Nisan 20, 2003

GÜNEYDOĞUDA EN VERİMLİ TOPRAK: KADIN

Nisan 20 2003Yorum Yok Kategori: Kadın

Güneydoğu’da erkekler kadının toplumsal ve politik yaşama katılmasının önemini anlamışlar ama başkalarının önyargısını kırmak konusunda isteksizler. Buranın kültürel atmosferi herkesi öğüten bir değirmen. Buna bir de hiyerarşik feodal ilişkiler eklenince hayat çok zorlaşıyor.Herkes töre aleyhinde ama töreye uyuyor. Kadınlar artık televizyondan başka dünyaları ve onların kadınlarını izleyebiliyor. Onlar gibi yaşamadığının farkında. Ev içi yaşamı kabullenen kadın sokakta tek başına var olamıyor. Burada değişimi kız-erkek ilişkisi bazında sağlayacak olan yer üniversiteler . Sosyal alanlar onlarla birlikte açılmış. Normalleşmiş. Şanlıurfa Sanayici ve İşadamları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Abdülgani Hartavi: “Kadının toplumsal hayata girmediği yerde herşey yarımdır. Kadın eve aittir düşüncesi var hala bizde “diyor. Bu Urfa’da kadın erkek herkesin hemfikir olduğu bir olgu. Fakat kimsenin eylem planında bunu değiştirmeye cesareti yok.Ya da çok yavaş değişiyor kadın meselesi diyebiliriz. Toplumsal baskı o denli yoğun ki “elalem ne der” korkusu nedeniyle kimse fikrini zikredemiyor. Kimse kadın konusunda gelenek dışı davranmayı göze alamıyor. Urfa’daki en büyük sorun kadın da kilitleniyor bence. Bizi hep köylü gibi gösteriyor gazeteler diye Urfalı kadınlar bana yakındılar ama fotoğraf çektirmeye ve konuşmaya razı olmadılar. Eşlerinden izinsiz fotoğraf çektirmek büyük suç. Kadın evin içinde egemenlik alanı kurmuş ve bunun dışında varolamıyor. 1970’li yıllara kadar Urfa bir kent yaşamına sahipmiş, hatta kadın garsonlar çalışırdı diyorlar.Gazinosu, açık kapalı sinemaları, tiyatro ve yüzme sporlarıyla canlı olan kent yaşamı tüm Türkiye’de olduğu gibi burada da köylülüğe teslim olmuş.Ardından terör her şeyi susturup soldurmuş. Siverek de konuştuğum aileler de nasıl modern yaşadıklarını 1970’li yıllara kadar anlattılar. Aşiret reisinin kızları bile mini eteklerle fotoğraf çektirmiş,50 yıl öncesine ait siyah beyaz bir fotoğrafa bakıyorum; üç erkek üçünün de başında kasket var.Oturan erkek elinde bir şık baston taşıyor,diğer ikisi bastonlarını onun başı üstünde çapraz tutmuş ve omuzuna yaslanmışlar. Kuşakları,mintanları ve şalvarlarının üstüne giydikleri kruvaze ceket bir dönemi değil değişime duyulan özlemin sür git ifadesini taşıyor sanki. Kentleri nasıl yitirdiğimizin karşılığı sadece göç değil elbette. Kendi kültürel zenginliğini, köklerini ve özgünlüğünü yitiren insanlar bağnazlığa esir düşmüşler. Din otoritesi yükselmiş bu boşlukta. Siverek tarzı kapalı, kale evler ve içlerinde geniş avlularıyla taş binalar.Dışarıdan sadece yüksek duvarların görüldüğü bu bazalt taşından yapılma evlerin iç mekanları ferah ve aydınlık.Bibi’nin evi eski bir Ermeni evi yüksek tavanlı, yüksek pencereli bir ev. Geniş avluda taht ve sedirler var, acı biberin kokusu avluyu sarmış,.Kıpkırmızı biberler yerlere sere serpe uzanmış . Bazı pencerelerin içi taş ve çimentoyla doldurulmuş, neden diyorum: 1979’da PKK olaylarnıdan sonra oldu diyor, o günlerde elde tüfek nasıl yaşadığını anlatıyor. Siverek silah demek, burada kadın erkek herkes silahla yatıp kalkıyor. Tüm bölgede olduğu gibi eskiden ceylan avı yaygınmış. Kürsüye oturup etrafı dinleyince insan uzak geçmişin ruhuyla doluyor birden.Bazalt taşların siyah, süngerimsi dokusundan sızıyor geçmiş.Eski yiyecek ambarlarına sığınak diyorlar. Herkesin tam otomatik çamaşır makinesi ambarı süslüyor. Bilecik köprüsü yapılmadan önce limon, portakal bilmediklerini anlatıyor Haco. Buğday yıkatmadan,bulgur kaynatmaktan ve bulguru çekmekten söz ediyor kışlık hazırlık olarak. Üzüm basıyorlar buralarda adı “Bastık” yani pestil.Çok kaynatılmışına kesme, içine nişasta konana kırma ya da tatlı sucuk deniyor bu ürünlere. Sokakta bir kadın Siverek üsülü mavi çadır örtmüş üstüne ellerine sıkılmış üzüm kovaları daracık sokakda yürüyor. Bağlar bu bölgede bol. Eski bir söz “ Patlıcan boli,domates boli/ Siverek küçük İstanbuli” . Sebze bulmak o zaman çok önemli ve Siverekli çalışkan. Siverekliler terörle yüz yıl geri gittik diyorlar. Siverek ‘de çiftlik çubuk işleten “hanımağa”lar çok. Kadınlar aile işlerinde söz sahibi ama doğrudan değil. Urfa’da kadınlar için bir toplantı düzenlerseniz katiyen erkek girmeyeceğinin garantisini vermeniz gerekli yoksa kadınlar gelmez. Kadın erkek mekanları ve yaşama alanları ev dahil hep ayrı ayrı. Kadınlar çalışmıyor.Çünkü kadın çalışırsa erkeği onun karnını doyuramıyor derler diye inanıyorlar. Hala çalışmak ayıp, Edessa Otel’in yöneticisi hanım çalışacak kız bulamıyoruz diyor.Başı örtülü bir genç kız bulabilmiş sonunda“mutlaka ben de bu işi öğreneceğim” diyen. Tezgahtar bir kızla konuştum liseyi bitirmiş Ayşe ve başı bağlı. Evde oturmak istemediği ve çalışmak istediği için butikte çalıştığını söyledi. Gittiğim kuafördeki gelinin fotoğrafını çekmek istedim izin vermediler. Yeni liseyi bitirmiş gelin hanım tüm ailesiyle kuafördeydi. Görücü usülü evlenmiş ama eskisinden farklı olarak birbirlerini görmüşler ve saatlerce telefonda konuşabilmişler! Urfa’da eskiden Kızlar Hamamı denilen hamamda kızlar görücüye çıkarmış ve düğün gecesine kadar damat gelin birbirini görmezmiş. Düğün en az bir hafta sürermiş. Şimdi ekonomik nedenlerle bir kına gecesi bir düğüne inmiş.Hadi bilemedin üç gün diyorlar. Gelinin eline bir bardak ya da şişe veriyorlar, mutlaka bunu atıp kırması gerekiyor. Bu geleceğin aydınlık olacağını anlatan bir simge. En önemli simgelerden biri de ayna. Nar da geleneksel olarak kullanılan bir sembol ve gelin bunu duvara çarpıp berektli tanelerin saçılmasını sağlıyor. Başlık parası sosyal yapıda süren bir töre. Herkes başlığa karşı ama başlık parasını kaldıramıyorlar çünkü toplum yaptırım uygular, onu rededer diye korkuyorlar.Bir insan başlık almadan kızını verirse kız defolu anlamına geliyor, bu nedenle asla kızını başlık almadan veremez. Bölgenin sorunlarını çözmek için “Aa! ne ayıp şeyler,yapmayın” demek ya da yasaklamak yeterli değil.Çözüm için buranın sosyal yapısının analizinin yapılması gerekli bunu yapmak için katılımcı bir modelde araştırma yapmak ve önyargısız değerlendirme esas. Çağlayan Kız Lisesi bu sene açılmış ve 65 öğrencisi var. İlkokulu ise karma. Kızlarla konuşuyorum hepsi meslek sahibi olmak istiyor, gözleri pırıl pırıl kararlı kızlar. Televizyon seyrediyor musun diye sorduğum biri hayır, ben çok çalışıp en başarılı olmak istiyorum diyor. Hepsi dünya ve Türk edebiyat klasiklerinden bir örneği okuyorlardı derste. Kızlar da erkkeler gibi sayısalda başarılı. Batı’da sözel Doğu’da sayısalda başarılı öğrenciler dediler. Sadece babası avukat olan bir kız avukat olmak istiyordu. Ama lise düzeyinde bir iki gazeteci olmak isteyen de çıktı. Birinci tercih doktor olmak. Sonra endüstri ve tekstil mühendisliği geliyor.On kız öğrenci İmam Hatip’ten gelmiş ve altısı başını açmış burada. Okumamış zengin kızını okutmak istemiyor, karma okula da göndermiyor. Kızını spora vermek istemeyen veli bile var Urfa’da.Kızlarını okutanlar öğretmenler hep. Kızlar voleybol, basketbol takımı istiyorlar,flüt çalmak özlemleri. Bir öğretmen çocuğu olarak okutulan Dilek öğretmen o zaman ne çok tepki aldığını anlatıyor. Urfa’da Kız Öğretmen okullarının kaldırılması kızların okutulmasına ağır bir darbe vurmuş. Okullar kalkıncaya kadar ki kuşak hep öğretmen.Sonra okullar kalkınca karma eğitime kızlar gönderilmemiş. Zaten kırsal alanda evlenme yaşı 17, kentte 17.5 . Kırsal alanda genel olarak 15 yaş civarında evleniliyor. Sekiz yıllık kesintisiz eğitim bölgede kızların eğitilmesine bir darbe vuracak. kızını onbeşe kadar okulda tutmak istemeyenler kızlarını hiç okula göndermeyecek bu defa. Taşımalı eğitimde bile kız çocuklarının bir araçla uzaklaşıp geri gelmeleri kabul görmemişken bu yeni uygulama tepki çekiyor.Akraba evlilği çok yaygın ve kırsal bölgede kadınlar Türkçe bilmiyorlar. Örneğin Hilvan Belediye Başkanının eşi Kürtçe konuşuyor.Zehra hanım dokuz çocuk doğurmuş.Kızları bize tercümanlık yapıyor. Hiç okula gitmemiş o. Televizyondan herşeyi öğreniyorlar kızlar. Ablaları dört yıllık evli ve aile planlamasına uyuyormuş. Bizde biliyoruz diyorlar ve kızlar artık bu konuda annelerine baskı yapıyormuş bölgede. Kızlar onsekiz ve onyedi yaşındaydı, ikisi de nişanlı. İlkokuldan sonra okutulmamışlar çünkü kızları okula göndermek dikkat çeker, çevre laf eder diye gönderilmedik diyorlar. Ama ilkokul üçüncü sınıfa giden Fatma’yı okutacaklar.Bu değişen bir dünyanın habercisi mi? Zehra hanım hayatında bir tek Mersin’e gitmiş.Denizi görmüş. Mayolu kadınları görünce çok şaşırmış,bana “vay babo, bu ne iştir” diyor. Burada kadın çarşıya çıkamaz diyor.Evin alış verişini erkekler yaparmış.Giyim alış verişini de Urfa’da karı koca birlikte yapıyor. Kısaca kadın burada tek başına hiç bir şey yapamaz. Harran Belediye Başkanı İbrahim bey “her şey değişiyor, ben bile kızımı okutuyorum “ artık derken bu değişimin henüz ilkokul çağındaki çocuklar için başladığını anlıyoruz. Harran Kaymakamı “Burada mutlaka kadın merkezli çalışmalar, araştırmalar yapılmalı.” diyor. GAP İdaresi Başkanı Olcay beyle ÇATOM denilen merkezleri konuştuk: Yukarıdan aşağıya değil aşağıdan yukarıya bir yaklaşımla yeni bir planlama anlayışıyla yeni bir kombinazyon ortaya çıktı. İşi merkezileştirmek gerekmediği ortaya çıktı,katılımcı bir planlama yaptık burada örneğin.Biz projeleri finanse ediyoruz ama bir sivil toplum kuruluşuyla yapmayı istiyoruz.Artık değişim başladı, bir şeyler sorgulanmaya başladığında insanlar cevap veriyor. Erkeklerde de olumlu kıpırdanma var.ÇATOM (Çok Amaçlı Toplum Merkezleri) a önce kendileri karılarını, kızlarını getirip götürüyorlar.Arada kafalarını uzatıp bakıyorlar ne yapılıyor diye. Bir süre sonra karışmıyorlar. Köy ÇATOM’larının sonuçları son derece etkileyici. Mesela Dargeçit’teki ÇATOM’a 68 yaşında bir hanım okuma yazma öğrenmek için başvurdu.Bu beklenmeyen bir şey.Bir kadının dediği en büyük isteğim askerdeki çocuğuma mektup yazabilmek, düşünün.Artık bugün yazabilyorum diye seviniyorum.Önce iki ÇATOM’la başladık bir sene test ettik. Sonra beş tane daha açtık,şimdi beş tane daha açıldı, bir tane daha açmaya hazırlanıyoruz. AB çok ilgilendi.Bunları 62’ye çıkarmak için bir proje sunduk. En çok sevilen merkezimiz Dargeçit ÇATOM. Eski bir hükümet konağını düzenledik ve burası bir kadın mekanı olarak çalışıyor. Başında Dargeçitli lise mezunu bir genç kızımız var.Haftanın iki günü kadın doktor gidiyor, sağlık taramaları yapıyoruz, diş taraması yapıyoruz. Okuma yazma kurslarına genelde orta yaş üstü kadınlar katılıyor. Sağlık hizmetlerinin önemi burada ortaya çıktı.Şimdi bir ambulansı kliniğe dönüştürdük, gezici sağlık kabini olarak çalışıyor. GAP’ı sosyal veri ve bilgi tabanı haline getirmek için bir komisyon kurduk. Buna sosyal araştırma ve eylem kurulu adını verdik.Burada gönüllü kuruluşlar da var.Burada sosyal eylem planı geliştirdik. Biz kadın merkezli kalkınma ve eylem planları yapıyoruz.” Yani GAP idaresi yeni sosyal alanlar kurmaya çalışıyor. Bu ihtiyaç çok fazla olduğundan hemen kabul görüyor.Sosyal yapıda birbiriyle buluşamayan unsurları buluşturma gayreti var. Bu yeni dinamik sisteme girerse dünya kalkınma modellerinde yapılamayan, başarılamayan bir şey başarılmış olacak. Pilot projelerin geleceği bölgeyi kültürel anlamda yapılandıracak. Temel felsefesini “projenin temelinde insan vardır” diye özetleyen Olcay Ünver her kurumla ortaklık kurmaya özen gösteriyor. İsviçre ve Dış İşleri Bakanlığı ortaklığıyla yapılan başka bir projeyi de İsmail Demirkol bana anlatıyor.Urfalı genç kızları meslek sahibi yapmaya dönük bu proje iş yönetimi, sekreterlik,avukat ya da doktor yanında çalışmak üzere eğitim vrecek bir kurs düzenliyorlar.Bu ücretsiz olacak.Yaklaşık iki yıl sürecek bu eğitim. Eğer boştaysa çocuk daha fazla zaman ayırabilirse kısa sürede bitirebilecek. İzmir’de EGS’nin bir vakfı var, onun aracılığıyla da konfeksiyon işçisi yetiştirmek amacıyla kız meslek lisesi desteğiyle genç kızlara dönük bir proje var.Bunlar da amaç bölgede ara eleman yetiştirmek , hem de iş dünyası dışında kalan kadınlar, genç kızlar iş dünyasına kazandırılacak, kalkınmaya entegre olacak. Güneydoğu’nun erkeksiz sokaklarını evdeki kadınlar izliyor artık. Dargeçit’te ÇATOM’a gitmeye başlayan kadınlar önce grup olarak hareket ediyormuş. Herkes kadınları sokakata görünce garipsemiş. Ama şimdi Dargeçit sokakları kadınlarla renklenmiş ve bu doğal bir hale dönüşmüş. Şu anda 14 tane olan ÇATOM’ların kendi kendine kadın merkezlerine dönüşmesi bir tesadüf değil elbette. Kadınlar okuma yazma, yani Türkçe öğrenerek hayata dahil oluyorlar. Yoksa dil bilmediği için toplumsal yaşamın dışında kalıyor, bir otobüs levhası bile okuyamadığından başkalarına bağımlı. Okuma yazmanın ne büyük bir bağımsızlık olduğunu görmüş GüneyDoğulu kadın. Meslek edindirme kurslarına da rağbet çok fazla. Mesleği kazanan kızlar zor koşullarda çalıştıkları halde para kazandıkları için mutlular. Mesleği olan bir kadın neden evlensin diye de soruyorlar. Hepsi meslek sahibi olmak, iş sahibi olmak düşünde. Siirt’in erkek dolu sokaklarını Kadın Kurultay’ıyla aşan Siirtli kadınların da sorunu “iş ve ekmek” oldu en çok. Onlar adam yerine konmak ve para kazanmak istiyorlar. Urfa Sağlık köyünden bir kızın dediği gibi “paspas olmak” istemiyorlar. Namus cinayetlerinde yaşamını yitirmesi doğal görünen kadın kendi yaşamını geri istiyor. GüneyDoğu’da kadının sosyal yaşama katılmasının normalleştirilmesi gerekiyor. Çünkü kadınlar bu feodal çerçeveyi kırarak sosyalizasyonun önünü açacaklar. Kadınların doğrudan politikaya müdahil olmaları da böylece mümkün olacaktır. Güneydoğu’daki sorun kültürel ve sosyal.Bu boyutun çözümlenmesi kadın olmadan asla ! Günlük yaşamın içinde kadının normalleşme süreci politikanın değişmesine neden olacaktır. Politikadaki feodal ağalık geleneğini de kıracaktır.Türkiye’nin modernleşmesi gibi Güneydoğu’nun modernleşmesi de kadından geçiyor. Kadına yatırım en büyük geri dönüşümü olan yatırımdır. GAP projesi kadının verimli topraklarını da içermektedir.Türkiye kadınlarını keşfetmeli. BİTTİ ——————————————————————————————– Harran Üniversitesinde rektör yedi oyla seçilmiş,45 oy alan ise üniversiteyi terk etmiş! Atama yapılıyorsa neden seçim de yapılıyor anlamadık diyor bölge insanı. Altı yıldır üniversiteye bir çivi çakılmamış. YÖK sisteminin tutarsızlığı herkesin hayretine mucip. Üniversitenin yapamadığını tuğay komutanlığı yapmış ve emrindeki bandoyu ögrenciler için kullanıp bir eğlence düzenlemiş kampüste ve çok eğlenceli bir gece geçirmiş gençler. Elimizdeki değerleri ve kurumları kullanabilirsek yapılamayacak bir şey yok. Yeter ki kurumlar ve statüler arası koordinasyon ve işbirliği sağlanabilsin. ——————————————————————————————— Urfa evinin kapısı han kapısı gibi görkemli iç dünyası ise ahşap oymacılığın, taş işçiliğinin zarefatiyle donatılmış.Pencere ve kapılar süslü dış dünyaya dönük yüzler gibi. Kalker taşın yumuşacık karnı işlenerek yapılan bu evlerin kışı sıcak, yazı serin. Yazın yatacak yerler ayrı. Gezenek denilen yerde yaz geceleri mehtaba dalarak uykuyu beklermiş Urfalılar. Apartmanların bile çatıları düz yapılıyor bölgenin talebine uygun olarak. Apartmanların balkonları çok geniş yaz yatacağı gibi kullanılan bir mekan. 2 ye 2.5 metre eninde 4-4.5 metre boyunda balkonlar avlu gibi.Rüzğar Batı’dan gelir onları Batı’ya yapmayı da öğrettik diyorlar ama İmar müdürüne nasıl öğrettiklerini bu mekan tasarımını ben çok merak ediyorum. Merkezden planlanan saçma sapan tasarımları aşıp kendi ihtiyaçlarını kabul ettirmiş Urfalı.

URFA’DA ESKİ GELENEKLER

Nisan 20 2003Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

URFA Valisi Şahabettin Harput bana çok yardımcı olurken bölge insanının yaşamının nasıl değiştiğini de aktardı:
“Burada bir devrim yaşanıyor, vatandaşın hayatı değişiyor tümüyle.Sos yal alanda, ekonomik uğraşlarda vatandaşın hayal edemediği şeyleri gösteriyoruz.Ama burada üç sorunumuz var: Tecrübe eksikliği, teknoloji noksanlığı ve vizyon eksikliği.” Şahabettin bey heyecanla yaptıkları seracılık faaliyetlerini anlatırken “Biz GAP imkanları için Amerika’dan adam getirmeyeceğiz, bölge insanını kullanacağız, o nedenle onları eğitmeliyiz” diyor.Bölgenin insanına olan inancını ve sevgisini belirtiyor.M.Ö.9000 yıllarına kadar uzanan tarihinin Urfa için en az GAP kadar önemli olduğunu belirtiyor.O terörün kaynağının işsizlik ve sefalet olduğunu düşünüyor, en iyi savaşımın eğitim olduğuna herkes gibi o da inanıyor. İdari devamlılık Urfa’yı güzelliştirmiş.
Urfa valiler açısından şanslı olduğuna inanıyor. Giden vali Ziyaeddin Akbulut beş yıl görev yapmış ve kent platosu-Balıklıgöl projesinin başarılmasında çok büyük katkıları olmuş. Devlet halkla birlikte bir şeyler başarılabileceğini bu proje kapsamında göstermiş. Urfa en demokratik katılım yöntemiyle kentinin tarihsel alanlarını düzenlemiş.
Balıklı göl ve Ayn Zeliha gölünün mistik aynasında Urfa saçlarını çözmüş bir gelin gibi salınıyor. Hz.İbrahim’in gülleri ve balıkları bu güzel geline eşlik eden kutsal bir sığınak.
———————————————————————————————

İzmir’in köz yaptığımız etli kırmızı biberi Urfa’nın ısıot yaptığı biberi .Bizde közlenen biberin üstüne zeytinyağ,limon ve sarmısak karıştırılıp dökülür.Burada zeytinyağ kullanılmıyor, zaten narenciye son yıllara kadar bilinen bir şey değilmiş. Eylül ayında bile limon bulmakta zorlanıyor insanlar bana. Burada nar ekşisi limonun yerine kullanılan ya da Siverek de olduğu gibi koruk suyu kullanılıyor. Bağlar eski yöntemlerde yerde , oysa Batı’da bağlar artık bu yöntemle bakılmıyor.
İzmir’de çoçukken kötü bir söz söyleyince ya da yaramazlık edince insanın ağzına acı biber sürerlerdi. Annem böyle bir biber yüzünden tam bir gün yokuştan aşağı yukarı nasıl koşturduğunu bize anlatırdı.
Burada ise çoçuklara ceza olarak “akşama biber vermem haa!” deniyor. “Emekleyen çoçuk çiğ köfte leğenine yaklaşır, yoğuran bir parmak çalar ağzına çocukta bir çığlık, feryat , gider anasının memesini emer hemen, sonra yine yanaşır leğene yine bir feryat böyle böyle acıya dayanıklı olur bebeler bizde .Acı ,soğan ve sarmısak bizde her şeydir. Eskiden hastalanınca közlenmiş bir soğanın ortasına ısıot doldurur yedirirlerdi, gözlerin yuvalarından fırlardı ama ertesi gün ne ateş kalırdı ne hastalık”, diye anlatıyor Urfalı Bahattin bey.
Urfa yaşamı yemek kültürüyle bütünleşmiş,sarmal hale gelmiş. Çiğ köfteyi mutlaka bakır leğende yoğurmak gerektiğinden, başka türlü tadı olmayacağından ,sadeyağ olmadan yaşanmayacağından söz ediliyor burada. Urfa’da sadeyağ,bir yumurta ve yarım çay bardağı pekmezi karıştırıp yiyin böyle tat bulunmaz diyorlar.Bunu yiyen asla üşümezmiş!

———————————————————————————————
Urfa taşıyla yapılmış yerel mimarideki evler geniş avlulu ve yüksek duvarlı. Beyaz kalker taşların işlenmesi kolay, nefis el işçilikleri ve desenler kapı başlarını, girişleri süslüyor. Taş ustaları son yıllarda Balıklı göl projesi kapsamında yapılan restorasyonlarla yeniden nefes almaya başlamışlar. Çoğu 60 yaş civarında olan taş ustaları yoksul insanlar. Eskiden bölgede yapılan restorasyonlarda çalışırken, bu proje kapsamında artık Urfa’da çalışıyorlar, üretiyorlar. Yine çok az paraya ama kentleri için tasarladıkları süsleri yapmanın hazzını taşıyarak. Çocukları , torunları taş ustası olmak istemiyor.On onbeş taş ustası son temsilciler .Geniş avlunun ortasında mutlaka bir havuz var. Burada suyun şırıltısına bahçenin ağaçları sese verir gibi. Olmazsa olmaz ağaç türleri; nar,asma,,incir , zakkum ve güller… Bağdat’tan Kayseri’ye kadar ortak bir mimari çizgiyi taşıyor daracık sokaklar, yüksek duvarlar,havalandırma bacaları.Burada esas olan ev mahremiyetini korumak.Hatta bu nedenle eskiden müezzinler kör seçilirmiş. Hatta kör olması şartmış. Günümüzde de, bu geleneğin devamı olarak evin mahremiyetini korumak adına , mevlut okuyanlar kör. Çünkü mevlüdü kadınlar okutuyor, mahremiyete bir erkek giremez.
———————————————————————————————
Eskiden Balıklı göl Urfa’ya yüzücü yetiştiren bir mekanmış! Yirmi yıl önce işgüzar bir Belediye başkanı gelip Balıklı gölde yüzmeyi yasaklayıncaya kadar Milli sutopu takımına ve yüzme şampiyonalarına bir çok Urfalı katılmış, dereceler almış. Yirmi yıl önce başlayan politizasyona ve bağnazlığa en güzel örnek olan Balıklı göl ‘de yüzmenin yasaklanması Urfa’daki canlı, atak yüzme sporunu öldürmüş. Sutopunda bölgesel birincilikler ve Mehmet Tuzcu ‘nun da sırt üstü yüzmede dünya altıncılığı varmış. 1970’de Atina’da yapılan bu yarışma çok ses getirmiş. Hüseyin Çavcı,Ahmet Ünal’ın Türkiye birincilikleri varmış. Daha sonra ise varolan Urfa yüzme ihtisas klübü bile kapanmış. Adana, İzmir sutopu takımları gelip yarışırlarmış Urfa takımıyla. Adana takımı gelip yenilince çok şaşırmış: “Allah, allah! Yahu, siz nasıl Urfa’da yüzebilirsiniz?Nerede öğrendiniz?” diye sormuşlar. Çünkü deniz suyuna alışkın takımlar tatlı suda Urfalılar kadar kolay yüzemediklerinden yenirlermiş elbette! Balıklarla birlikte yüzen genç insanlar şimdi tarihin tanıklığını yapan birer anıta dönüşmüşler. Ayn Zeliha artık çocuk ve genç seslerinden uzak balıklarıyla yalnız, görkemli günlerin özlemini taşıyor. O dönemde Ayn Zeliha’ya yerel şivede “Anzılha” denirmiş.1950’de önce Göl gazinosunun sonra yazlık sinemalarını yitiren Urfa kenti ; 1970’lerden sonra video ve televizyona esir düşmüş.
Üstü açık yazlık sazlar da susunca Urfa’ya köyden akın oldu derler, Urfa’yı köylüler bozdu diyor yerliler. Yerli Urfalılar Osmanlı kültürünün adabının taşıyan bir ağırlık ve dengede anlatıyorlar bozulanları Urfa’da. Şimdi gençler yüzmeye de utanır olmuşlar, güreşmeye de.Bir kapalı salon olsa , bir spor okulu olsa diyor eski gençler…
———————————————————————————————Kazzaz Abdurrahman İpek 87 yaşında son kalan usta.
İpek ipliğin el ile bükülerek işlenmesine “kazzazlık” denilmektedir.
“Eskiden çok işler vardı yahu, yüz kişiydik eskiden.Yedi yaşında başladım ben.Babam da kazzazdı. Benim çocuklardan kimse yok artık, torunlarım okuyor okulda .Kürtler için saç bağı yapardık çok güzeldi onlar.Bak bu altın varaklı ipeği ben işliyem, başa takılan ipek saç örgüsünü Araplar alır. Araplar zengindir. Onlar düğünlerinde bol , gösterişli olurdu. Elbiselerine altın varakları nakşederdik. Eskiden Bursa’dan ,Diyarbakırdan ipek gelirdi,püskül yapardık biz. Kadınların saçı hep uzundu eskiden. Şimdi bi püskül kaldı, eskiden yapılan hiç bir şey kalmadı.” diyor Abdurrahman amca takım elbisesiyle oturduğu küçücük dükkanında.Tek aleti “iş ağacı” denilen basit bir çubuk. İbrişimleri ona geçirip gererek çalışıyor.Tıpkı Orta Asya’da olduğu gibi gelinlere, kadınlara “Eyal” diyor İlk arabayı gördüğünü anlatıyor Abdurruhman amca “şıh zorçi derlerdi , şıh geldi arabayla. Bu nasıl iştir yahu diye düşündük. Ona cansız at dedik.” O zamanlar asker gelip gitmez miydi dedim ne askeri dedi kimse gelip gitmezmiş buralara. At, deve bizim en önemli malımızdı diyor. Sadece zenginlerin atı olurmuş. O zamanlar dört kadın alınır, öldükçe de dörde tamamlanırmış. Ama Abdurruhman amca bir tek kadınla evli kalmış emmi kızıyla. Beş çoçuğu olmuş. Tek kızını çok kıymetli biliyor o. Kızı doğunca sevinmiş Abduruhman amca. Oğullarından birini trafik kazasında kaybetmiş. Yüzünü hüzün kaplıyor birden. Onu neşelendirmek için eski düğünleri soruyorum. O görkemli , bir hafta süren düğünleri anlatıyor. Başlık parasının beşbin mecidiye olduğu günleri, kentin meydanında tutulan düğünleri eski bir çağın tozlu sayfalarını üfleyerek okuyoruz. Bir kesenin yirmi mecidiye ettiği dönemde ödenen başlık paralarının ne yıkım olduğunu söylüyor. 270 kağıt bedel ödenen askerliğin üç yıl sürdüğü masal zamanlarında ikramiyeden çıkan parayla aldığı atın öyküsünü anlatıyor.270 kağıt kimde vardı diyor yüzelli kuruşuyla bilet almış ona yüz kağıt çıkmış . Yüz kağıda bir at alıp onikinci alayda askerlik etmiş. koşu atıymış, atı koşuya koyarmış hep para kazanmış bu koşulardan. Atının adını yıldız koymuş.Ata çok iyi bakardık diyor.Bir Arap atı hızıyla koşuyor anıları uzaklara ve Abdurrahman amcayı o sade, tek parça aletiyle başbaşa bırakıyoruz, o simler örüyor yaldızlı gecelere.
-------------------------------------------------------------------------------------------
Yedi tane Osmanlı hamamının çalıştığı Urfa’da sekiz kapalı çarşı, oniki han,onüç ondört çeşme ve yüzlerce tarihi Urfa evinin olduğu bir müze şehir. Burada zaman başka bir boyuta taşınıyor aniden. Hz. İbrahim’in Balıklı gölünün öyküsünde yeniden yaratılan Urfa gül kokuları içinde. Halkla birlikte çalışılarak yaratılan kent platosu -Balıklı göl projesi kentin ruhu olan meydanın, yapıların kurtuluşunun öyküsü.Yoksa ortasından yol geçen tüm tarihi doku otomobillerin ve seyyar satıcıların hışmına uğramış zavallı durumunda kalacaktı.
Urfa’nın Ayn Zeliha’sında fışkıran kaynak suyu hala kentin içme suyunu karşılıyor. Bu mistik çevrede üç dinin peygamberi Hz. İbrahim için dua ediyor insanlar. Sanat tarihçisi Cahit Kürkçüoğlu’nun dediği gibi; “Urfa iyi ki bir sanayi şehri değil. O bir müze şehir. GAP Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük projesi ama Urfa için tehlikeli görüyorum ben.Sanayileşme, kentleşme ve göç gibi sorunlar Urfa’nın tarihi dokusunu yok edecek.Ben GAP’dan vazgeçelim demiyorum, ama önceden planlıyalım, tedbirini alalım diyorum.” Bu konuda ŞURKAV özgün bir model oluşturmuş, kent planlamasında birlikte çalışılabilir bu kurum (Şanlıurfa ili kültür Eğitim Sanat ve Araştırma Vakfı) kültürel danışmanlık yapıyor teknik işlere.
Güzel Urfa ince ince örülmüş saçlarına ipek bağlanmış güzel başını döndürüp bakıyor apartmanlara... Urfa hızmalı burnu ve dövmeli ellerini sarıp boynuma kültürünü korumaya çalışıyor sanki.
Onu kaybetmek istemiyorum.
---------------------------------------------------------------------------------------------SIRA GECELERİ
Kültürel örgütlenmenin binlerce yıllık geleneğini bulacağınız Urfa folklorik öğelerle süslü sosyal yaşamı rengarenk bir nakış gibi.
Bir halk mektebi sayılan sıra geceleri orta yaş ve yakın yaş gruplarında toplanan gençlerin gelenek görenek, adap öğrendikleri bir sosyal yapı. Sıra gecesi denince tek bir form akla gelmesin tam tersine neler var neler.. Sadece kitap okunan sıra gecesi var, sadece sohbet edilen ya da içki içilen burada adap bozulmaz yıllardır ne uygulanıyorsa o yapılır. Ben 40 yıldır süren bir grubun oda gecesine katıldım. Sıra gecesi kış geceleri sırayla arkadaşlar arasında yapılan bir toplantı ama bu grup hiç değişmiyor. Oda gecesi de sıra gecesine benzer bir yapı eskiden bir oda tutarlarmış şimdi bir apartman dairesi tutuyorlar.Erkekler yemeklerini kendileri yapıyor.Odayı temizliyecek bir adam tutuyorlar, odanın tüm masraflarını paylaşarak karşılıyorlar. Bir tür aidat ödeniyor buraya. Evde yemeği beğenmeyen oda’ya gelir diyorlar espriyle. Eskiden Gümrük han’da otuz oda yan yana olurmuş. Çiftçilerin oda’sı ayrı, esnafın ayrı.. Halil bey anlatıyor: “Mesela bizim ilk odamız Gümrük Han’da idi.Dokuz arkadaştık.Artık orası öldü, biz apartmana taşındık. Onun içkilisi, kumar, oyun oynananı da olur.Gece yarısından sonra çiğ köfte yoğrulur.” Oda geleneğinde Cumartesi öğleden sonraları ve Pazar oturuluyor. Odayı temizleyen adam gelir temizliği yapar, sobayı yakar ve mırra (acı kahve)yı hazırlar. Nargile içenlerin nargilelerini temizler. Odada saz çalınıp türkü söylenen modeli olduğu gibi çok güzel Osmanlı üsülü Türk sanat muziği icrası yapılırdı diyorlar. Oda her gün açılırmış , isteyen canı sıkılan gidebilir. Buraları hem bilgi görgü , gelenek taşıyıcı rol oynuyorlar hem terapi merkezi gibi işlevleri var. Sıkıntılar, sevinçler paylaşılıyor, dayanışma sağlanıyor.
Sahaniye denilen toplantı modeli ise Urfa’nın özgün sosyal yapısının ürünü.Genelde orta yaş arkadaşlar arasında yapılıyor.Kaç kişi olacağına dair kesin kural yok. Sahaniye gezecek arkadaşların çok samimim ve akran olması gerekir.Sahaniye gezmeleri sıra geceleri gibi kış mevsiminde oluyor.Özellikle Ramazan aylarınad. Herkesin evinde sırayla toplanıldığı gibi üst este toplanılabiliyor.Burada ev sahibi konuk ayrımı yok.Herkes ev sahibi gibi hizmet ediyor. Yemekler kısa bacaklı masalarda ya da yer sofralarında yeniyor. Şıllık tatlısı olmadan ne sıra gecesi ne sahaniye olurmuş. Adı ilginç bu tatlı çok hafif ama yapılması zor bir hamur işi tatlı.Burada çarşıdan yemek getirilmez mutlaka yemeği iyi yapanlar hazırlar.Böylece onlar tüm iltifatı, övgüyü alanlar oluyor.
Harefene denilen model ise varlıklıların değil daha çok dar gelirliler arasında yapılan bir toplantı türü.Harefenede yapılan masrafları bölüşmek esas. Tüm masrafı bir iki kişi yapıyor , sonra bölüşülüyor. Geleneksel olarak ikramın esas olduğu bir kültürde dar gelirlileri böylece başka bir esasda , bölüşme, birleştirerek toplumsal yapıda sağlıklı bir yere sokan bu kültürel örgütlenme toplumun hiç bir sınıfını, yaş grubunu dışlamıyor.
Bir diğer gelenek mağara tutma. Bu eski gelenekte erkekeler hafta sonu yada bir hafta mağara tutuyorlar ve oraya taşınıyorlar. Yemeklerini kendileri yapıyorlar yine. Bu dağ mesire yerlerinin adları: Kanlı mağara, Delikle mağara,Şeyh Maksut, İpek Mağarası;Top Dağı gibi isimleri olan dağlar, mağaralar. Mağara eğlencesi genelde sazlı sözlü toplantılar.Gerçek bir mağaranın içi ev gibi döşeniyor. Bir diğer eğelnce keklik avı on gün süren av törenleri bunlar. At yetiştirenler ise çiftliklere gidiyor, at delisi olanlar biraraya geliyor.Her türlü sosyal klüp var anlayacağınız gibi.
Sadece dini sohbetlerin yapıldığı sıra geceleri var.Babasının elinden tutup bir ya da çok çeşitli sıra gecesine götürdüğü çocuk böylece kendi kültürünün tüm inceliklerini öğrenerek yetişiyor.Genç yaşından itibaren sıra gezmeye başlıyor ve bir yetişkin eğitiminden geçiyor. Hiç okula gitmesi bile eğitiliyor toplumun eliti tarafından. Şanlıurfa’da müziğin nefes aldığı, geliştiği yerler sıra geceleri .Bu gecelerde usta çırak ilişkisi içinde müzik öğretiliyor ve icra ediliyor. Tenekeci Mahmut Güzelgöz’ün anlattığı ;”Burada Urfalı; türküyü, gazeli.hoyratı, şarkıyı,makamı, üsulü, notayı öğrenir.Müzik terbiyesini burada alır.” Tenekeci Mahmut dünyadan göçmüş amam ondan derlenen bilgiler bir kitaba dönüşmüş. “Sıra geceleri bir cemiyet gibidir.Keklik , at gibi hayvanlara merakı olanlar kendi aralarında grup oluşturur, sevdikleri konuları konuşur, bilgi alış verişinde bulunurlar. Sıra gecesi bir lobidir. Urfa’nın çeşitli sorunları sıra gecelerinde konuşulur ve tartışılır, karara bağlanır.Düşman işgalinden kurtulması için planlar sıra gecelerinde yapıldı. Sıra gecesi bir siyaset mektebidir.Sosyal yardımlaşma ve dayanışma örneği olan sıra gecelerinde toplanaan paralar yoksullara yiyecek, giyecek alımında kullanılır.Sıra geceleri edebiyatın,şiirin konuşulduğu nezih bir sohbet ortamıdır.Sıra geceleri baştan sona muhabbettir, musikidir, edebiyattır. Ariflerin söze geldiği, çırakların dize geldiği, şiirlerin saza geldiği gecelerdir.” Bunun anlamını Urfa’da gördüğünüz beyefendi insanlarda anlıyorsunuz. Bunun en güzel örneklerinden biri Ticaret Odası Başkanı İsmail Demirkol. Gerçek Osmanlı beyefendisi bir kimlik olan İsmail bey Urfa’da insanın nasıl eğitildiğini anlatıyor bana.:”Burada arkadaşlıklar 40-50 yıl sürer.Babaların çoçukları da aynı şekilde dost olur.”
Sıra gecelerinde genellikle geleneksel “yüzük fincan” ya da “Tolaka” oyunu oynanırmış. Sırada en önemli bir diğer özellik menünün ne olacağı önceden saptanmış oluyor, kimse ne daha az ne daha fazla yapabilir.Kimsenin kimseye üstünlüğü olamaz. Kurala uymayan ceza alıyor. Bu anlattığım her şey yüzlerce yıllık geleneklerle, kurallarla belirlenmiş ve herkes bu kurallara uyarak 40-50 yıl dostluğunu, işini götürüyor. Bugün İstanbul’da orta halli insanın, yoksulun sosyal yaşamı yok.Kültürel olarak örgütlenmemiş bir yapıda mutsuz ve şiddet mahkumu.Oysa Urfa’da her sınıftan insanın sosyal yaşamı, arkadaşları, eğlenceleri var.Urfalı , belki bu nedenle yumuşacık. Kavga sevmiyor ama silahı seviyor. Urfalının yaşamında şiddet yok .Aile içinde asla kadına şiddet kullanılmıyor. Kadın zaten evin tek hakimi.
Kadınların da kendi sıra geceleri var. Kadınlar evlerinden başka bir mekan kullanamıyor. Onların özgürlüğü erkeklerin evden çıkıp gitmesi , böylece rahatlayan kadın kendi istediği komşuluğu, eğlenceyi yaparak rahatlıyor.Ama burada da kurallar var. Herşeyin adabına göre yapılması esas. Kadınlar düğün,kına gecesi gibi eğelenceler de aktif daha çok. Kadın ve erkek dünyası ayrı örgütlenmiş . Farklı dünyaların eve yansıması da selamlık ve haremlik olarak.Hala Urfa evinde kadın ve erkek mekanları ayrı tutuluyor. Apartmanlar bunu bozan yeni yerleşim birimleri.
Urfa’nın kültürel ve sosyal yapısı bilimsel olarak incelenerek Türkiye’nin yitirdikleri bir senteze dahil edilebilir. Türkiye büyük kentlerde, taşrada yok olan sosyal yapının sadece arkasından baktı. İnsanların büyük bir boşluğa düşmesine neden oldu. İşte Urfa’ya terör bu nedenle girmedi. Giremedi. Bunları bilmeden Urfa’da taş taş üstüne konmasın derim.

 

ŞIHLIK KURUMU

Nisan 20 2003Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Şıhlık çok önemli bir kurum kültürel yapıda. O da aşiret gibi yavaş yavaş çözülme sürecine girmekle beraber geleneksel ruhta süren hükmü nü görmemezlikten gelemeyiz.Şanlıurfa bölgesindeki tasavvuf kültürü , tarikatlar ve zahidler çok eski bir geleneğin temsilcisi. Sabah namazından sonra ve akşam namazından sonra zikir ayinleri var. Kapalıçarşı esnafının işe başlarken yaptığı toplu duadan farklı değil birlikte zikir. Balıklı göl’ün insana huşu veren atmosferinde insanlar Hz.İbrahim’in güllerinin kokusuna karışan bir zikirde yenileniyorlar. Belki bu nedenle sanat tarihçisi Cihat Kürkçüoğlu’nun anlattığı yaşayan Urfa Kent platosu- Balıklı göl yapımında istimlak edilen evlerden hiç kimse dava açmamış, projeye halk,mimarı,kamu görevlileri ve Valisi sahip çıkarak başarılması çok güç bir işi başarmış.
Urfa tarih boyunca bir kavşak noktası . Emevilerden Osmanlı dönemine kadar tekkeler halkın ve padişahların siyasi anlaşmazlıkların siyasi arabulucu diplomatları, sırdaşları olmuş bölgede. Halkın her konuda başvurduğu tarikat ehli kadar şıh kurumu da önemli.
Bölgedeki tarikatların tarihsel listesi şöyle: Kübrevi, Sühreverdi, Ekberi, Şazeli, Bektaşi, Mevlevi, Bedevi, Desuki, Halveti , Nakşibendi. Ama tarikatların bir çok şubesi de vardır.En çok tarikat üreten Halveti dergahıdır örneğin.Nakşibendilerin ise Kaznaviler Suriye’den el alan Nakşiler, Arvasiler Van’a bağlı Arvas köyünden gelen Seyyid Ali Arvasi nakşiliği, Menzil şıh’ın etkin olduğu bir Nakşilik de var. Nakşilerden Şıh Mehmet Seyyidoğlu ile görüşmek istemedim olmadı. Onun üzerine Kızıldoruç köyünde Şıh Ahmed’e gittim . Şıh Ahmet şafi mezhebinden, seyyid sülalesinden.Ama en önemlisi şıh’ın mutlaka bir kerameti olmalı. Kerametsiz şıh olmak mümkün değil. Şıh Ahmed’in kerameti yılan sokan, akrep sokanları kendi okuduğu suyu içirerek iyileştirmek ve zehir içirilen Kaymakam beyin köpeğini hayata döndürmek. Akrep sokan insanın müthiş bir sancısı olur şıh ona bu sudan verince içer içmez ağrısı geçiyormuş hastanın. Köpeğin öyküsü ise; yedigün şişesine konan şıh’ın suyunu köpeğin ağzına sıkar sıkmaz köpeğin iyileşmesi.İki dakikada köpeğin kuyruğunu sallar hale gelmesi. Şıh Arapça konuşuyordu. En çok kadınlar ve çocuklar geliyor. Çocuğu olmayan kadınlar,erken doğum yapanlar ya da çocuğu ölenler, hasta olanlar mutlaka şıh’a başvuruyor.Bunalım geçiren bir yüzbaşının hanımı Ankara’dan gelmiş ve iyileşmiş. En son bir başkomiser çocuğunu getirmiş. Kağıt yapıyor ve okuduğu kutsal sudan veriyor. O musluklu su bidonu da odanın ortasında duruyor. Ortaasya’da da kutsal insanın yanında mutlaka kutsal su bulunuyor. Su kültü..
Geceleri kabus görenler gelirmiş. Korku nedeniyle en çok gelen kadınlar şıh’a. Şıhlar asla para almıyor,gelenler hediye getiriyorlar. Gönüllerinden ne koparsa, elinde ne varsa. İki kilo çay bir çuval pirinç gibi.Evlerinin ihtiyacı karşılanıyor ve geriye kalan takas yöntemiyle diğer ihtiyaçların karşılanmasında kullanılıyor. Şıhlar hep eski ailelerden. Şeyh müridi olmak saygınlık anlamı taşıyor ve bir ayrıcalık. Şıhlar sosyal organizasyon ve danışma merkezi gibi çalışıyor. Toplumsal ve kişisel psikolojik analizlerle insanları yönlendiriyor, tedavi ediyor, terapi yapıyor. Şeyhliğin bir güç merkezi olduğu gerçeği de göz ardı edilemez. Bölgede aşiret gibi bir güç odağı.
Siverek’de ocak diye anılan üç yer var. Ocaktan el almak eski bir gelenek.Buradakiler Hanefi mezhebinden.Viranşehir şafi ve namazları değişik olurmuş. Şıh’ın fanatik dini yaptırımları yok. İnsanın topluma uyumunu sağlıyor.Şıhlar günün şartlarına göre değişiyor, bilgi tazeliyor. Sohbet toplantıları yapıyorlar. İnsanları dini ibadetlerini yapmaları konusunda yönlerdirip, bilgilendiriyorlar.
Eskiden en büyük hikaye şıhların kerametlerinin anlatılmasıymış.Şimdi pek keramet hikayesi yok. Şıh Keko Mevlo’nun kerameti görüldüğü için askerlik yapmadığı anlatılıyor eskilerde. Arabayla giderken bir kayaya çarpacağız diyor ve sonra çarpıyorlar, şıhlar geleceği görür diyorlar. Kız istemeye karar verince önce şıh’a danışıp onun onayını alıyorlar. Onay vermezse evlenilmez.
Şeyh Mevlo elini öptürüp dörtlük okuyor herkese farklı farklı. Eğer geleni sevmezse, içine sinmezse ona elini öptürmüyor. Hıristiyanlıktaki, özellikle Güney Amerika’daki tutum ve davranışlarla çok yakın bir benzerluik gösteriyor.Orada da azizler ve azizeler,Meryem Ana idolü böyle bir güce sahip.Dizlerinin üstünde yürüyerek tavaf ettikleri kutsal mekanları düşününce bizdeki şıhlık kurumunun nasıl bir toplumsal ihtiyaca cevap verdiğini anlamak zor değil.
Bölgede Kadiriler ve rıfailer de fazla. Ama gazeteciyle konuşmaktan kimse hoşlanmıyor, güvenmiyor.
Menzil’deki meşhur şıh ve oğlu ise Batılı giysilerle dolaşan insanlar dediklerine göre. Dışarıdan bakınca şıhların hiç bir farkı yok sıradan insandan.Bölgede gerek aşiret,gerek ağa gerekse şıh hep kolay ulaşılır ve danışılır kimlikler. Bunların özelliği halktan gelen her sınıf insana eşit muamele etmeleri ve yardımcı olamları, onları maddi ya da manevi olarak rahatlatmaları, umut dağıtmaları hatta diyebiliriz. Şıhlar dini semboller kullanmakla birlikte sürekli ibadet eden biri değil.
Bunlar genelde çok kadınlı evlilik yapıyor ve çok çocuklu. En çok başlık parası şıh kızlarına ödeniyor.
Anlatacak daha çok şey var Urfa biter gibi bir destan değil. Ben orayı araştırmanın ne kadar hayati olduğuna bir kez daha inandım. Kırlar aşireti beni aramış bizi unutmuşsunuz diye. Bölgede sadece on gün geçirdim malesef.
—————————————————————————————–
Viranşehir Kaymakamı Ahmet Saraç bana bölgedeki farklı dinlerin nüfusu sayıyor: Hıristiyan- Ermeni -Gregoryan bir erkek , bir kadın, Ermeni -Katolik 16 kadın 13 erkek ,Yezidi 3975 kadın 3858 erkek, sünnetsiz Süryani 30 erkek, 21 kadın, Keldani 3 kadın 5 erkek ama şu anda oturan Keldani yok. Bu tablonun gösterdiği gibi Urfa ve civarı tüm dinlerin, kültürlerin birbirini selamladığı, oturup konuştuğu bir toprak. Doğudan Batıya ,Batıdan Doğuya büyük göçler yaşamış, hala da Hicaz yolu,Hac yolu üstünde buralara uğranıyor. Yezidilerden çok fazla hane Almanya’ya göçmüş. Yezidiler Ramazan’da sadece üç gün oruç tutarlarmış.Ermeni tehcirinde Süryani olan Ermeni çok olmuş. Bölgede bu dönme Süryaniler de var. Bölgede Milli aşireti bir konfederasyon gibi 22 alt aşiretetn oluşuyor. Yezidiler de bu aşiretten. Yezidi köyü Burç’a gidiyorum. Kürtçe konuşuyor Yezidiler. Basından hoşlanmıyorlar ama muhtar beni ağırılyor. Yok bir farkımız kimseden diyor ısrarla. Hep birlikte kuzu tandır yiyoruz ve kuzunun kafasını konuğa ikram ediyorlar. Kuzunun küçücük diline takılıyor gözüm. Mutlaka tepsinin ortasında kelle geliyor çünkü bu koyunun yeni kesildiğinin, sizin şerefinize kesildiğinin ispatı. Bu nedenle size ikram ediliyor. Viranşehir’de kahvaltı yemeği de pilav üstü et. Kelle paça ise çok makbul. Şelengo ve ayran var yanında. Şelengo buraya özgü bir tat.Salatalıkla kelek arası bir biçimde ve tatta.İzmir’in acurunu andırıyor.Ben kadınlarla konuşmak istiyorum .Muhtar gelip kadınlara Kürtçe ona fazla bir şey anlatmayın diyor. Yüzü ve elelri dövmeli karısının mavi gözleri ışıl ışıl. Kızları Almanya’da yaşıyormuş.Kızlar yerel giysilerle fotoğrafları çekilsin istemiyor.Babah güneş doğarken ve akşam gün batımında dua ettiklerini söylüyorlar. Tabutla birlikte gömülüyorlar,altın dişleri,yüzükleri alınmıyor.Ziynet eşyasıyla gömülme geleneği var. Taziye yemekleri kırk gün süren bir seremoni. Onların şeytana taptığı söyleniyor ve şeytana “Melek Tavus” diyorlar. Biri diyorki annem bize çocukken tembih ederdi onların yanında şeytan demeyin diye. Birlikte yaşama kültürürnün en güzel inceliklerini görüyorum bu insanlar arasında. Nemrut’un Tahtı denilen tarihi yerde Süryani kilisesi var. yezidiler şıhlarına para verip cennetten yer alırmış eskiden. Çocukken bir Yezidi’nin etrafına daire çizerdik ve biz onu silene kadar oradan kıpırdayamazdı diye anlatıyorlar.
Muhtar İbrahim Burç Mesekkan aşiretinden.Eskiden şıh çoktu şimdi hepsi Almanya ‘ya kaçtı diyor.

Fethullah Gülen cemaati 9 ilçede yurt yapmış ve hepsinde etüt var.Çünkü lise eğitimi çok yetersiz onları ayrıca yetiştiriyorlar. Urfa merkezde 5 yurt,Feza dershaneleri var.Özel Murat Lisesi,Özel Çağlayan Kız lisesi yeni açılan ve ilk okul var. Urfa il şampiyonları Siverek’den çıkmış.Benim tanıştığım veteriner Osman bey’in köyünden alınıp bu cemaatin bursuyla okuması ilginç bir öykü. Osman beyin kardeşi PKK’ya üye ve çarpışmada öldürülüyor. Bu yoksul ailenin diğer erkek evladı olarak belki bende çıkardım dağa diyor ama cemaat onu veteriner olarak bölgeye kazandırmış.Şimdi kendi ilçesinde görev yapıyor, halkının yardımına koşuyor. Bilecik ilçesinde kuduzdan ölen 16 yaşında bir gencin yasını tutuyordu. Köylüler bilinçsiz,bu çağda hala kuduz var diyor. Bölgede eğitim acil ve bekleyemez bir uygulama. Zeki çocuklar heder olmasın diye okutuluyor. Cemaat bölgede eğitimi ve modernizmin temsilcisi. Geleneksel olanala aynı anda modern dünyanın nimetlerini sunuyor;bilgisayar gibi, ingilizce gibi ….
———————————————————————————————Urfa merkez’de ,Siverek’de Tekel’in şarap fabrikaları var.Bozova’da bağcılık var. Bölgede en çok kaçak viski ve rakı içiliyor. Tatile gitmek çok yaygınlaşmış ailece gidiliyor. Köylüler Mersin’e ,Kız kalesine gidiyormuş.Köklü aileler İstanbul Yalova’ya, Gökçedere’ye. Bekarlar ve ögrenciler Akdeniz’i tercih ediyor. Bir adam ilk kez denizde mayolu kadınları görünce dili tutulmuş, böyle farklı bir kültürü benimseyip şimdi uyguluyor insanlar.Urfa’dan yaz nedeniyle göçenler büyük bir tatil harcamasını dışarıda yapıyor.
——————————————————————————————–

300- 500 kuşu olan insanlar var Urfa’da.Tanesi 500 milyona güvercin satılıyor.Birisi dedesine verilen Kapaklı köyüne karşılık dedesinin kuşunu vermemesinin öyküsünü anlatıyor. Adı Atlas’mış kuşun, soyadı kanunu çıkınca adını Atlas diye almış.Rüyada kuş görülmesi iyiye yorulur.Halk hekimliğinde konuşma güçlüğü çeken çocuklara kuşun içtiği su içirilir, ağzına kuş sokulur ya da kuş eti yedirilir. Şanlıurfa’nın merakı kuşçuluk ,kapalıçarşıda paçalı güvercinlerini besleyen esnafla söyleşip kuşdili muhabbet ettik. Kuş takıları bir alem, ayaklarında halhal,kulaklarında sarı madenden işlemeli küpeler, boyunda duran gerdanlık.Bu takılarla kuşlar damda ya da hayatta yürürken çok güzel sesler çıkartırlarmış.Kuş takaları denen kuş evleri eski urfa evinin gözbebeği.

 

GAP BÖLGESİNDE AŞİRETLER

Nisan 20 2003Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Şanlıurfa GAP projesinin kalbi ve terörün giremediği bir kent. Aşiret yapısını ve ağalık sistemini henüz koruyan Urfa Harran’a üç yıldır verilen suyla kısmen susuzluğunu giderdi. Her yan pamuk tarlası oluverdi. Artık Çukurova’ya pamuk toplamaya giden ırgat kalmadı. Çünkü birden fazla ürün alınan topraklara işçi yetmiyor. Bu gidişle Bengaldeş’ten işçi getireceğiz diyor bazı ağalar. Burada toprak reformu girişimini sadece siyasi olarak niteleyen Urfalılar zaten 20 yıl önce yapılan toprak reformunu unutmamışlar. Devlet topraklara el koydu ve sonra dağıtmayap elinde tuttu, şimdi onları dağıtması hakkaniyete uyar.Yoksa dağıtılacak toprak yok buralarda diyorlar. Zaten küçük küçük bölünmesinin işletmecilik açısından büyük zarar verdiğini Urfa’ya belirtiyorlar. Tam tersine “toplaştırma” yapılması gerektiğini ve devletin bunu bitiremediğini söylüyorlar. Siyasilerin 20 yıldır toprak reformundan daha parlak bir fikir üretemediğini söylemeden de edemiyorlar.Zaten herkesin 8-9 çocuğu var, toprak aralarında bölünerek kendiliğinden bir reform geçirmiş durumda Urfalı. Sanayi gelecek diye çok korkan Urfalı aydınlar güzelim tarihi dokunun bozulacağını, bunu önlemek için bu günden önlemlerin alınması, planlamaların yapılması gerektiğini söylüyorlar.
Pamuk ve parayla artan gelir seviyesi ilk yansımasını otomobilde,sonra cep telefonunda ve ev eşyalarında buluyor. Teknik olanaklar gelişiyor kısaca. Artık evde ve otomobilde klima lüks sayılmıyor, ihtiyaç diyorlar. Geleneksel yaşamlarının çok bozulmadan modernleşmesini istiyorlar,örneğin koltuk alabilecekken yine yerde yastıklara yaslanarak oturmanın keyfini sürüyorlar. Kadın erkek yine ayrı mekanlarda oturuyor.Fakat artık kız çocukları ilkokuldan sonra okutuluyor. 40 yaş civarındaki kadınlar Türkçe bilmiyor oysa.
En büyük değişiklik eğitim alanında bir devrim niteliğiyle yaşanıyor.
GAP idaresinin de yaptığı kadın merkezli sosyal eylem planları kadınların statüsünü yükseltmeye dönük bölgede. Kadını iş sahibi yapma ve okuma yazma ögretme çalışmaları hızla devam ediyor. Kadınlar değişime çok istekli , onların talebi :” okumuş erkeklerimizi eğitin”. Çünkü okumuş erkekler bile geleneksel erkek egemen tavırdan yana. Kadınların evde olması doğal hala, çalışması değil.
Bölgeye su gelince hayvancılık yok olmuş, çünkü artık meralar yok.
Urfada güç unsuru mülkiyet değil Batı’da sanıldığı gibi.Burada bir çok köyün olması güç ifadesi taşımaz. Burada egemenlik alanları aşiretler arasında belirlenmiş yaşam alanları,ikinci güç unsuru Şıhlık kurumu ve en son silahlı güce sahip aşiretler geliyor. bu güç odaklarının hepsi devletten yana ve milliyetçi karakter gösteriyor. Bazı Kürt aşiretleri bunun dışında (İzol aşireti gibi) olmakla birlikte bölge modernleşmeyi T.C. devletiyle bir tutuyor.
Buranın insanları çok duygusal,çok verici , gururlu ve konuksever. Toplumun yeniye uyum sağlama yeteneği çok gelişkin.İnsanların düşüncesi değişti,ufku açıldı, büyük düşünüyorlar diyor Harran Belediye Başkanı İbrahim Özyavuz Cumeyle aşiretinin de temsilcisi.
GAP insanların yaşamında henüz birebir rol oynamıyor.
Urfa’nın dileği de tüm Türkiye ile aynı; seçim-siyasi parti yasaları değişsin ve siyaset serbest bırakılsın bölgede.
Urfa’yı tanımadan GAP’ı anlamak ve anlatmak mümkün değil. Güneydoğu gerçeğine de ışık tutacak olan Urfa’nın sosyal ve kültürel yaşamına ilişkin bilgileri bu dizide bulacaksınız. GAP’ın salıverdiği su kadar değerli Urfa’nın insanı ve ona yatırım bölgenin geleceğidir.
NEVVAL SEVİNDİ

GAP bölgesinde toplumsal değişme
Bölgede kırsal alanda az nüfuslu, çok sayıda birimden oluşan yaygın ve dağınık yerleşme düzeni egemen. Kırsal kesim yerleşme düzeninde hala mezra, kom ve oba gibi köyaltı yerleşim birimleri bulunmakta.Kırsal alanda düşük nüfuslu ve dağınık yerleşim düseni alt yapı ve sosyal hizmetlerin yaygınlaştırılmasını zorlaştırmakta. Bölge’de göçebe ve yarı-göçebe yaşam biçimi varlığını korumakta.Yarı-göçer yaşam sürdüren köy oranı %8.8’dir. Göç yolu boyunca ekili alanlara hayvanların zarar vermesi nedeniyle çatışmalar çıkmakta. Yerleşik kültürle göçebe kültür çatışmakta.
Çözülme sürecine girmiş olmakla birlikte bölgede geleneksel örgütlenme ve bağlılık biçimlerinden olan aşiretçilik varlığını ve etkinliğini sürdürmekte. Aşiret örgütlenmesinin bulunduğu köylerin oranı Mardin’de %83,Adıyaman’da %60,Şanlıurfa’da %55.5, Diyarbakır’da %37.5 ve Gaziantep’de %17.Hane reislernie bir aşirete bağlı olup olmadığı sorulduğunda yaklaşık yarısı (%47) bir aşirete mensup olduğunu belirmiş.Bu oran kırsal kesimde %57 iken, kentsel alanlarda %33. GAP idaresinin yaptığı bu çalışmada gözlenen modern teknoloji, kurumların, göç ve kentleşmenin aşiret örgütlenmesini çözücü yönde etki yaptığı. En önemli değişimi sağlayan dinamik ise eğitim çalışmalarıyla, kadın odaklı çalışmalar. Bölgede pamuk emek yoğun bir tarım ürünü olduğundan tüm aile çalışıyor tarlada. Geçen sene 28 Ekim’de okullar açılamamış ,çünkü toprağı olmayan köylü Adana’ya gitmiş ve dönmemiş .Toprağı olan ise çocuğunu tarlaya göndermiş.
Ağlar ve aşiret reislerinin , devletten Şeyh Sait isyanında yedikleri darbe ilk ağır çözülmeyi içeriyor. Ağaların hepsi bölgeden sürülmüş.55’ler sürgününü 60’lardaki sürgün izlemiş. Liderliğin ilk erimesi böyle başlamış. Aşiret yapısı içinde ,Batı’da insanların inandığı şablona benzer bir taraf yok. Çünkü burada ağa/maraba ilişkisi yok. Köylüler aşiret içinde ağaya da akraba. Aşiret sistematiği bir kast sistemi. Burada ekonomik güç ya da toprak ağalığı değil gücün merkezi.Bunu en iyi bize Şanlıurfa tugay komutanı Salih Güloğlu anlattı:” Ciple köye gittik. Ben bir ağa hayal ediyordum, oysa bana gösterilen 18 yaşında bir çocuktu ve koyun kırpıyordu herhangi biri gibi. Benim bütün ağa hayallerim yıkıldı.40 yaşındaki amcası ise bize hizmet ediyordu, o otururken bize kolonya tutuyordu! “

Buralarda ağa muhtar oluyor ama toprağı olmayan ağa gördüm Akyüz köyünde. Aşiret reisleri mutlaka Belediye Başkanı oluyorlar. Halk onlardan kurtulmak isterse milletvekili yapıp Meclis’e gönderiyor! Bölgede particilik aşiretlerde iş yükünü arttıran bir şey. Çünkü politika fikir yürütme ya da üretme anlamını taşımıyor, söz sahibi olamyı bile içermiyor. Particilik geleni gideni ağırlamayı ve işe adam yerleştirmeyi içeriyor sadece. Aşiret liderleri alçakgönüllü ve kolay ulaşılır insanlar, herkes onları isteyince görebilir. Ekonomik olarak ağalar ya da aşiret liderleri kimseyi bakmıyor. Ama yardıma muhtaç olan ondan yardım istiyor. Sosyal yardım sandığı gibi işliyor mekanızma. Kimsenin aç kalmasına izin verilmiyor.Köylü karnını doyurmak istiyor, ama göçle ücretli işçi haline gelen köylü onurunu kırılmış hissediyor. Yaşam bir anlamda komünal sürdürülüyor.Çünkü aşiret liderinin evinde sürekli on onbeş kişi yatıp kalkıyor.Aşiret reisleri aşiretler arası kan davalarında barış sağlayıcı olabiliyorlar. Adalet mekanizması olarak rol oynuyorlar, bir anlamda geleneksel halk mahkemeleri.Aşiretin caydırıcı gücü var. Sosyal örgütlenmenin temeli olan aşiretçilik kültürel köklerden su içiyor. Böylece insanlar hiç devletin mahkemesine gitmeden kendi aralarında sorunları çözüyorlar. Barıştırmaya giderken müftü ile gidip birlikte anlatıyorlar bu işin günah olduğunu, barışın iyiliğini. Sosyal alanda sorun çözücü özellikleri var aşiret liderlerinin.Çünkü onlar gelenek görenekleri, töreleri, bölgede konuşulan dilleri çok iyi biliyorlar. Bölgede yapılacak her türlü sosyal çalışmalarda ya da ekonomik eylem planlamasında onlara danışılarak çok yararlı sonuçlar almak mümkün. Örneğin iki aşiret birbirine düşmüş.Polis gelmiş birşey yapması mümkün değil kurşun yağıyormuş.Hakkari milletvekili Mustafa Zeylan gelip aşiretini alıp gitmiş ve çatışmayı durdurmuş.
Çünkü onlar devletten daha yakın olmuş hep halka ve sorunlarını çözmüşler. Güven duygusu ve karşılıklı yıllanmış ilişkiler var. Devleti temsilen uzun yıllar aşiret liderleri Ankara ile ilişki kurmuş. Yaşar kemal’in kitaplarındaki ağaları biz hiç görmedik, bilmeyiz . Kuraklık falan olursa ağalık kurumu vakıf gibi çalışıyor. Bizde ağalık kurumu etki alanı içindeki topluluğa çoçuğu gibi bakar diyorlar ve hemen ekliyorlar ama Mardin’de ağalık çok farklıdır. Ağanın giyimi, konuşması ,evi ya da kullandığı teknik imkanlar köylü için örnek teşkil ediyor. Ağa bir örnek insan benzemek istedikleri. Toplumun yükselen değerlerinin de , geleneksel değerlerinin de temsilciliğini ağa yapıyor. Onun çocukları hep iyi yerlerde okuyarak dönüyor eve. Böylece toplum için yeni bilgileri sağlayan, başka dünyalarla iletişimi kuran kimlikler yaratılıyor. Artık tüm ağa çocukları üniversiteyi okuyor. Çoğu kolej mezunu. Burada yerel söz: “Evsiz köy olur, ağasız köy olmaz”.
Oysa devlet daha bölgeye yeni yeni giriyor, insanlarıyla yüz yüze ilişki kuruyor.Bölge insanı devleti görmek , onu yanında hissetmek istiyor artık. Devlet ve aşiretin ortak noktası onların istediği kadar konuşma zorunluluğu olması. Burada muhalefet yok.
Aşiretler arası çatışmalar ya da kan davalarından da söz etmek gerek.
Kan davalısı olup da vurmamak söz konusu değil, çünkü o erkek önce evdeki kadınlar tarfından aşağılanır sonra tüm aşiretin erkekleri tarafından.
Şıhhanlıoğlu aşireti
Bucaklar
Milli aşireti
Karakeçililer aşireti
Melikler ve Yazarlar PKK’yı destekleyen İzol aşiretinden deniyor.
Harran’ın en büyüğü Cumeyle aşireti
Bin Yusuf aşireti
Binized ve Biniecil aşiretleri (Arap)
Karahanlılar
Şeddad aşireti
Beziki
Badıllılar
Karahanlılar, Karakeçililer,Badıllılar sonradan Kürtleşmiş Türk asıllı aşiretler. Orta Asya’da gördüğüm bir çok geleneğin yanısıra mavi boyalı kapı ve pencereler de burada çok yaygın. Sorduğum birir “gök rengidir ondan” dedi.
Harran Belediye Başkanının dediği gibi bölgede değişim sürecine girmeyen hiç bir şey yok. Örf adetten tutun aşiret ilişkilerine kadar. Çok büyük çözülme var.Eskiden bir kişi çıkıp aşiretin tamamını politik olarak yönlendirebiliyordu.Şimdi o değişti.Ama nasıl değişti?Söylem,uygulama değişti.Aşiretin liderine gidiyorsunuz oy istemeye eski adeti bozmadan o sizi kendi oy vreceği lider olarak gösteriyor ama benim köyümün şu eksiğini de sen yapacaksın diyor. Yani oyunu boşuna vermiyor, talep ediyor.Peki efendim ne istersiniz diyen yok artık.Tarık Akan’ın “Kan” filmini izledim şaşırdım kaldım ,ben otuz dört yaşındayım buralarda öyle bir şey görmedim. Bu hikaye nereden alınmış, kim yazmış artık biz bile kendimizden şüpheye düşüyoruz. Bu filmlerin falan gerçekle alakası yok.Çarpıtılmış.Biz burada çizme giymeyiz,filmde ağaların hep çizmesi var filmlerde. Ağalıkla aşiret farklıdır zaten.Bir aşiretin reisi kesinlikle ağalık yapamaz,mümkün değil.Ağalık yanında çalışan insanları kullanabilir.Aşiret reisi bunu yapamaz.Ağa kötüyse köle gibi çalıştırır.
Milli aşiret reisi bana barış gücü olduklarını söylüyor ve ardından ekliyor:Aşiret falan ölmüştür .Hepimiz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyız.Amerikalılar o kadar karışık ahali sorulunca Amerikalı diyorlar,biz neden aşiretleri söyleyelim hala.Kız kaçırma, adam vurmaya müdahale eder aşiretler yargının işlediği bu sistemde farklı aşiretler barışı sağlamak için birbirlerine kız alıp veriyorlar. Kürtlerle Araplar birbirlerine kız alıp veriyor. Akrabalık olsun arada diye.
-
——————————————————————————————–
Beyaz Eşya Ticareti yapan Halil Akkaya 1980’li yıllardan sonra köylere gelen elektrikle buzdolabı ve televizyon satışında yaşanan patlamayı anlatıyor. 90’lı yıllarla elektrik olmayan köy kalmayınca satışlar düşme eğilimine girmiş. Harran bölgesindde bugün 50-100 köye suyla beraber ekonomik iyileşme yaşanıyor, bu sektörü çok etkilemedi. Otomobil sektörünü ise çok etkiledi ve satışlar arttı.
Urfa merkezde taksitle alış veriş yapan müşteri , köylerde mahsüle bağımlı. İlkbaharda yağ,yün,yoğurt gibi hayvansal mahsül satışlarıyla , ikinci ödeme yedinci ay denen arpa hasatında, üçüncü ödeme ise pamuk hasatında olmak üzere taksitlendirilerek beyaz eşya satışı gerçekleşiyor. Şimdi çek, senet kullanılmakla birlikte sekiden babası İstanbul’daki firmalara bile sözle alış veriş yapılırmış.Babası 60’lı yıllara kadar firmalara mektupyazar, telgraf veya telefonla fabrika siparişlerini verirmiş.Ne senet ,ne vade parası oldukça ödermiş babası, ama 70’li yıllardan sonra sistem değişmeye başlamış. Enflasyonun bunda etkisi var diyor.Eskiden sözde gecikme olmazdı şimdi çekte, senette sıkıntı çıkıyor diyor. Nedeni ise çok ilginç; insanlar ekonomik güçlerinin çok daha üstünde eşya alımı yapıyorlarmış. Buzdolabı, televizyon lüks sayılmıyorken son iki üç yıldır da otomatik çamaşır ve bulaşık makinesi lüks kapsamından çıkmış.Şimdi herkes klima alma hevesindeymiş. Beyaz eşya artık bölgede lüks sayılmıyor, tamamı ihtiyaç olarak tanımlanıyor. Non-frost dolap ve büyük ekran biraz lüks kavramına giriyor. Robot, karıştırıcı falan en çok kullanılan ev aletlerinden. Bölgede reklamın etkisi çok etkili, reklama bakarak alış veriş yapılıyor.
Burada en büyük sorun eğitime katkı payı diye alınan on milyonun motorsikletle Mercedes marka araba için aynı tutulması bu nedenle öfkeli insanlar.
———————————————————————————————Urfa’nın Beş Çayı Çiğ Köfte

Kırk yıllık, on yıllık sıra, oda geceleri olduğu için biri çiftçi, biri öğretmen diğeri çok zengin işadamı olmuş tüm arkadaşlar birarada olmayı sürdürürler sıra gecelerinde.Her sınıftan ve her sektörden insanı biraraya getiren bu gecelerde kebaplar yenir,ayranlar içilir. Her odanın ya da odanın bir başkanı olur. Mevsim açılırken başkan aidatı tespit eder, onu toplar. Ayrıca o senenin menüsü tespit edilir.
Buna uymayan ceza olarak çiğ köfte yapar. Çiğ köftenin kendine has bir ritüeli var. Hardal dene bir bitkiyle birlikte yeniyor. Ben oradayken henüz çiğ köfte vakti gelmediğinden çiğ köftenin içine buz atarak etin çürümesini önlediler. Çiğ köfte tatlı gibi yemekten sonra ve geç vakitte yenen bir şey. Ya da kadınlar toplanınca beş çayı niyetine çiğ köfte saati yapıyorlar.Ramazan’da çiğ köfte her iftarın vazgeçilmez süsü. Çiğ köfte mutlaka bakır leğende iyice ovalayarak yapılan bir çeşit. Her yöreninki farklı oluyor ve Urfa’nınkini yiyinceye kadar bulgur yediğimizi bilmiyorduk diyor bazıları. Urfa’da et çok önemli bir tartışma konusu; örneğin hayvanın butları kaslı olur diye hiç beğenilmiyor. Boşluğuna denk gelen yerleri iyi olurmuş ama o da sol taraf olacak çünkü hayvan hep sağına yatarmış!

 

Sayfa 1 / 11