Ocak, 2003

KÜLTÜRÜN RENKLİ ZİYAFET SOFRASI: YEMEK

Ocak 31 2003Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

İnsanoğlunun ilk ve kaçınılmaz gereksinmesi olan beslenme bir çok göstergeyi içinde barındırır. Kültürel formlar ve motiflerle yemek içiçe geçmiştir. Ne yediğiniz, nasıl yediğiniz, nerede yediğiniz, kimin pişirdiği, nasıl pişirdiği hepsi bir kültürü tanımanız için kilometre taşlarıdır.
Tataristan’da at eti yemek gelenekseldir. Sabah kahvaltısı her kültürde farklıdır. Çinliler için en makbul kahvaltı horoz ayaklarının yufkaya sarılmış halidir, biz de Anadolu’da çorba Batı’da Avrupa kahvaltısı denen peynir,ekmek ve zeytindir. İranlılar zeytin bilmez, Afrikalılar günde bir öğün yer. Sütleri bozulmasın diye içine inek çişi koyar. Avustralyalı Aborojinler büyülü kurtçukları yer, Kameron ‘da kedi güveç çok tutulan bir yemektir. Korede hem kedi hem köpek eti lokantada bulabilirsiniz. Çin’ de yılan restoranında vitrinde canlı canlı yılanımı beğenip ısmarlamıştım örneğin. Fransa’da kurbağa bacağı yada salyangoz özel bir yemektir. Giritli olan dedem de salyangoz yerdi ben çocukken.
Yemek kültürü bir çok anlam içerir. Yeme kültürü güç demektir. Papua Yeni Gine’ de aşiretler birbiriyle savaşırken silah olarak yiyecekleri kullanırlar. Düşmanlarımızı ve dostlarımızı belirleyen güçtür yemek. Günümüzde ziyafetler bunu sağlar. Yemek aynı zamanda bir zevk sorunudur.
Yiyecek aşk ile yakından ilgilidir. Afrodizyak bir çok yiyecek ve bitki vardır kullanılan. Manisa’nın Mesir Macunu’ndan istiridyeye kadar çeşitleri içerir. Dinle yakından ilgilidir. Müslümanlar ve Yahudiler domuz yemez. Bazı yiyecekler yasaklanmış yada kutsanmıştır.
Sağlıkla beslenmek her zaman elele yürür. Kadınların hamilelikte aşermeleri, evlenirken nar kırılması ya da şeker,pirinç serpilmesi yiyeceğin kadınla ilgili bölümüdür. Yeme içme en çok sınıfsal olarak anlamlıdır. her sınıfın yiyeceği yüzyıllar içinde de bugün de farklıdır.
DÜN KITLIK, BUGÜN OBEZİTE
Bugün yiyecek sektörü büyük bir kazanç alanıdır. Aynı zamanda eğlence faktörü var. Amerika’da obezitenin artması bununla yakından ilgili bir durum.
Elbette kıtlıkla beslenme hep yan yana olmuştur. Avrupa’da bunalım3. yüzyılda başladı ve 4.,5. yüzyıllarda ağırlaştı. kıtlık ve salgın hastalıklar 6. yüzyılda doruk noktasına ulaştı.
Fransa’da bir belgede 11 . yüzyılda 26 kıtlık meydana geldiği belirtilmekte. Bunu 16 kıtlıkla 18. yüzyıl izlemekte.
Otlar,kökler yiyen kitlelere karşın et hep güçlünün,soylunun yiyeceği olmuştur. Yönetici sınıf için et önemlidir. Buğday ve ekmek gerçek bir Akdeniz yiyeceğidir. 11.yüzyıldan itibaren ekmek yoksul sınıfların beslenme rejiminde önemli yer tuttu. Eti ve bazı durumlarda tüm hayvansal besinleri yasaklayan Kilise kuralları nedeniyle yemek rejiminde çeşitlilik desteklenir. Uzun ve kısa oruç günleri toplandığında bu sürenin yılda 150 güne ulaştığı hesaplanmıştır. Dini törenlerle yiyecek ilişkisi çok sıkılaştı.
13. yüzyılda “çok miktarda kestane,acıdarı ve fasulye ekmek yerine kullanılır” olmuştu. beyaz ekmek az sayıda insanın yediği pahalı bir yiyecekti. Rusya yeni açıldığı dönemlerde ilk açılan Türk fırınlarının kapısında uzun kuruklar oluyordu. Beyaz ekmeği bazı Ruslar “pasta” niyetine alıyorlardı.
Avrupa’da 13. yüzyılın ilk yarısında gerginlikler,çelişkiler ve karşıtlıklar sürerken refah da başlar. Haçlı Seferleri bir çok şeyi Avrupa’ya taşır. Bu yüzyılda sofra adabı gelişmeye başlar. yenen yemekler anlatılmaz kitaplarda yemek takımlarının güzelliği övülür.
Kuvvetten çok zerafete, içerikten ziyade (beslenme rejimi yerine) şekle dayalı ve davranış ritüeli haline gelmiş sofra adabı sosyal farklılaşmaya işaret etmekte.İlk yemek kitapları bu yüzyılda çıkar.
Papa’nın ayni yüzyılda dünyevi zenginliklerle böbürlenip kibir duyulmasına koyduğu yasak “oburluk” günahını ve insanların çılgın tutkularının yeni zevklerini de kapsıyordu. baharat çılgınlığı bunlardan biridir.13. yüzyılda yazılmış bir İtalyan yemek kitabında ;
“26 gr. karanfil,üç parça hindistancevizi tohumu,biber,zencefil,tarçın ve safran bulunan bir yahni ya da sosu yemeğe davete derim” tarifi ilginçtir. Çünkü o kadar karanfil anestezi etkisi yapar!
13.yüzyılda yazılan kitaplar burjuva,soylu,köylü,kentli gibi ayrımlar yaparlar okuyucularını belirlerler.Pasta da ilk bu yüzyılda mutfağa girer.Kent yaşamı yeme içme kültür ve adabını belirlemektedir Avrupa’da. O yüzyılda Anadolu nasıldı acaba?

KUTU————————-

AYIN YEMEK TARİFİ
ÇAĞLA BADEMLİ KUZU ETİ
Eski Rumeli yemeklerinden biri olan çağla bademli et tam bir bahar yemeğidir. Beyaz badem ağaçlarının şöleninden sonra bir lezzet şölenidir. Kuzu etiyle yapılan bu yemek için çağla badem, kuzu eti,yumurta sarısı,yoğurt,dereotu ve nane gerekmekte.
Kuzu etiyle haşlanan çağla bademler pişince ateşten alıp, birlikte çırptığımız yumurta sarısı ve yoğurdu üstüne dökün. Üstüne bol dereotu ve nane koyarak servis yapın.
Afiyet olsun!

 

SİHİRLİ KENT İSTANBUL

Ocak 31 2003Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

“Hakiki sanat muhteşem bir şehir vücuda getirmek ve halkının kalbini saadetle doldurmaktır.”2.Mehmed,Fatih Camii’nin vakfiyesine yazdığı mukaddemede böyle der.
Roma İmparatorluğu olan Kostantinopolis’ten bir başka cihan İmparatorluğunun eline geçen İstanbul Osmanlılarla 600 yıla yakın yaşadı.İstanbul hep bir dünya ve imparatorluk başkentinin zenginliğini taşıdı.İmparatorluk mikrokozmosunun Türk,Rum,Ermeni,Musevi ve İtalyan sakinleri için İstanbul bir toplanma yeriydi.İbni Batuta’ya göre her yıl belirli bir vergi ödemesi gereken frenk tarafı çoğu kez baş kaldırır ve iki taraf savaşa tutuşurlar.Aralarını ancak Papa bulur. Hemen hepsi ticaretle uğraşırlar.
İki kıtada iki parça olan İstanbul kenti Osmanlıların eline geçince Batılılar için daha gizemli bir Doğu kenti olmuştur.Dillere destan Kostantinopolis haremler,Doğulu dilberler,saltanat ve baharatın kokusuna bulanır. Camilerle donanan İstanbul özellikle buna mistik bir hava katar.
Kentte cami yaşamın merkezinde yer tutar.Temiz bir ibadethane olarak şadırvanında abdest alınılır,namaz kılınır ya da Kuran okunur.Cami ibadet için olduğu kadar eğitim için kullanılır.Medreseler yiyecek,barınma ve eğitim hizmeti verir.Külliyeleriyle hastane,aşevi, han gibi özellikleri de bünyesinde barındıran camiler kentin ekonomik dokusunun bir parçasıdır.Mali kaynak,şehirde evlere,su sistemlerine ve çarşılara sahip olan vakıflar tarafından sağlanırdı.Osmanlının listeleme ve düzenleme tutkusu tüm vakıf kuruluş senetlerinde belgelenmiştir. Osmanlı yazılı her türlü belgeye ve dökümana sahip çıkarak yönetim bünyesine yerleştirmiş bir anlayışa sahiptir.
Manzara seyretmek Kostantinopolis’in en büyük sefasıydı.Su ve mimarinin karışımı öylesine çekiciydi ki,şairler Boğaziçini iki zümrüt arasındaki elmas,cihan imparatorluğunun yüzüğündeki mücevher olarak betimlerdi.Bol güneş ışığının ve güzel manzaranın keyfini Türklerden başka bilen yoktur diye yazar bir İngiliz mimar 19.y.y.’da.Manzaraya daha çok hakim olmak için yapılan gemi pruvası misali cumbalar kent yaşamında çok önemlidir.
Bugüne gelirsek Türklerin manzara keyfinin sürdüğünü çevremize şöyle bir bakarsak görebiliriz.Cadde seyretmeyi bile “manzara” kabul eden anlayış denizden asla vazgeçmez.Cumbaların yerini balkonlar almıştır ve bir sefa yeridir balkon.Yemeklerin yendiği,içildiği mekanlardır.Balkon az ya da çok gereklidir.Güneş açınca parklara,Gülhaneye,deniz kenarına koşan kalabalıklar manzaraya karşı piknik yaparlar.İstanbul çiçek düşkünüdür ve bir çok sokağının adı çiçektir.Yasemin,süsen,gül,leylak,karanfil ve sümbül vazgeçilmez bahçe çiçekleridir.Tekkelerin bahçeleri ve tarikatların sembolleri çiçektir hep Türk kültüründe.Çiçekler gizli aşk dilidir ayni zamanda.El de nergis tutmak “Beni seviyor musun ?”demekti. Kadınlar çarşaflı ama cüretkardı İstanbul’da.
Lale ise gerçek bir Türk çiçeğidir.Sivri taç yaprakları Türk lalelerinin bir karakteristiğidir.Lale 16.y.y.’da Orta ve Batı Avrupa’ya Osmanlı İstanbul’undan dağıldı.
Kahve 16.y.y. ortasında Yemen’den gelir ve ilk kahvehane 1554’de iki Suriyeli tarafından açılır.Paris ya da Lonra kahvehanelerinin ortaya çıkmasından yüzyıl önce.Kahvehaneler kısa sürede erkeklerin sosyal yaşantı merkezi olur.İskambil,domino oynayan veya tütün içerek saatler geçirir erkekler burada.Zengin bölgelerde manzaranın keyfini çıkarmaya müsait iç mekanlar,fakir bölgelerde ise eleman arayanların uğradığı mekanlardır kahveler şimdi de olduğu gibi.Rumların,İranlıların,yeniçerilerin ayrı kahvehaneleri vardır. Peçevi şöyle anlatır:Kimisi kitap ve güzel yazılar okur,kimisi tavla ve satranca dalıp gider,kimisi yeni şiirler getirip edebiyattan laf açar…İmamlar,müezzinler ve yobaz riyakarlar, “halk kahvehane müptelası oldu,kimsenin camiye geldiği yok”diyor.Ulema da “Orası şer yuvasıdır;meyhaneye gitmek oraya gitmekten evladır,”demekte.
Bugün bile bu kavga sürmektedir.Kahvehaneye gitmek çok kez yasaklanmasına karşın sonuçta açılmıştır.Kahve de lale kadar İstanbul’un karakteristiğidir.Bugün de kahvehaneler İstanbul’un her mahallesinde bol miktarda vardır.
İstanbul her zaman alkolle ve adalardan gelen tatlı şaraplarla samimi bir kenttir.Evliya Çelebi’ye göre 17.y.y.’da yaklaşık 1400 meyhane vardır.Bunlar da fetvalarla sık sık yasaklanır ama yasaklar hep delinir. Şarap şiirin de vazgeçilmezidir.Bugün bar sıklığı Türklerin içki sevgisinin değişmediğini sefaseverliğini gösterir.18.y.y.’da İran’da görevli bir Osmanlı sefiri,” Türkiye’de deryaları içerdik,İran’da fincanla çay içiyoruz,”diye hayıflanıyordu.19.y.y. ile birlikte rakı sofraları kurulur mezeler eşliğinde.Hamam sefaları da içkili yemeklidir.Harem ve hamamlarda,genellikle erkek gibi giyinen dansözler ud,gitar ve kastanyet eşliğinde kadınları eğlendirirdi.bugün gazino matinelerinde bu tür eğlence bulunur.Yeniçerilerin ve denizcilerin devam ettiği meyhanelerde allı pullu,uzun saçlı köçekler yaptıkları danslarla hayal gücüne hiç bir şey bırakmazlardı.Bugün eğlence anlayışında köçekler ve kadınsı erkekler rol almakta.
Ramazan gecelerini bile eğlenerek geçiren Türk kültürü İslam aleminde tektir.Oruç bozduktan sonra boş sokaklarda bir tür yeme içme ve müzik cinneti yaşanırdı .Minareler arasına mahyalar asılırdı.Sokaklarda yılan oynatanlar,hokkabazlar,falcılar ve karagöz oyunları,Rum ve Yahudi kumpanyaların oynadığı komediler etrafı neşeye boğardı.Bu gün de Ramazan yemekleri lüks otellerde veriliyor, dansöz oynatılan müzikli eğlenceler yaşanıyor.
Kostantinopolis’te müslümanlar ve gayrimüslümler ortak bir yaşam
keyfinde birleşmişlerdi ve yemek alışkanlıkları bile ortaktır.
Lady Montagu Babil kulesine benzetir Pera’yı: “Pera’da Türkçe,Rumca,İbranice,Ermenice,Arapça,Farsça,RUSÇA,sIRPÇA,aLMANCA,fLEMENKÇE, Fr,İng,İtalyanca ve Macarca konuşuluyor.Üstelik daha da kötüsü, bu dillerden on tanesi bizim evde konuşuluyor.Seyislerim Arap;hizmetkarlarım Fransız,İngiliz ve Alman; hemşirem Ermeni;hizmetçi kızlar Rus,diğer uşakların yarım düzinesi rum,garsonum İtalyan,yeniçerilerim Türk.”
Zenginlerimizin evi hala aynı zenginlikte olup buna Filipinliler eklenmiş durumda .Kent yaşamı yabancılarla dolup taşmaktadır.Kentin yerlisi olmuş çok sayıda yabancı da vardır.Amerikalı aileler gibi.
1920 mütareke yılları İstanbul’una beyaz Rus kadınlarının etkisi tartışılmazdır.”Rus başı” denilen kısa kesilmiş saç modasından tutun Florya deniz sefalarının yaygınlaşmasına kadar Ruslar kente yeni modalar ve yaşam tarzı getiriyorlar.Bugün de Rus kadınlar tüm turistik gazinolarda çalışıyorlar,kumarhane,restoran işletmelirinde ve çeşitli işlerde çalıştıkları gibi evlenerek İstanbul’da kalıyorlar.Bale ve müzik gibi sanat kollarında ekollerini yayıyorlar.Fuhuş o dönem olduğu gibi yine Romenlerin,Rusların fuhuşu mesken tuttuğu kenttir İstanbul. Hatta Mazhar Osman :Rus ordularına 600 sene karşı duran İstanbul,Rus orospularına mağlup olmuştu .”der.
Dünyada başka hiçbir kent İstanbul kadar şaşırtıcı bir çeşitlilik göstermez.O dönem Robert kolej müdürü bu çeşitliliği tarifler:
“Kentte yeşeyenler,farklı ırklar,çeşitli milletler, değişik diller, özgün giysiler ve çatışan inançlardan oluşan garip bir yığın görünümü sunmaktadır;bu olgu kente sadece insan manzarası olarak tanımlanabilecek bir ortak payda kazandırmakta,ancak herhangi bir sosyal bütünleşme veya herhangi bir ortak bir kentsel yaşamın gelişmesini olanaksız kılmaktadır.”
Bugün tartışılan varoşlar sorunu,ortak bir kent yaşamının olmaması sorunu çok eski bir kent kimliği gibi İstanbul’da.O dönemdeki karmaşa ve renklilik aynen sürmekte.Varoşlar genelde kendi içine kapalı ve ayrı bir yaşam tarzını sürdürmekte ama İstanbul’un gece yaşamı sürmekte.Varoşlar şimdi buna kendi meyhane bar anlayışlarıyla katılmakta hatta .Kendi şarkıcıları,gül yaprakları döktükleri gecelerle kamuda olmaktalar.İstanbul bir bütün değildir ve hiç olmamıştır.
1920 toplumsal örgütlenmesinin içinde Rum ortodoks ve protestan kiliseleri,Ermeni apostolik kilisesi ve çok geniş cemaat faaliyetleri,Erme ni protestan kilisesi,Bulgar katolik ve ortodoks kiliseleri,Rus ortodoks kilisesi,Fransız katolik kilisesi,İngiliz kilisesi,Fransız protestan kilisesi, protestan birliği kiliseleri vardır.Çok sayıda cami,vakıf,çeşme,türbenin yanısıra İran camileri ayrıdır.İstanbul’da 177 derviş tarikatları faaliyettedir İstanbul’da.Tarikatların farklı tekke sayıları vardır. En çok tekke Nakşiyelerdedir.Tekkelerin haftalık resmi törenleri varıdr,her tarikatın özel bir günü olur.Çok sayıdaki müritlerin çoğu işadamları,memurlar,meslek mensuplarıdır.Haftalık ortalama 15000 kişi katılır tekke ayinlerine.Bugünden farkı bunları denetleyen Meclis-i Meşayih denilen yedi üyeden oluşan dervişler kurulu yönetimi varıdr.Bunlar teftiş yaparlar.Özel tekkeler devlet fonlarından yararlanamazlar ancak kurulun denetimine tabidirler.Tekkeler camilere göre daha yakın kardeşlik bağının oluştuğu merkezlerdir.Kent homojenliği olmayan sosyal dokuya birlik duygusu aşılar.
Mason locaları ve sinagoglar yahudi cemaati etkinlikleri de yaygındır.
1920’de bir bankacının söyledikleri İstanbul’un bir servet merkezi olmak için her avantaja sahip olduğudur.Finans merkezi olma yolundaki istanbul bunu kanıtlamakta bu günde.
İstanbul ,Yakındoğu’daki coğrafi konumu ve siyasi önemi nedeniyle, her zaman mülteciler için cazip bir merkez olmuştur.Anadolu’dan,Kafkasya’dan,Volga’ya kadar uzanan Güney Rusya’dan ve bütün Balkan ülkelerinden gelen yollar İstanbul’a çıkar.
İstanbul hiç mültecisiz kalmaz yüzlerce yıl.1920’de yardıma muhtaç mülteciler Bolşevizmden kaçan Ruslar,Ermeniler,rum,polonyalı,finlandiyalı,Letonyalı,isveçli ,alman ve italyan bulunmaktadır.Yaklaşık toplamı yüzbin olan mülteci kitlesi.
Tüm bunlarla kent toplumsal bir karakter sunar bize.Simgeleriyle bir dünya kurar.Bize kurduğu dış çevre özgün bir bileşimdir. Her simge bir çağa simgesi vurur ayrıca.Geçmişle nerede bağlanacağımız sorusu da burada kapıdan içeri girer.Büyülü kentler hep melezdir.Asla tek bir tarza sığmazlar.Castel Sant’Angelo ve Tiber ne kadar Roma ise daracık sokaklar,küçük meydanlar,arka sokaklardaki kiralık odalar,merdivenlerdeki çiçekler,gitar sesleri,gençlik,din ve aşk da bir o kadar Roma’dır.Binbir renk ,çeşit demektir Roma.Çok eskidir ve çok özel bir tadı vardır.İstanbul’da da binbir dil,din,insan ve aşk yaşar.Roma gibi kedili bir kenttir ayrıca.İstanbul’un üstünlüğü cömert yaradışlı güzelliğidir.Yedi tepe,üç deniz Haliç’le ve bir yığın perspektiv imkanı.Mimari ve perspektiv birbirinden çok farklı bir çok İstanbul yaratır.İstanbul denizin koynundan hiç çıkmaz ve onunla var olduğunu bilir.Buradaki çeşitlilik çağdaş kısırlığı yenecek tek yoldur.Sihirli bir kent olması bu nedenledir.
İstanbul bir sentezdir,Büyük Sinan bu nedenle bir cami,bir köprü değil bir kent düşlemiş ve yapmıştır.Kentin dünüyle ilgilenmeyenler bugünü de yaşayamazlar.Kostantinopolisle İstanbul sarmaş dolaş yatakta dönüp duran sevgililer gibidir.
NEVVAL SEVİNDİ

 

ANADOLUNUN KAYISI ÇİÇEĞİ

Ocak 31 2003Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Malatya , M.Ö. 7000 yıllarından itibaren mağara iskanı ile başlayan yaşamının zenginliğini kayısı çiçekleri olarak kucağınıza döküveren bir kent. Anadolu’ nun binbir rengini, sentezini Malatya’ da önünüze seren bir kültür hazinesi var.
Malatyalı okurlarım ve sevdiklerimle kentte buluşunca derin bir nefesle her şeyi yüreğime yerleştirdim.
Olağanüstü mutfak kültürü, harika çarşı pazarı, Selçuklu’ nun ilk dönem eserlerinden Ulu Camii’ nin görkemi, çarşı mahallesindeki Çarşı Camii kiliseden dönüştürülmüş kocaman bedeni ve elbette kayısı ya da mişmiş.
Evliya Çelebi sebze ve yemişleri öve öve bitiremez zaten. “Dağlarında keremgüv adında kudret helvası olur.Allahın emri ile gökten yağar. Meşe ve Pelit ağaçlarının yapraklarında bulunur Dağlarında pazı,kırlarında ıspanak,lahana ve sebzeleri boldur. 7 türlü ayvası, 20 türlü elması vardır. Dürbül üzümü ve kirazı meşhurdur.”
Çevre konusunda neleri kaybettiğimizi güzel anlatıyor değil mi? Ne güzel doğallıklar kaybolup gitmiş . Gitmekte.
Malatya mutfak kültürünü koruyan bir kent. Malatya Belediyesi “Geleneksel Yemekler Yarışması” düzenleyerek buna öncülük ediyor. Yerel yönetimlerin yerel kültürün korunması ve çevre korumada en önemli etken olduğunu düşünüyorum. Aynı şekilde yerel mimari çok önemli. Malatya evlerinden bir sokak kalsaydı keşke! Malatyalı olmayı çocuklarınıza öğretirken onların birbirinin aynı, kişiliksiz apartmanları mı göstereceksiniz diye düşünüyorum. Malatya Evlerinden bir sokakta, okulda ya da çayevinde oturan çocuk, gençlerin ruh hali elbette , dha farklı olacaktır.
Mutfak kültürü dedim ama hiç söz etmedim. Bana harika kiraz yaprağı dolması yediren hanımlara hayran kaldım.Dut yaprağı, marul sarması, pancar yaprağı, soğan dolması ve Ege’ nin kabak çiçeği dolması…
Ne kadar doğal , sağlıklı yemekler vardı. O değişik Malatya tarhanası çok hoşuma gitti. Pirpirim çorbası, döğme çorbası, keşli çorba… ister soğuk yap yazın iç, ister sıcak sıcak kışın.

Kent kültürüne sahip Malatya diğer kentler gibi erozyona uğramakta. Kültürümüze sahip çıkmak sadece eskiyi olduğu gibi korumak değildir. Binlerce yıldan bugüne bir sentez olarak ulaşan kültürümüz gibi , bundan sonranın sentezini de başarmak gerekiyor.
Malatyalılar kentinize sahip çıkmanın gerekiyor. Ona ruh veren sizin sahiplenmeniz. Burası politikacıların, İller Bankası2nın ya da filanın değil sadece içinde yaşayan insanlarındır. O nedenle Malatya’ nın tarihi, arkeolojisi, ermişleri, Bervanik baskıcılığı, çevresi sizin sorununuz. Malatya’nın maddi ve manevi her şeyine sahip çıkın. O size bırakılmış bir miras. Para etmiyor diye Bervanik baskıcılığına burun kıvıran gencin babası ona bu sevgiyi vermek zorunda.
Bol suların gürül gürül aktığı Malatya tarih boyu Anadolu ve Mezopotamya arasında köprü kenttir. Bugün de bu önemini tekrar ele geçirebilir. Bölgenin sosyal ve kültürel etkinlikler merkezi olarak bir cazibe merkezi oluşturur. Anadolu kültürünü İstanbul’a, İstanbul’ un sanat ve sosyal etkinlik birikimini Anadolu’ ya taşıyabilir. Malatyalılar eminim geleceği görmek istiyor. Gelecek gönül gözüne ve akla ihtiyaç duyar.
NEVVAL SEVİNDİ
 

BİR ZARİF SELAMDIR ŞEHRİN KELAMI

Ocak 30 2003Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Mektupla büyüyen şanslı bir kuşaktanım. Mektup yazmak her zaman bana derin bir duygu salınımı getirir. Mektuplarım çok ünlüydü bir zamanlar. O derece duygu ve düşünce yoğunluğunu kaldıramayan bir aydın çevresi olduğunu, benim dünyamı dolduran Fransız aydınlarının muhabbetini bu memlekette yakalamanın imkansız olduğunu sonunda kavradım. Hiç unutmam Ankaralı aydın geçinen arkadaşa yazdığım uzun mektuba cevaben düğün davetiyesini almamı! davetiyenin üstüne de şu not düşülmüştü: evleneceğim için sana böyle mektuplar yazamam! Gülmekle ağlamak arasında kalmıştım. Sonra Türkiye pratiğinde bu sınırda çok kaldım. kafası karışığın memleketinde mantık ateş denizinde mumdan bir gemiydi sanki.Her değer ve kavram birbirine karışmış. İncelik ve zerafet ise serçe misali uçup gitmiş buralardan .
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Paris’ten Adalet Cimcoz’a yazdığı mektupları okurken bunlar aklıma geldi. Mektuplar 1953-1960 arasında yazılmış. memlektimin manzarasını Paris’ten bakarak gözden geçirince buraların dünyanın taşrası olduğu, taşralı aydınlarla ve politikacılarla daha fazla yol alınamayacağını bir daha anladım. Zerafet yoksunu ilişkiler ve insani değerlerin kumdan kaleler gibi yerle bir olan kıymeti şehiri şehir olmaktan aydını aydın olmaktan alıkoyan bir olgu.
Paris en sevdiğim şehirlerden biridir. Sizi kocaman entellektüel memeleriyle besler her dakika. estetik ondadır, zevk onda ve sentezin alası onda!
“Paris’teyim, anladın mı kardeşim, Paris’te. Ve pusulasız, direksiz bir gemi gibi dolaşıyorum. Bu şehirde göze ilk çarpması icap eden şeylerin hepsini bitirdim.Şimdi iki şey kaldı:Birincisi paranın verebileceği lezzetler ki onları hiç bir zaman tanıyamayacağız, bir de şehrin kendisi ve alışmak. Paris çok güzel. benim değişen ruh hallerim bile bu güzelliği örtemiyor. Burası evvela vitrinler memleketi.Vitrinler müthiş.Hele kadın eşyası…Harikulade.
Metro korkunç bir şey. Muazzam,imkansız bir şey…Ve ne teşkilat. metroyu kavrayan ve yolu şaşırmayan adam yarı Avrulalaşmış demektir. Bendenize henüz nasip olmadı. Bütün genç ressamları paris’e teşvik et Allah aşkına. Resim Paris’in en kolay adapte olunacak muhiti. Paris’te hayatımda en büyük değişiklik uyku ilacına ihtiyacımın azalması.Bir de uyku başlangıcındaki rüyalarım garip şekilde değiştiler. ve renkli rüya görüyorum;tıpkı renkli filmlerdeki gibi. Fransız peynirleri harika.Şaraplar nefis.Fakat kahveler ilaç gibi kokuyor ve kendimi hastanede sanıyorum. Fransa’da çay evde yapılacak,sakın dışarıda içme.
Balkondan Paris’e baktım. Manzara adeta kanatlanmış gibiydi”.*
Bu internasyonal şehirde Tanpınar farklı insnalarla muhabbetini anlatır. Bu renkli dünya onun rüyalarına bile yansır zaten. Resimle çok içli dışlı yaşar. Ünlü ressamFikret Mualla ile dost olur,ondan tablo bile satın alır o parasızlıkta.Sürekli gezer ve şehri içine sindirir. Mimari dokusunu, insanlarını ve şehirli olmayı yaşar her an. Çevreye geziler yapar ve Paris’ten sonra seveceği şehir olarak Floransa’yı söyler. her taşı,kaldırımı tarih kokan ve zerafeti,estetiği günlük yaşamda süren bu harika sanat şehri onu büyüler. Tıpkı benim gibi Boticelli tablosu önünden ayrılamaz. Ben gittiğimde de önü kucak kucak çiçeklerle süslenmiş “Venüs’ün Doğuşu” tablosu duygularımı dalgalara sermişti. Adalardan gelen genlerim Venüs’ün zarif saçlarına takılıp kalmıştı.
Şehirli olmayı tarifleyen bu bölüm çok hoş:
“Vitrinde tek bir lavanta şişesi yıldız gibi siyah bir kadife içinde parlıyor. Kadın elbiselerinin zarafeti, şapkalar..Camekana şöyle atılmış elbiseyi al kaç,ilk rasladığın nikah memurluğunda evlen. Kadını ne yapacaksın, her şey olduğu yerden,zarif,güzel,emsalsiz…Ben Paris’im!diye haykırıyor”.
Ben de adamı ne yapacaksın al git evlen duygusuna kapıldığımı itiraf edeyim. Bu incelikleri anlayacak zerafet içinde adam bulamadıktan sonra elbiseyi kapıp kaçmak daha kolay!
“Şark görünmeyen bir alev gibidir, bizi muhasara etmiştir. Bir adım sağa,sola,ileriye geriye attın mı yanarsın.Fert ve cemiyet halinde o olduğun yerde kalmanı ister,kalmanı ve çürümeni. Talihimiz bu. şarkte zıtlarla anlşabilirsin ama mutavassıt hadlerle anlaşamazsın. Yüzelli senedir o kooperatif müdürü karşımzıa çıkar,her meslekten olur ama aynı adamdır! Biz iki milletiz,garplı ve şarklı.”
Bu nedenle ben Avrupa’yı gezmedim,yüklendim der mektubunda.
Aydınlanma topyekün karanlık bir odada ışıkları yakmak değildir elbette. Bireyin aydınlanması,kendini bilmesi ve kendinle meşguliyeti gerekir. Okumayı bildiği kadar yazmayı, kritik edebildiği kadar eleştirilmeyi,zevk sefa kadar çalışmayı, düşündüğü kadar söylemeyi,öğrendiği kadar yapmayı ve kendin olmayı bilmeden şehir li olunmaz. Pamuktan aslanlar yolu tıkar durur.Anadilin ruhuna bir şey fısıldar derinden: İstanbul.Kendini bul.
*Tanpınar’ın Mektupları Dergah yay.
NEVVAL SEVİNDİ  

YOLCULUK DÜŞLERİ

Ocak 30 2003Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Tarihimizin ilginç simalarından Katip Çelebi ise coğrafyanın önemini Tuhfetü’ül-kibar’ında anlatmaya çalışır: “Coğrafya bir devletin başında bulunanların bilmesi lazım gelen işlerden biridir.Onlar için bütün yeryüzünü tanımak mümkün olmasa bile, hiç olmazsa, Osmanlı İmparatorluğu ülkesiyle,ona sınırdaş olan ülkelerin bilinmesi şarttır. Bir yere sefer etmek,yahut asker göndermek gerekince ,ancak bu bilgiye dayanılarak hazırlak yapılabilir,düşman illerine girmek ve hudutboylarını korumak çareleri,ancak böyle bulunur ve kolaylaşır.

Bu yolda,coğrafyadan habersiz olanlara danışmak yetişmez, oraların yerlisi bile olsa;öyle çok yerli vardır ki kendi memleketini tamam bilmekten acizdir.Bu ilmin luzümuna şu delil yeter ki,küffar,bu ilimlere göre önem vermek suretiyle yeni dünyayı bulup Sind ve Hind limanlarına yayılmışlardır.”

Katip Çelebi “bu aleme,bakar-öküz-gibi bakan kimselerden “ olmamak için coğrafya bilgisini önerirken çok önemli bir olgunun altını çiziyor ve
bilimsel olarak “gezme görme” bilgisini kullanmanın esas devleti ilgilendirdiğini anlatıyor. “Küffar” gerek cografyayı gerek antropolojiyi sömürge devletin hizmetinde kullanmanın önemini bilir.Çünkü sömürmek için bile o ülkeyi tanımanız,insanını anlamanız,kültürel yapısını kavramanız gerekiyor.Batılı gezginlerin sadece tutkudan değil devlet için gezdiği ve bilgi topladığı belirtilir zaten. Bugün bile ülkemizin kendi etnik yapısını, antropolojik verilerini değerlendirmekten aciz olduğu göz önüne alınırsa Katip Çelebi’nin elini öpmek gerekir.Komşularımızı da sadece “sınırdaş” olarak tanımayı yeterli gören dış politika anlayışımız uzun vadeli politikaları imkansız kılmaktadır.İran halkının inanışlarını,Suriyelilerin günlük yaşamlarını, Rusya’nın toplumsal organizasyonunu ve etnik çeşitliliğini bilmeden kulaktan dolma idare etmek önyargıları güçlendirici bir tutum. Batılı kaynaklardan yararlanmak önemli ama yetersizdir.Bunu Türkiyeli bir gözlemcinin yapması,incelemesi ya da araştırması gerekir. “Yapılabilecek alemler arasında,yolculuk bildiğim en büyük alemdir” diyen Flaubert benim favorimdir.  

ORTAÇAĞDAN KALMA BİR DÜŞ :HİVA

Ocak 30 2003Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Harezm bölgesinde Amu Derya ile Siri Derya arasında, Kızılkum ile Karakum çölünün ortasında efsanevi bir vaha Khiva. Zerdüştlerin Avestasında adı geçen Khiva Neolitik döneme kadar uzanan geçmişiyle sapsarı bir şehir.Ortaçağa ayak basmak isteyen Khiva’ya görkemli şehir kapılarından girebilir.Çünkü bu sene 2500.kuruluşunu kutlamaya hazırlanıyor Khiva.Mavilerin şehri çölün bittiği yerde bir serap gibi elini uzatıyor insana.Yabani bir çok devenin başıboş dolaştığı kumul tepelerinin boş ufkundan sonra sarı çamur bir şehir selamlıyor beni. Sarının altın tozuna bulanmış rehavetinin üstünde mavi çiniler yükseliyor.Uzaktan mavi ve turkuazın binbir rengi eski bir masal çümbüşü sunuyor insana.Eski adı Khivarizm olan şehrin adı Hive diye okunuyor.Çoğu Türk,hepsi müslüman olan halkından,eski coğrafya ve tarih bilginleri pek çok bahseder.Bahsettikleri kadar da vardır.Hiveliler uzak ülkelerde tanınmış tacirlerdir, mallarıyla yedi düvelin ülkesini dolaşırlar.Yalnız böyle bezirgan bir kavim için garip görünen tarafları çok iyi silah kullanmalarıdır.Ruslar bu tacir kavme Kaliz derlerdi. Alış verişin karışık girdi çıktısını bunlardan iyi bilen kimse olmadığı gibi,para işlerinde neredeyse tehlikeli olabilecek bir ünleri vardı.Bu müslüman Kalizler alış veriş için Macaristan’a kadar uzanmışlardı.
İbni Batuta Hiva’den övgüyle söz eder.Burası Türklerin en güzel şehriydi.Bu şehirde oturanların sayısı adeta belirsizdir,sokaklarda her zaman büyük bir kalabalık itişir kakışır,gelip geçenlerin adımları sanki yeri titretir,uzaktan bu insan seli adeta köpüren, dalgalanan bir denize benzer.Bu zamanlarda Hiva Özbek Sultanının hükmünde bulunuyordu.Çok cömert ve konuksever olan halkı övmekle bitiremez İbni Batuta.Yeryüzünde onlardan daha sıcak kanlı,daha müslüman insanlar hiç bir yerde bulunmaz.Cennetten çıktığına inanılan dört ırmaktan biri olan Amuderya tıpkı Volga gibi kışın donar ve buz tabakası beş ay kadar çözülmez.Yazın ise üzerinde gemi seferleri işlektir ve Termez’e kadar gidilebilir.Bunlar buğday ve çavdar taşırlar buralara.İbni Batuta şehrin valisi olan Türk Kutlu Demür’ün konağına varınca onu ahşap kabul salonuna alırlar.”Kabul salonunun ağaç kısımları yaldızlı süslerle kaplıydı,duvarlara ağır pahalı kumaşlar çekilmişti ve tavan boydan boya altın işlemeli ipekle kaplı idi. “Bugün hala Orta Asya’da duvara kumaş kaplama,kumaş ya da halı asma geleneği sürmektedir.Duvarlar resimlenir ve renkli boyanır.Kapı pencereler ise mavi renktedir.Gök Tanrı Tengri’nin kutsal rengi mavi tüm giriş çıkışları kutsamaktadır böylece.Sapsarı toprak evler mavi kapı pencereler ve mavi çinili mekanlarla Hiva bir düş ülkesi sunmakta.
İbni Batuta’ya altın gümüş tepsilerde piliç,turna,güvercin kızartmaları,tereyağı ile yapılmış Kuluça denen bir tür pasta,çörekler vemeyva sofraları getirirler.Narlar,üzümler,kavun ve karpuz nefistir.
Bize de üzüm,badem,ceviz ve nar ikram ettiler ve kolumu dayadığım yastıklara yaslanarak yer sofrasında harika yemekler yedim.Kefir içmeden yemeğe başlayamaz oldum.Yemek süresince yeşil ya da kara çay servisi var.Küçük çanaklardan içilen çay şekersiz ve bol .Kuru üzüm kadar yaş üzüm de ikram da itibarlı bir meyva. amma ille de kışlık kavunlar mis gibi bir rahiya saçarak masayı şenlendiriyor.Geniş sofalı evlerin içinde Doğu’nun rehavetini yaşıyorum.Her yan halı ve yastık yerlerde serilip sohbet etmenin keyfini çıkarıyorum.Kaldığım evin kızları hizmet ediyor,yüzleri açık ve çok rahatlar.Burada kaç göç yok,zaten Türk kültüründe kadın egemen bir anlayış var.Kadınlar güçlü ve erkekleriyle birlikte yaşıyorlar her yerde. Bunu pazarda gözlemek mümkün.Satıcı çok sayıda kadın var.Kalabalık pazar içinde kadın erkek eşit sayıda görünüyor.Ramazan ayı olması nedeniyle yapılan Nişalla denen bir tatlı satılıyor.Beyaz,yoğurt gibi bir görünümü var.Rişe-i deraht ile şeker kaynatılıyor bembeyaz oluncaya kadar.Beze tadında bir şey oluyor.Dağlar gibi her yanda üzerlik bitkisi yığılı ,insanlar evlerini tütsülüyor bunlarla.Nazara gelmemek için.
Pazarda haşhaş ve bizde Maraş otu denen keyif verici bir toz her yerde satılıyor.Dil altına koydukları bu yeşil renkli madde yüzünden kekeme gibi konuşuyorlar.tüm ağız içi yemyeşil oluyor.Burada esrara “neşe” deniyor.Sigaraya sarıp size de “neş çeken mi?” diye soruyorlar.
Dişler ise sapsarı altın. Çünkü altın diş zenginlik göstergesi.tüm dişleri altın kaplatıyorlar. Tüm servetleri ağızlarının içinde saklı.
Beşikler,süpürgeler,renkli çeyiz sandıkları arasından Türk pop müziği eşliğinde geçiyorum.Herkes Türk pop müziği seviyor,dinliyor.
Eski geleneksel el sanatları yok edilmiş,insanların yerel giysileri bozulmuş her yan grinin,kahverenginin tonlarına boyalı gibi.O soğuk ve ağır komünizm damgası insanların yüzüne,yaşamlarına vurulmuş.
Antik ve bilinmeyen bir dünyaya yolculuk olan Hiva şehri tarihin sayfalarından önünüze çıkartılmış bir sayfa gibi.Bu şehir çamurun ve tozun öyküsünü bağrında taşıyor .Tüm ipek ticaretinin yapıldığı İpek yolu üstündeki Hive kenti kutsallığının haşmetiyle mağrur mavi kubbelerini güneşe tutuyor.Tüm şehre şekil veren çamur sarı bir tül perde gibi iniyor şehrin üstüne.Ortaçağın otantik yapı formunu sürdüren Hiva kenti iki bölüm:İçan Kala,Dışan Kala.Antik şehir kale içindeki bölüm,kale dışındaki şehir ise kerpiçten.Kerpiçin içinden fışkıran mavilikler sizi gökyüzüne savuruveriyor.Mavinin, sarının ve turkuazın sonsuz gün batımında başınız dönüyor.Kerpiçten kale duvarları şehri koruyan asık suratlı muhafızlar gibi.Bu bilinmeyen dünyanın çağlar ötesinden gelen mistik havası tüm çinilere kakılmış sanki.Çamurun görkemli dünyasında daracık sokaklar boyunca dolaşıyorum.Gece karanlık sokaklara, arnavut taşı döşeli genişçe meydanlara bastırınca gökyüzünde kocaman bir dolunay Binbir Gece Masallarını anlatmaya devam ediyor. İslam aleminde fayansın adı kaşi ya da kaşanidir.Kaşipaz ise bu işin ustasına denir.Bir kaşipazın çok yetenekli bir ögrencisiyle olan öyküsü muhteşem fayansların sırrını bize fısıldıyor.Kaşipaz’ın öğrencisi çok yeteneklidir,hırslıdır.Herşeyi bildiğini düşünerek ustasından daha iyi kaşi yapabileceğini kanıtlamak ister.Ustasından gizli çok çalışır.Tüm yaratıcılığını kullandığı fayanslar ateşten çıkınca çarpuk çurpuktur.Hırsının cezalandırıldığını düşünen ögrenci ustasının yanına gider ve hoşsohbet usta ona şunları söyler: “ Sen şimdiye dek sadece zanaatçılık yapıyordun ama bir de son adım var ki orası zanaatı sanata dönüştürme noktasıdır.
Hiva fayansları, seramikleri gerçek bir sanat eseri.Oyma,bazı yerleri kabartma bazı yerleri oyma olan işler,rengarenk parlak çiniler ve mozaikler olağanüstü Maveraünnehir seramikleri Hiva’nin ruhunu yaratanlar.UNESCO dünya kültür mirası listesinde olan Hiva şehri Ahmet Biruni’nin ve İbni Sina’nın doğduğu yer.Bu bölge 9. ve 10. yüzyıllarda Doğu Rönesansının yaşandığı bölge.Ama İbni Batuta’nın gittiği dönemde bile “ artık buralarda ne irfan,ne alim kalmış” diye yazılır.Bugün sosyal alanda eskinin mavi düşlerinden başka bir şey yok.
Hiva’yi kurduğu rivayet edilen Nuh’un oğlu kadar uzak bilim üretenler Hiva’ya.Hayyam’ın ünlü dizelerin Tacik olan rehberimiz söylüyor ve biraz teselli buluyorum.Şevket 400 mısrayı Hayyam’dan ezbere biliyor.
Tacikler Farsça biliyor ve Semerkant gibi yerlerde Farsça yaygın.Şevketle Farsça konuşuyorum ve o şaşırarak yüzüme bakıyor.
Yarım kalmış koca bir minare görüyorum.Kalta Minor müthiş bir mavi şenliği.Bunu yapan mimarı Han yapı bitince öldürecek diye rivayet çıkınca mimar yarım bırakıp kaçmış.26 metre yüksekliğindeki minare Orta Asya’nın en yükseği.Cuma Mescidi ise olağanüstü güzellikte ahşap oymalardan oluşan 212 sutünuyla çok etkileyici bir mekan.Tam ortasındaki ağaçın olduğu noktadan ışık boşalıyor mekana.Daracık minareye tırmanıyorum,şerefesiz minarede küçük kafesli pencereler var.İslam Hoca Medresesi ve minaresi ise yerel yaratıcılığın şaheseri, labirent gibi bir yapı.Lacivert ve açık mavi tonların süslemelerdeki görkemi 42 odalı medresenin eski günlere ağıtını yakar gibi.
İçan Kala’nın 2100metre uzunluğundaki surları 7-8 metre yüksekliğinde ve 5-6 metre genişliğinde.Çok güçlü savunma yapıları olan bu duvarların kapıları:Kuzeyde Bağça darvaza Urgenç şehri yolu üstünde,Doğu kapısı Palvandarvaza Amuderya ‘ya doğru mevzilenmiş.Güney kapısı Taş darvaza ve Batı kapısı Atadarvaza ki 1920’de ciddi olarak hasar gören kapı yeniden yapılmış sonraları.Mimari değer olarak Palvan-darvaza gösterilir.Silahşörler kapısı denen bu kapı massif. Kapının üstündeki mermerde “Şehri Kheyvak 1221-1806- Khivak şehri” yazar.Ünlü Allaqulikhan medresesi 99 hücreli ve kervansaray barındırmakta bünyesinde.
Kente girişin yapıldığı çifte ana kapı ise Koş darvaza seramik detayları ve pişmiş tuğlalarıyla ünlü.Geometrik abstract desenler ya da bitki motifleri mekan cephelerini süslüyor.
Taş-avli(avlu) isimli saray ise daha geç dönem mimari özelliklerle birlikte Hiva’da kullanılmış tüm mimari çeşitliliğin özelliklerini taşımakta.Küçük kulelerle süslü duvarlar ve sokak fener direkleri karakteristik.Bu kompleksin giriş bölümünde yüksek tuğla duvarlar bulunmakta.Güney bölümde ise Arz-havli (kabul avlusu) bulunmakta, eğlence için isthrat-havli öncelikle tamamlanmış bölümler.
Kunya Arka denen antik kale Aranghan zamanında yapılmış (1686)Kunya ark’ı koruyan surlara pakhsa duvarı deniyor.Kaleye giriş kapısı anıtsal bir mimari ve portallar içermekte.Bir çok avludan oluşan iç bölümlerde ahşap kolonlar kullanılmış.Fasatta mavi ve beyaz fayanslar süslemede kullanılmış.Yazlık ve kışlık camilerin olduğu bölüm dışında kullanılan günlük alanlar var.
Pehlivan Mahmut Musoleum ise Harezm’in değişik mezarlarına bir örnek olmakta.Bazı yerlerde çadır biçiminde olan mezarlar burada tümsek biçiminde.
Asya’nın en büyük köle pazarlarından birini barındıran Hiva 1740’da İran Şahı Nadir Şah tarafından harap edilmiş.2500.yıl şenliklerine hazırlanan Hiva da her yer şantiye halinde çalışıyor,yenileniyor.
Bulunmaz bir zaman makinası macerası yaşamak istiyorsanız kendinizi İpek yolunun bu ünlü şehrine atın ve ortaçağa kadar gidip geri gelin. Hiva eski zengin pazarların ve görkemli günlerin düşünü turizmle yeniden kazanmaya çalışıyor.Eldeğmemiş bir güzellik Hiva,maviliklerin sarı çamurdan fışkırmasının öyküsü.
NEVVAL SEVİNDİ

 

Yeni yılda eski savaş

Ocak 25 2003Yorum Yok Kategori: Zaman

TIME dergisi 2002 sözleri arasına Başkan Bush’un Saddam Hüseyin için söylediği cümleyi almış: “O adam babamı öldürmek istedi”. Amerika’da televizyon haberleri savaşla yatıp kalkıyor.

Bir Kuzey Kore’nin nükleer silahlarını dinliyorsunuz, bir Bağdat’tan canlı yayına bağlanıyor. Pentagon’dan bir yetkili çıkıp ‘Biz her iki savaşı da yapabilecek güçteyiz.’ diyor. Terörizmle savaş sloganı ekrana geliyor ardından. Pentagon Irak savaşını; temiz, kısa ve az olumlu bir iş olarak tanımlıyor. JDAM füzeleri 21.000 dolar olan bir iş bu. Çin’in çocuğu, komünist ülke K. Kore diye sürekli olumsuz sıfatlar kullanıyorlar. Medyaya bakılırsa çok istenen, onaylanan bir savaş varmış gibi görünmesine karşın halk anketi tersini söylüyor. ‘Tek başımıza ne olursa olsun savaşa girelim’ diyenler yüzde 20’lere kadar düşüyor. ‘BM kararları doğrultusunda savaşa girelim’ diyenler yüzde 40–50 civarında. Akademik dünyada biri savaşı desteklediğini belirtirse resmi söylemi tutmakla ve de entelektüel olmamakla suçlanıyor. Akademisyenler ve entelektüeller savaş karşıtı. Onlar savaşa neden olarak Amerika’nın yaşamakta olduğu ekonomik durgunluğu gösteriyorlar. Eğer savaş olursa borsa yükselecek, moraller düzelecek ve yatırımlar artacak diye bir beklenti var insanlarda. Savaşa bağımlı iyimserlik.

Çünkü bu savaşla ABD mutlak güç olduğunu kanıtlayacak duygusu hakim. Afganistan savaşı yeteri kadar uzun sürmedi. ABD’yi dünyanın en büyük gücü olarak kabul ettirecek savaş olarak Irak bekleniyor. Ayrıca Afganistan savaşı Amerikan savunma sanayii devlerinin dişinin kovuğunu bile doldurmadı. Yoksul bir ülkenin, silahsız insanları iyi düşman olamadılar. Bush senatoda zafer kazanmış gibi görünmekle birlikte halk desteğini arkasına alamıyor. Amerika’da her derdi anlatan sinema dünyası şu an Amerikan vatandaşı ne istiyor hemen filmini yapmış ve adını koymuş: Ulusal Güvenlik. Martin Lawrence’in filmi 17 Ocak’ta

sinemalarda. Halkın tek isteği aslında ulusal güvenliğin sağlanması. Çünkü Chicago Tribune’ün yazdığı gibi ABD’ye duyulan nefretin bedelini Amerikan vatandaşları ödeyecek. Müslüman ülkelerde çok kötü olan Amerikan imajı Amerikalıları hedef haline getiriyor. Amerikalılar dünyaya pek ilgi göstermezler aslında. Onlar evlerinde rahatları bozulmasın ve güvenlik içinde olsunlar. Tek istekleri bu.

Seçim kampanyaları sırasında da Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasındaki tek fark; ulusal güvenlik konusuydu diyebiliriz. Demokratlar kampanya boyunca güvenlik konusunu ağızlarına almadılar. Seçimi kaybetmelerinde bunun önemli olduğunu düşünenler çok. Amerika’da iç güvenlik dış güvenliğe ağır basıyor. İç güvenlik denince önümüze göçmenler ve Müslüman göçmenler meselesi düşüyor elbette. Bu konuda birçok dedikodu dolaşıyor ortalıkta. FBI’ın bütün Müslüman öğrencileri fişlemek istediği gibi. Los Angeles’ta en yaygın dedikodu şu:

Burada yaşayan bütün kaçak ve Müslüman göçmenlere çağrı yapmışlar ‘gelin, sizi kayıt altına almak istiyoruz’ diye. ‘Kayıt altına alınacaksınız’ diye kandırılan göçmenleri toplayıp hepsini sınır dışı etmişler.

Burada herkesin kafasında birçok soru işareti var. Ortalığı kuşku, bir sis perdesi sarmış. Karşılıklı güvensizliklerin yeşerdiği bu ortamda Müslümanlar imajlarından çok rahatsız. Bugüne kadar hiç aldırmadıkları, düşünmedikleri İslam ve imaj meselesi gündemde. İslam’ı anlatmaya çalışıyorlar. Hıristiyanların dini günlerine özen gösteriyor, kutluyorlar. İslam’ın güler yüzünü kendileri de keşfederek yeni bir imaj oluşturuyorlar. Hoşgörü yükselen bir değer. Herkes hoşgörü üstüne konuşuyor. İslamiyet’e Amerikalıların ilgisi çok artmış durumda. Müslümanlar bu ilgi ve meraka cevap vermeye çalışıyorlar. En radikal geçinenler bile değişmeye başlamış. Radikallik öldü, yaşasın hoşgörü!

Böylece Müslümanlar da kendileri ile yüzleşiyorlar. Yüzleşmede Müslümanların geç kalmış olduğu bir gerçek idi. Artık radikalizm sevilmiyor. Ortadoğu’daki radikal gruplara örnek olarak AK Parti gösteriliyor. Türkiye’de siyasal İslam’a karşı önyargının da yıkıldığını söylüyorlar. Esposito gibi aydınlar bu konuda sürekli konferanslar veriyor. O artık Hıristiyan Demokratlar gibi Müslüman Demokratların doğduğunu müjdeliyor.

Televizyon Irak, K. Kore ve İran’ı hedef gösteriyor. Şeytan ekseni diye söz edilen İran da savaş “iş”inden nasipleniyor. Bu nedenle İran ve Rusya’nın yeni imzaladığı nükleer güç projesi önem kazanıyor sanırım.

Kendi evsizlerini sürekli ekrana taşıyarak onlara yardım isteyen Amerikan medyası bu savaşlarda ortada kalacak anasız, babasız çocuklarla pek ilgilenmiyor. Çok gelişmiş ekonomi ve teknoloji, savaşı durdurmak için değil, çıkarmak için önemli. Savaşsız bu ekonomi çok kazandırmıyor.

21. yüzyıla giren dünyada savaş çığlıkları bir kez daha kontrolsüz gücün kontrolüne giriyor. Yeni yıl eski savaşları geri getirecek.

İçimde yeni yıl umudu bir kuş gibi şakımıyor, karga gibi ötüyor.

31.12.2002

Önceki Yazıları

> (24.12.2002) – Özgürlük benim karakterimdir

> (19.12.2002) – Kavga ettiğim adama rahmet diliyorum

> (17.12.2002) – AKP’nin 2005 yılı hedefi nedir?

> (10.12.2002) – Almanlar varlık vergisini keşfetti

> (03.12.2002) – Bir ot şölenidir İzmir

> (26.11.2002) – Danıştay IMF’ye karşı mı?

> (19.11.2002) – AKP’nin kalkınma modeli ne?

> (12.11.2002) – Umutsuzluk kapısı değil bu kapı

> (05.11.2002) – Samimiyeti olmayanın ahlâkı olmaz

Diğer Bölümlerdeki Yazıları

> Turkuaz’daki son yazısı
(2002/12/29) – Amerika’da bayram

GAZETE SAYFALARI

BÜTÜN YAZARLAR

Bütün yazılar

YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

BÜLENT KORUCU

CEM BEHAR

EKREM DUMANLI

ERHAN BAŞYURT

ETYEN MAHÇUPYAN

EYÜP CAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

GÜNTAY ŞİMŞEK

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KARAYEĞEN

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NEVVAL SEVİNDİ

NUH GÖNÜLTAŞ

ORHAN OKAY

RASİH YILMAZ

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

ŞAHİN ALPAY

ŞEREF OĞUZ

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER

Yeni yılda eski savaş

TIME dergisi 2002 sözleri arasına Başkan Bush’un Saddam Hüseyin için söylediği cümleyi almış: “O adam babamı öldürmek istedi”. Amerika’da televizyon haberleri savaşla yatıp kalkıyor.

Bir Kuzey Kore’nin nükleer silahlarını dinliyorsunuz, bir Bağdat’tan canlı yayına bağlanıyor. Pentagon’dan bir yetkili çıkıp ‘Biz her iki savaşı da yapabilecek güçteyiz.’ diyor. Terörizmle savaş sloganı ekrana geliyor ardından. Pentagon Irak savaşını; temiz, kısa ve az olumlu bir iş olarak tanımlıyor. JDAM füzeleri 21.000 dolar olan bir iş bu. Çin’in çocuğu, komünist ülke K. Kore diye sürekli olumsuz sıfatlar kullanıyorlar. Medyaya bakılırsa çok istenen, onaylanan bir savaş varmış gibi görünmesine karşın halk anketi tersini söylüyor. ‘Tek başımıza ne olursa olsun savaşa girelim’ diyenler yüzde 20’lere kadar düşüyor. ‘BM kararları doğrultusunda savaşa girelim’ diyenler yüzde 40–50 civarında. Akademik dünyada biri savaşı desteklediğini belirtirse resmi söylemi tutmakla ve de entelektüel olmamakla suçlanıyor. Akademisyenler ve entelektüeller savaş karşıtı. Onlar savaşa neden olarak Amerika’nın yaşamakta olduğu ekonomik durgunluğu gösteriyorlar. Eğer savaş olursa borsa yükselecek, moraller düzelecek ve yatırımlar artacak diye bir beklenti var insanlarda. Savaşa bağımlı iyimserlik.

Çünkü bu savaşla ABD mutlak güç olduğunu kanıtlayacak duygusu hakim. Afganistan savaşı yeteri kadar uzun sürmedi. ABD’yi dünyanın en büyük gücü olarak kabul ettirecek savaş olarak Irak bekleniyor. Ayrıca Afganistan savaşı Amerikan savunma sanayii devlerinin dişinin kovuğunu bile doldurmadı. Yoksul bir ülkenin, silahsız insanları iyi düşman olamadılar. Bush senatoda zafer kazanmış gibi görünmekle birlikte halk desteğini arkasına alamıyor. Amerika’da her derdi anlatan sinema dünyası şu an Amerikan vatandaşı ne istiyor hemen filmini yapmış ve adını koymuş: Ulusal Güvenlik. Martin Lawrence’in filmi 17 Ocak’ta

sinemalarda. Halkın tek isteği aslında ulusal güvenliğin sağlanması. Çünkü Chicago Tribune’ün yazdığı gibi ABD’ye duyulan nefretin bedelini Amerikan vatandaşları ödeyecek. Müslüman ülkelerde çok kötü olan Amerikan imajı Amerikalıları hedef haline getiriyor. Amerikalılar dünyaya pek ilgi göstermezler aslında. Onlar evlerinde rahatları bozulmasın ve güvenlik içinde olsunlar. Tek istekleri bu.

Seçim kampanyaları sırasında da Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasındaki tek fark; ulusal güvenlik konusuydu diyebiliriz. Demokratlar kampanya boyunca güvenlik konusunu ağızlarına almadılar. Seçimi kaybetmelerinde bunun önemli olduğunu düşünenler çok. Amerika’da iç güvenlik dış güvenliğe ağır basıyor. İç güvenlik denince önümüze göçmenler ve Müslüman göçmenler meselesi düşüyor elbette. Bu konuda birçok dedikodu dolaşıyor ortalıkta. FBI’ın bütün Müslüman öğrencileri fişlemek istediği gibi. Los Angeles’ta en yaygın dedikodu şu:

Burada yaşayan bütün kaçak ve Müslüman göçmenlere çağrı yapmışlar ‘gelin, sizi kayıt altına almak istiyoruz’ diye. ‘Kayıt altına alınacaksınız’ diye kandırılan göçmenleri toplayıp hepsini sınır dışı etmişler.

Burada herkesin kafasında birçok soru işareti var. Ortalığı kuşku, bir sis perdesi sarmış. Karşılıklı güvensizliklerin yeşerdiği bu ortamda Müslümanlar imajlarından çok rahatsız. Bugüne kadar hiç aldırmadıkları, düşünmedikleri İslam ve imaj meselesi gündemde. İslam’ı anlatmaya çalışıyorlar. Hıristiyanların dini günlerine özen gösteriyor, kutluyorlar. İslam’ın güler yüzünü kendileri de keşfederek yeni bir imaj oluşturuyorlar. Hoşgörü yükselen bir değer. Herkes hoşgörü üstüne konuşuyor. İslamiyet’e Amerikalıların ilgisi çok artmış durumda. Müslümanlar bu ilgi ve meraka cevap vermeye çalışıyorlar. En radikal geçinenler bile değişmeye başlamış. Radikallik öldü, yaşasın hoşgörü!

Böylece Müslümanlar da kendileri ile yüzleşiyorlar. Yüzleşmede Müslümanların geç kalmış olduğu bir gerçek idi. Artık radikalizm sevilmiyor. Ortadoğu’daki radikal gruplara örnek olarak AK Parti gösteriliyor. Türkiye’de siyasal İslam’a karşı önyargının da yıkıldığını söylüyorlar. Esposito gibi aydınlar bu konuda sürekli konferanslar veriyor. O artık Hıristiyan Demokratlar gibi Müslüman Demokratların doğduğunu müjdeliyor.

Televizyon Irak, K. Kore ve İran’ı hedef gösteriyor. Şeytan ekseni diye söz edilen İran da savaş “iş”inden nasipleniyor. Bu nedenle İran ve Rusya’nın yeni imzaladığı nükleer güç projesi önem kazanıyor sanırım.

Kendi evsizlerini sürekli ekrana taşıyarak onlara yardım isteyen Amerikan medyası bu savaşlarda ortada kalacak anasız, babasız çocuklarla pek ilgilenmiyor. Çok gelişmiş ekonomi ve teknoloji, savaşı durdurmak için değil, çıkarmak için önemli. Savaşsız bu ekonomi çok kazandırmıyor.

21. yüzyıla giren dünyada savaş çığlıkları bir kez daha kontrolsüz gücün kontrolüne giriyor. Yeni yıl eski savaşları geri getirecek.

İçimde yeni yıl umudu bir kuş gibi şakımıyor, karga gibi ötüyor.

31.12.2002

Önceki Yazıları

> (24.12.2002) – Özgürlük benim karakterimdir

> (19.12.2002) – Kavga ettiğim adama rahmet diliyorum

> (17.12.2002) – AKP’nin 2005 yılı hedefi nedir?

> (10.12.2002) – Almanlar varlık vergisini keşfetti

> (03.12.2002) – Bir ot şölenidir İzmir

> (26.11.2002) – Danıştay IMF’ye karşı mı?

> (19.11.2002) – AKP’nin kalkınma modeli ne?

> (12.11.2002) – Umutsuzluk kapısı değil bu kapı

> (05.11.2002) – Samimiyeti olmayanın ahlâkı olmaz

Diğer Bölümlerdeki Yazıları

> Turkuaz’daki son yazısı
(2002/12/29) – Amerika’da bayram

GAZETE SAYFALARI

BÜTÜN YAZARLAR

Bütün yazılar

YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

BÜLENT KORUCU

CEM BEHAR

EKREM DUMANLI

ERHAN BAŞYURT

ETYEN MAHÇUPYAN

EYÜP CAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

GÜNTAY ŞİMŞEK

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KARAYEĞEN

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NEVVAL SEVİNDİ

NUH GÖNÜLTAŞ

ORHAN OKAY

RASİH YILMAZ

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

ŞAHİN ALPAY

ŞEREF OĞUZ

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER

Yeni yılda eski savaş

TIME dergisi 2002 sözleri arasına Başkan Bush’un Saddam Hüseyin için söylediği cümleyi almış: “O adam babamı öldürmek istedi”. Amerika’da televizyon haberleri savaşla yatıp kalkıyor.

Bir Kuzey Kore’nin nükleer silahlarını dinliyorsunuz, bir Bağdat’tan canlı yayına bağlanıyor. Pentagon’dan bir yetkili çıkıp ‘Biz her iki savaşı da yapabilecek güçteyiz.’ diyor. Terörizmle savaş sloganı ekrana geliyor ardından. Pentagon Irak savaşını; temiz, kısa ve az olumlu bir iş olarak tanımlıyor. JDAM füzeleri 21.000 dolar olan bir iş bu. Çin’in çocuğu, komünist ülke K. Kore diye sürekli olumsuz sıfatlar kullanıyorlar. Medyaya bakılırsa çok istenen, onaylanan bir savaş varmış gibi görünmesine karşın halk anketi tersini söylüyor. ‘Tek başımıza ne olursa olsun savaşa girelim’ diyenler yüzde 20’lere kadar düşüyor. ‘BM kararları doğrultusunda savaşa girelim’ diyenler yüzde 40–50 civarında. Akademik dünyada biri savaşı desteklediğini belirtirse resmi söylemi tutmakla ve de entelektüel olmamakla suçlanıyor. Akademisyenler ve entelektüeller savaş karşıtı. Onlar savaşa neden olarak Amerika’nın yaşamakta olduğu ekonomik durgunluğu gösteriyorlar. Eğer savaş olursa borsa yükselecek, moraller düzelecek ve yatırımlar artacak diye bir beklenti var insanlarda. Savaşa bağımlı iyimserlik.

Çünkü bu savaşla ABD mutlak güç olduğunu kanıtlayacak duygusu hakim. Afganistan savaşı yeteri kadar uzun sürmedi. ABD’yi dünyanın en büyük gücü olarak kabul ettirecek savaş olarak Irak bekleniyor. Ayrıca Afganistan savaşı Amerikan savunma sanayii devlerinin dişinin kovuğunu bile doldurmadı. Yoksul bir ülkenin, silahsız insanları iyi düşman olamadılar. Bush senatoda zafer kazanmış gibi görünmekle birlikte halk desteğini arkasına alamıyor. Amerika’da her derdi anlatan sinema dünyası şu an Amerikan vatandaşı ne istiyor hemen filmini yapmış ve adını koymuş: Ulusal Güvenlik. Martin Lawrence’in filmi 17 Ocak’ta

sinemalarda. Halkın tek isteği aslında ulusal güvenliğin sağlanması. Çünkü Chicago Tribune’ün yazdığı gibi ABD’ye duyulan nefretin bedelini Amerikan vatandaşları ödeyecek. Müslüman ülkelerde çok kötü olan Amerikan imajı Amerikalıları hedef haline getiriyor. Amerikalılar dünyaya pek ilgi göstermezler aslında. Onlar evlerinde rahatları bozulmasın ve güvenlik içinde olsunlar. Tek istekleri bu.

Seçim kampanyaları sırasında da Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasındaki tek fark; ulusal güvenlik konusuydu diyebiliriz. Demokratlar kampanya boyunca güvenlik konusunu ağızlarına almadılar. Seçimi kaybetmelerinde bunun önemli olduğunu düşünenler çok. Amerika’da iç güvenlik dış güvenliğe ağır basıyor. İç güvenlik denince önümüze göçmenler ve Müslüman göçmenler meselesi düşüyor elbette. Bu konuda birçok dedikodu dolaşıyor ortalıkta. FBI’ın bütün Müslüman öğrencileri fişlemek istediği gibi. Los Angeles’ta en yaygın dedikodu şu:

Burada yaşayan bütün kaçak ve Müslüman göçmenlere çağrı yapmışlar ‘gelin, sizi kayıt altına almak istiyoruz’ diye. ‘Kayıt altına alınacaksınız’ diye kandırılan göçmenleri toplayıp hepsini sınır dışı etmişler.

Burada herkesin kafasında birçok soru işareti var. Ortalığı kuşku, bir sis perdesi sarmış. Karşılıklı güvensizliklerin yeşerdiği bu ortamda Müslümanlar imajlarından çok rahatsız. Bugüne kadar hiç aldırmadıkları, düşünmedikleri İslam ve imaj meselesi gündemde. İslam’ı anlatmaya çalışıyorlar. Hıristiyanların dini günlerine özen gösteriyor, kutluyorlar. İslam’ın güler yüzünü kendileri de keşfederek yeni bir imaj oluşturuyorlar. Hoşgörü yükselen bir değer. Herkes hoşgörü üstüne konuşuyor. İslamiyet’e Amerikalıların ilgisi çok artmış durumda. Müslümanlar bu ilgi ve meraka cevap vermeye çalışıyorlar. En radikal geçinenler bile değişmeye başlamış. Radikallik öldü, yaşasın hoşgörü!

Böylece Müslümanlar da kendileri ile yüzleşiyorlar. Yüzleşmede Müslümanların geç kalmış olduğu bir gerçek idi. Artık radikalizm sevilmiyor. Ortadoğu’daki radikal gruplara örnek olarak AK Parti gösteriliyor. Türkiye’de siyasal İslam’a karşı önyargının da yıkıldığını söylüyorlar. Esposito gibi aydınlar bu konuda sürekli konferanslar veriyor. O artık Hıristiyan Demokratlar gibi Müslüman Demokratların doğduğunu müjdeliyor.

Televizyon Irak, K. Kore ve İran’ı hedef gösteriyor. Şeytan ekseni diye söz edilen İran da savaş “iş”inden nasipleniyor. Bu nedenle İran ve Rusya’nın yeni imzaladığı nükleer güç projesi önem kazanıyor sanırım.

Kendi evsizlerini sürekli ekrana taşıyarak onlara yardım isteyen Amerikan medyası bu savaşlarda ortada kalacak anasız, babasız çocuklarla pek ilgilenmiyor. Çok gelişmiş ekonomi ve teknoloji, savaşı durdurmak için değil, çıkarmak için önemli. Savaşsız bu ekonomi çok kazandırmıyor.

21. yüzyıla giren dünyada savaş çığlıkları bir kez daha kontrolsüz gücün kontrolüne giriyor. Yeni yıl eski savaşları geri getirecek.

İçimde yeni yıl umudu bir kuş gibi şakımıyor, karga gibi ötüyor.

31.12.2002

Önceki Yazıları

> (24.12.2002) – Özgürlük benim karakterimdir

> (19.12.2002) – Kavga ettiğim adama rahmet diliyorum

> (17.12.2002) – AKP’nin 2005 yılı hedefi nedir?

> (10.12.2002) – Almanlar varlık vergisini keşfetti

> (03.12.2002) – Bir ot şölenidir İzmir

> (26.11.2002) – Danıştay IMF’ye karşı mı?

> (19.11.2002) – AKP’nin kalkınma modeli ne?

> (12.11.2002) – Umutsuzluk kapısı değil bu kapı

> (05.11.2002) – Samimiyeti olmayanın ahlâkı olmaz

Diğer Bölümlerdeki Yazıları

> Turkuaz’daki son yazısı
(2002/12/29) – Amerika’da bayram

GAZETE SAYFALARI

BÜTÜN YAZARLAR

Bütün yazılar

YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

BÜLENT KORUCU

CEM BEHAR

EKREM DUMANLI

ERHAN BAŞYURT

ETYEN MAHÇUPYAN

EYÜP CAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

GÜNTAY ŞİMŞEK

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KARAYEĞEN

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NEVVAL SEVİNDİ

NUH GÖNÜLTAŞ

ORHAN OKAY

RASİH YILMAZ

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

ŞAHİN ALPAY

ŞEREF OĞUZ

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER

Yeni yılda eski savaş

TIME dergisi 2002 sözleri arasına Başkan Bush’un Saddam Hüseyin için söylediği cümleyi almış: “O adam babamı öldürmek istedi”. Amerika’da televizyon haberleri savaşla yatıp kalkıyor.

Bir Kuzey Kore’nin nükleer silahlarını dinliyorsunuz, bir Bağdat’tan canlı yayına bağlanıyor. Pentagon’dan bir yetkili çıkıp ‘Biz her iki savaşı da yapabilecek güçteyiz.’ diyor. Terörizmle savaş sloganı ekrana geliyor ardından. Pentagon Irak savaşını; temiz, kısa ve az olumlu bir iş olarak tanımlıyor. JDAM füzeleri 21.000 dolar olan bir iş bu. Çin’in çocuğu, komünist ülke K. Kore diye sürekli olumsuz sıfatlar kullanıyorlar. Medyaya bakılırsa çok istenen, onaylanan bir savaş varmış gibi görünmesine karşın halk anketi tersini söylüyor. ‘Tek başımıza ne olursa olsun savaşa girelim’ diyenler yüzde 20’lere kadar düşüyor. ‘BM kararları doğrultusunda savaşa girelim’ diyenler yüzde 40–50 civarında. Akademik dünyada biri savaşı desteklediğini belirtirse resmi söylemi tutmakla ve de entelektüel olmamakla suçlanıyor. Akademisyenler ve entelektüeller savaş karşıtı. Onlar savaşa neden olarak Amerika’nın yaşamakta olduğu ekonomik durgunluğu gösteriyorlar. Eğer savaş olursa borsa yükselecek, moraller düzelecek ve yatırımlar artacak diye bir beklenti var insanlarda. Savaşa bağımlı iyimserlik.

Çünkü bu savaşla ABD mutlak güç olduğunu kanıtlayacak duygusu hakim. Afganistan savaşı yeteri kadar uzun sürmedi. ABD’yi dünyanın en büyük gücü olarak kabul ettirecek savaş olarak Irak bekleniyor. Ayrıca Afganistan savaşı Amerikan savunma sanayii devlerinin dişinin kovuğunu bile doldurmadı. Yoksul bir ülkenin, silahsız insanları iyi düşman olamadılar. Bush senatoda zafer kazanmış gibi görünmekle birlikte halk desteğini arkasına alamıyor. Amerika’da her derdi anlatan sinema dünyası şu an Amerikan vatandaşı ne istiyor hemen filmini yapmış ve adını koymuş: Ulusal Güvenlik. Martin Lawrence’in filmi 17 Ocak’ta

sinemalarda. Halkın tek isteği aslında ulusal güvenliğin sağlanması. Çünkü Chicago Tribune’ün yazdığı gibi ABD’ye duyulan nefretin bedelini Amerikan vatandaşları ödeyecek. Müslüman ülkelerde çok kötü olan Amerikan imajı Amerikalıları hedef haline getiriyor. Amerikalılar dünyaya pek ilgi göstermezler aslında. Onlar evlerinde rahatları bozulmasın ve güvenlik içinde olsunlar. Tek istekleri bu.

Seçim kampanyaları sırasında da Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasındaki tek fark; ulusal güvenlik konusuydu diyebiliriz. Demokratlar kampanya boyunca güvenlik konusunu ağızlarına almadılar. Seçimi kaybetmelerinde bunun önemli olduğunu düşünenler çok. Amerika’da iç güvenlik dış güvenliğe ağır basıyor. İç güvenlik denince önümüze göçmenler ve Müslüman göçmenler meselesi düşüyor elbette. Bu konuda birçok dedikodu dolaşıyor ortalıkta. FBI’ın bütün Müslüman öğrencileri fişlemek istediği gibi. Los Angeles’ta en yaygın dedikodu şu:

Burada yaşayan bütün kaçak ve Müslüman göçmenlere çağrı yapmışlar ‘gelin, sizi kayıt altına almak istiyoruz’ diye. ‘Kayıt altına alınacaksınız’ diye kandırılan göçmenleri toplayıp hepsini sınır dışı etmişler.

Burada herkesin kafasında birçok soru işareti var. Ortalığı kuşku, bir sis perdesi sarmış. Karşılıklı güvensizliklerin yeşerdiği bu ortamda Müslümanlar imajlarından çok rahatsız. Bugüne kadar hiç aldırmadıkları, düşünmedikleri İslam ve imaj meselesi gündemde. İslam’ı anlatmaya çalışıyorlar. Hıristiyanların dini günlerine özen gösteriyor, kutluyorlar. İslam’ın güler yüzünü kendileri de keşfederek yeni bir imaj oluşturuyorlar. Hoşgörü yükselen bir değer. Herkes hoşgörü üstüne konuşuyor. İslamiyet’e Amerikalıların ilgisi çok artmış durumda. Müslümanlar bu ilgi ve meraka cevap vermeye çalışıyorlar. En radikal geçinenler bile değişmeye başlamış. Radikallik öldü, yaşasın hoşgörü!

Böylece Müslümanlar da kendileri ile yüzleşiyorlar. Yüzleşmede Müslümanların geç kalmış olduğu bir gerçek idi. Artık radikalizm sevilmiyor. Ortadoğu’daki radikal gruplara örnek olarak AK Parti gösteriliyor. Türkiye’de siyasal İslam’a karşı önyargının da yıkıldığını söylüyorlar. Esposito gibi aydınlar bu konuda sürekli konferanslar veriyor. O artık Hıristiyan Demokratlar gibi Müslüman Demokratların doğduğunu müjdeliyor.

Televizyon Irak, K. Kore ve İran’ı hedef gösteriyor. Şeytan ekseni diye söz edilen İran da savaş “iş”inden nasipleniyor. Bu nedenle İran ve Rusya’nın yeni imzaladığı nükleer güç projesi önem kazanıyor sanırım.

Kendi evsizlerini sürekli ekrana taşıyarak onlara yardım isteyen Amerikan medyası bu savaşlarda ortada kalacak anasız, babasız çocuklarla pek ilgilenmiyor. Çok gelişmiş ekonomi ve teknoloji, savaşı durdurmak için değil, çıkarmak için önemli. Savaşsız bu ekonomi çok kazandırmıyor.

21. yüzyıla giren dünyada savaş çığlıkları bir kez daha kontrolsüz gücün kontrolüne giriyor. Yeni yıl eski savaşları geri getirecek.

İçimde yeni yıl umudu bir kuş gibi şakımıyor, karga gibi ötüyor.

31.12.2002

Önceki Yazıları

> (24.12.2002) – Özgürlük benim karakterimdir

> (19.12.2002) – Kavga ettiğim adama rahmet diliyorum

> (17.12.2002) – AKP’nin 2005 yılı hedefi nedir?

> (10.12.2002) – Almanlar varlık vergisini keşfetti

> (03.12.2002) – Bir ot şölenidir İzmir

> (26.11.2002) – Danıştay IMF’ye karşı mı?

> (19.11.2002) – AKP’nin kalkınma modeli ne?

> (12.11.2002) – Umutsuzluk kapısı değil bu kapı

> (05.11.2002) – Samimiyeti olmayanın ahlâkı olmaz

Diğer Bölümlerdeki Yazıları

> Turkuaz’daki son yazısı
(2002/12/29) – Amerika’da bayram

GAZETE SAYFALARI

BÜTÜN YAZARLAR

Bütün yazılar

YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

BÜLENT KORUCU

CEM BEHAR

EKREM DUMANLI

ERHAN BAŞYURT

ETYEN MAHÇUPYAN

EYÜP CAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

GÜNTAY ŞİMŞEK

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KARAYEĞEN

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NEVVAL SEVİNDİ

NUH GÖNÜLTAŞ

ORHAN OKAY

RASİH YILMAZ

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

ŞAHİN ALPAY

ŞEREF OĞUZ

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER

İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
——————————————————————————–
31.12.2002
Salı

Ana Sayfa
Haberler
Ekonomi
Dış Haberler
Politika
Kadın-Aile
Kültür Sanat
Televizyon
Spor
Yazarlar
Yorumlar
Çizgi-Yorum

Akademi
Bilişim
Eğitim
Otomobil
Röportaj
Tüketici Masası
Okur Hattı

Bölge Haberleri

Dünyada Zaman

ÜLKE SEÇİNİZ AZERBAYCAN BULGARİSTAN AVRUPAZAMAN

Abone Formu
English
Reklam
Künye / İletisim
Basın özetleri
Hava Durumu
Namaz Vakti
E – Kart
Sanat Galerisi

YAZARLAR

NEVVAL SEVİNDİ n.sevindi@zaman.com.tr http://www.nevvalsevindi.com
Yeni yılda eski savaş

TIME dergisi 2002 sözleri arasına Başkan Bush’un Saddam Hüseyin için söylediği cümleyi almış: “O adam babamı öldürmek istedi”. Amerika’da televizyon haberleri savaşla yatıp kalkıyor.

Bir Kuzey Kore’nin nükleer silahlarını dinliyorsunuz, bir Bağdat’tan canlı yayına bağlanıyor. Pentagon’dan bir yetkili çıkıp ‘Biz her iki savaşı da yapabilecek güçteyiz.’ diyor. Terörizmle savaş sloganı ekrana geliyor ardından. Pentagon Irak savaşını; temiz, kısa ve az olumlu bir iş olarak tanımlıyor. JDAM füzeleri 21.000 dolar olan bir iş bu. Çin’in çocuğu, komünist ülke K. Kore diye sürekli olumsuz sıfatlar kullanıyorlar. Medyaya bakılırsa çok istenen, onaylanan bir savaş varmış gibi görünmesine karşın halk anketi tersini söylüyor. ‘Tek başımıza ne olursa olsun savaşa girelim’ diyenler yüzde 20’lere kadar düşüyor. ‘BM kararları doğrultusunda savaşa girelim’ diyenler yüzde 40–50 civarında. Akademik dünyada biri savaşı desteklediğini belirtirse resmi söylemi tutmakla ve de entelektüel olmamakla suçlanıyor. Akademisyenler ve entelektüeller savaş karşıtı. Onlar savaşa neden olarak Amerika’nın yaşamakta olduğu ekonomik durgunluğu gösteriyorlar. Eğer savaş olursa borsa yükselecek, moraller düzelecek ve yatırımlar artacak diye bir beklenti var insanlarda. Savaşa bağımlı iyimserlik.

Çünkü bu savaşla ABD mutlak güç olduğunu kanıtlayacak duygusu hakim. Afganistan savaşı yeteri kadar uzun sürmedi. ABD’yi dünyanın en büyük gücü olarak kabul ettirecek savaş olarak Irak bekleniyor. Ayrıca Afganistan savaşı Amerikan savunma sanayii devlerinin dişinin kovuğunu bile doldurmadı. Yoksul bir ülkenin, silahsız insanları iyi düşman olamadılar. Bush senatoda zafer kazanmış gibi görünmekle birlikte halk desteğini arkasına alamıyor. Amerika’da her derdi anlatan sinema dünyası şu an Amerikan vatandaşı ne istiyor hemen filmini yapmış ve adını koymuş: Ulusal Güvenlik. Martin Lawrence’in filmi 17 Ocak’ta

sinemalarda. Halkın tek isteği aslında ulusal güvenliğin sağlanması. Çünkü Chicago Tribune’ün yazdığı gibi ABD’ye duyulan nefretin bedelini Amerikan vatandaşları ödeyecek. Müslüman ülkelerde çok kötü olan Amerikan imajı Amerikalıları hedef haline getiriyor. Amerikalılar dünyaya pek ilgi göstermezler aslında. Onlar evlerinde rahatları bozulmasın ve güvenlik içinde olsunlar. Tek istekleri bu.

Seçim kampanyaları sırasında da Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasındaki tek fark; ulusal güvenlik konusuydu diyebiliriz. Demokratlar kampanya boyunca güvenlik konusunu ağızlarına almadılar. Seçimi kaybetmelerinde bunun önemli olduğunu düşünenler çok. Amerika’da iç güvenlik dış güvenliğe ağır basıyor. İç güvenlik denince önümüze göçmenler ve Müslüman göçmenler meselesi düşüyor elbette. Bu konuda birçok dedikodu dolaşıyor ortalıkta. FBI’ın bütün Müslüman öğrencileri fişlemek istediği gibi. Los Angeles’ta en yaygın dedikodu şu:

Burada yaşayan bütün kaçak ve Müslüman göçmenlere çağrı yapmışlar ‘gelin, sizi kayıt altına almak istiyoruz’ diye. ‘Kayıt altına alınacaksınız’ diye kandırılan göçmenleri toplayıp hepsini sınır dışı etmişler.

Burada herkesin kafasında birçok soru işareti var. Ortalığı kuşku, bir sis perdesi sarmış. Karşılıklı güvensizliklerin yeşerdiği bu ortamda Müslümanlar imajlarından çok rahatsız. Bugüne kadar hiç aldırmadıkları, düşünmedikleri İslam ve imaj meselesi gündemde. İslam’ı anlatmaya çalışıyorlar. Hıristiyanların dini günlerine özen gösteriyor, kutluyorlar. İslam’ın güler yüzünü kendileri de keşfederek yeni bir imaj oluşturuyorlar. Hoşgörü yükselen bir değer. Herkes hoşgörü üstüne konuşuyor. İslamiyet’e Amerikalıların ilgisi çok artmış durumda. Müslümanlar bu ilgi ve meraka cevap vermeye çalışıyorlar. En radikal geçinenler bile değişmeye başlamış. Radikallik öldü, yaşasın hoşgörü!

Böylece Müslümanlar da kendileri ile yüzleşiyorlar. Yüzleşmede Müslümanların geç kalmış olduğu bir gerçek idi. Artık radikalizm sevilmiyor. Ortadoğu’daki radikal gruplara örnek olarak AK Parti gösteriliyor. Türkiye’de siyasal İslam’a karşı önyargının da yıkıldığını söylüyorlar. Esposito gibi aydınlar bu konuda sürekli konferanslar veriyor. O artık Hıristiyan Demokratlar gibi Müslüman Demokratların doğduğunu müjdeliyor.

Televizyon Irak, K. Kore ve İran’ı hedef gösteriyor. Şeytan ekseni diye söz edilen İran da savaş “iş”inden nasipleniyor. Bu nedenle İran ve Rusya’nın yeni imzaladığı nükleer güç projesi önem kazanıyor sanırım.

Kendi evsizlerini sürekli ekrana taşıyarak onlara yardım isteyen Amerikan medyası bu savaşlarda ortada kalacak anasız, babasız çocuklarla pek ilgilenmiyor. Çok gelişmiş ekonomi ve teknoloji, savaşı durdurmak için değil, çıkarmak için önemli. Savaşsız bu ekonomi çok kazandırmıyor.

21. yüzyıla giren dünyada savaş çığlıkları bir kez daha kontrolsüz gücün kontrolüne giriyor. Yeni yıl eski savaşları geri getirecek.

İçimde yeni yıl umudu bir kuş gibi şakımıyor, karga gibi ötüyor.

31.12.2002

Önceki Yazıları

> (24.12.2002) – Özgürlük benim karakterimdir

> (19.12.2002) – Kavga ettiğim adama rahmet diliyorum

> (17.12.2002) – AKP’nin 2005 yılı hedefi nedir?

> (10.12.2002) – Almanlar varlık vergisini keşfetti

> (03.12.2002) – Bir ot şölenidir İzmir

> (26.11.2002) – Danıştay IMF’ye karşı mı?

> (19.11.2002) – AKP’nin kalkınma modeli ne?

> (12.11.2002) – Umutsuzluk kapısı değil bu kapı

> (05.11.2002) – Samimiyeti olmayanın ahlâkı olmaz

Diğer Bölümlerdeki Yazıları

> Turkuaz’daki son yazısı
(2002/12/29) – Amerika’da bayram

 

KÜLTÜREL SINIRLARIMIZDA BEKLEYEN HAYALLER

Ocak 25 2003Yorum Yok Kategori: Zaman

Bir ülkeyi büyük yapan kültürel sınırlarının genişliğidir. Rusya eskiden demirperde ülkelerine dilini ihram ederek geniş bir yayılma alanı buluyordu.

Bu onu bugün bile büyük ülke sınıfına sokan en önemli etkenlerden. Amerika bugün en büyük güç olarak dünyaya hakim ise bu onun bir kültür imparatorluğu kurmuş olmasından kaynaklanıyor.
Daha önceki bütün Batılı güçlerden ve düşmanından çok daha etkin bir imparatorluk kurmayı başardı Amerika. Kültürel sınırları global köyü saran Amerika’dan nefret ettiğini söyleyenler bile Amerikan kültür simgelerine hayranlık duyuyorlar.

 

ZİHİNSEL BİR NEHİRDİR BELLEK

Ocak 24 2003Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Stephen Wiltshire bir otistti ve yedi yaşından beri savan denilen yapıda yetenekler gösteriyordu. “Londra Alfabesi” isimli eserini on yaşında yaptığı yirmialtı resim oluşturuyordu.Stephen bir savan değil , aynı zamanda harika çocuktu.Otistik yetenekleri olan bu çocuk dili hiç kullanmıyordu.Çok acil ihtiyaçlar dışında çevresiyle ilişki kurmuyordu, etrafındakilere eşya muamelesi yapıyordu. Oyun nedir bilmiyordu, ihtiyaçlarını sessiz olarak dile getiriyordu. Bir işçi ailesinin ikinci çocuğu olan Stephen üç yaşından itibaren doktor kontrolu altında ömür sürmüş. Stephen üç yaşına bastığında babası bir kazada ölmüş, babasına çok bağlı olan çocuk onun ölümüyle inanılmaz bir huysuzluk sergilemeye başlar.
Haykırıyor, bağırıyor, yerinde dönüyor ve konuşmuyordu.Otistik özel okulda ilk defa resim yeteneği ortaya çıkar. Olağanüstü bir yeteneği vardır. Sürekli bina resimleri çizmektedir.Otistiklerde raslanan saplantılardan biri olarak bina çizme algılanır.Stephen durmadan çiziyordu ve arkadaşları ona “çizici” adını takmıştı. Yeteneği o kadar büyüktü ki, resim eğitimi alması gereksiz görüldü.Görsel hafızası çok iyiydi ve çok iyi bir taklitçiydi.Şarkıları çok iyi hatırlıyor ve ezber yeteneği muhteşemdi. Doktoru onu sadece ilaç verilecek bir hasta olarak görmedi, onu anlamaya çalıştı. Doktoruyla yaptığı uluslarası gezilerde çizdiği olağanüstü resimler ve bu gezilerdeki davranış biçimleri hep incelendi. Doktor onunla insani ilişki kurmayı başardı. Savan dediğimiz bu otistlerin özelliği belleklerinden ve gözlerinden hiçbir ayrıntının kaçamamasıdır. Büyük, küçük, önemli, önemsiz hemen her şeye eşit değerde bir karışım olarak bakarlar. Otistik savanlar da görülen bir özellikte, en küçük ayrıntıları anımsamaları, ancak bu anılardan, genelleme yapmalarını sağlayacak ipuçlarını ve hassas noktaları çıkaramamalarıdır. Örneğin inanılmaz sayılarla hesap yapan savan ikizler, dört yaşından itibaren yaşadıkları her şeyi ince ayrıntılarıyla bilmelerine karşın yaşam duygusundan, bir bütün olarak yaşamlarındaki tarihsel gelişmeden habersizdirler. Bu tür bellek yapıları normal bellekten farklı olarak kendine özgü güçlü ve zayıf yanları vardır. Bir anne otistik oğlu için şunları diyor:
“paul, çoğumuzun aksine yaşadığı bir deneyimi alışkanlık haline getirmez, ona süreklilik kazandırmaz. Onun zihninde her an, diğerlerinden ayrı, adeta kopuktur. Bu yüzden hatırlama sürecinde hiçbir şey kaybolmaz, bastırılmaz.”* Birbirinden ve kendinden kopuk anlar yaşayan bu çocuklar da derin bir süreklilik ve gelişim kazanma kapasitesi yoktur.
Ben bu bireysel otizm öykülerini okuyunca toplumsal bir otisizm de olamaz mı diye düşündüm. Türkiye bir türlü yaşadığı kopuk kopuk an parçalarından sıyrılıp süreklilik kazanan bir nehre dönüşemiyor. Dedikodu yönteminin her yere sirayet etmesi de “an an” yaşama, kopuk parçalar halinde yaşamın üstünde kaymayı anlatıyor sanki. Bu birbiriyle ilişkilendirilmemiş kültürel yapı parçaları dağınık bir boz yap gibi köşede beklemekte. Ne bilim çalışması yaptığını iddia edenler, ne liderlik iddiası olanlar bütünleştirmeye yarayacak bir bellek oluşturamamakta Türkiye’de. Sanki bütün görsel dünya Stephen’ın içinden nasıl bir nehir gibi akıp gidiyor , ama hiçbiri anlam taşımıyorsa, içselleşmiyorsa Türkiye’de yaşadıklarını içselleştiremiyor. Deneyimlerine anlam katamıyor. Bundan dolayı yaptığı, yaşadığı hiçbir şey onun bir parçası olmuyor. Birbirinden uzak sosyal ve kültürel yapılar zihinsel bir işlev bozukluğu gibi Türkiye’yi kendine uzak tutuyor.
Türkiye kendi özgün kültürel sentezini yapmak için zihinsel çaba harcamalı. Zihnini muazzam bir depo halinde kullanmak yerine çağrışımlara açık kılmalı.Geçmişteki her şeyi anlamadan ileten değil, kendi değişimini sağlayacak bilgiyi üreten olmalı.
Türkiye geleceğin kanatları altında uyuklamak yerine kendi kanatlarını kullanmayı öğrenmeli ki şafak vaadkar olsun bize.
*Mars’ta Bir Antropolog Oliver Sacks İletişim
NEVVAL SEVİNDİ
 

ÖZGÜRLÜK BENİM KARAKTERİMDİR

Ocak 10 2003Yorum Yok Kategori: Zaman

Devlet adamının en önemli rolü önlenebilir belalara karşı önlem almaktır. Durum ne olursa olsun, gelecekte çok tehlikeli olacak ama bugün çaba gösterilirse önlenebilecek bela hakkında konuşmak , politikacının hiç sevilmeyen ancak en gerekli işidir.
Sayın Başbakan ve de Bülent Arınç bir çok söyleşide kendileri için en önemli şeyin “özgürlük” olduğunun altını ısrarla çizdiler. Türkiye’de genç,kadın ve temsil edilmeyen bir çok marjinal gruplar kadar bir çok insan da bireysel olarak en çok özgürlük istiyor. Yasaklardan, anlamsız baskılardan herkes bıkmış durumda.
İşte, yeni iktidar Cumhurbaşkanı’nın vetosuyla ciddi bir şans yakaladı. Sadece kendi parti başkanlarına değil, bütün Türkiye’ye özgürlük getirme şansı ve de gücü var elllerinde. Otoriter 1980 Anayasasından kurtulmak için bu veto tam bir nimet. İşte TBMM , işte taptaze özgürlük isteyen milletvekilleri. Tam imtihan zamanı.
Anayasal özgürlükler genişletilerek geniş Anayasa paketiyle Çankaya ve tüm Türkiye ile uzlaşmak mümkün. Ulusal bir hemzemin yakalayabiliriz. Bunun için ne para lazım, ne ihale. Sadece cesarete ihtiyaç var. Hepsi bu. Hadi bunu başarın . Türkiye’nin dağında taşında,Doğusunda Batısında özgürlük yankılansın. Düşüncenin özgür çiçekleri açsın dört bir yanda. Türkler artık özgür insanlar olarak saygı görsünler Avrupa’da ve dünyada.
Bugün geleceği düşünün ve Türkiye’ye özgür bir gelecek sağlayın. Tek parti iktidarının nimeti Türkiye’yi yeni bir yüzyıla taşıyacak Anayasayı yapsın ve geçirsin Meclis’ten. Bu sizi Türkiye’nin partisi yapacaktır. Bugün bize gerekli olan satıcılık değil, liderliktir. Liderlik için geçerli olan tek sınama da, yol gösterme yeteneğidir. Cesaretle o yolda yürümektir. İktidar çoğu zaman onu arayanları bulur. Yoksa iktidar oy çokluğu değildir.
Sadece Türkiye için değil, AB için de uyum açısından gerekli tüm değişiklikleri yaparak gerçek bir reform paketi hazırlamak, hızlı hareket etmek çekişmeden daha fazla zaman kazandırır Türkiye’ye. Hıza ihtiyacımız var. Zaman geçiyor.
Yok eğer kararsız, bulutlu bir akıl sahibiyseniz, irade de karışıklık ve belirsizlik varsa hiç bir şekilde sağlam karar ve eylem ortaya çıkamaz. Özgür toplumun temeli hukuktur. Bireyin hakkına saygı gösteren bir toplum , insana sonuna kadar gelişme fırsatı veren bir toplum, sadece bireysel vasıfları ve gücüyle ilerleyen insanların olduğu bir toplum yaratabilmek elinizde. Yoksa sizde mi akraba ,eş dost kayırmanın rehavetinde eriyip gideceksiniz. Bazıları “kendi işine bak” diyebilir hazımsızca. Politikacı MacMillan ırkçılığın en koyu olduğu G.Afrika’da kendine böyle diyenlere şu cevabı vermişti.
“Kendi işine bak,ama kendi işinin benim işimi nasıl etkilediğine de bir bak.”
Bu konuda Deniz Baykal’ın da desteği var. O zaman yapılacak tek şey daha özgür bir Türkiye için kolları sıvamaktır. Sağcısı, solcusu, İslamcısı ve de ideolojik adı her ne ise herkes bu konuda tek yürek olarak özgürlüğü destekleyecektir. Daha özgür bir Türkiye ancak şeffaf olabilir. Biz ancak bu şekilde yalancılardan, sahtekarlardan ve de balçıktan kurtulabiliriz. Kafamızda ciddi olarak inandığımız bir şey yoksa politika insana çok ağır gelen bir yüktür.
İslam’da Kuran’da her ferde adeta bir nev, bir tür olarak bakar. Tasavvuf da her insan kadar Allah’a ulaşma yolu vardır der. İnsanın biricikliğini kabul eder. Bu biricik olma hali Batı’da “birey” olma ile eş. Birey için özgürlük kendini bilmek için önemlidir. Toplum için özgürlük ise gelişmek için gerekli. Madem Türkiye’nin zenginleşmesi için demokrasi gereklidir diyorsunuz, işte demokrasiyi kurmanın zamanı. Özgür ve demokrat bir Türkiye’ yi hayal edin.
“Özgürlük her yerde insan haklarının hüküm sürmesi demektir.Desteğimiz,bu hakları elde etmek ya da korumak için mücadele verenedir. Gücümüz, amaçlarımızın birliğindedir.”*

*Franklin Roosevelt 1941
NEVVAL SEVİNDİ
 

Sayfa 1 / 212»