Kasım, 2002

AKP’NİN KALKINMA MODELİ NE?

Kasım 22 2002Yorum Yok Kategori: Zaman

Hiç bir yara kalbimiz kadar acı vermez/ hiç bir ilaç bizi kalbimiz kadar çabuk iyileştirmez der eski Sufi bilgeliği.
Kalbimize acı veren yıllarca ideolojik terörün kurbanı olmamızdır. Herkesin küçük adacıklara bölündüğü, ürettiği değerlerin küçük bir dere gibi toprağın koynunda kaybolup gittiği gerçeğidir kalbimin acısı. Türkiye büyük bir bütün olduğunu fark edemeden parça parça yarılmış kanıyordu.
1995′den itibaren durmadan vurguladığım bir olgu var: Sosyal laboratuar niteliğindeki Türkiye’nin hak ettiği araştırmalar yapılamıyor, bu gerçekler üzerine teori üretilemiyor. Merkez sağ ve sol kendine yeni bir siyaset üretemedi. Buna tepki duyan toplum ise eski radikal söylemden kopup ılımlı söyleme geçen AKP’yi adeta merkeze itekleyerek onları modern sembollerle akraba yapmaya çalıştı.
Bunu başardı. Görüntüde değerli simgeler dizisi üretti.
Teorik olarak henüz bir şey yok.
Abdullah Gül’ün sorulan bir soruya verdiği cevabı izliyorum: “Kalkınmanın lokomotifi sanayidir. Altın yumurtlayan tavuk sanayicidir.” Sanayi hamlesinin Batı’da 19. yüzyıla ait bir ideal olduğu düşünülürse bu keskin görüş bir geri modeli işaret ediyor. Batılı ülkeler sanayi yatırımları daha ucuz işgücü olan ve çevre kirliliğini satacakları üçüncü dünya ülkelerine kaydırmaktalar. Türkiye şu anda bir “varoş sanayicisi” durumunda. Başarılı olduğu otomotiv gibi alanlar olmakla birlikte tek hedefimiz bu model olamaz . Daha yüzyıl önce İrlanda, kronik yoksulluğun ve terörün adresiydi. Bugün İrlanda’da 3.5 milyon insan yaşıyor,ülke dışında 70 milyon İrlandalı var. 1990′ların başında İrlanda strateji değiştirdi. İmalatçılara kur yapmak yerine hizmet sektörünü seçti. Çalışkan,zeki ve İngilizce konuşan insan kaynağını keşfetti. Ticaret,göç ve ticari faaliyetler üstündeki tüm kısıtlamaları kaldırdı. Bizim gibi AB’ye giriş sürecinde mecburen oldu bunlar.
Şirketlere vergi kolaylığı, sübvansiyonlar getirildi. İletişim şebekelerine,telekomünikasyon alt yapılarına , bunların nasıl kullanılacağına dair hiç bir dayatmaya gitmeden yatırım yaptı.
Kısa sürede ABD ile İrlanda arasındaki saat farkından yararlanarak Amerikan sigorta şirketleri hasar işlem faaliyetlerini İrlanda’ya aktardılar. Amerikalılar çalışma günü sonunda hasar bildirimlerini aktarıyor, onlar uyurken de İrlandalılar işlemleri tamamlıyorlardı. Bugün 2500 den fazla Amerikan şirketi işini İrlanda’ya aktardı. 25.000 yeni iş yaratıldı. İrlandalılar da yüzlerce yazılım şirketi kurdular. Milli gelir roket gibi fırladı.
Bugün bir çok ülke buluşcu yeni ekonomik alanlara yönelmekte, odaklı (focus) ekonomiye geçmekte. Bu paradigma değişimidir.
Liberal ve demokratız diyenler ne dediklerinin farkına varıp, içini doldurmak zorunda. Basma kalıp laflar önümüzdeki yosun tutmuş taşlardır. Kayıp kafamızı kırabiliriz.
Tüm yasaklar kaldırılsın bakalım kaç kişi organizasyon, şirketleşme başarısı gösterecek? Yasaklar en iyi ve sağlam mazeret olmaktan çıkınca kaç kişi kalitesini arttırmaya gidecek? Bir yere kapağı atmak, iktidardaki yakını bulup işe yerleşmek yerine kaç kişi bireysel çabaya, başarıya inanacak? Girişimci ruhun önündeki engeller sadece yasalar ve yasaklar mı?
Türkiye 21. yüzyılda ekonomiden siyasete tepeden tırnağa reform, değişim ihtiyacıyla karşı karşıya. Eskiyen kurumları, kişileri ve ideolojik kalıpları tarih sayfalarında bırakmak zorundayız.
Mustafa Kemal’in istediği gibi muasır medeniyetler seviyesine yükselmek için bugüne bakmalıyız. Yeni bir paradigma , yeni bir ruh lazım bize. Bunun içini dolduracak teori olmadan değişim ve yenilenme heyecanımız kursağımızda kalabilir. Yine kalbimiz kırık, gözümüz yaşlı bir fırsatın daha arkasından bakakalırız.
NEVVAL SEVİNDİ  

UMUTSUZLUK KAPISI DEĞİL BU KAPI

Kasım 22 2002Yorum Yok Kategori: Zaman

Dünyada ve Türkiye’de seçim sonrası önyargısı azanlar çok tanıdık tokmakları kafalara çalıyor. İslam öncelikle Cumhuriyet’e ve de Batılı değerleri oluşturan her şeye karşıdır davulunu ellerinden bırakmıyorlar.
Lawrence Durrell çok sevdiğim bir yazardır. Kitaplarını okudum. Özellikle birini de analiz ettim; “Afrodit’in Başkaldırısı”. Bu ciddi ve önemli yazar Türkler ve Türk müslümanlığı hakkında inanılmaz sallamıştı! İstanbul’da bir yandan 1965 model arabalar gezerken ,öte yandan fesli kayıkçıyı yazan Durrell, kadınlar sünnet olur diye anlatırken,diğer yandan güvercin yediğimizden bahseder. Kadınlar da erkekler de inanılmaz çirkindir,hele Batılı giysiler içinde! Her kitabı için kütüphaneye giden Durrell nedense konu Türkler olunca önyargılarını güzelce döktürmüştü. Bu analizim,”Batı’da Türk imajı üstüne bir çalışma Durrell’in Türkleri” diye yayınlandı.
Milletvekili seçilmiş ,seçkinci bir yazarı okuyorum,seçimden sonra Türkiye’nin iki temel eksene oturduğunu ilan ediyor. Bu önemli analiz Atatürk’ün Batılılaşma reformlarını benimseyenlerle ,bunlara karşı olanlar diye belirtilmiş. Seçim sonunda saflar belirlenmiş!
Ardından Avrupa Konvansiyonu Başkanı Giscard d’estaing’in yepyeni analiz sonucu geldi: Türkler AB’ ye girerse bu AB’ nin sonu olur!
Batı’nın Türkiye’ye ve İslam’a bakışında önyargı çok eskilere dayanır.Bu nedenle Avrupa Konvansiyonu Başkanı eski bir bakışı dile getirmekte. Politik liderlik ruhsal liderlikle atbaşı gider. AB politik liderliği yeni bir ruh yapılanması içinde kullanmalıdır. Türkiye’de zihniyet değişimine ihtiyaç var ama onların da Türk İslam anlayışını öğrenmeleri gerekiyor.
Elbette, Sünni radikal anlayışı gerçek “takva” olarak pazarlayan Suudi anlayışına prim verenler yok değil memleketimizde. Üstelik, yurt dışında doktora yapmış, öğretim görevlisi olanlar var aralarında. Türk müslümanlık anlayışını “taş fırın erkeği” anlayışlarına uygun bulmadıklarını söyleyenler kadar Batılılar da Anadolu müslümanlığından bihaber!
Türklerin müslümanlık anlayışı kültürlerinin revnaklandığı bir şelaledir. İnsan davranışlarını korkuyla sınırlamaya kalkan anlayışlara karşı Türk/Anadolu islam geleneği pozitif olan sevgiden hareket eder. Bu büyük bir çoşkuyu ateşleyen felsefi düşüncedir, kültürümüzün toprakaltı nehri olarak gürül gürül akar.
İslam bizim sahip olduğumuz bir değer ve güç. Bunu yıllardır söylediğim için çok itilip kakıldım. Yıllar öncesinden bu gücü kullanmamız gerektiğini yazıp çizen biri olarak bugün gördüğüm yumuşama beni sevindiriyor. Köprüleri üstünden kimse geçmese de zamanında örülmesine bir taş koyarak omuz veren herkes bugün bir noktaya geldik diye umutlanıyor.”AKP’nin aldığı oyların üçte ikisinden fazlası geçen seçimde merkezdeki diğer partilere oy verenlere ait. Onların bir günde “dinci” olduğunu söyleyebilecek bir sosyolojik delil var mıdır?” diye soruyor Ertuğrul Özkök köşesinde. Eskiden biz sorunca herkes ağzına geleni yazıyordu. Şimdi çok şükür sosyolojik deliller önem kazandı.
Türkiye bölgesinde ve dünyada bir model olacaksa , öncelikle bizim buna karar vermemiz gerekiyor. Bunun gereklerini yerine getirmek, entellektüel üretim yapmamız şart. Çünkü büyük bir değerler yıkımı söz konusu. Entellektüeller önyargıdan,seçkincilikten yakalarını kurtarıp bu ülkenin toprağına,insanına ve bilgisine ilgi göstermeli. Yoksa Amerikalı antropolog gelip kitabını yazıyor. Varoşlarda sadece “dinci” radikal zavallıların oturmadığını bir kültürün, değerler sisteminin varolduğunu anlatıyor. Birbirine destek vererek ayakta kalan insanların din duygusuyla ilişkilerini açıklamaya çalışıyor.
Türk müslümanlık anlayışının farkını Ürdün Prensi Hasan Bin Talal ın Bilkent üniversitesinde dağıttığı broşürde görmek de mümkün. Onun köktendincilik tarifi İslam olan herkesi kapsamakta, çünkü müslümanlar laik devleti benimseyemez diyor. Onlar için doğru.
Biz yüzlerce yıl Osmanlı egemenliği tarihimizde şeri hukuku değil , örfi hukuku (örf-i sultani) benimsediğimizden aramızdaki farkı öğrenmeden bizim müslümanlığımızı yorumlaması güç. Batılılar konu Türk ve müslüman olunca bilgiye kayıtsız kalıyorlar. Arap kökenli entellektüeller de Batılı gözlüklerle bakmayı seviyor. Tıpkı bizim içerideki sömürge valileri gibi!
Amerika’da Yüksek Mahkeme Yargıcı şöyle bir laiklik tanımı getiriyor:”Hiç bir makamın politikada, milliyetçilikte,dinde ya da düşünceyle ilgili herhangi bir alanda tek doğrunun ne olduğunu buyurma yetkisine sahip olmama yetkisidir laiklik.”
Çünkü Fransız ideolojik laikliği geçersiz artık,felsefi laiklik tanımı onun yerini aldı. Laiklik sadece dinle ilgili değildir. Ekonominin de ruhbanları var,kültürün de. O nedenle Ortaçağın din imparatorlukları her şeyi ezerken laiklik kurumuna ihtiyaç vardı. Ama bu kurum olarak Hıristiyanlığa karşı olmaktan değil, ekonominin de laikleşmesine ihtiyaç duyulduğundandı. Gerçek bir burjuvamiz olmadığından bugüne kadar laiklik tarifinde 1789 model geçerliydi. Bugün Anadolu’dan ulusal burjuvazi geliyor,daha liberal bir ekonominin talebini doğuruyor. Bunun laik olmadığını kim söyleyebilir?
En çok sözü edilen “din sömürüsü” meselesi de bir ahlak sorunudur. Ahlaki değerlerimizi yeniden yapılandırmamız ve ortak bir paydada anlaşmamız gerektiği gün gibi ortada. Siyasi ahlakımızı ve birey olarak ahlakımızı vicdan nirengisine vurursak kavga edecek konu kalmaz. Sadece farklı görüşlerin farklı renkleri ışıldar.
NEVVAL SEVİNDİ  

KENDİ GÖNLÜNE DOĞRU YOLA ÇIK

Kasım 22 2002Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Hiç bir üzüm tekrar dönüp koruk olmaz. Koruk kalmakta ısrar edenlerin de üzüm oldum iddiası olmasa aslında mesele de kalmaz.
Hiç olmazsa bu kutsal ayda dönüp içimize baksak diye düşünüyorum.
 

SAMİMİYETİ OLMAYANIN AHLAKI OLMAZ

Kasım 10 2002Yorum Yok Kategori: Zaman

Peru’nun Amazon bölgesinde yaşayan yerliler bedenin ruhun örtüsü olduğuna inanırlar.Solucanın kılıfı gibi bir sargıdır beden. Bedenin içine şeytan girerse ruh kendini savunmaya çalışır.Şeytanı şaşırtmak için ruh birken bir çok olur, şeytan da çalabildiklerini çalar.
Ruhun kendini bir çok ruha bölmesi ,şeytanla savaşmasına karşı yapılacak şey, onun kaçış noktası olan kafanın tepe noktasını kırmızı renge boyamaktır. İçeride kalan şeytanın gücünü yitireceğine inanırlar.

Kişiliği terörize eden, varlığımızı tehdit eden bir düzen “değerlerin kaybı”diye düşünüyorum. Bu değerlerin kaybı her şeyin sahtesinin yapıldığı, sahtesinin sevildiği bir yerde sahtecilik sürecini tetikler.
İşte tam bu nokta bizim kırmızı ile boyamamız gereken tepemiz. Burada samimiyet önemli bir değer. Olmazsa olmaz bir tepe noktası. Samimiyet kapısı açık hazine dairesi gibidir.Orada ne var ne yok sırtına vurup kaçtıysa insan artık samimiyetten söz edilemez.
Yalan yazan, yalan haberi köşesine rahatça konduran insan gazeteciliğe devam ettikçe ve meslektaşları ona hiç bir etik yaptırım uygulamadıkça samimi bir gazetecilik mesleğinden söz edemeyiz. Bir kurumda yönetici yalan dolanla iktidarda kalmaya çalışıyorsa samimiyet çoktan bu kendini beğenmişten kaçmıştır demek. İki kişiyken başka türlü konuşup üçüncü kişilere yalan söyleniyorsa o ilişkide artık samimiyetten söz edilemez. Bir misyona inanıyorum der, onu da rutin bir iş olarak görürseniz samimiyet bir sonbahar yaprağı gibi yere düşer. Ezilir.
Ben bu seçimlerin samimiyetle yakın ilgisi olduğuna inanıyorum.
 

BİZ TAN YERİNDE SULTANIZ

Kasım 5 2002Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

BİZ TAN YERİNDE SULTANIZ
Yıllarca sonra özlemi vardır. Söze dökülemez derin duygular da bir şelale gibi çağıldar gider. Öpücük olur yanaklara konar ya da sevgiden ağırlaşmış bir baş omuza yaslanır özlemin eve kavuşmanın ,vatan dönmenin ya da sevgiliye sarılmanın tüm ağırlığıyla. Evin o sıcak havası,bildik eşyaların yerli yerinde duruşları bir güven halesiyle insanı sımsıcak sarmalar. Kötü günler bitmiştir. Dışarının soğuk,sahtekar ve yalancı dünyası kollarını boynumuza dolar.kapının eşiğinde zavallı bir kılıksızlıkta kalakalmıştır. İnsanın içinden nanik yapmak geliverir. Kendimizi anamızın ya da babamızın kucağına atarken bir gözyaşı seli yanaklarımızı yaz yağmuru gibi aniden bastırır.
Çocukluğumuzun kaygısız günleri içimizde bir yerlerden fırlar

Güven içinde olmanın, sevilmenin ve değerimizin bilinmesinin mutluluğu bir kek hamuru gibi kabarır da kabarır ,ta ortadan ikiye ayrılıncaya kadar. Sonra mis gibi bir koku sarar ortalığı. Annemizin yemekleri özlemimizin en nadide parçası olarak önümüze gelir.
İşte, yıllar sonra zorunlu sürgünün ardından, “yazma” ağacının dallarını silkeleyerek düşen meyvaları beğeninize sunuyorum. Bir tabak sulu şeftali ya da kırmızı elma hemen yanıbaşınıza konmuş.

Aramızdaki en gizli sır, “sözcükler”. Birlikte paylaşacağımız şakır şakır ağlayan, pırıl pırıl gülen sözcükler….Ben sözcüklere hayran doğdum. Hem yazdım,hem okudum bebeklik biter bitmez. Bu sevdayı paylaşmak en büyük tesellim.

Sözcükler benim gecelerimi,gündüzlerimi çalar. Onları çok severim,değer veririm. Onlar beni sürükler götürür peşi sıra. Ağzımda Bursa kestane şekeri gibi ezerek tat alırım sözcüklerden. Öfkelerimi kabaran dere yatakları gibi sözcüklere yıkarım ve onları salarım sevmediklerimin üstüne. Sel gider kum kalır ve sözcükler küçük altın kırıntıları gibi parıldar ortalıkta. Bir pişmanlık,hüzün geçer bulutların arasından. Sözcükler hemen bir uçurtma olur takılır hüznün peşine. Uçuşur deli rüzğarın koynunda.
Beklenmeyen sözcükler limon çekirdeği gibi fırlar gider adamın suratına kızgınlıkla. Bir gülmek gelir dudaklarımın ucuna sözcükler toplar her şeyi yığar bir köşeye.
Şiir o nedenle hayatın özüdür benim nezdimde. Sözcük en çok şiirde kendine yer bulur,sereserpe açılır gider. Şiir dizelerinde uçuşur şairin ruhu fırtınaya tutulmuş gibi.
“Gerçi hepimiz kuluz,insanız
Ama biz tan yerinde sultanız!”
Hafız sultanlığımızı “söz”ile verir kulağımıza latif mısralarda.
Gönül hazinesi olsa da hepimizde nedense keseler bomboş durur !
 

KÜÇÜK DÜNYALARIN DAYATMASI

Kasım 1 2002Yorum Yok Kategori: Güncel

Hep kendi yazdığımız senaryoda oynamak isteriz. Ya da oynadığımıza inanırız.Ama başkalarının mutlaka senaryomuzda figüran olduğuna kanaatımız tamdır. Başkalarını kendinden aşağıda değerlendirme, aptal yerine koyma ülkemizde çok yaygın bir sendrom. Bunun nedeni belki de satranç oynamak yerine güreş tutmayı sevmemiz. Kimin gücü kime yeterse. Yaşam zaman zaman taşlarımızı karıştıran, sağa sola savuran bir küstah oysa. Biz o zaman acı çekeriz, ağlarız çünkü senaryomuz bozulur.Sevgimize nasıl davranması gerektiğini titizlikle anlattığımız başrol oyuncusundan hiç beklemediğimiz davranışlar boğazımıza tıkanır kalır.Kendi kurallarımızı karşımızdakine benimsetememişizdir. Bunu iyilikle, çiçeklerle, öpücüklerle yapmayı başaramayınca zorbalıkla , şiddetle uygulamaya kalkarız.

Ama en ürkek , pasif sandığımız insan bile susarak, sırtını dönerek bir şekilde kişiliğini ifade ederek insanın sinirini bozar. İlla kendi olmak ister. Aşkın gözyaşlarında en çok ifadesini bulan “kendin olamamak” tır. Aslında ağladığımız yaşayamadıklarımız, söyleyemediklerimiz ve kaçamadığımız yerdir.
Büyük dünyalar kurup, büyük riskler ve heyecanlar yaratmaktansa kendi kurallarımızla bezeli güvenli dünyayı isteriz.Hatta dayatırız.
Politikada önümüzde duran duvarın adı da “küçük dünyalar” , kendi kurallarını dayatma oyunu. Kimse bu senaryoyu oynamak istemiyor ama iktidar dayatıyor. Bir süre sonra iktidar eriyip gidiyor. Ahmet Muhip Dranas gibi şairler “büyük dünya”ların kurucularıdır ve onlar ister ancak aşkı kuralsızca. “Ben büyük şarkıları severim;büyük olsun, Deniz gibi, gökyüzü gibi her şey ve mahzun. Seviyorsam seni aşk ölümsüzdür gönlümce, Aşıksam kadınım değil tanrıçasın,ece. Denizler yolculuğa çağırır durur da beni Gitmem düşünerek geri döneceğim günü. Ben büyük rüzğarları severim;büyük olsun Aşkım da,özlemim de hepsi, her şey ve mahzun.”* Oysa küçük oyunların ve dünyaların elinde dönen güncel yaşamımız büyük dünyalar kurmaya engel. Kendi isteklerini ve kurallarını dayatanların kavgası bir partinin başkanlık seçimini dağıttı, bu dayatma bir başka partiyi tümden dağıtıyor, iki kişilik bir parti aynı dayatma oyunu yüzünden solla bütünleşemiyor, bu dayatma nedeniyle seçim yasası yenilenemiyor.Politik olarak sıkıştığımız köşe kişisel sıkışmışlıklarımıza çok benzemiyor mu? Bir düşünün. Evde, aşkta, üniversitede, kürsüde, yolda, okulda, meslekte, dernekte sürekli kendi kurallarmızı daytıyoruz. Biz herkesten iyi olabiliriz ama herkes bizimle aynı olmak zorunda değil. Hepimiz birbirimizin farklılığını kabul etsek , belki farklılıklar yaşamımıza bir renk,heyecan katacak.Biz buna asla izin vermiyoruz. Bizim gibi düşünen, bizim emrimizde robotlarla yaşam dayatmamız küçülen, büzüşen bir dünyanın boğucu havasını üstümüze boşaltıyor. Hala eski gelenekte olduğu gibi kundaklamaya çalışıyorlar bizi. Elimizi kolumuzu sallamamıza izin yok. Kendi uslüplarıyla insanları kabul etmek bize zor geliyor. İncitmekten, hırpalamaktan zevk alıyoruz. Güç isteği zevk halini alınca toplumsal ve cinsel alanın ortak noktası güç oluyor. Başkalarının yaşamı, aklı ve davranışı üstünde güç kurma merakı hayatımızı kilitledi artık. Son hesaplaşmada güç kurma isteği ve kendi kurallarını dayatma saplantısı her şeyin üstünde bir sapkınlık olarak sırıtmakta. Bu benim kaderim olamaz. Toplumun kaderi de olamaz. Büyük düşleri olan geniş yürekli aşklardır, büyük rüzgarlara nefesi yeten. O zaman açılacaktır kanatlarımız bir uçtan bir uca. NEVVAL SEVİNDİ *A.Muhip Dranas Şiirler Adam y.

Sayfa 1 / 11