nin yönetim zaafını yansıtıyordu. Bu kez aynı hatayı tekrarlama şansları yok. Sonuçta Türkiye Irak’a asker gönderecek, ama tabii ki tartışma bitmeyecek.
Bu konuda asker göndermenin ötesinde Türkiye’nin izlemesi gereken politikaya ilişkin birkaç noktaya değinmek istiyorum:
1) Türkiye bölgede inisiyatif almalı: Şimdiye kadar Türkiyedeki hükümetler bölgede sorumluluk almaktan kaçan bir politika izledi. ABD’nin bölgeye müdahalesine de olumsuz bakıldı. Ancak görünen o ki, Irak bundan sonra uzun süre ABD’nin, Avrupa’nın, BM ve NATO’nun gündeminde olacak. Eski tarz kendi ulusal sınırları içinde keyfice davranan diktatörlükler dönemi ABD’nin son Afganistan ve Irak operasyonları ile bitmiş görünüyor. Türkiye burnunun dibindeki olaylara seyirci kalamaz. Ama görünen o ki, AKP ticaret yapmak dışında Irak’a ilişkin bir politika geliştirmiyor. Bu açık hızla giderilmeli. Çünkü CHP toptan rat politikası ile havlu attığına göre politika geliştirecek AKP’den başka parti görünmüyor ortada…
2) Global platformlara çıkmalı: Türkiyede yaygın olarak varlığını sürdüren sol,milliyetçi ve Siyasal İslamcı tepkisel akımların globalleşmeye karşı sürdürdüğü savaşa aldırmadan Türkiye globalleşmeye katkı yapacak politika ve projeler üretmeli. Çünkü başını kuma gömme tavrı, uygarlıkların kesişme noktasındaki bu ülkeye yalnızca zarar getirir. Hatta Türkiye AB’ye üye olmadan önce de bölgede ABD ve AB ile geliştirilecek projelerin mimarı olacak birikim ve deneyime sahiptir. Kompleks ve korkular aşılırsa Türkiye global dünyanın şekillenmesinde bölgede hak ettiği rolü alabilir.
3) İç kavgalar son bulmalı: Laik-İslamcı kavgası şeklinde yıllardır süren çekişme ortamı artık son bulmalı. Bunun karşılıklı gereksiz suçlamalar ve korkularla körüklendiği daha iyi anlaşılıyor. Ve bu kavga Türkiyenin bin yıllık süreçte oluşan hoşgörülü ve ılımlı, insancıl İslam kültürünü dünyaya daha iyi tanıtmasını engelliyor.Hem Hacıbektaşa gidip hem kavga körüklemek değil tabii bunun yolu…
4) İzole milliyetçilik zararlı: Türkiyedeki yaygın ABD karşıtliği, hatta bir araştırma şirketinin verilerine göre yüzde 40’a varan ABD düşmanlığı Türkiyede sağlıklı fikir ve politika üretimi önünde ciddi engel. Yeni çıkan termle ‘’Kızılelma’’ ittifakının gerici tadındaki kurtlu elmasını rahmetli Ziya Gökalp bile beğenmezdi…
Zaman büyük düşünme ve büyük politikalar üretme zamanı. Ünlü Alman felsefeci Haberman bile global bir projeye ihtiyaç olduğunu söyldei ve ekledi: “ABD bu projeye dahil olmalıdır. Eğer global yeniden kurulan bir düzenin içinde ABD olmazsa onu daha agresif yapmaktan başka bir işe yaramaz”.
AKP muhalefetin silindiği ve Türkiye’nin kaderine tek başına hükmetme şansını yakaladığı bir ortamda bakalım bu iktidarını nasıl kullanacak?..
Dünya savaşlarının ilk provası sayılan Kırım savaşı 1853 ve 1856 arasında yaşandı. Ruslarla Türklerin bu savaşına Fransa, İngiltere, İtalya da katıldı.
Bir milyon insanın öldüğü bu savaşta Osmanlı 40 bin askerini kaybetti.
Bu yıl Kırım savaşının 150. yılı. Bu nedenle yapılacak kutlamaları yürüten
Ukrayna Başbakan yardımcısı Profesör Vladimir Kazarın Türkiye’ye geldi. Bir yıldan fazla bir süredir çalıştıkları bu projeyi anlattı . Çok heyecan duyduğu belli. Aynı anda yaşadığı şaşkınlığı da aktardı. Kırım’da ve Sivastopol’da 250 tane toplam Kırım savaşı anısına çeşitli ülkelerin diktiği anıt varmış. Sadece Türklerin bir anıtı yok!
Neden Galiçya ve Yemen kavgası bu memleketin medyasında oluyor anlamak zor değil!
İngiltere’de olan Kırım anıtını bile bize göstererek neden Türkiye’nin bu savaşa ilgisiz davrandığını anlamaya çalışıyordu. Ekim ayında başlayacak kutlamalar 2005 Eylül’üne kadar sürecek uzun bir maraton. Bu konuda diğer ülkelerin üniversiteleriyle temas kurmuşlar ve oradaki bilim adamlarının bu konudaki görüşlerini öğrendik ve bir yığın kitap yayınlandı diyor. Maalesef Türk bilim adamlarının görüşünü bir türlü alamadık diye dert yandı. Ukrayna’nın kuzeyi olan Galiçya bölgesi eski Besarabya eyaleti ve bu eyalet içinde bir çok Osmanlı eseri olduğunu, hepsini restore ettirmeye çalıştıklarını söyledi. Bizim olmayan topraklarda eserlerde yapmışız ne akla hizmetse! Bunları ayağa kaldırmak da ona saygı duyan Ukraynalılara, Kırımlılara kalmış. Yenikale, Cuma camii,Türk hamamları restore edilmiş. Zincirli medrese de Bahçesaray’da açılmış.
Galiçya’da bugün varolan 5000 kişilik şehitliğimizi söyledi. Belki haberimiz yoktur diye adamcağız endişe etti. Kırm’daki Hansaray’ın minik bir Topkapı sarayı örneği olduğunu, İsmail adında bir kasaba, Canköy adında bir kent olduğunu dinledim hüzünle.
Bahçesaray’ın adını komünistlik döneminde değiştirmek isteyen iktidara karşı duran bir profesörün savunmasını Puşkin’le yaptığını dinlerken aydın sözcüğünün anlamını derinden kavrıyorsunuz. Bahçesaray’ın adını Puşkingrad yapmak isteyen aklıevvel iktidara
Puşkin’in ünlü “Bahçesaray Çeşmesi” şiirini hatırlatan aydın şimdi ben bu cümleyi nasıl kurarım demiş;” Puşkin’in ünlü Puşkingrad Çeşmesi şiiri var.” İktidar inat etmek yerine geri çekilmiş ve bizim Bahçesaray Puşkin sayesinde kurtulmuş.
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfını ziyaret ederek yakınlaşma konusunda gösterdikleri çabayı öven prof. Kazarın “Aramızdaki sınırları kaldırabilmek ve sizinle yakınlaşabilmek için kızıma Türkçe öğrettim” dedi. Gerçekten güzel kızı Nina tercümelerimizi yaptı harika bir şekilde.
Kırım Savaşı etkinliklerinin sloganı çok güzel: “Kültürler çatışmasından kültürlerin barışına”.
Bizde burun kıvrılan kostümlü canlandırmalar bu çalışmalarda önemli yer tutuyor. Büyük bir festival yapılacak ve bütün ülkeler o dönem askeri giysileriyle , silahlarıyla gelip canlandırmalar yapacak,savaşacak. Yine laf bize döndü ve henüz bizden asker giysileri bulunamamış durumda.
Kırım Savaşı tarihin ilk savaş fotoğrafçısını da yaşamış. Bir İngiliz fotoğrafçı her gün çekim yaparak çok ilginç belgeler bırakmış. Kraliçe Victoria dönemi olan bu yıllarda gazetelerde yaralı ve ölü asker fotoğrafı yayınlanması yasaklanmış. Çünkü hükümet kendi bildiğini söylerken fotoğraflar yalanlayarak şeffaflık yaratmış.
Gençlere Kırım Savaşı nedeniyle tarih bilinci vermek isteyen Kırım turlar hazırlamış.
Osmanlı İzleri adı altında tur ve güzergahlar pazarlıyorlar ayrıca. Bir kısmını İstanbul’dan başlatarak Osmanlı’nın aslını görün ,sonra Kırım’da, Galiçya’daki kalanları görürsünüz demek istiyorlarmış. Bu adamların aklı bir garip çalışıyor valla!Bizim unutmak istediklerimizi hatırlatma gayretindeler. En çok Osmanlı izlerine meraklı olan İngilizlermiş.
İngiltere’de Kırım Savaşı sonrası aylarca süren bizim orada ne işimiz vardı?Neden savaştık? Kavgası yaşanmış basında. Bu kavga sırasında ünlü iyilik meleği bildiğimiz Florance Nightingale de onbeş bin askerin ölümünden sorumlu tutulmuş. Yanlış tedavi yaptı diye hakkında soruşturma açılmış. Kısacası Kırım Savaşı İngiltere’de herkesi birbirine düşürmüş. 150 yıl sonra değil,hemen o gün olmuş bunlar!
Profesör Kazarın “biz doğu kültürüne teşekkür ediyoruz, çünkü Puşkin’in bu güzel şiiri yazmasına neden olmuştur” dediğinde bizde kırılıp dökülen güzelim Osmanlı çeşmeleri geçti gözümün önünden bir bir.
Yemen’de kalan Osmanlı memurların 1920’lerde İstanbul hükümeti olmasına rağmen bütün resmi taleplerini ve müracaatlarını Ankara hükümetine yaptığı da aklıma düşüyor!
NEVVAL SEVİNDİ
Roman Polanski duygular imparatorluğunu yönetebilen bir sinema yönetmeni. Duyguların gerçek setinde ve objektif hayat aynasında çektiği filmler unutulmaz güzellikte. Bugün 70 yaşında olan Polanski’nin son filmi “piyanist” son yıllarda gördüğüm en güzel filmlerden. Film duygusunu size verebilen gerçek bir baş yapıt. Polanski çocuk zihninin derinliklerinde capcanlı duran İkinci Dünya Savaşı anılarını birebir sahneye aktarmış. Çocukluğunun gür anı pınarını taptaze bize sunması bir yönetmen için ne büyük mutluluk diye düşündüm. Ne büyük ayrıcalık. Polanski babasının onu dikenli tellerin dışına itmesiyle hayatta kalabilen,annesinin gaz odasında öldüğünü gören 7 yaşında ve tekbaşına bir çocuk olarak kalmış ortalıkta. Bu duyguları filmin her sahnesinde alttan akan bir nehir gibi hissediyor insan. Her sahnede yaşananlar elle tutulacak kadar gerçek. Filmin konusu gerçek hayat hikayesinden alınma ve piyanist Szpilman ile Polanski tanışıp konuşmuş.Ama film çekimleri başlamadan hayata veda etmiş Szpilman. Parlak konser piyanistinin bombalanan radyoevinde yarım kalan parçası Chopin Nocturn’ ününü tamamlamasının öyküsü tüm film. O eseri tamamalama mücadelesi de diyebiliriz.
Hiç kimsenin ak ya da kara olmadığı bir film. Bütün yahudiler iyi,bütün Almanlar kötü çizilmemiş. Hayatın içinde olduğu gibi her yerde her tip insan var. Ben yahudiyim ve bütün yahudiler iyidir gibi basit bir mantık yürütse zaten bu film olmazdı. her şeyiyle dopdolu ve gerçek “piyanist”.
Hayatta olduğu gibi her şey bir iniş çıkış halinde. Bir gün her şeye hükmeden sağlıklı,yakışıklı ve güçlü Alman komutan bir süre sonra Rus esir kampında kendi esirinin haline düşmüş!Hayatın insana oynadığı binbir oyunu o kadar ustalıkla sergiliyor ki film kendinizi anılarınızla sarmaş dolaş buluyorsunuz. Olaganüstü etkileyici mekanlar, özellikle Gotik Varşova’nın yanmış yıkılmış hali içinde yapayalnız piyanist inanılmaz etkileyici.
savaş elbette kötü. Ama kötü olanın esas insan varlığı olduğunu anlatıyor Polanski. çünkü Alman askerleri bir yerde nöbet tutarken insanlara eziyet etmek, dalga geçmek verilmiş bir emir değil. bir görgü ve içten gelen kötülük duygusu halinde. Yahudi gettosundaki Alman aaskerlerin yaşlı,sakat ve zavallı insanlara yol ortasında dans ettirmesi bana savaşın esas olarak bireysel olduğunu düşündürdü. Komplekslerini,vahşiliklerini, güdülerini bütün zincirlerinden boşaltıp başı boş bırakan insanın dramı var bu filmde.
Ona yiyecek getirmeyip karaborsacılıkla para toplayan,ölmek üzere olan Szpilman’ın kolundaki saati bile alan portre hayatta yok mu? Her gün karşılaştığımız paraseverlerden değil mi?Onun Polonyalı olması neyi değiştirir?
Savaş bütün kartları açmanızı sağlayan bir ortam. Orada gizlilik yok. İnsanların içi dışına çıkıyor ve deşifre oluyorlar. Bütün vahşi ve ilkel duruşları,kötülükleri ağızlarından burunlarından fışkırıyor. Çünkü en büyük savaş insanın kendisiyle olan savaştır. Bu savaşın mağlupları zaten hayatı çekilmez kılıyor.
En etkileyici sahnesi benim için çok iyi piyanist olan Szpilman’ın saklandığı evlerden birinde geçiyor. Evde piyano var ve Szpilman nefes bile almadan sessiz saklanmalı bu evde. Piyanoya yaklaşıyor. Elliyor ve kapağını açıyor.Üstünden örtüyü çekince tuşlar beyaz dişler gibi istek uyandırıcı bir renkle gülümsüyor sanki. Tabureyi çekiyor ve ayarlıyor. Oturuyor. Büyük bir hazla çalmaya başlıyor. Elbette hayali olarak. tuşların birz üstünde gidip geliyor elleri ve müzik kulağında çınlıyor sadece. Çok hüzünlü bir sahneydi. Hayatım boyunca hep yetenekli oldum. Bu sahnedeki gibi piyanoya çok yaklaşsam bile gestapolar çalmama izin vermedi. ben hep piyanoyu hayali çalmak zorunda kaldım. Bu acıyı o kadar derinden hissettim ki ömrünce ,filmde bu sahne beni çok derinden yaraladı. Gerçek hayatta da ne çok gestapo var!
Görsel bir şölen olan “Piyanist” bazen bir resim,bazen inanılmaz güzel bir fotograf tadıyla size ulaşıyor. Gereksiz bir tek sahne yok. Siz de bir dakika bile sıkılmıyorsunuz bu uzun filmde.
Varşova’nın tarihi yüzünü,sosyal dokusunu seyretmek de çok hoş doğrusu.
“sevimli oyuncular bunca kederli ama bunca uysal oyuncular
oyuncuları sürekli dramın
ölümü düşünmediniz
yaşamanın ve ölmenin korku ve cesareti
bunca zor ve bunca kolay ölüm.”*
der ünlü şair Paul Eluard. Filmde ölümün ne kadar kolay ve ayni zamanda ne kadar zor olduğunu anlıyorsunuz. Alman subayın emriyle nihayet piyano tuşlarına dokunan Szpilman olağanüstü çalışıyla eseri bitirince bulduğu tek konserveyi koltuğunun altına alıp korkuyla adama bakar. Kendini kaybedip konserveyi unutmaz yani. O asıldır. Yani hayatta kalmak. Her şeye rağmen hayatta kalmak. Yaşamak mucizesini iç dünyanın derinliği ile birleştiremeyen zavallılardan olmamak yeteri kadar büyük bir mutluluk diye düşünüyorum. Var olmanın ayrıcalığı kendi derinliğinde yüzebilmektir. Başındaki gestapolara rağmen.
*Ozan ve Gölgesi Paul Eluard
NEVVAL SEVİNDİ
Ben hafife alınan işleri severim. İlk “aşk” yazan köşe yazarı olduğum zaman ağır politik yazılarla kendini önemli bulan kadın ve erkekler tarafından “ti” ye alınmıştım. Şimdi “aşk” onları “ti” ye almakta her Pazar günü.
Bazı söyleşileri okursunuz önemli bilim dallarından onaylanmışlar övünerek hiç “roman moman” okumadıklarını uzmanlık alanlarına ilişkin okuma yaptıklarını belirtirler. Anneniz babanız da ders çalış roman okuyup da ne olacak diye bir tane kafanıza yapıştırır.
Şiir de bu kalemlerden biridir. Bu memlekette herkes şairdir. Ancak şiir bir yeni yetmelik hastalığıdır. Bir genç kız annesi kızının şiirlerini yakalayınca hemen kızını sorguya çekmiş:” Kızım aşık mı oldun?Bu yaşta daha neler?”
Şiiri gören ana baba hatırlama eylemini kendi geçmişinden yapar, bu geçmişte aşk acısı çekmekle şiir özdeşleştiği için hemen bunun pratik sonuçlarından kaygı duymaya başlar.
Şiir hayatın ruhudur. Ben bu acımasız ve sahte dünyadan hep şiire sığınırım. Gözyaşlarımı incecik parmaklarıyla şiir siler. Yıkılmış umudlarıma şefkatli dokunuşlarla umut verir. İnsan ruhunun bedeninden güçlü olduğunu bana her raslayışında bir kez daha fısıldar. Bazı anlarda gümbürtülü davullarla gelir ve kalk ayağa kadın der. Kim yatabilir ki artık!
Etrafta şiiri kendiyle sınırlayan çok.Bu nedenden sanırım kendini yineleyen bir şiir, tatsız bir dil sarmıyor kokulu sarmaşık gülleri gibi ruhumu. Mavi, turkuaz bir derinliğin sarhoşluğuna gidemiyorum yenilerle. Şiirde vurgun yemedikten sonra kıymeti yok hayatın. Hayatın,kültürel birikimin,dünya görüşünün bir ürünü olan samimi bir cevap değil şiir sanki. Digital bir oyunun parçaları gibi şiir yazıyorlar.Şiirin değerleri nedir konuşulmuyor bile. Antolojilerde isimler zaten hiç değişmiyor.
Ruhu ve hayatı önyargılara tutsak insanlar şair olamaz. Şiir sonsuz bir özgürlük çölüdür amansızca bağırdığın ve kendini salıverdiğin.
Çocuk seslerimizin acımasız yaşamla alay etmesidir şiir tek başına. canlı ve çoşkuyla. Ruhuna eş arayan bir insanın çığlığıdır aslında.
Hakan Savlı ‘ nın şiirini bulunca ol nedenle, sevindim. 2002 Aralık’ da yayınlanan bu şiir bana bir yaşgünü armağanı oldu:
“Dünyanın öbür ucunda bir yerde
mavi bir kervan laternalar içinde samanyoluna gider
bir saman parçası savrulur, bir tarlakuşu uçar
dolaşırım tahta bacaklı bir atla:ben,
senin sokağını ararım…..
penguenler bile bilir seni sevdiğimi…
hayat bir gül yarasıdır
her şeyde seni görürüm
ve dünyanın öbür ucunda bir yerde
aşk vardır…kısacık da olsa….”*
*Şairin “Dünyanın Öbür Ucunda Bir Yerde” şiirinden
NEVVAL SEVİNDİ
Bana gelen bütün mektuplara cevap veririm tek satırla bile olsa. Sizi duyuyorum ve hissediyorum demek isterim. Bu saygıdır insana. Sevgidir. Fakat mektupları yayınlamam. Geçen hafta ki yazım çok ilgi gördü. Gelen iki mektup bir çok insana tercüman olabilir diye yayınlıyorum. İlk mektup bir seçim yapmaktan korkan bir genç kıza ait. Hepimiz hayatımızın en önemli kararını verirken korkarız. Kırılmaktan,üzülmekten ürkeriz.Ancak hayatı deneyerek öğrenebiliriz:
“Merhaba Nevval Hanım,daha yazınızın başlığını okur okumaz dikkatimi çekti.Sırf sizin yazınızdan dolayı pazar gününü iple çekiyorum.
Aşk,sevgi,kadın üzerine yazdığınız önceki yazıları da bildiğim için bütün bu konularda size katılıyorum.Şu günlerde bir seçim yapmanın arefesinde olmam hasebiyle bu haftaki başlık bir başka çekti dikkatimi.
23 yaşında bir genç kızım.Size göre henüz çok ham bulunuyorum ve bu hamlığımı çok ağır yanmalarla ödemekten çok korkuyorum.Hani diyorsunuz ya yapılan seçim ya cennete ya cehenneme diye…Bu hayati seçimde iki dünya da önemli değil mi?Hem bu dünyanın cennete dönmesi hem de öbür tarafta cennette mutlu olabilmek…İkisi de yapılan seçime bağlı…Seçim de seçim işte…İnsanı öylesine zorluyor ki hafakanlar, gece uykusuzlukları,mide krampları….ve daha neler…elinde olmadan insanın fizyolojisi bile değişiyor.
İçinde engin bir sevme hasleti olan ve bunu yönelttiği insana canını verebilecek kadar fedakar olabilme potansiyeline sahip potansiyel bir saf aşığım bence.Biliyorum asla bu sevgiye karşılık bulamıyacağımı, ancak azıcığı kadar da olsa karşılık görebilsem diyorum garibanca…Ama gelin görün ki bu kadarcığını bile verebilecek kimseyi(erkeği) tanımıyorum çevremde.
Şuan seçim yapma durumunda olduğum biri var.Tam olarak tanımamakla birlikte tanısam bile evlendikten sonra değişmeyeceğinden emin değilim.Hiçbirşeyi tam olarak bilemiyorum ama çok korkuyorum;üzülmekten, kırılmaktan,aldatılmaktan,ikinci plana itilmekten…Erkek işte eğer kadın fıtratından haberi yoksa bütün bunlar muhtemeldir.Peki hangi erkekte daha az muhtemel bunlar???
Verilen karar ya iki cihanı cennete çevirecek ya da iki cihanı cehenneme…Gözünü kapatıp herşeye evet ya da gözünü kapatıp herşeye hayır…İkisi de ağır geliyor.Evetin büyük sorumlulukları var. Hyır da içimi acıtıyor.Klasik kadın pskolojisi işte. ama napayım.Bu kadar duygusal olmama ne gerek vardı?İnsan her zaman mantıklı olamıyor ki.Seviyorum sevdiğimi zannediyorum ama akıbetinden korkuyorum.Büyük bir riske atılacağımı biliyorum.Bile bile boş oynamak istemiyorum….
İŞte böyle Nevval Hanım yarın çok önemli bir sınavım olmasına rağmen yazınızı sabah okuyunca bunları hissettim ve sizinle paylaşmak istedim.Muhtemelen vaktinizi almışımdır fakat nolur bir iki cümle de olsa bana cevap verirseniz çok mutlu olurum.Başarılarınızın devamı dileğiyle.MUHABBETLE.
İkinci mektup aşık bir erkekten. Aşkı yorumlaması ve yaşaması tüm ruhuyla gerçekleşmiş bir Anadolu erkeği. Benim olmayanı kara topraklara gönderirim, vururm ,kırarım diyen arabesk tavrın hiç de Anadolu kültürü olmadığını bu erkek okurum çok iyi anlatıyor. O yoz aşk sanılan şiddetin dışında bir aşk seçimi…
”Bugün Turqoise’da ki yazınızı okudum.Maalesef serdettiğiniz düşüncelerinize üzülerek katılamayacağımı bildirmek zoundayım.Ciddi bir sosyo-psikolojik araştırma yapmadan aşk üzerine bir şeyler söyleyerek bir genelleme yapmışsınız.Doğrusu bunu yadırgadım-hoş bunu başka yazarlar da yapıyor ya zaten-size yakışmıyor.Bir müddetten beri yazılarınızı izliyorum.Çok hoş ve şiir tadında şeyler söylüyorsunuz.Acizane bana göre aşkın öznesi de,nesnesi de çok önemlidir.Materyalist,egoist,kapitalist ve pragmatist bir dünya da bırakın aşkı saf aşkı bile bulmak imkansız.Kızlar ve erkekler için söyledikleriniz bir anlamda doğru ama eksik.
Şimdi size kendi nefsimden somut bir örnek vereceğim.Cennetin tatlı esintilerini gözlerinde,kirpiklerinde ve göğüs kafesinde taşıyan bir hanıma(hayatımın en tatlı anısına) birkaç yıl önce aşık olmuştum.Tam bir yıl boyunca kalbim onun için çarptı.Düşününsenize bir kere:Bembeyaz,ak mı ak bir retina üzerinde kocaman(ama estetik) açık kahverengi renkte iri irisler ve tam onların üzerinde uzun mu uzun mızrak gibi kirpikler.Ama onlar takma değil.Uzaktan loş ışıkta baktığınızda bu irisler siyah bir renge bürünüyordu.Heyecanlandığı zaman gözleri daha da çok büyürdü Kiraz’ımın.Onu görmediğim veya sesini duymadığım zaman benzim soluyor,boğazım kuruyor,nefesim kesiliyor ve kanım donuyordu.Sebepsiz yere küçük çocuklar gibi hüngür hüngür ağlıyordum.Heralde Kuran-ı Kerim’de bahsedilen o ölümsüz güzellikteki hanımlardan biri olsa gerek diye çok düşünmüşümdür.Dünyaya kazara gelmiş “Şu insanlar aşkı,merhameti,şefkati ve duygudaşlığı bilmiyorlar; şunları kendime bir aşık edeyim de görsünler bakalım”
demişti.Onu gördüğümde kalbim bir tabancanın namlusundan çıkan bir mermi hızıyla ona koşuyordu.Göğüs kafesinize hiç dokunmadan kalbinizi söküp alırdı ve siz hiçbir şey yapamazdınız.Bu anların hiç geçmemesini ve sonsuza kadar sürmesini isterdim.Allah’a yalvarırdım “Yüreğime cesaret ver ya Rabbi ona aşkımı söyleyebileyim” diyerek.Acizane ben de yüz hattı olarak onun ayarında idim.Biraz minyon tipli ve şişmancaydı.O gözlerle,kirpikleri gördükten sonra şimanlığını nasıl farkedebilirdim ki…Aslında ben şiir sevmezdim fakat ona olan aşkım beni şiirlere yöneltti.Ve tabii o’ndan sonra kadınların gözleri,kirpikleri ve kaşları konusunda uzman oldum.Bir defa bile bu konuda yanılmam.Bu üçü tam yerinde ve istediğim gibiyse gerisi vız gelir.
Tam bir yıl boyunca kalpler birbiri için çarptı.Şu dünyada insanı insan kılan aşktan daha güzel ne vardır ki…Dudağından çıkacak tek bir kelime için canımı feda etmeye hazırdım onun için…lakin ne var ki o benim yüreğimi kasabın çengeline astı.Nerden bilebilirdik ki-Cenap Şehabeddin’in de söylediği gibi-iki mükemmelin bir araya gelemeyeceğini.Şu anda başka birisiyle evli olduğu için onun soyismini size açıklayamam.Çünkü onu asla rahatsız edemem;benim aşkım dolap aşkı değil.O benim olmadı ama ben yine de mutluyum.Herkes ona Kiraz diyordu.Ama ben ona “Sen aşksın sevgilim” diyordum şu köhnemiş dünyada…Böyle bir sultan için kalbim çarptı ve onun sayesinde aşk denen o tılsımlı duyguyu yaşadım.Ve Mevlana’nın şu sözü aklıma geldi:”Bu kadar güzel kadınlar yaratan Allah’ın kendisi ne kadar güzeldir! Ey Oğul!Bir düşün!”Bana göre aşkı dünyada Halil Cibran’dan daha güzel kimse tarif edemez.o der ki:”Her erkeğin bir Selma’sı vardır”.İşte benim de böyle bir Kiraz’ım vardı.Onun için bir
sırrı saklıyormuşum gibi İngilizce Arapça ve Türkçe şiirler yazdım.Bu anıyı lirik bir öykü tatında bir gün yayınlayacağım inşallah.Ben bahtiyarım…Dilerim yüce Rabbim’den Kiraz’ımın kalbinde hiç bir zaman hüzün bulutları esmesin ve o daima mutlu olsun.
Benim sevgilimin kalbi benim için çarpmadıktan sonra dünyanın en güzel kadını olmuş neye yarar?!!.Hayatında kaç tane erkekle çiftleştiğini bilmeyen ama hala saf aşkı arayan yaşlı bir fahişenin hüznünü hep hatırlarım.Demek ki hala ölmemiş ve ilahi özü yine de saf kalmış bu zavallı yüreğin.Aşksız olmuyor,olmuyor.
Bazan düşünüyorum da…gözlerim kör olsaydı da keşke onu hiç görmeseydim…Biliyorum o beni çoktan unuttu bile fakat ben onu asla unutmayacağım…Visalimizin ahirette olacağı umuduyla dopdoluyum.Kalbimin derinliklerinde o daima var olacak sonsuza kadar.
Acizane bana göre aşkın tarifini duyguları çok çok yoğun olan,hissetmesini bilen,basirete sahipve yüreği derinlikli bir kadın yapabilir.Bunca yaşanmışlığa rağmen ben bile yapamıyorum.Nazan Bekiroğlu bunu “Yusuf ile Züleyha” da denedi ama başaramadı sadece yaklaştı.On dokuzuncu asırda da Emily Bronte denemişti.
İşte böyle!Nevval Hanım!
Size bunları ne için anlattığımı da bilmiyorum ya zaten.
Sonsuza kadar saf aşk ile…
Saygılarımla
Anadoludan bir erkek kalbi.
NEVVAL SEVİNDİ
Pazar günü Ahmet İnsel’in başlığını okuyunca şaşırdım: “AKP karşısında Türkiye solu”nun ne yapması, nasıl mücadele etmesi üzerine yazının muhatabı kim acaba diye düşündüm. Tüketicisi olmayan bir üretim galiba.
Sol Türkiye’de tarihi kavganın bile tarafı değildir. Osmanlı’dan beri mesele sağ-sol değildir.Batı tipi modernizasyonla buna reaksiyondan oluşan bir kavga sürmektedir. İkinci kavga odağı ise; merkezi otorite ile yerel otoritenin çatışmasıdır. Bu iki açıdan bakınca Mustafa Kemal paşanın solla en ufak bir ilgisi yoktu. Tanzimattan Cumhuriyet’e kadar temel kavga Batı nizamının oturtulması. Reform yanlıları ile buna karşılar arasında. Sol yok. Burjuva yok. Burjuvanın devirdiği krallar yok. Devletin tepeden inme modernleşmeci tavrına karşı “şeriat isterük” diyen Kabakçı Mustafa var.Tarihi belgelerde bunu söyler.
Sevginin göstergeleri nelerdir diye düşünsek hepimiz kendi yaşantımızdaki örnekleri deşmeye çalışırız.Geçen gün henüz 23 yaşında bir kız bana aşırı kıskanç sevgilisini anlatırken bunu sevgi göstergesi olarak algılıyordu. Birden sinirli sinirli solumaya başlar.ben en yumuşak sesimle ne olduğunu sorarım ve bir şey söylemeden beni yalvartır. Sonra kızgın bir şekilde sağda oturan adamın gözüne baktığımı ve arabaya binerken başımı ondan yana döndürdüğümü söyler. Ben ona deli gibi aşık olduğumdan bir adam falan hatırlamam kidiye anlatırken bu paranoyanın arkası da olduğunu anladım. Sürekli kızın her söylediğinden şüphe ediyor, durmadan kontrolu sıkılaştırıyor ve her gittiği yeri söylese de kıza güvenmiyormuş. Kız kendinden 18 yaş büyük bu adamın ona çok aşık olduğuna emin. Kavga etmeden , huzurlu bir gün geçiremeseler de ondan ayrılamıyor. Babasını hiç tanımamış bu kızın baba özlemini kullanan, aşk sandığı sığınma duygusunu keyfice harcayan bu adama aşık denebilir mi?
Kontrol etmek aşkın bir parçası gibi sunularak aşka hakaret ediliyor bence. Aşkın kontrolla , başkasının üstünde hakimiyet kurmakla en ufak bir ilgisi yok. Bir çok erkeğin benim istediğimi yaparsan beni sevdiğini kanıtlarsın diye karşı cinsi baskı altında tuttuğunu biliyorum. Peki, sen beni seviyorsan beni olduğum gibi kabul etmelisin desem! Buna yanaşan yok.
İnsanlarda tek sıcak kanun/ Üzümden şarap yapmaları/ Kömürden ateş yapmaları/ Öpücüklerden insan yapmaları / İnsanlardaki tek zorlu kanun/Savaşlara yoksulluğa karşı/ Kendilerini ayakta tutmaları/Ölüme karşı yaşamalarıdır/ İnsanlarda tek güzel kanun/Suyu ışık yapmaları/ Düşü gerçek yapmaları/Düşmanı kardeş yapmalarıdır/Hep varolan kanunlardır bunlar/Bir çocukcağızın ta yüreğinde başlar/Yayılır genişler uzar gider/Ta akla kadar Paul Eluard Adalet ı tanımlarken günlük yaşamımızda önümüzde açılan yolları da tariflemekte.Öpücüklerden insan yaratan aşkın yaşamın güçlüğü içinde bir çiçek gibi açmasını bize şiir diliyle ulaştırmakta. Amerikaya benzetilmeye çalışılan yaşamımızın bedensel ve ruhsal yıkıcılık üstüne oturtulması yaşamı değerlerinden savuran ilişkiler ağının toplumu sarmasına neden olmakta.Paranoya yaşayan insanların en basit bir sohbeti bile başaramamaları,ilişki kurmakta zorlanmaları içtenlik kavramından bireyin uzaklaşmasıyla doruğa tırmanmakta.
Tek boyutlu ve doyumsuz yaşam çeşitli paranoyalarla yaşayan insan ruhunun can suyunu keserek kurumasına neden olmakta.Böyle bir sosyopsikolojik ortamdan kadın erkek ilşkilerini soyutlamamız imkansız elbette.Toplumun iki yanağını oluşturan kadın ve erkek cinsini irdelerken bir yanağı sürekli tokatlamak haksızlıktır. Genelde bunun kolaycılığına kaçarak sığınmak insanın yüreğini ferahlatmakla birlikte erkeklerin ya da kadınların düşman kamplar olmadığının altını çizmekte yarar var.Kadın ve erkeğin ortak yaşama alanı bir savaş meydanı değil birlikte yaşamın ahenginin kurgulanacağı sahadır. Çünkü mutluluk esastır.Kadın ve erkek birlikteliklerini güç deneme sahasına çevirecek yerde yaşam partnerini,gerçek eşini bulma yarışına dönüştürebilir.Bu zihinsel yarışta olduğu gibi adalet içeren bir büyüyü sağlayabilir.Paranoya ise hem bireyi hem toplumu yalnızlaştıran ve kısırlaştıran bir cadı kazanıdır.Her şeyden korkmak kendimizde olmayan içtenliğin yansımasıdır çünkü.Kuzey Amerikada her türlü insan ilişkisini belirleyen acımasızlık ya da sadizm, kusursuz bir ahlak inancının yarattığı taşlaşmadan kurtulma çabasından başka bir şey değildir.*Kusursuz olmak yerine kusurlarımızla varolan kendimizin kusurlarıyla varolan ötekiyle birlikte öpücüklerden insan yapan aşkın içtenliğine kendilerini bırakmaları daha adil bir yaşam olmaz mı? Adaleti arayan toplumda aşk ne arayabilir, dersiniz? *Octavia Paz Yalnızlık Dolambacı, Cem Yay. NEVVAL SEVİNDİ
Türklerde çok güzel bir atasözü vardır:”Gülme komşuna gelir başına”.
Almanların eskiden Türklerin zayıflığı,başarısızlıkları ile alay ettikleri ne varsa bugün kendi başlarına geldi. Avrupa’da Almanya’ya “hasta adam” deniyor. Sağlık,sigorta sistemi ve işssizlik sigorta yapıları çöktü. Almanya’yı terk eden sermaye durmadan artıyor. Kayıtdışı ekonomi patlamış durumda. Almanya’da herkes kayıtlıdır ve onlar bu kayıt-düzen ekonomisinin ilahı sayarlardı kendilerini. Şimdi sıradan insanlar da kayıtdışına kaçıyor.
350.4 milyar Euro kayıtdışı ekonomi, milli gelirin %16.5 ‘u ediyor. 1995′den günümüze tırmanarak büyüyen kayıtdışının önü alınamıyor.
Bugünlerde çıkan bir müzik kaseti yok satıyor Almanya’da. Adı;Gerd Show ve şarkının adı; tax song (vergi şarkısı) Schröder şarkıda şöyle diyor :
“Hepinizin nasılsa bir yerlerde sakladığınız paralarınız vardır, onları nerede nerede olurlarsa bulacağım.” Bir günde yarım milyon satan kaset Schröder’le dalgasını geçiyor. Schröder ‘le dalga geçen sadece gençler değil, Die Welt gibi ciddi gazeteler bile “Schröder aptaldır” diye yazıyor. Hiç bir Alman başbakanı 2.Dünya Savaşı sonrası bu denli tepki dalgası yaratmadı ülkede. Daha iki ay önce Schröder ‘in seçim başarısını kutlayanlar bugün “elim kırılsaydı da ona vermeseydim” diyor. Biz bu tepkileri ve davranışları çok yakından tanıyan bir milletiz elbette. Kaç kez bu pişmanlığı hayatımızda dile getirdik kimbilir!
Sıkı durun,esas kıyametin koptuğu tartışmayı söyleyeyim; Varlık vergisi geliyor.
Yanlış duymadınız, şimdi koskoca Almanya “varlık vergisi” ni 1 Ocak 2003 ‘de yürürlüğe sokmaya hazırlanıyor. Bu nedenle sosyal demokratların oyu %28 azaldı.
Almanlar yalancı değildir, hiç bizim politikacılar gibi yalan söylemezler diyenler de yaya kaldı! Çünkü Scröder seçimlerde vergileri arttırmayacağına dair söz verdi. Hükümeti kurar kurmaz 23 milyar Euro’luk vatandaşlara, şirketlere ek vergi getirdi. Almanlar bu duruma deli oluyor!
%1 lik Varlık Vergisi yalnız yaşayanlardan ve ailelerden farklı dilimlerde vergi alacak. O nedenle TV dizilerinde ,kliplerde Schröder herkesin cebinden para çalarken gösteriliyor.
1.3 milyar Euro primleri arttırdı ve şimdi dünyanın en pahalı işçileri de Alman artık. Yeni iş sahaları açılmasını engelleyen iş yasalarını değiştirmek yerine sendikalarla işbirliğine giderek yasaları sabitleştirdi. Hani Avrupalılar her şeyin doğrunu bilir,akılla davranırdı. Aynen bizim gibi davranmış;irrasyonel. Ekonomistlere göre bu yeni yasalar girişimcilerin önünde kocaman bir engel. İşsizlik artmaya devam edecek . Bütün bunlar da ressesyonu arttırıyor ve işin güzeli Münih’te ünlü bir şirket yöneticisi şöyle diyor: “Sorunlar da biliniyor, çözümler de ama hükümet etkin değil” ,Biz bunlardan çok gördük. Ekonomik açık büyüyor, sosyal huzursuzluk artıyor. En ciddi gazete ve dergilerde nevrotik yazılar çıkıyor. Liberal Stern dergisi bile gençleri Schröder’e karşı isyana çağırdı. Akademisyenler, talk show’larda ağızlarına geleni,küfür kıyamet söylüyor . Berlin Üniversitesi’nden bir profesör ülkenin ekonomik tıkanmaya önerisi ise Türkiye’de hapse girme nedeni:” Barikatlar kurulsun, vergi boykotu için sokak gösterileri yapılsın.” Müthiş bir servet düşmanlığı gözleniyor, ikinci dünya savaşı öncesi izler taşıyan bu düşmanlığı Maliye Bakanı Oskar Lafontaine dile getirdi: ” Bugün devlet düşmanları pırlanta takanlardır”. 70′li yılların solcuları var ve değişime direniyor diye dövünmeyelim, onlar da demode solcu çok anlaşılan. Bütün bunlar olurken Hıristiyan Demokratlardan “tık” yok. Bizim muhalefete benzemişler zahir. Artık Almanlar hiç kimsenin hiç bir problemi çözebileceğine inanmıyormuş. Araştıma sonuçları böyle. Bizim kadar kötümserler.
Alman gazeteciler daha önce kapitalist şeytanlar diye manşet atarlardı Thatcher ve Reagan hakkında, şimdi onlar gibi liderlere ihtiyaç olduğu lafı ortalıkta geziyor. Gerçi Almanların tarihinde can yakıcı kararlar alma yerine sonuna kadar gidip dibe vurma vardır. Weimar örneğinde olduğu gibi,sonrası dünya savaşı! İnsanlar bu sosyal gen nedeniyle inşallah kriz iyice artar,herkes kötüye gider ve hep birlikte dibe vururuz diye dua ediyorlar. Biz burada yolumuzu ayırırız onlardan, biz de duaya gerek kalmaz. Bir kitap fırlatırsın dibe vurursun.
Firmalar iflas ediyor, işsizlik artıyor. İleri teknolojiye dönük küçük şirketlerin yaşama şansı azalıyor,bu Amerikan şirketlerinin dünyada gücünü arttırması demek tabii. Kendini Amerika ile rekabette sanan Almanya için durum üzücü. Zaten Microsoft Almanya’da olsaydı yaşayamazdı diyorlar. Şu anda artan sadece kayıtdışı ekonomi ve işsizlik.
Alman medyası sürekli Türkiye’nin AB’ye alınmaması için yayın yaptı,yapıyor. Eğer Türkleri alırsak cebimizden en az 20 milyar Euro çıkacak diyerek kamuoyunu yanlış bilgilendirirerek düşmanlık oklarını Türklere çevrilmesine neden oluyor. Cebimizden çok para çıkacak diye korkutulan Alman halkının cebinden 1 Ocak itibariyle zaten çok para çalınacak. Bunun nedeni de Türkler değil, Almanya’nın yetenekli siyasetçileri ve bürokratları!
Biz de Almanya’dan kaçan sermayeye kucak açalım,yasalar çıkaralım ve ileri teknolojiye dönük şirketlere kolaylıklar sağlayalım. Böylece Almanların yapamadığını yapalım ve onları sorunlu ekonomileriyle AB’ne hediye olarak bırakalım. 2004′de belki AB bile kalmaz görünene bakılırsa, biz işimize bakalım.
NEVVAL SEVİNDİ
*Newsweek kaynak olarak kullanıldı.
İnsanlarda tek sıcak kanun/ Üzümden şarap yapmaları/ Kömürden
ateş yapmaları/ Öpücüklerden insan yapmaları / İnsanlardaki tek zorlu kanun/Savaşlara yoksulluğa karşı/ Kendilerini ayakta tutmaları/Ölüme karşı yaşamalarıdır/ İnsanlarda tek güzel kanun/Suyu ışık yapmaları/
Düşü gerçek yapmaları/Düşmanı kardeş yapmalarıdır/Hep varolan kanunlardır bunlar/Bir çocukcağızın ta yüreğinde başlar/Yayılır genişler uzar gider/Ta akla kadar Paul Eluard Adalet ı tanımlarken günlük yaşamımızda önümüzde açılan yolları da tariflemekte.Öpücüklerden insan yaratan aşkın yaşamın güçlüğü içinde bir çiçek gibi açmasını bize şiir diliyle ulaştırmakta.
Amerikaya benzetilmeye çalışılan yaşamımızın bedensel ve ruhsal yıkıcılık üstüne oturtulması yaşamı değerlerinden savuran ilişkiler ağının toplumu sarmasına neden olmakta.Paranoya yaşayan insanların en basit bir sohbeti bile başaramamaları,ilişki kurmakta zorlanmaları içtenlik kavramından bireyin uzaklaşmasıyla doruğa tırmanmakta.