Ocak 31, 2003

KÜLTÜRÜN RENKLİ ZİYAFET SOFRASI: YEMEK

Ocak 31 2003Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

İnsanoğlunun ilk ve kaçınılmaz gereksinmesi olan beslenme bir çok göstergeyi içinde barındırır. Kültürel formlar ve motiflerle yemek içiçe geçmiştir. Ne yediğiniz, nasıl yediğiniz, nerede yediğiniz, kimin pişirdiği, nasıl pişirdiği hepsi bir kültürü tanımanız için kilometre taşlarıdır.
Tataristan’da at eti yemek gelenekseldir. Sabah kahvaltısı her kültürde farklıdır. Çinliler için en makbul kahvaltı horoz ayaklarının yufkaya sarılmış halidir, biz de Anadolu’da çorba Batı’da Avrupa kahvaltısı denen peynir,ekmek ve zeytindir. İranlılar zeytin bilmez, Afrikalılar günde bir öğün yer. Sütleri bozulmasın diye içine inek çişi koyar. Avustralyalı Aborojinler büyülü kurtçukları yer, Kameron ‘da kedi güveç çok tutulan bir yemektir. Korede hem kedi hem köpek eti lokantada bulabilirsiniz. Çin’ de yılan restoranında vitrinde canlı canlı yılanımı beğenip ısmarlamıştım örneğin. Fransa’da kurbağa bacağı yada salyangoz özel bir yemektir. Giritli olan dedem de salyangoz yerdi ben çocukken.
Yemek kültürü bir çok anlam içerir. Yeme kültürü güç demektir. Papua Yeni Gine’ de aşiretler birbiriyle savaşırken silah olarak yiyecekleri kullanırlar. Düşmanlarımızı ve dostlarımızı belirleyen güçtür yemek. Günümüzde ziyafetler bunu sağlar. Yemek aynı zamanda bir zevk sorunudur.
Yiyecek aşk ile yakından ilgilidir. Afrodizyak bir çok yiyecek ve bitki vardır kullanılan. Manisa’nın Mesir Macunu’ndan istiridyeye kadar çeşitleri içerir. Dinle yakından ilgilidir. Müslümanlar ve Yahudiler domuz yemez. Bazı yiyecekler yasaklanmış yada kutsanmıştır.
Sağlıkla beslenmek her zaman elele yürür. Kadınların hamilelikte aşermeleri, evlenirken nar kırılması ya da şeker,pirinç serpilmesi yiyeceğin kadınla ilgili bölümüdür. Yeme içme en çok sınıfsal olarak anlamlıdır. her sınıfın yiyeceği yüzyıllar içinde de bugün de farklıdır.
DÜN KITLIK, BUGÜN OBEZİTE
Bugün yiyecek sektörü büyük bir kazanç alanıdır. Aynı zamanda eğlence faktörü var. Amerika’da obezitenin artması bununla yakından ilgili bir durum.
Elbette kıtlıkla beslenme hep yan yana olmuştur. Avrupa’da bunalım3. yüzyılda başladı ve 4.,5. yüzyıllarda ağırlaştı. kıtlık ve salgın hastalıklar 6. yüzyılda doruk noktasına ulaştı.
Fransa’da bir belgede 11 . yüzyılda 26 kıtlık meydana geldiği belirtilmekte. Bunu 16 kıtlıkla 18. yüzyıl izlemekte.
Otlar,kökler yiyen kitlelere karşın et hep güçlünün,soylunun yiyeceği olmuştur. Yönetici sınıf için et önemlidir. Buğday ve ekmek gerçek bir Akdeniz yiyeceğidir. 11.yüzyıldan itibaren ekmek yoksul sınıfların beslenme rejiminde önemli yer tuttu. Eti ve bazı durumlarda tüm hayvansal besinleri yasaklayan Kilise kuralları nedeniyle yemek rejiminde çeşitlilik desteklenir. Uzun ve kısa oruç günleri toplandığında bu sürenin yılda 150 güne ulaştığı hesaplanmıştır. Dini törenlerle yiyecek ilişkisi çok sıkılaştı.
13. yüzyılda “çok miktarda kestane,acıdarı ve fasulye ekmek yerine kullanılır” olmuştu. beyaz ekmek az sayıda insanın yediği pahalı bir yiyecekti. Rusya yeni açıldığı dönemlerde ilk açılan Türk fırınlarının kapısında uzun kuruklar oluyordu. Beyaz ekmeği bazı Ruslar “pasta” niyetine alıyorlardı.
Avrupa’da 13. yüzyılın ilk yarısında gerginlikler,çelişkiler ve karşıtlıklar sürerken refah da başlar. Haçlı Seferleri bir çok şeyi Avrupa’ya taşır. Bu yüzyılda sofra adabı gelişmeye başlar. yenen yemekler anlatılmaz kitaplarda yemek takımlarının güzelliği övülür.
Kuvvetten çok zerafete, içerikten ziyade (beslenme rejimi yerine) şekle dayalı ve davranış ritüeli haline gelmiş sofra adabı sosyal farklılaşmaya işaret etmekte.İlk yemek kitapları bu yüzyılda çıkar.
Papa’nın ayni yüzyılda dünyevi zenginliklerle böbürlenip kibir duyulmasına koyduğu yasak “oburluk” günahını ve insanların çılgın tutkularının yeni zevklerini de kapsıyordu. baharat çılgınlığı bunlardan biridir.13. yüzyılda yazılmış bir İtalyan yemek kitabında ;
“26 gr. karanfil,üç parça hindistancevizi tohumu,biber,zencefil,tarçın ve safran bulunan bir yahni ya da sosu yemeğe davete derim” tarifi ilginçtir. Çünkü o kadar karanfil anestezi etkisi yapar!
13.yüzyılda yazılan kitaplar burjuva,soylu,köylü,kentli gibi ayrımlar yaparlar okuyucularını belirlerler.Pasta da ilk bu yüzyılda mutfağa girer.Kent yaşamı yeme içme kültür ve adabını belirlemektedir Avrupa’da. O yüzyılda Anadolu nasıldı acaba?

KUTU————————-

AYIN YEMEK TARİFİ
ÇAĞLA BADEMLİ KUZU ETİ
Eski Rumeli yemeklerinden biri olan çağla bademli et tam bir bahar yemeğidir. Beyaz badem ağaçlarının şöleninden sonra bir lezzet şölenidir. Kuzu etiyle yapılan bu yemek için çağla badem, kuzu eti,yumurta sarısı,yoğurt,dereotu ve nane gerekmekte.
Kuzu etiyle haşlanan çağla bademler pişince ateşten alıp, birlikte çırptığımız yumurta sarısı ve yoğurdu üstüne dökün. Üstüne bol dereotu ve nane koyarak servis yapın.
Afiyet olsun!

 

SİHİRLİ KENT İSTANBUL

Ocak 31 2003Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

“Hakiki sanat muhteşem bir şehir vücuda getirmek ve halkının kalbini saadetle doldurmaktır.”2.Mehmed,Fatih Camii’nin vakfiyesine yazdığı mukaddemede böyle der.
Roma İmparatorluğu olan Kostantinopolis’ten bir başka cihan İmparatorluğunun eline geçen İstanbul Osmanlılarla 600 yıla yakın yaşadı.İstanbul hep bir dünya ve imparatorluk başkentinin zenginliğini taşıdı.İmparatorluk mikrokozmosunun Türk,Rum,Ermeni,Musevi ve İtalyan sakinleri için İstanbul bir toplanma yeriydi.İbni Batuta’ya göre her yıl belirli bir vergi ödemesi gereken frenk tarafı çoğu kez baş kaldırır ve iki taraf savaşa tutuşurlar.Aralarını ancak Papa bulur. Hemen hepsi ticaretle uğraşırlar.
İki kıtada iki parça olan İstanbul kenti Osmanlıların eline geçince Batılılar için daha gizemli bir Doğu kenti olmuştur.Dillere destan Kostantinopolis haremler,Doğulu dilberler,saltanat ve baharatın kokusuna bulanır. Camilerle donanan İstanbul özellikle buna mistik bir hava katar.
Kentte cami yaşamın merkezinde yer tutar.Temiz bir ibadethane olarak şadırvanında abdest alınılır,namaz kılınır ya da Kuran okunur.Cami ibadet için olduğu kadar eğitim için kullanılır.Medreseler yiyecek,barınma ve eğitim hizmeti verir.Külliyeleriyle hastane,aşevi, han gibi özellikleri de bünyesinde barındıran camiler kentin ekonomik dokusunun bir parçasıdır.Mali kaynak,şehirde evlere,su sistemlerine ve çarşılara sahip olan vakıflar tarafından sağlanırdı.Osmanlının listeleme ve düzenleme tutkusu tüm vakıf kuruluş senetlerinde belgelenmiştir. Osmanlı yazılı her türlü belgeye ve dökümana sahip çıkarak yönetim bünyesine yerleştirmiş bir anlayışa sahiptir.
Manzara seyretmek Kostantinopolis’in en büyük sefasıydı.Su ve mimarinin karışımı öylesine çekiciydi ki,şairler Boğaziçini iki zümrüt arasındaki elmas,cihan imparatorluğunun yüzüğündeki mücevher olarak betimlerdi.Bol güneş ışığının ve güzel manzaranın keyfini Türklerden başka bilen yoktur diye yazar bir İngiliz mimar 19.y.y.’da.Manzaraya daha çok hakim olmak için yapılan gemi pruvası misali cumbalar kent yaşamında çok önemlidir.
Bugüne gelirsek Türklerin manzara keyfinin sürdüğünü çevremize şöyle bir bakarsak görebiliriz.Cadde seyretmeyi bile “manzara” kabul eden anlayış denizden asla vazgeçmez.Cumbaların yerini balkonlar almıştır ve bir sefa yeridir balkon.Yemeklerin yendiği,içildiği mekanlardır.Balkon az ya da çok gereklidir.Güneş açınca parklara,Gülhaneye,deniz kenarına koşan kalabalıklar manzaraya karşı piknik yaparlar.İstanbul çiçek düşkünüdür ve bir çok sokağının adı çiçektir.Yasemin,süsen,gül,leylak,karanfil ve sümbül vazgeçilmez bahçe çiçekleridir.Tekkelerin bahçeleri ve tarikatların sembolleri çiçektir hep Türk kültüründe.Çiçekler gizli aşk dilidir ayni zamanda.El de nergis tutmak “Beni seviyor musun ?”demekti. Kadınlar çarşaflı ama cüretkardı İstanbul’da.
Lale ise gerçek bir Türk çiçeğidir.Sivri taç yaprakları Türk lalelerinin bir karakteristiğidir.Lale 16.y.y.’da Orta ve Batı Avrupa’ya Osmanlı İstanbul’undan dağıldı.
Kahve 16.y.y. ortasında Yemen’den gelir ve ilk kahvehane 1554’de iki Suriyeli tarafından açılır.Paris ya da Lonra kahvehanelerinin ortaya çıkmasından yüzyıl önce.Kahvehaneler kısa sürede erkeklerin sosyal yaşantı merkezi olur.İskambil,domino oynayan veya tütün içerek saatler geçirir erkekler burada.Zengin bölgelerde manzaranın keyfini çıkarmaya müsait iç mekanlar,fakir bölgelerde ise eleman arayanların uğradığı mekanlardır kahveler şimdi de olduğu gibi.Rumların,İranlıların,yeniçerilerin ayrı kahvehaneleri vardır. Peçevi şöyle anlatır:Kimisi kitap ve güzel yazılar okur,kimisi tavla ve satranca dalıp gider,kimisi yeni şiirler getirip edebiyattan laf açar…İmamlar,müezzinler ve yobaz riyakarlar, “halk kahvehane müptelası oldu,kimsenin camiye geldiği yok”diyor.Ulema da “Orası şer yuvasıdır;meyhaneye gitmek oraya gitmekten evladır,”demekte.
Bugün bile bu kavga sürmektedir.Kahvehaneye gitmek çok kez yasaklanmasına karşın sonuçta açılmıştır.Kahve de lale kadar İstanbul’un karakteristiğidir.Bugün de kahvehaneler İstanbul’un her mahallesinde bol miktarda vardır.
İstanbul her zaman alkolle ve adalardan gelen tatlı şaraplarla samimi bir kenttir.Evliya Çelebi’ye göre 17.y.y.’da yaklaşık 1400 meyhane vardır.Bunlar da fetvalarla sık sık yasaklanır ama yasaklar hep delinir. Şarap şiirin de vazgeçilmezidir.Bugün bar sıklığı Türklerin içki sevgisinin değişmediğini sefaseverliğini gösterir.18.y.y.’da İran’da görevli bir Osmanlı sefiri,” Türkiye’de deryaları içerdik,İran’da fincanla çay içiyoruz,”diye hayıflanıyordu.19.y.y. ile birlikte rakı sofraları kurulur mezeler eşliğinde.Hamam sefaları da içkili yemeklidir.Harem ve hamamlarda,genellikle erkek gibi giyinen dansözler ud,gitar ve kastanyet eşliğinde kadınları eğlendirirdi.bugün gazino matinelerinde bu tür eğlence bulunur.Yeniçerilerin ve denizcilerin devam ettiği meyhanelerde allı pullu,uzun saçlı köçekler yaptıkları danslarla hayal gücüne hiç bir şey bırakmazlardı.Bugün eğlence anlayışında köçekler ve kadınsı erkekler rol almakta.
Ramazan gecelerini bile eğlenerek geçiren Türk kültürü İslam aleminde tektir.Oruç bozduktan sonra boş sokaklarda bir tür yeme içme ve müzik cinneti yaşanırdı .Minareler arasına mahyalar asılırdı.Sokaklarda yılan oynatanlar,hokkabazlar,falcılar ve karagöz oyunları,Rum ve Yahudi kumpanyaların oynadığı komediler etrafı neşeye boğardı.Bu gün de Ramazan yemekleri lüks otellerde veriliyor, dansöz oynatılan müzikli eğlenceler yaşanıyor.
Kostantinopolis’te müslümanlar ve gayrimüslümler ortak bir yaşam
keyfinde birleşmişlerdi ve yemek alışkanlıkları bile ortaktır.
Lady Montagu Babil kulesine benzetir Pera’yı: “Pera’da Türkçe,Rumca,İbranice,Ermenice,Arapça,Farsça,RUSÇA,sIRPÇA,aLMANCA,fLEMENKÇE, Fr,İng,İtalyanca ve Macarca konuşuluyor.Üstelik daha da kötüsü, bu dillerden on tanesi bizim evde konuşuluyor.Seyislerim Arap;hizmetkarlarım Fransız,İngiliz ve Alman; hemşirem Ermeni;hizmetçi kızlar Rus,diğer uşakların yarım düzinesi rum,garsonum İtalyan,yeniçerilerim Türk.”
Zenginlerimizin evi hala aynı zenginlikte olup buna Filipinliler eklenmiş durumda .Kent yaşamı yabancılarla dolup taşmaktadır.Kentin yerlisi olmuş çok sayıda yabancı da vardır.Amerikalı aileler gibi.
1920 mütareke yılları İstanbul’una beyaz Rus kadınlarının etkisi tartışılmazdır.”Rus başı” denilen kısa kesilmiş saç modasından tutun Florya deniz sefalarının yaygınlaşmasına kadar Ruslar kente yeni modalar ve yaşam tarzı getiriyorlar.Bugün de Rus kadınlar tüm turistik gazinolarda çalışıyorlar,kumarhane,restoran işletmelirinde ve çeşitli işlerde çalıştıkları gibi evlenerek İstanbul’da kalıyorlar.Bale ve müzik gibi sanat kollarında ekollerini yayıyorlar.Fuhuş o dönem olduğu gibi yine Romenlerin,Rusların fuhuşu mesken tuttuğu kenttir İstanbul. Hatta Mazhar Osman :Rus ordularına 600 sene karşı duran İstanbul,Rus orospularına mağlup olmuştu .”der.
Dünyada başka hiçbir kent İstanbul kadar şaşırtıcı bir çeşitlilik göstermez.O dönem Robert kolej müdürü bu çeşitliliği tarifler:
“Kentte yeşeyenler,farklı ırklar,çeşitli milletler, değişik diller, özgün giysiler ve çatışan inançlardan oluşan garip bir yığın görünümü sunmaktadır;bu olgu kente sadece insan manzarası olarak tanımlanabilecek bir ortak payda kazandırmakta,ancak herhangi bir sosyal bütünleşme veya herhangi bir ortak bir kentsel yaşamın gelişmesini olanaksız kılmaktadır.”
Bugün tartışılan varoşlar sorunu,ortak bir kent yaşamının olmaması sorunu çok eski bir kent kimliği gibi İstanbul’da.O dönemdeki karmaşa ve renklilik aynen sürmekte.Varoşlar genelde kendi içine kapalı ve ayrı bir yaşam tarzını sürdürmekte ama İstanbul’un gece yaşamı sürmekte.Varoşlar şimdi buna kendi meyhane bar anlayışlarıyla katılmakta hatta .Kendi şarkıcıları,gül yaprakları döktükleri gecelerle kamuda olmaktalar.İstanbul bir bütün değildir ve hiç olmamıştır.
1920 toplumsal örgütlenmesinin içinde Rum ortodoks ve protestan kiliseleri,Ermeni apostolik kilisesi ve çok geniş cemaat faaliyetleri,Erme ni protestan kilisesi,Bulgar katolik ve ortodoks kiliseleri,Rus ortodoks kilisesi,Fransız katolik kilisesi,İngiliz kilisesi,Fransız protestan kilisesi, protestan birliği kiliseleri vardır.Çok sayıda cami,vakıf,çeşme,türbenin yanısıra İran camileri ayrıdır.İstanbul’da 177 derviş tarikatları faaliyettedir İstanbul’da.Tarikatların farklı tekke sayıları vardır. En çok tekke Nakşiyelerdedir.Tekkelerin haftalık resmi törenleri varıdr,her tarikatın özel bir günü olur.Çok sayıdaki müritlerin çoğu işadamları,memurlar,meslek mensuplarıdır.Haftalık ortalama 15000 kişi katılır tekke ayinlerine.Bugünden farkı bunları denetleyen Meclis-i Meşayih denilen yedi üyeden oluşan dervişler kurulu yönetimi varıdr.Bunlar teftiş yaparlar.Özel tekkeler devlet fonlarından yararlanamazlar ancak kurulun denetimine tabidirler.Tekkeler camilere göre daha yakın kardeşlik bağının oluştuğu merkezlerdir.Kent homojenliği olmayan sosyal dokuya birlik duygusu aşılar.
Mason locaları ve sinagoglar yahudi cemaati etkinlikleri de yaygındır.
1920’de bir bankacının söyledikleri İstanbul’un bir servet merkezi olmak için her avantaja sahip olduğudur.Finans merkezi olma yolundaki istanbul bunu kanıtlamakta bu günde.
İstanbul ,Yakındoğu’daki coğrafi konumu ve siyasi önemi nedeniyle, her zaman mülteciler için cazip bir merkez olmuştur.Anadolu’dan,Kafkasya’dan,Volga’ya kadar uzanan Güney Rusya’dan ve bütün Balkan ülkelerinden gelen yollar İstanbul’a çıkar.
İstanbul hiç mültecisiz kalmaz yüzlerce yıl.1920’de yardıma muhtaç mülteciler Bolşevizmden kaçan Ruslar,Ermeniler,rum,polonyalı,finlandiyalı,Letonyalı,isveçli ,alman ve italyan bulunmaktadır.Yaklaşık toplamı yüzbin olan mülteci kitlesi.
Tüm bunlarla kent toplumsal bir karakter sunar bize.Simgeleriyle bir dünya kurar.Bize kurduğu dış çevre özgün bir bileşimdir. Her simge bir çağa simgesi vurur ayrıca.Geçmişle nerede bağlanacağımız sorusu da burada kapıdan içeri girer.Büyülü kentler hep melezdir.Asla tek bir tarza sığmazlar.Castel Sant’Angelo ve Tiber ne kadar Roma ise daracık sokaklar,küçük meydanlar,arka sokaklardaki kiralık odalar,merdivenlerdeki çiçekler,gitar sesleri,gençlik,din ve aşk da bir o kadar Roma’dır.Binbir renk ,çeşit demektir Roma.Çok eskidir ve çok özel bir tadı vardır.İstanbul’da da binbir dil,din,insan ve aşk yaşar.Roma gibi kedili bir kenttir ayrıca.İstanbul’un üstünlüğü cömert yaradışlı güzelliğidir.Yedi tepe,üç deniz Haliç’le ve bir yığın perspektiv imkanı.Mimari ve perspektiv birbirinden çok farklı bir çok İstanbul yaratır.İstanbul denizin koynundan hiç çıkmaz ve onunla var olduğunu bilir.Buradaki çeşitlilik çağdaş kısırlığı yenecek tek yoldur.Sihirli bir kent olması bu nedenledir.
İstanbul bir sentezdir,Büyük Sinan bu nedenle bir cami,bir köprü değil bir kent düşlemiş ve yapmıştır.Kentin dünüyle ilgilenmeyenler bugünü de yaşayamazlar.Kostantinopolisle İstanbul sarmaş dolaş yatakta dönüp duran sevgililer gibidir.
NEVVAL SEVİNDİ

 

ANADOLUNUN KAYISI ÇİÇEĞİ

Ocak 31 2003Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Malatya , M.Ö. 7000 yıllarından itibaren mağara iskanı ile başlayan yaşamının zenginliğini kayısı çiçekleri olarak kucağınıza döküveren bir kent. Anadolu’ nun binbir rengini, sentezini Malatya’ da önünüze seren bir kültür hazinesi var.
Malatyalı okurlarım ve sevdiklerimle kentte buluşunca derin bir nefesle her şeyi yüreğime yerleştirdim.
Olağanüstü mutfak kültürü, harika çarşı pazarı, Selçuklu’ nun ilk dönem eserlerinden Ulu Camii’ nin görkemi, çarşı mahallesindeki Çarşı Camii kiliseden dönüştürülmüş kocaman bedeni ve elbette kayısı ya da mişmiş.
Evliya Çelebi sebze ve yemişleri öve öve bitiremez zaten. “Dağlarında keremgüv adında kudret helvası olur.Allahın emri ile gökten yağar. Meşe ve Pelit ağaçlarının yapraklarında bulunur Dağlarında pazı,kırlarında ıspanak,lahana ve sebzeleri boldur. 7 türlü ayvası, 20 türlü elması vardır. Dürbül üzümü ve kirazı meşhurdur.”
Çevre konusunda neleri kaybettiğimizi güzel anlatıyor değil mi? Ne güzel doğallıklar kaybolup gitmiş . Gitmekte.
Malatya mutfak kültürünü koruyan bir kent. Malatya Belediyesi “Geleneksel Yemekler Yarışması” düzenleyerek buna öncülük ediyor. Yerel yönetimlerin yerel kültürün korunması ve çevre korumada en önemli etken olduğunu düşünüyorum. Aynı şekilde yerel mimari çok önemli. Malatya evlerinden bir sokak kalsaydı keşke! Malatyalı olmayı çocuklarınıza öğretirken onların birbirinin aynı, kişiliksiz apartmanları mı göstereceksiniz diye düşünüyorum. Malatya Evlerinden bir sokakta, okulda ya da çayevinde oturan çocuk, gençlerin ruh hali elbette , dha farklı olacaktır.
Mutfak kültürü dedim ama hiç söz etmedim. Bana harika kiraz yaprağı dolması yediren hanımlara hayran kaldım.Dut yaprağı, marul sarması, pancar yaprağı, soğan dolması ve Ege’ nin kabak çiçeği dolması…
Ne kadar doğal , sağlıklı yemekler vardı. O değişik Malatya tarhanası çok hoşuma gitti. Pirpirim çorbası, döğme çorbası, keşli çorba… ister soğuk yap yazın iç, ister sıcak sıcak kışın.

Kent kültürüne sahip Malatya diğer kentler gibi erozyona uğramakta. Kültürümüze sahip çıkmak sadece eskiyi olduğu gibi korumak değildir. Binlerce yıldan bugüne bir sentez olarak ulaşan kültürümüz gibi , bundan sonranın sentezini de başarmak gerekiyor.
Malatyalılar kentinize sahip çıkmanın gerekiyor. Ona ruh veren sizin sahiplenmeniz. Burası politikacıların, İller Bankası2nın ya da filanın değil sadece içinde yaşayan insanlarındır. O nedenle Malatya’ nın tarihi, arkeolojisi, ermişleri, Bervanik baskıcılığı, çevresi sizin sorununuz. Malatya’nın maddi ve manevi her şeyine sahip çıkın. O size bırakılmış bir miras. Para etmiyor diye Bervanik baskıcılığına burun kıvıran gencin babası ona bu sevgiyi vermek zorunda.
Bol suların gürül gürül aktığı Malatya tarih boyu Anadolu ve Mezopotamya arasında köprü kenttir. Bugün de bu önemini tekrar ele geçirebilir. Bölgenin sosyal ve kültürel etkinlikler merkezi olarak bir cazibe merkezi oluşturur. Anadolu kültürünü İstanbul’a, İstanbul’ un sanat ve sosyal etkinlik birikimini Anadolu’ ya taşıyabilir. Malatyalılar eminim geleceği görmek istiyor. Gelecek gönül gözüne ve akla ihtiyaç duyar.
NEVVAL SEVİNDİ
 

Sayfa 1 / 11