Mart, 2003

KADINLAR OLMADAN ASLA

Mart 24 2003Yorum Yok Kategori: Güncel

Avrupa Birliği’ ne girmemiz Avrupalı sayılmamız için yeterli mi acaba? Ya da soruyu şöyle soralım; Avrupa Birliği’ne girmeyi neden istiyoruz? Avrupalı sayılmak için mi yoksa Avrupa’da serbest dolaşmak için mi? Yoksa Avrupalı olmak bir üstünlük madalyası mı? Türkler Osmanlı İmparatorluğu dönemi içinde Avrupalı bir imparatorluk kurdular. Avrupa’da toprakları oldu. Son ikiyüz yıldır da Avrupalı olmak için eğitimde, orduda, hukukta bir çok reform yaptılar. T.C. kuruluşu reformları radikal bir şekilde yaşam biçimine çevirdi. Elbette, kültürel ve sosyal değişimler elektrik düğmesini çevirir gibi çevirmekle oluvermezler. Doğu ve Batı arasındaki topraklarda yaşayan Türklerin kültürel , sosyal yapıları Doğulu felsefeden besleniyordu. Buna Batılı şekiller vermekle iş bitmedi. Günümüzde Doğu kültürüne baktığımız zaman burada en temel farklılığın “kadın” meselesinde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Batı hukuk üstünlüğünü kabul ederken kadınları atlamıştı. Kadınlar kendi mücadelelerini vererek zorlu bir yol aştılar ve hukuki haklarını aldılar. Yoksa Batı’da ve Doğu’da kadına bakış arasında çok fark yoktu. Tam tersi bile söylenebilir. Batı’ da kadın bir şeytan ve cadı olarak yakıldı Ortaçağ’da. Bugün kadına yapılan zulüm, eziyet ve haksızlığın en büyük kaynağı olarak din gösteriliyor. İslamiyet en başta olmak üzere. Bence bu çok basma kalıp bir laf. Çünkü Budist Çin’ de kadınlara bakış ve yapılanlar inanılır gibi değildi. Bu gün bile Çin’ de tek çocuk yasası yüzünden aileler kız bebeklerini öldürüyorlar. Japonya Şinto dininden ve kadının toplum ve aile içindeki konumu ikincil.Afrika’ da animist ya da Hıristiyan topluluklara bakın yine kadın çok aşağılanır. Bunu anlatmakta amacım Doğu’ da kadının ezilme nedeni “din” değil, ataerkil gelenekler, yaşam tarzı ve din gibi gösterilen inanışlardır. İslamiyet’le hiç ilgisi olmayan bir çok gelenek Müslümanlık postu altına gizlenmekte. Batı bu gelenekleri kadını hukuk devletinin kanatları altına alarak kırabildi. Kadını ülkenin vatandaşı kabul ederek, ona “olumlu ayrımcılık” yapmak zorunda kaldı. Kadınlar için yeni yasalar hızla çıkarılmalı ve kadınlar “sosyal köle” olmaktan kurtarılmalıdır. Çünkü Türkiye’ nin gelişmesi ve demokratikleşmesi buna bağlı. Erkekler iktidarı kaybetmesin diye Türkiye geleceğini kaybedemez. Kadınlar örgütlenmeli ve topluma seslenmelidir. Toplumdaki varlığını ve taleplerini TBMM’ ne taşımalı. Yoksa Türkiye Avrupalı olma şansını kaybedecek. Bunu görmeyen ancak kör sayılabilir. Dünyayı izleyen herkes kadın ve erkeğin ortak bir sosyal, ekonomik yapılanma içinde ülkeyi kalkındırdığını görüyor. AB’ ne girmemiz için kadını toplumsal hayatın içinde görmek gerekiyor. Kadınlar kendi hayatları hakkında karar verebilmeliler. Okumak, eş şeçmek, istediği yerde yaşamak, çalışmak, kendi iradesi ile giyinmek, karar vermek ve politik özgür kararını vermek ve de karar merkezlerinde bulunmak onun hakkıdır. Bu hakkın hediye edilmesini beklemeyin. Siz de katkıda bulunun. Daha güçlü bir Türkiye için birlikte hayatı kurmalıyız. NEVVAL SEVİNDİ

FIRTINA 1998

Mart 24 2003Yorum Yok Kategori: Yeni Yüzyıl

Herkesin gördüğü ama söylemekten kaçındığı bir gerçek var. Türkiye’nin etrafında fırtına bulutları tüm haşmetiyle dolaşıyor. Körfez ve Kafkasya’daki gelişmeler bölgeyi bir anda ateş çemberine çevirebilir. Başbakan dün bunu açıkca ifade etti. Türkiye’nin etrafı ateşten bir top olmuş siyasetcilerimiz içeride çekişme halinde. Siyasetçilerimiz elele vermeli , çünkü ulusal bir uzlaşmaya ihtiyacımız var. Bugün çok karşı kamplarda görünen insanlar bile ayrılıklara değil, ortaklıklara bakmalı. Çünkü bu fırtınayı aşmanın başka çaresi yok.21. yüzyıla güvenle yürümek için ülkedeki güçler eski kavgaları bir yana bırakmalı. Yeni bir biçimde düşünmeyi öğrenmek zorundayız. Uzlaşma ve diyalog ihtiyacımız. Nedir Türkiye’nin etrafını saran ateş çemberi? Savaş tehlikesi burnumuzun dibinde.Körfez krizi tüm çabalara rağmen, hala savaşa doğru gidiyor. Irak resmen parçalanabilir.Bölgede tüm taşlar yerinden oynayabilir.Savaş patlarsa Türkiye’nin işi zor. Bir güvenlik kuşağı gerekebilir.Ama, ne yaparsak yapalım Batı göçmen Kürtler konusunda yine Türkiye’yi suçluyacaktır.Onun için bu konuda Türkiye’nin net bir politikası olmalı. Meclis bunun için özel bir oturum bile yapabilir. Böylece herkes söyleyeceğini söyler.Yarın olaylar kızışınca kimse kimseyi suçlamaya kalkmaz. Ufukta görünen diğer tehlike Kafkaslardan geliyor.Ermenistan’da ılımlı hükümet gitti. Yerine milliyetçi ve bağnaz bir yönetim geldi. Gürcistan’da Devlet Başkanı Şevardnadze’ye suikast yapıldı.Barışçı lider ölümden zor kurtuldu. Moskova’nın Bakü-Ceyhan petrol hattını engellemek için Kafkasya’yı karıştırmak istediği öne sürülüyor. Kafkasya farklı soyların birarada yaşadığı bir bölge. Tam bir etnik mozaik. Tarih boyunca bitmeyen kavgaların geçtiği yer. Silahlar patladığında eski düşmanlıklar çok çabuk hatırlanıyor. Bu yüzden Kafkasyayı karıştırmak çok kolaydır. Eğer Kafkasya karışırsa, Türkiye’nin Doğu sınırları da kanayan bir yara haline gelebilir. Kardeş Azerbeycan’ı etkileyen her gelişme, Türkiye için de sorundur. Azerbeycan’ın tarihi ve doğal partneri Türkiye’dir. Ankara ,Kafkasya ‘da barış için daha atak davranmalıdır. Çünkü bölgede sürekli barış sağlayacak tek ülke Türkiye.Yani sınır kapıları açılabilir. Ticaret canlanabilir. Bu bölgede barış ve güvenin kalıcı adresi Türkiye’dir. Ermeni-Azeri kavgasına yeni çözümler bulunmalıdır. Türkiye’de partilerin hiç birinin net bir Kafkas politikası yoktur.Bunu yaratmak için henüz vakit çok geç değil. Yeter ki, biraraya gelinsin ve vizyon oluşturulabilsin.21. yüzyıla girerken birbirimizle kavgayı bırakıp bu sorunlara ortak çözümler üretilmeli. Önemli olan Türkiye’nin çıkarıdır. Mutlu ve güçlü bir Türkiye için….

ÖTEKİ

Mart 24 2003Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

KENDİ KİMLİĞİNİ EKSİKSİZ TANIMLAMAYAN “ÖTEKİ” NE GEÇİT VERMEZ
“Kişisel yada kolektif kimliğin özdeşleştiği değerler sistemi ne kadar belirgin ise, birey kendini ne kadar eksiksiz ve nihai olarak tanımlamışsa, o bireyin yada toplumun kendi dışındakiler ile arasında oluşturduğu sınırlar o kadar kesinleşir. Ayırımlar belirginleşir. Kimlikler birbirlerine geçit sağlamaz olurlar. Kimlik gücünü bu sınırlarla korunmuş aidiyet duygusundan alır.
Ancak kişiyi yada toplum kimliğini tanımlarken bu kimliği statik, değişmez bir yapıya indirgediğinde tehlikeli boyutlar da alabilir, ve yaşadığımız ve gördüğümüz hep almakta da. Kimlik, henüz tanımadığı için yabancı diye tanımladığı hiçbir kimseyi kapısından içeriye sokmayan bir eve yada ev sahibine dönüşebilir. “*
Türkiye çoklu kimliğini kabullenmekte zorluk çekiyor. İdeolojik bölünmüşlükler ve şartlanmışlıklar ,maalesef, kimliğimizin her yönüyle onaylanmasını imkansız kılıyor. Bu da kimliklerin çarpışmasına ve düşmanlığına neden oluyor.
 

FIRTINA 1998

Mart 24 2003Yorum Yok Kategori: Yeni Yüzyıl

Herkesin gördüğü ama söylemekten kaçındığı bir gerçek var. Türkiye’nin etrafında fırtına bulutları tüm haşmetiyle dolaşıyor.
Körfez ve Kafkasya’daki gelişmeler bölgeyi bir anda ateş çemberine çevirebilir. Başbakan dün bunu açıkca ifade etti. Türkiye’nin etrafı ateşten bir top olmuş siyasetcilerimiz içeride çekişme halinde. Siyasetçilerimiz elele vermeli , çünkü ulusal bir uzlaşmaya ihtiyacımız var. Bugün çok karşı kamplarda görünen insanlar bile ayrılıklara değil, ortaklıklara bakmalı. Çünkü bu fırtınayı aşmanın başka çaresi yok.21. yüzyıla güvenle yürümek için ülkedeki güçler eski kavgaları bir yana bırakmalı. Yeni bir biçimde düşünmeyi öğrenmek zorundayız. Uzlaşma ve diyalog ihtiyacımız.
Nedir Türkiye’nin etrafını saran ateş çemberi?
Savaş tehlikesi burnumuzun dibinde.Körfez krizi tüm çabalara rağmen, hala savaşa doğru gidiyor. Irak resmen parçalanabilir.Bölgede tüm taşlar yerinden oynayabilir.Savaş patlarsa Türkiye’nin işi zor. Bir güvenlik kuşağı gerekebilir.Ama, ne yaparsak yapalım Batı göçmen Kürtler konusunda yine Türkiye’yi suçluyacaktır.Onun için bu konuda Türkiye’nin net bir politikası olmalı. Meclis bunun için özel bir oturum bile yapabilir. Böylece herkes söyleyeceğini söyler.Yarın olaylar kızışınca kimse kimseyi suçlamaya kalkmaz.
Ufukta görünen diğer tehlike Kafkaslardan geliyor.Ermenistan’da ılımlı hükümet gitti. Yerine milliyetçi ve bağnaz bir yönetim geldi. Gürcistan’da Devlet Başkanı Şevardnadze’ye suikast yapıldı.Barışçı lider ölümden zor kurtuldu. Moskova’nın Bakü-Ceyhan petrol hattını engellemek için Kafkasya’yı karıştırmak istediği öne sürülüyor. Kafkasya farklı soyların birarada yaşadığı bir bölge. Tam bir etnik mozaik. Tarih boyunca bitmeyen kavgaların geçtiği yer. Silahlar patladığında eski düşmanlıklar çok çabuk hatırlanıyor. Bu yüzden Kafkasyayı karıştırmak çok kolaydır.
Eğer Kafkasya karışırsa, Türkiye’nin Doğu sınırları da kanayan bir yara haline gelebilir. Kardeş Azerbeycan’ı etkileyen her gelişme, Türkiye için de sorundur. Azerbeycan’ın tarihi ve doğal partneri Türkiye’dir.
Ankara ,Kafkasya ‘da barış için daha atak davranmalıdır. Çünkü bölgede sürekli barış sağlayacak tek ülke Türkiye.Yani sınır kapıları açılabilir. Ticaret canlanabilir. Bu bölgede barış ve güvenin kalıcı adresi Türkiye’dir.
Ermeni-Azeri kavgasına yeni çözümler bulunmalıdır. Türkiye’de partilerin hiç birinin net bir Kafkas politikası yoktur.Bunu yaratmak için henüz vakit çok geç değil. Yeter ki, biraraya gelinsin ve vizyon oluşturulabilsin.21. yüzyıla girerken birbirimizle kavgayı bırakıp bu sorunlara ortak çözümler üretilmeli. Önemli olan Türkiye’nin çıkarıdır.
Mutlu ve güçlü bir Türkiye için….

 

YENİ GELİNİMİZ TÜRKİYE

Mart 23 2003Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Türkiye tarihî bir dönemeçte çuvalladı. Eve görücü gelmiş kızlar gibi elini ayağını nereye koyacağını bilemediğinden ağzını her açtığında hata yaptı ve evde kaldı. Tutum ve politika geliştiremeyen Türkiye, 40 yıllık dostluğunu kaybetti. Yeni kurulacak dünyaya katılmak isteyen Batı ülkeleri arka arkaya onay verirken ABD’ye biz seyirciyiz. Hem de ne dediği belli olmayan bir seyirci. Tony Blair üç bakanı istifa ettiği halde Avam Kamarası’na ve halkına “meseleyi” anlatabildi. İspanya başbakanına sordular ‘Neden ABD’yi destekliyorsunuz?’ diye. Cevabı basitti: Çünkü Ortadoğu yeniden yapılanırken ülkemizin ikinci sınıf olmasını istemiyorum.

Hollanda parlamentosu geçen salı günü karar aldı ve yüzde yüz ‘ABD‘nin arkasındayız’ dedi. Sadece askerî güce katılmayacaklarını bildirdiler. Zaten dünyanın bir ucundaki ülke olarak yüzde yüz destek vermesi yeterli ABD için. Sınırı yok Irak ile ya da bu toprakların geçmişte sahibi değildi. Fransa bugün Irak’a en fazla ihracat yapan ülke. Onun çekinceleri yine kendi çıkarları doğrultusunda.

Türkiye reel politikayı göremediği bir yana amatör dış ilişkiler rüzgarı ile her şeyi devirdi geçti. Önümüzdeki 25 yıl için Türkiye’nin politikası ve vizyonu ne olacak sorusunun cevabı yok. Üstelik halkı kandırmak ve tam bilgi vermemek de buna eklendi Sayın Babacan’ın sözleriyle. Yardım hâlâ geçerli diyen Babacan’ı yalanlayan Powell sonrası Babacan çıkıyor ve ‘Şu an için yardım olmadığı doğrudur.’ diyor! Yoruma gerek yok sanırım. Dışişleri Bakanı Powell yardım konusunun kapandığını kesin bir dille belirtirken oyunun böyle oynanmayacağını da hissettiriyor.

Bu satranç tahtasında üç–dört adım sonrasını gören ve bu oyunu çok oynamış, teorik yeterliliği olan kazanabilir ancak. Akşam yatıp sabah uzman kalkılmıyor.

Şimdi hem tezkere geçecek, hem yardım gelmeyecek olursa bütün yapılanlara ne ad vermek gerekiyor?

Hollanda’da Hıristiyan Demokratlar ABD yanlısı, İşçi Partisi savaş karşıtı ve koalisyon görüşmeleri yapıyorlar iki aydır. Hollanda’da şu anda geçici hükümet var. Bir anlamda hükümet yok da diyebiliriz. Ama karar almakta zorlanmıyor. Hem evet, hem hayır gibi saçma cevaplar vermiyor.

Üstelik Hollanda’yı bir kraliçe yani bir kadın yönetiyor. Avrupa’nın en güçlü kadını Kraliçe Beatrix. Hollanda’da resmi devlet başkanı kraliçe.

Birçok kurum aracılığıyla kraliçe her konuda karara katılan, onaylayan ve kontrol eden pozisyonda.

Ülkenin çıkarları konusunda kuşkuya yer vermeyecek şekilde hareket ediliyor kısacası.

Hollanda’da Türklerin Türkiye ile ilişkileri çok zayıf. Herkes umudunu kesmiş. Bir şeylerin düzeleceğine inanmıyor. Bu insanların umuda ve kendine güvene çok ihtiyaçları var. Türkiye ile köprüler kurulamamış ve ideolojik kapanmışlık yıkılamamış henüz. Yavaş yavaş bunu isteyenler çoğalıyor. Türkiye nasıl bir rol almalı? Dünyada bunu duymak isteyen Avrupalı Türklere acaba hükümetin söyleyecek bir sözü var mı merak ediyorum. Nasıl bir Türkiye hayal ediyoruz?

2000’li yılların ufkunda Türkiye’ye başkalarının biçtiği roller var. Biz kendimizi nereye koyuyoruz, önemli olan bu. Hazinenin üstünde oturmuş Türkiye dileniyor ve hazinesini görmüyor.

23.03.2003

Yazarımızın E-Postası: n.sevindi@zaman.com.tr

 

ALMANYA DEDİKLERİ

Mart 13 2003Yorum Yok Kategori: Analiz

GİRİŞ: 60’lı yılların başında Avrupa bir rüyaydı. Bir çok insanın hayallerini süsleyen bir masal ülkesi. Bu uzak cennete gitmek her şeyin hallolması demekti. 1960’da ilk gidenler davul zurna ile karşılanan Türkler oldu. Almanya onları bağrına bastı. 1961 ‘ de imzalanan Ankara anlaşması ile sayıları 2500 olan Türk işçi kitlesi Almanya’ ya vasıl oldu. İş ve işçi bulma kurumu önünde kuyruklar uzadı. Kimi meraktan kuyruğa girip pasaport aldı kimi böyle bir paye kazanmak için. Doktorların önüne çıktılar boynu bükük ağızlarını açtılar. Sapasağlam raporlarını aldılar. Telekli bir şapka uğruna ya da fiyakalı otomobillere kandı görenler. Oralarda paralar kürekle toplanıyordu. Hayat kolaydı. Onlar arabalara, trenlere doluşarak Avrupa kapılarına dayandılar ve 1991 yılında 1milyon 675 bine ulaştı sayıları.Bu gün Avrupa’da beş milyona yakın Türk var. Almanya’ ya göç, bir işgücü göçüydü. O nedenle her iki tarafta bu göçe “geçici” olarak baktı. Bir traktör alıp, bir ev ya da araba alıp geri döneceklerdi. Hatta bakkal borcunu ödemek için bile gelen vardı gurbet ellere. Çocukları, eşleri arkada kaldı. Onlar yapayalnız gurbette, kalanlar boynu bükük geride. Kadınlar göçmen karısı olarak çok çektiler. Çok sayıda evli kadında kocasını ilk fırsatta ismen davetle “Almanya’ya aldırma” sözü vererek yolcu edildi. Bir çok aile dramı, sosyal ve psişik sorunlar yaşandı. Ama zaman geçti, bir kuş gibi uçtu ve kırk yıl geride kaldı. Kimsenin geri dönmek niyeti gerçek olamadı. Teşviklerle zaman zaman geri gönderilen işçiler hariç Türkler kaldılar. Türkler birinci kuşak ikinci kuşak derken üçüncü kuşak büyüdü artık Avrupa’da. İlk kuşağın çığlığı gök kubbede asılı kaldı öylece: Ne Almanya ne Türkiye Bizi anlamadılar niye Haklarımız diye diye Ömür bitti biz ilk kuşak. Onlar bugün artık Avrupalı Türkler. Onlar evlerini , yurtlarını Avrupa ‘ ya kurdular. Çocukları iş sahibi oldu ya da okuyor, torunları kreşlerde… artık Avrupa’ dan köye dönüş yok. T.C. nin onlarla ilgilenmesini bekleyerek 40 yıl geçirdiler. Bugün kendi haklarını kendileri alıyorlar. Ama kültürlerinden, sosyal tabanlarından koparılmış hayatlarını koruma kaygıları hiç bitmedi. Çocuklar torunlar Türkçe konuşsun, dinini kültürünü unutmasın telaşı hala var. Gittikleri her ülkenin kalkınmasında alın teri olan Türk işçileri Almanya’ da çok önemli bir kalkınma faktörü oldu. “Alamanya alamanya Türk gibi işçi bulamanya” diye türküler yakılması boşuna değil. Avrupa’ daki Türk topluluğunun yakın ve uzak geleceği ile ilgili önemli kültürel problem, ikinci ve daha sonraki kuşak çocuklarının sosyalizasyonu. Yani topluluğun kültürel beka’sı ile ilgili kaygılar ve korkular ya da asimile olması ihtimali en önemli kültürel problemi Türk yurttaşlarının. Türklüğü konserve ederek bunu çözemeyiz. Bireysel ve kolektif bir kimlik arayışını görmek gerek. Bu gün Almanya’ da en çok Alman vatandaşlığı için başvuru Türklere ait. Türkiye ‘ nin yıldıran ve umursamaz uygulamalarından, bürokrasisinden kurtulmak için insanlar yeni pasaport almakta. Türkiye kırk yıldır belirlemediği Avrupalı Türkler politikasını umarız artık belirler. Bunun bir modernizasyon projesi olarak kabul edilmesi gerektiğini kavrar ve dışa açılan, ayakta kırk yıl kalmayı başaran bu insanlara gereken değeri ve önemi verir. Biz bir taş attık arif olan anlar diye…. 1.sunuş binlerce insan avrupa denilen düş ülkesine gelmek için trenlere, otobüslere , uçaklara doluştu. Kimi kalabilmek için para vererek kiralık gelin aldı kendine, kimi yasa dışı başka yolları denedi, kimi pasaportsuz yıllarca kaldı çalıştı. Kimi çiftçi geldi işçi oldu, kimi işçi geldi patron oldu. Onların çocukları girişimci, doktor, avukat ya da milletvekili oldular bugün. Çok zor koşullarda geldiler, kaldılar, çalıştılar ve kök saldılar. 2.sunuş gurbette tutunmak zor zenaat. İnsanlar ancak yaşayan bir vatanda sahiden varolabilirler, gettolarda değil. göçmen olmak marjinalleştirilen bir yaşamdır biraz. Türkler fabrikalarda ellerini, kollarını, parmaklarını kaybettiler, sevdikleri kadınları unuttular, zaman zaman işlerini kaybettiler dışarı atıldılar, kültürlerini ve sosyal bir varlık olarak ilgi alanlarını kaybettiler, kızlarını oğullarını verdiler gurbete kurban diye… kocalar karılarını, kadınlar kocalarını gurbette bir yaprak gibi fırtınaya bıraktılar. Kimini uyuşturucu aldı , kimini alkol…. racon Fahri’ nin dediği gibi: Evladımı da aldı , ruhumu da bu memleket… 3.sunuş Sevdikleri insanlardan uzak kaldılar. Yalnız kaldılar. Geri dönüp baktıklarında ne vatanları Türkiye’ de kimse kalmıştı ne de Avrupa’da yaşadıkları ülkede. Kimi Dede Efendi’ de teselli arıyor yalnızlığına, kimi yardımsever Türk komşularında. Artık Türkiye’ ye bile gömülmek istemiyorlar. Çünkü onları ziyaret edecek herkes Avrupa’da yanlarında. Geride sessiz ve boş köyler, kimsenin oturmadığı evler kalmış… 4.sunuş Hayatın her zaman iki yüzü vardır: biri ölüm diğeri yaşama sevinci içeren. İyilik ve kötülük, ışık ve karanlık olarak. Avrupa’ da sadece kötü günler, gurbet yok elbette. Avrupa çoğu zaman da umut, başarı, öğrenme ve yükselişin simgesi oldu. Bir çok insanın, bebeğin hayatı oralardaki hastanelerde kurtarıldı. Oralarda severek tedavi edildiler. İnsan olmanın kıymetini ve biricikliğini Avrupa’ da öğrendiler. Sosyal vakıflar kurdular, devletin açık bıraktığı yerleri insanlar kendi imkanları ile doldurdular. 5.sunuş bugün birinci kuşak artık yaşlı insanlar. Bir kısmı ölmüş bir kısmı bakıma muhtaç. Artık Türk huzurevlerine, mezarlıklarına ihtiyaç var Avrupa’ da. İsviçre ‘ de bazı kantonlar mezarlıklarını almış, Almanya’ da ise henüz başvuru aşamasında. Çünkü mezarlık kamu malı sayılıyor. Uçakların en arkasında son yolculuklarını yapan Türkler bir imam bile olmayan günlerden bugünlere geldiklerine şükrediyorlar. İnsanlarımız kültürlerini, inançlarını Avrupa’ ya taşıdılar. Avrupa’ da dil öğrendiler onların kültürleriyle haşır neşir oldular. Hoşgörülü olmayı, demokrasiyi öğrendiler. Farklı kültürler birbirlerine aşık oldu , evlendiler. Çoluk çocuğa karıştılar. 6.sunuş Göç Kuşakları çekimleri sırasında 26.000 km. yol yaptık. Avrupa’dan iki Türkiye’den dört kişi bu projede çalıştı, yoruldu ve terledi. İnsanımızı tanıdık sıcak yüreği ile bizi konuk etti. O alicenap insanımız yanısıra kadının döven bozulmuş yapıyı da size gösterdik. Hep olumlu hem olumsuz öyküleri dinlerken kah güldük sevindik kah ağladık yerindik. Bu zor programa TV Kültür dalında ödül veren Türkiye Yazarlar Birliği’ ne teşekkür borçluyuz. Bize umut verdi, şevk verdiler. Bize telefon eden, yazan, hayatını samimiyetle açan herkese çok çok teşekkür ediyoruz. Her şeyi sizin için yaptık. Büyük bir kültürün taşıyıcısı olan sizler için…

GAGAUZ YERİNİN KADINLARI

Mart 11 2003Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Gagauz Yeri; Moldova’nın güneyinde yaşayan ve sayıları 170.000 civarında olan Gagauzların yaşadığı bölgedir. 1995’de bağımsızlığını ilan eden Gagauzlar’ın başkenti Komrad. Diğer iki kentleri Çadır-Lunga ve Volkaneşt. Ortodoks hıristiyan olan gagauzlar Türkler, gagauzca konuşurlar. Yani türkçenin Oğuz lehçesi olup bizim dilimize çok yakın.
 

YAŞAMA SEVİNCİNİN ÖNÜNÜ AÇIN

Mart 10 2003Yorum Yok Kategori: Zaman

Kadınlar Gününü Elazığlı kadınlarla kutladım.8Mart’ta onların davetlisiydim.Erkeklerin de hakkını yememek lazım G.Saray-Fener maçına rağmen konferansa katıldılar. İki ayrı konferans salonunda çok yüksek katılımla birlikte olduk.
Anadolu’da yıllardır geziyorum. Kadınların değişimi bulutların dağıldığı bir gökyüzü gibi açık ve berrak görünüyor. Artık kadınlar eğitimli ve eğitimli kadınlar çalışıyor. Sadece evde çalışmak onlara yetmiyor toplumsal hayata katılmak için çaba harcıyorlar. Bir çok güçlüğü göğüsleyerek ve ailelerinin rahatını bozmadan kendilerini geliştirmeye çalışıyorlar. Elazığ eski ve köklü bir kültürün toprakları. Ayrıca yerleşmiş bir üniversite kültürü ve yaşamı var. Üniversitenin çok olumlu bir katkısı olduğu kesin. Kültürel hayat canlı.
Son yıllarda görmeye başladığım çok güzel bir aile örneğini sizlerle de paylaşmak istiyorum. Çok zeki ve güzel bir hanım başörtülü,genç yaşta evlenmiş ve üç çocuk sahibi olmuş. Yaşı 28 olduğunda çocuklarının eğitimiyle çok yakından ilgilendiği için kendisindeki okuma ateşi alevleniyor. Kocasına bu isteğini açınca kocası olumlu bakıyor. Ama babama sormak gerekir diyor. Babası kırsal bölgenin insanı ama Anadolu’nun “okumadan yazanları”ndan. Oğluna diyor ki:” Bırak okusun bizimkiler gibi cahil olmasın”.Kendi babası da destekliyor. Yani erkekler onun önünü açıyor. Böylece önce ortaokulu,sonra liseyi dışarıdan bitiren hanımefendi bugün sosyolojide doktora öğrencisi. Evet, isteğince başarılıyor. Yeter ki, çok istekli olun. Çok güzel eğittiği oğulları da anneleriyle gurur duyuyor elbette.
Anadolu’da kadınlar değişim isterse erkekler değişecek. Onlar da iyi ve kaliteli bir yaşam istiyorlar. Daha medeni ve kültürlü bir aile olmak çok önemli, çünkü toplumun yapı taşı ailedir. Biz devletten,toplumdan beklediklerimizi önce kendimiz yerine getirmeliyiz. Kalkınmak ve zenginleşmek istiyoruz, fakat kendi karımız hariç. Kızkardeşimiz hariç. Böyle şey olmaz. Türkiye’nin kalkınmak için kadınlara ihtiyacı var. Kadın erkek ilişkisinde değişim ve kalite artışı hayatımızı değiştirecektir.
Kadınlar artık örgütleniyorlar. Elazığ’da ziyaret ettiğim Sevgi-Der buna iyi örneklerden. Bir yıl önce kurulan derneğin başkanı,genel sekreteri ve tüm kurucu kadınlar inanılmaz bir umut ve istekle çalışıyorlar. Çoğu eğitimli,çalışan kadınlar başörtülü ya da örtüsüz karışık oturmuşlar sohbet ediyorlardı kahvaltı masasında. Türkiye’nin özlem duyduğu bu dostluk ve birlikte üretim tablosu yakında Anadolu’nun çehresini değiştirecek. Düşmanlık kültürü üreten odaklar sadece iktidar kavgasının büyük merkezlerinde kalacak sanırım.
Kadınlar kendilerinin gelişmesinin önemini kavramışlar. Kız çocuklarının cinsel ayrımcılığa uğramaması için de çaba harcıyorlar. Bir hanımefendinin kızı okulla geziye gitmek istemiş. Ailenin babasından önce ağabeyi atlayıp şöyle demiş: “Çocuklar Duymasın daki gibi özgür kız mı olacaksın?Olmaz gidemezsin”. Sonra okulda veli toplantısına katılan karı koca sınıftaki herkesin izin belgelerini imzalayıp öğretmene verdiğine şahitlik edince anne olarak dayanamayıp şöyle diyor:” Bey,şimdi çocuğumuzun durumunu düşünebiliyor musun?Bak,bütün sınıf gidiyor geziye ve dönüp konuşacaklar şen şakrak. Bizim kızımız bir köşede nasıl mahzun kalacak”.Baba yüreği dayanamıyor ve izin belgesini imzalayıp öğretmene veriyor. Bu güzel öyküde görüldüğü gibi iyi örnekler çevremizde çoğalırsa eski, kötü alışkanlıklarımızı bırakmamız daha kolay olacak. Birbirimizi iyi ve olumlu etkileyelim. Bundan hem ailemiz ,hem Türkiye kazanacaktır.
Ne derler, huzursuzluk kadar kötü bir şey yoktur. Cehennemi burada yaşarsın. Mutlu,sağlıklı bir aileyi gerçekleştirmek zor değil,sadece kadınlar erkekleri erkekler kadınları anlamaya çalışırsa sorun çözülür.Kendimizi karşımızdakinin yerine koyalım ve bir dakika düşünelim.
Cennet aslında kadınların ayağı altında. Neden derseniz evdeki huzurunuz, mutluluğunuz onların yaşam sevinciyle çok yakından ilgili. Kız çocuklarınızın,kadınların yaşama sevincini öldürmeyin. Onların dudaklarındaki gülümseme sizin mutluluğunuz ve servetiniz demektir.
Elazığ bana umut verdi. Onların enerjisi hepimizin servetidir.
“Bizim çağrımız kervanın çanıdır,
Yahut gökgürültüsü,ağır bulutlar çekilince!”
Kadınların önünü açın.Açın ki güneş ısıtsın.
NEVVAL SEVİNDİ
 

ÇANAK ÇÖMLEK PATLADI

Mart 10 2003Yorum Yok Kategori: Zaman

1970′lerin anti-Amerikancı solcuları ve 1979′da zafere ulaşan Humeyni’nin İran’ında “şeytan Amerika”diye bağıran İslamcıları bugün ortak duygularla mutlu olabilmekteler. Bunu 1970′lerde solcular hakaret kabul ederdi. Köprülerin altından çok sular aktı.
İnsanlar, belanın öngörülmesini belaya neden olmakla,hatta bela istemekle karıştırırlar.Şöyle düşünmeyi çok severler:”böyle şeylerden bahsetmeyi bir kenara bıraksalar, böyle şeyler olmayacak”. On gün önceki yazımı şöyle bitirmiştim:
“Pişmanlıklarla örülü siyasi tarihimiz geleceği yine perdeliyor olabilir mi merak ediyorum.”*
Tayyip Erdoğan “tam demokratik sonuç” dediği tezkere için bir gün önce fire vermeden onay alacaklarını söylemişti!Türkiye’nin yerinin saha olduğunu da vurgulamıştı. Bu bir liderlik zaafıdır. Kendi grubunu tanımamak ve sahip çıkamamak “demokratik sonuç” savıyla savsaklanamaz. 363 kişilik tek parti iktidarının üyeleri olan partililer Genel Başkan’larına üçte bir oranında “hayır” demişlerdir.Tek parti iktidarı ne oldu? Bu kadar büyük bir ağırlıkla gelen tek parti iktidarı yıllar sonra beklenen uyumu hükümet olarak yakalayacak denirken sonuç hüsran oldu. Çocuk oyunlarında , “çanak çömlek patladı” diye sokaklarda bağırılırdı. Şimdi bunu siyasete transfer edebiliriz. Hükümet anti-amerikancı mirasından dolayı inanmadığı bir konuyu Meclis’e taşımakla hata etti. İktidar olma zaafı açığa çıktı. Burada siyasi duruş göstermek çok önemliydi. Ya “hayır ben ilkelerim ve anlaşmalar doğrultusunda şuraya kadar izin verebilirim” diyerek hiç para pazarlığını bu kadar ortalığa dökmeyecekti, ya da “evet Saddam Hüseyin gelecekte benim için de tehlikelidir işbirliği yapacağım “diyecekti. Siyasette hem oradan ,hem buradan topla koy sepete yok. Siyasi duruş gerekli. Oysa ayni partide herkesin ayrı bir pozisyonu var. Bir bakıyoruz partili Meclis Başkanı Bülent Arınç ; “Big Brother bizi bir aydır izliyordu.Meclis,hayırlı işler yapacak” diyor. Öte yana dönüyoruz Başbakan yardımcısı Yalçınbayır’a çarpıyoruz; “Bakan olarak imza attım.Vekil olarak atmayacağım”diyor.
Aynı anda Saddam Hüseyin’eArap dünyası destek vermediğini açıklayan ve Irak’tan ayrılmasını talep eden sonuç bildirgesini okuyor. İki haftada Irak’ı terk et dediği Saddam’a Türkiye Büyük Millet Meclis’inden destek çıkıyor!
Bütün dünyada SaddamHüseyin’i destekleyen Türkiye imajı bakalım geleceğimizi nasıl etkileyecek? Meclis’in kararına Araplar üzülürken Kürt liderler çok sevindi.
Şimdi savaştan kurtulduk diye sevinemeyiz,çünkü ekonomik savaş bütün hızıyla üstümüze geliyor. Bağlanamamış bütçe, kara delikler, abur cubur yiyerek kof şişmiş insanlara benzeyen ekonomideki büyümenin tehlike sinyalleri ve kaybolan güven duygusu. Ekonomik kalkınma modeli olmayan AKP hükümeti ülkenin nasıl zenginleşeceğine dair bir vizyona sahip değil.Başbakanın açıkladığı 9.8 katrilyonluk gelir çok klasik bir modeldir:Sık milletin boğazını gelir olsun modeli!Ek emlak,ek taşıt,katrilyonluk tasarruf,köprü geçişe kadar her şeye zam için harika bir kalkınma planı diyemeyiz herhalde.
İktidarın tek kartı “güven”di. Tek parti iktidarı olarak ne isterse yapabilecek güçte olduğu varsayılan AKP iktidarının Anayasayı değiştirmesi, reform paketlerini geçirmesi ve tabuları yıkması bekleniyordu. Nerede iktidar gücü?
Türkiye’ye gereken siyasi önderlik,vizyon ve perspektiftir bugün.
NEVVAL SEVİNDİ
*18Şubat Zaman
 

AHLAKIN İKİ YÜZÜ

Mart 1 2003Yorum Yok Kategori: Güncel

Ahlak sadece cinsel alanı ilgilendiren bir kavram değildir. Ahlaksız dediğimizde sadece bir insanın fiziksel ve şehvet boyutundaki durumundan söz etmiş olmayız. Malını fahiş satan esnaf, çalışanının hakkını yiyen kurum ya da elindeki gücü kötüye kullanan şişkin bir ego sahibi müdür de ahlaksız nitelemesine hak kazanır. Ahlak en eski felsefi konulardan biridir. “Bir ahlak ölçütünün düşünceye dayanan uygulaması “ile ” bir sevgi ve davranış alışkanlığı” olarak iki ahlak türünden söz eder yazar Oakeshott.*
Birincisi, yani bir ahlak ölçütünün üzerinde düşünülerek uygulanması, ahlak kurallarına düşünülerek uyulması biçiminde ortaya çıkabilir. İster bireysel,ister toplumsal olsun , kendini bilmeye değer yükleyen bir ahlak yaşamını temsilden söz ediyoruz.

Burada bir kural veya ülkünün birey düzeyinde düşünülmüş olması önemli. Ahlak ülkülerinin değerlendirilmesi bir eğitim gerektirir.Bu özel bir eğitim . Oakeshott, bu ahlak biçiminin karşısına “bir sevgi ve davranış alışkanlığı” dediği ahlaki yaşam biçimini koyar.Günlük yaşamda yapılması gereken ahlak ülküsünün ifade edilmesi için öğretilmiş davranış kalıbıyla davranmak değil, bir davranış kuralını kendimize bilinçli olarak uygulamak da değil sadece, belirli davranışları alışkanlık edinmiş insnlarla birlikte yaşayarak öğrenmeyi savunur. Tıpkı anadilimizi öğrenir gibi bu ahlakı öğrenmek olmalıdır amaç. Başkaları görsün ve aferin desin diye değil,öyle yapmaktan başka elimizden gelmediği için ahlaklı davranmaktır esas olan. Burada anlamlı bir eylemle davranış kuralı kavramı içiçedir. Onlar sadece fizyolojik ve beden hareketleri değildir. Eylem olarak anlamlıdır. Hesapsız kitapsız göç olgusunun ağır faturasını toplum ödemeye başlamakta. yıllardır başıboş bırakılmış insan denen varlığın manevi dünyası boşaldığı için vahşi içgüdüleri Batılı benzerleri gibi dışa vurmakta.
Gazetede 12 yaşında yoksul kıza tecavüz eden onlarca “ahlak taslayan” pozisyonda kocaman adamları okuyunca hayatımızın bir anafora kapıldığını düşündüm. Herkes bu anaforda kaybolup gidiyor. Biz de seyirci koltuğumuzdan kıpırdamıyoruz. Sonra diğer haber tüylerimi diken diken ediyor: “Manevi Evlat projesinin öncü isimlerinden 86 yaşında kadına tecavüz edildi ,işkenceye uğradı”. Biz nasıl bir kültür üretmeye başladık ki bunlar normalleşiyor. Küçücük kızların nasıl fuhuş batağına düştüğü araştırıldı ve önce ailelerin parçalandığı sonra ufacık hediyelerle onları kandıran vicdanı parçalanmış erkeklerin olduğu gerçeğine çarpıyorsunuz. Parçalanmış aile ve cinsel istismar ilk iki sırada. Bunların yüzdesi 48!
Türkiye’de aile ile ilgili çok az çalışma yapılmakta. Tarihi,sosyal,kültürel ve saha çalışmaları olarak çok acil aile araştırmalarına ihtiyacımız var. Koruma ve önleme tedbirleri almak gerekiyor. Toplumumuz genç bir nüfus barındırıyor diye övünmeyelim,çünkü onlara hiç bir şey sağlamıyoruz. Onlar boş birer küfe gibi kömürlüklerin önünde duruyor. Sonrası malum! SosyalHizmetlerve Çocuk Esirgeme Kurumu’na bağlı çocuk evinde son bir buçuk yılda 13-17 yaş arası 109 kız çocuğu korumaya alınmış. Sokakta yaşayan bu kız çocuklarına sadece devletin sahip çıkması yetmez. Ahlak bizim özel evimizin duvarları arasında olması gereken bir süs değil. Toplumumuzun ihtiyacı olan bir kavram. Bunu kavramadan para zenginlik getirmeyecek bilesiniz. NEVVAL SEVİNDİ *Bu yazı için Toplumlar Nasıl Anımsar?kitabından yararlanıldı.

Sayfa 1 / 212»